Onlar sanıyorlar ki; Biz sussak mesele kalmayacak Halbuki biz sussak, tarih susmayacak.. Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar, Tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar
   
 
  MEVZU HADİSLER - Abdulfettah Ebu Gudde
 
 
Bismîllahirrahmanirrahim
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c.) hamd olsun. Salât-u selam emîn peygamber, Rasûl efendimiz Muhammed'e, âline, ashabı­na ve kıyamete kadar kendisine hakkıyla tabî olanlara olsun. İmdi, bu eserde anlatılan konular sınırlı mevzular olup Lemehât min Târîhi's Sünne ve Ulûmi'l Hadis (Sünnet Tarihi ve Hadis İlimlerine Bakışlar) admı taşımaktadır. Ben bu mevzuları Cezayir Diyanet İşleri Bakanlığı'nın 1982 tarihindeki "İslâmî Düşünce" toplantılar serisinin onaltıncısına katılmak üzere, şahsıma gelen davete icabet etmek suretiyle yazdım. Bu toplantının konusu "Nebevî Sünnet" idi. Benden konuşmamın ve bildirimin "Hadis Uydurma Sebepleri ve Neticeleri" konusun­da olması istendi. Ben de daveti hemen kabul ettim ve (hazır­ladığım) dokümanları sundum. Daha sonra bunları genişletip güzel ilavelerde bulundum. Konuyu yazmaya hazırlandığımda, bütünlüğü açısından, bir giriş bölümü yanında başka yönlerden de izaha muhtaç olduğu­nu gördüm. Bunun üzerine sünnet-i mutahharanın Kur'an-ı Kerîm'e göre durumunu ve İslâmî yasamadaki konumunu, Kur'an'ın açıklayıcısı ve sarihi olan sünnete olan ihtiyacını kı­saca açıklamaya eğildim. Ayrıca sahâbe-i kiramın fazîletine da­ir vârid olan nasslara, onların İslâm'da önderlik makamında olduklarına, Râsûlullah (s.a.v.) efendimiz hakkında yalan söylemekten ve iftira etmekten berî olduklarına da kısaca temas ettim. Ve Nebî (s.a.v.) hayatındayken yalan uydurulduğu vehmini uyandıran bir grup zayıf ve çürük rivayetleri ayıklamaya ve ten­kide eğildim. Bu rivayetlerin sakatlığını ve bozukluğunu beyan ettim. Aynı zamanda isnad ve metin tenkidinin sahabe (r.a.) zamanında ve hicrî birinci asır ortalarında söz konusu olduğunu ortaya koydum. Bu tedkîkattan hadis uydurma işinin ortaya çı­kışının birinci asrın ilk yansının sonuyla sınırlandırılmasının mümkün olduğu neticesine vardım. Bu dönemden sonra ise, fitnelerin yayılması ve bid'at gruplarının türemesiyle iş arttı da arttı. Daha sonra hadis uydurmanın en önemli sebeplerine temas ettim. Bu sebeplerden yedi tanesini izah edip açıkladım. Bunu yaparken, hadis uyduranların uydurmalarına karşı sünnet-i mutahhara hafızlarının ve hadis mütehassıslarının gayretlerini, bazı idarecilerin iftiracılara engel olup, yalancıları cezalandır­malarını da aktardım. Ardından hadis uydurmanın neticelerine, mütehassıs muhaddislerin ortaya koydukları ilmî tenkid metodlannın kaide­lerine temas ettim. Onlar bu kaidelerle hadis-i şerifleri ihata etmişler ve onları iftiracılarla yalancıların oklarından korumuşlardır. Neticede bu kaidelerden aşağıdaki ilimler ortaya çıkmış­tır:
1- İsnad: İsnad, ümmet-i Muhammed'e (s.a.v.) has özelliklerden bir tanesidir. İsnad, rivayet ilimlerinin ardından, dirayet ilimle­rinin kabul edilmesinde de bîr asıl olmuştur. Hatta ahmakların, gafillerin haberleri ile mizah ehli ve tufeyli kimselerin anek­dotlarının toplandığı eserlerde bile isnad kullanılmıştır. Böyle­ce isnad, kendisine ait mütehassısları, hafızları ve bilginleri olan müstakil bir ilim haline gelmiştir.
2- Târîhu'r Ruvât ve'r Rical (Raviler ve Şahıslar Tarihi): Muhaddisler bu konuda ilmî ve kapsamlı kaideler, ilmî ve üs­tün prensipler koymuşlardır. Hadis ıstılahları, rical ve cerh-ta'dil kitapları onları içermektedir. Hatta onların tarihî seyriyle ilgili müstakil bazı faydalı risaleler bile yazılmıştır.
3- Ravileri tenkid, tezkiye veya cerh etmek suretiyle halleri­ni beyan etmek: Mütekaddimûn âlimlerin bu hususta çok üs­tün bir üslûbu vardı. Sonrakilerin edebi, onlarınkinin yüceliği­ne ulaşamaz. Yakını, akrabası, dostu veya sevdiği biri olmasına bakmadan, hatır için kayırmadan, çok hayırlı bir hizmeti ger­çekleştirmişledir. Bu hususta hassas kaideler koyup o kaideler üzerinde yürümek suretiyle onları hakem tayin etmişlerdir.
4- Hadisin metnini ve mânâsını tedkîk: Daha sahabenin (r.a.) ilk döneminde bile metin tenkidi yapılır, mahfuz (sağlam) ol­mayan hadis mahfuz olanla karşılaştırılırdı. Mahfuz olana itimad edip dayanılırdı. Rasûlullah (s.a.v.) iftira edilmiş uydurma hadislerin bir kısmı onlar zamanında tesbit edilip ortaya çıka­rılmıştır.
5- Cerh-ta'dil ilmi: Bu ilmin meşruluğu kitab ve sünnetin nasslarına dayanmaktadır. Bu çok tehlikeli, nice ayakların ka­yabileceği zor bir ilimdir. Bundan dolayı, pek az muhaddis ve hafızlardan yüksek seviyede âlim olanlar bu mertebeye yüksele­bilmişlerdir. Bu âlimler, müslüman olsun gayr-i müslim olsun, bilginlerin beğenisini kazanan ve zirveyi işgal eden kaideler ve kurallar ortaya koymuşladır. Bu ilimde ta'dilde bulunacak, cerh edecek ve cerh edilecek kimselere dair aranan şartları zikredip, bu hususta kabul edilip edilmeyecek hususları beyan etmişlerdir.
6- Ilm-u Mustalahİ'l Hadis (Hadis Usûlü İlmi): Bu ilim sened ve metinle başka bir deyişle ravi ve rivayetle ilgili hadis konuları ve kaideleri toplamıdır. Bunların ortaya konması hicrî birinci asrın ortalarında başlamış, dokuzuncu asrın sonlarında kemâle erip olgunlaşarak pişmiştir. Bu konuda sayılamayacak toplanamayacak kadar eser telif edilmiştir. Usûl ilminin konu­larına dair müstakil eserleri ilk yazan kimse olarak İmam Ali bin el-Medinî (234/849) kabul edilir. Onun ardından gelenler ona tabî olup eserler yazmışlar, konuları toplayıp tertîb etmiş­ler, açıklayıp bölümlere ayırmışlardır. Onların isimlerini ve söz­lerini nakletmek çok uzun sürer...
7- Mevzu hadisler, zayıf raviler, mecruh raviler ve hadis uy­duranlarla ilgili eserlerin telif edilmesi: Mütekaddimûn muhaddisler işittikleri andan itibaren tanıtıp öğretmek için yalan ha­disleri yazmışlardır. Daha sonraları bunlarla ilgili eserler telif edilmiştir. Bunların tasnif edilmesinde farklı farklı metodlar benimsemişlerdir. Aynı zamanda zayıf, mecruh, hadis uyduran kimselerle ilgili kitaplar da telif etmişlerdir. Bu eserlerde onla­rın terceme-i halleri altında neyle itham edildiklerini, uydur­dukları veya hata edip Rasûlullah'a (s.a.v.) isnad ettikleri hadisleri vb. hususları zikretmişlerdir. Muhaddisler tüm bu çalışmaları batıl, asılsız hadisleri def etmek, matlûb olan sahih hadisleri korumak için yapmışlardır. Daha sonra, gerek âlim ve gerekse kendi kendine öğrenen öğrenci metoduyla ve gerekse üniversitelerde kabul edilmiş eğitim metodlarıyla olsun, mevzu hadislerden kurtulmayı sağla­yan prensiplere genel hatlarıyla temas ettim. Bilahare âlimlerin mevzu hadisleri tanımada esas aldıkları emarelerin büyük bir kısmını zikrettim. Bunlar onbir emareye vardı. Sonra da ihtisas sahibi zevatın mevzu, haberi tanımak için istifade ettikleri prensiplerin büyükçe bir kısmından bahsettim. Bu konuların sonunda bu emarelerin ve prensiplerin öğren­cinin fikrini uyandırmadaki etkisine işaret ettim. Bunlar öğren­ciye sahih ve yalan hadisi birbirinden ayırmak hususunda bir meleke kazandırmakta, zihnine makbul ve merdûd hadisleri birbirinden ayırdeden ölçüyü nakşetmektedir Sözü, ilk günden bugüne ve Allah'ın dilediği süreye dek bu kaideleri, kuralları koyan ve bu gayretleri sergileyen âlimlerin gayesinin sünnet-i mutahharayı tahriften, değiştir­mekten, yalandan ve iftiradan korumak olduğuyla bitirdim. Za­ten durumun böyle olduğunun tasdiki Allah Teâlâ'nın şu âyeti­dir:"Şüphe yok ki o zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz- Ve muhak­kak ki onu muhafaza edecek olan da biziz"[1]
Riyad, 1983 Abdulfettah Ebu Gudde[2]
 
 
Bismillahirrahmanirrahîm
Müslümanların kalplerini sünnet ile hidayete açan Allah'a (cc) hamd olsun. Böylece onların kalpleri sünnete yönel­miş, onu dinleyerek rahatlamışlardır. Salât-u selam tertemiz ve nurlu dosdoğru yoluna davet eden efendimiz Muhammed'e (sav) olsun. Kesin delil kopukluğa uğradıktan sonra onunla kâim ol­muştur. Rasûlullah'ın (sav) sözlerini, fiillerini ve hallerini muhafaza edip bizlere aktaran ashâb-ı kiramdan da Allah (cc) razı olsun. Sünnet onlar vesilesiyle eksik kalmaktan ve kaybolmaktan ko­runmuştur. Hadis-i şerîfleri ahp tebliğ etmiş, dinleyip dinleterek yükle­nen halefin seleften alması suretiyle hiç bozmadan nakleden tabiînden de Allah(cc) razı olsun. Şüphesiz onlar sağlam imanlarıyla ashaba hakkıyla tabî olmuş, seçkin, mübarek, emin ve te­miz insanlar idiler. Hadisler böyle devam ede ede, ondört asır sonra bizlerin eli­ne, temiz, saf, güzel, nurunu ve parlaklığını kaybetmeden ulaş­mıştır. İmdi, ıstılah yönüyle "hadis" şu mânâya gelir: Söz, fiil, tak­rir, sıfat, yaratılış ve ahlâk yönüyle Nebî (as)a gerek peygamberlikten önce ve gerekse peygamberlikten sonra izafe edilen herşeydir. “sünnet”de aynı anlamda kullanılır. Bu yönüyle hadis’in müradifi olan bir kelimedir. Sünnet İslam’da teşriin ikinci kaynağıdır. Rasulullah (sav) zamanındaki durum böyleydi.
Allah Teala Kitab-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat ediniz ve peygambere de itaat ediniz.”[3]
“Allah’a itaat ediniz; peygambere de itaat ediniz ve (muhalefetten) sakınınız.”[4]
“Her kim peygambere itaat ederse muhakkak Allah Teala’ya itaat etmiş olur.”[5]
“Rasul size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının ve Allah’tan korkun.”[6]
“Hayır, Rabbin hakkı için! Onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup) tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.”[7]
el Hakim en Neysaburi el Müstedrek’te İbn Abbas’tan (ra) rivayet eder:
“Rasulullah (sav) veda haccında insanlara hutbe irad etti. Hutbesinde şöyle buyurdular:
“Ey insanlar! Sizlere iki şey bırakıyorum. Bunlara yapıştığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın (cc) kitabı ve Nebisinin sünneti.”[8]
İkrime‘nin hadisleriyle, hükümlerini tamamlar.
İmam Ebu Davud, İmam et-Tirmizi, İmam İbn Mace, İmam ed-Darimi Sünen’lerinde çarşıların kapıla­rı kapatılmıştı. Bununla beraber zikir ve virdlerin faziletleriyle  ilgili hadisler uydurmayı şeytan kendisine süslü göstermiştir. Hatta kendisine 'güzel ahlakla ilgili bu anlatıp durduğun hadis­ler neyin nesidir?' dendiğinde şöyle demiştir: 'Halkın kalplerini yumuşatmak için bunları uydurdum.'[9]
el-Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd'âa onun terceme-i ha­linde der ki: "Ebû Dâvûd es-Sicistânî, 'Gulâmu Halil'in Bağ-dâd'ın deccalı olmasından korkarım' derken, Ahmed bin Kâ­mil de 'Guîâmu Halîl 275 yılında Bağdâd'da vefat etti. Tabut Yine el-Hakim, Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Rasulullah(sav)şöyle buyurdular:Size iki şey bırakıyorum.Onlardan sonra sapıtmazsınız:Allah’ın,(cc) kitabı ve benim sünnetim. “Sünnet ve Kitab ayrılmaz ikilidirler.Şeriat ancak ikisi olursa tamam olur.Sünnet,Kitab’ı açıklayıcı ve şerh edicidir.Onun manalarını açıklar,müphem yerlerini tefsir eder.Kitab karşısında onun şerhi mesabesindedir.Onun gayelerini delil tafsil ederrivayet etmişlerdir.Ebu Davud dışındakilerin lafzı şöyledir: “el-Mikdam bin Ma’dikerib’ten(ra);Rasulullah (sav) şöyle buyurdular:Dikkat edin !Koltuğuna yaslanmış [10] olarak kendisine benden bir hadis gelen kimse şöyle diyecek midir? ‘Bizimle sizin aranızda Allah ‘ın (cc) kitabı var.Onda helal olarak bulduğumuzu helal sayar,haram olarak bulduğumuzu da haram sayarız. ‘Muhakkak ki Rasulullah ‘ın(sav) haram kıldığı da Allah ‘ın(cc) haram kıldığı gibidir [11] Ebu Davud’un lafzı şöyledir "el-Mikdâm bin Ma'dîke-rib'tente]; Rasûlullah(sav)şöyle buyurdular: Dikkat edin! Bana Kur'an ve onunla beraber bir misli verildi. Dikkat edin! Karnı tok kişinin koltuğuna oturup yşöyle demesi ya­kındır: 'Size sadece Kur'an yeter. Onda helal olarak bulduğunuzu helal sayın. Haram olarak bulduğunuzu da haram* kılın. [12] Dikkat edin! Ehlî eşek, yırtıcı tırnaklı tüm hayvanlar ve pençeli tüm kuşların etleri ile zimmîlerin yitik mallan sizlere helal değildir. Ancak sahibi bıraktıysa müstesna. Her kim bir topluluğa misafir olursa, onu ağırlamaları/doyurmaları gerekir. Eğer onu doyurmaz­larsa hakkı kadar onları cezalandırabilir (o kadarını alabilir)."[13] Yine Ebû Dâvûd, et-Tirmizî ve Ibn Mâce Sunen'lerinde ri­vayet etmişlerdir. Lafız Ebû Davud'a aittir. "Ebû Râfi'den; Ra-sûlullahfsavl şöyle buyurdular: "Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine em­rettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde, 'Bunu bilmiyoruz. Biz Kur'an'da bulduğumuza tabî oluruz' derken bulmaya­yım."[14] Hafız es-Suyûtî, Miftâhu'l Cenne fi'l îhticâc bi's Sünne adlı kitabında şöyle der:
1- Ehlî eşek etinin haram olduğu. Yabanî eşeğin (zebranın) eti ise helaldir.
2- Aslan ve kurt gibi vahşi yırtıcı hayvanlar cinsinden olan tırnaklı hayvanla­rın etlerinin haram olduğu.
3- Kendileriyle avlanılan şahin, doğan gibi pençeli hayvanların etlerinin ha­ram olduğu. Çünkü bunlar habis hayvanlardandır.
4- Zimmîlerin yitik mallarmmın haram olduğu.
5- Misafiri yedirip ikram etmenin gerekli olduğu. Bu o zamanlar badiyede yaşa­yan insanların hayatlarının vazgeçilmez bir parçası olan Önemli genel âdetlerden bir tanesidir.
6-Hadîs-i şerif aynı zamanda Nebî'yetsav] ait apaçık bir mucizeyi ihtiva etmek­tedir. O da bizden önce ve bugünlerde meydana gelen şu dunımu haber vermesidir: Dinden çıkıp onu terk ederek sünnetle amel etmeyi, onu delil olarak kabul etmeyi inkar edenlerin olacağı.
7-Nebî'^ bu hadis-i şeriflerinde hadisten yüz çevirmenin caiz,olmadığını (...) beyan etmektedir. Çünkü hadisten yüz çeviren Kur'an'dan yüz çevirmektedir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Rasül size neyi verdiyse onu alın, size neyi ya-sakladıysa da ondan kaçının." Haşr, 59/7.
8-Yine NebîM bu hadislerinde,- Kur'an'da zikredümeyip te Rasûlullah'mf53"] haram kıldıklarının Allah'ın^ haram kıldıkları gibi olduğunu açıklamıştır.
9-Rasulullah’ın(sav) helal olanları anmayıp sadece haram kıldıklarına değin­mesine gelince; bunda bir nassın ayırdıkları hariç eşyada aslolanın mübah olduğu­na işaret vardır."el-Beyhakî, el-Medhalu'ş Sağır diye bilinen el-Medhal ilâ Delâili'n Nübüvve adlı eserinde şöyle der: Hadisin Kur'an'a arz edilmesi hadisine gelince, sahîh değildir, batıldır. Batıl olduğu, hadisin kendisinden ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Kur'an'da, sünnetin Kur'an'a arz edilmesine dair bir âyet yoktur."Yine el-Beyhakî ei-Medhalu'l Kebîr diye bilinen el-Medhal ile’s Sünen adlı eserinde de şöyle der: Hadisleri reddeden bir takım kimselerin delil olarak getirdikleri, sünnetin Kur'an'a arz edilmesine dair haberlerin batıl oluşu babı: İmam eş-Şafiî şöylie demiştir:Rasûlullah'tan(sav) gelen bazı hadisleri reddeden bir kimse bana şu hadisi delil olarak gösterdi: 'Benden size gelen haberi Kur'an'a arz edin. Ona uyuyorsa, onu ben demişimdir. Uymu­yorsa onu.ben dememişimdir."O kimseye şöyle dedim:Az çok rivayeti sahîh olan hiçbir kimse bunu rivayet etme­miştir. Bu meçhul bir kimseden gelen munkatı' (senedi kopuk) bir rivayettir. Biz ise böyle rivayetleri her hangi bir konuda delil olarak kabul etmeyiz. el-Beyhakî de şöyle der: İmam eş-Şâfiî de bu sözüyle Hâlid bin Ebî Kerîme'nin Ebû Cafer [15] tarikiyle Rasûlulltah'tan(sav) rivayet ettiği hadisi kasdetmiştir. Hadis şöyledir: Bu hususla ilgili nasslar ve açıklamalarıyla ilgili daha fazla bigi istiyorsanız, Aliyyu'l Kârî'nin Mirhâtu'İ Mefâtîh Şerhu Mişkati’l Mesâbih’ıne bakınız. 1/193-8. Bâbu'l i'tisâm bi'l Kitab ve's Sünni'nin ikinci bölümü. Rasulullah(sav) yahudileri çağırır ve onlara sorular sorar. Onlar da anlatırlar. Bu arada Isa(as) iftirada bulunurlar. Bunun üzerine Rasûlullah(sav) minbere çıkar ve insanlara hutbe îrad eder: "Benden sonra hadisler yayılacaktır. Size Kur'an'a muva­fık oiarak.gelen hadisler bendendir Kur'an'a muhalif olarak ge­lenler ise bana ait değildir."el-Beyhakî de der ki:"Bu hadis tamamı zayıf olan başka tariklerle de rivayet edil­miştir."[16] es-Suyûtî daha sonra el-Beyhakî'den naklederek, bu hadis ve bununla aynı mânâdaki hadislerin tarîk ve rivayetlerini zik­reder ve el-Beyhakî'den bu hadislerin illetlerini, çarpıklıkları­nı, zayıflıklarını ve sıhhatten düştüklerini aktarır. el-Kâmûsu'l Muhît yazarı Şeyh, Muhaddis el-Fîrûzâbâdî Sif-ru's Seâde kitabının sonunda, şöyle der: "Benden gelen bir.hadis duyduğunmda onu Allah'ın ki­tabına arz edin. Eğer ona muvafıksa kabul edin. Muvafık değil­se reddedin' şeklinde nakledilen sahih ve sabit olmuş bir riva­yet yoktur. Bu, mevzu hadislerin en kötülerindendir. Bilakis bu hadisin hilafına olan bir hadîs, sahihtir: Dikkat edin! Bana Kur'an ve onunla beraber bir misli verildi."[17] Mağrib hafızı Ebû Ömer bin Abdülber en-Nemerî el-Endelûsî, Câmiu Beyâni'l Îlm ve Fadlih kitabında senediyle beraber büyük sahâbî İmrân bin Husayn'dantel şunu nakleder: Bir adam kendisine gelip bir sual sorar. O da ona cevap ola­rak bir hadis nakleder. Bunun üzerine adam, 'Bize Kur'an'dan anlatın. Başka şeyden anlatmayın' der. tmrân bin Husayn(ra)' da ona şöyle der: 'Sen ahmağın birisin! Allah'ın(cc) kitabında öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu ve kıraatin cehrî yapılmayacağı­nı bulabiliyor musun îmrân daha sonra ona diğer namazları ve zekatı bu şekilde sıralar ve şöyle der: 'Bunları Kur'an'da açıklanmış halde bulabiliyor musun? Bunları Allah'ın kitabı açıklamamıştır, sünnet açıklamıştır.'[18] el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî îlmi'r Rivâye'de bu haberi daha geniş rivayet etmiştir, ibaresi şöyledir: Imrân bin Husayn(ra) arkadaşlarıyla beraber oturuyorken, oradaki topluluktan birisi 'Bize sadece Kur'an'dan anlatın' der. Ona 'yaklaşıver' der. O da yanaşır. Sonra ona şöyle der: "Bir düşün! Sen ve arkadaşların Kur'an'la başbaşa bırakılsa-nız, öğle namazının (farzının) dört, ikindinin dört, akşamın üç rekat olacağını ve ilk iki rekatta kıraat yapılacağını onda bulabi­lir miydiniz? Bir düşün! Sen ve arkadaşların Kur'an'la başbaga bırakılsanız, tavafın yedi kere yapılacağını, Safa ile Merve ara­sındaki sâ'yı onda bulabilir miydiniz?" Imrân sonra şöyle sesle­nir: "Ey cemaat! Bizden (hadisleri) alın (öğrenin). Vallahi eğer böyle yapmazsanız sapıtacaksınız!"[19]
el-Hatib daha sonra başka bir tarikle şunu rivayet eder: Bir adam îmrân bin Husayn'a "Kur'an'ı bir tarafa bırakıp bizlere rivayet ededurduğunuz bu hadisler neyin nesidir?" diye sorar. îmrân ona şöyle der:Bir düşün! Sen ve arkadaşların sadece Kur'an'ı kabul et­miş olsanız, öğle ve ikindinin rekatlarının şu kadar olduğunu, vakitlerinin şu zaman diliminde olduğunu, keza akşam namazı­nın rekatlarını ve vaktini, Arafat'ta vakfede durmayı, cemre taşlarının şu kadar atılacağını, elin nereden kesileceğini nasıl öğrenecektiniz? Elini bileğine, sonra dirseğine sonra da omuzuna koyarak 'buradan mı, buradan mı yoksa buradan mı kesilecek?' diye sor­du ve ekledi: "Sizlere aktardığımız hadislere tabî olun, yoksa sapıtırsınız." Hafız es-Suyûtî Miftâhu'l Cenne fi'l İhticâc bi's Sünne kita­bında der ki: "el-Beyhakî, el-Medhalu's Sağır diye bilinen el-Medhal ilâ Delâili'n Nübüvve adlı eserinde Habîb bin Ebî Fadâle el-Mâli-kî'den senediyle beraber rivayet eder: İmrân bin Husayn(ra) şe­faat hadisini zikreder. Oradaki topluluktan bir tanesi: "-Ey Ebû Nuceyd! Siz bizlere hadisler anlatıyorsunuz, fakat biz bunlarla İlgili Kur'an'da bîr asıl bulamıyoruz", deyince îm­rân kızar ve adama şöyle der:-Sen Kur'an'ı okudun mu? Evet. Peki Kur'an'ın hiçbir yerinde yatsı namazının (farzının) dört, akşamınkinin üç, sabahınkinin iki, öğleyle ikındininkinin de dört rekat olduğuna rastladın mı? Hayır.Peki bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasûlullah'tan(sav) öğrenmedik mi? Keza Kur'an'da "Eski evi (Kabe'yi) tavaf etsinler" [20] âyetini okumadınız mı? Peki ora­da, Kabe'yi yedi defa tavaf edin, Makamın arkasında iki rekat namaz kılın, diye bir ifadeye rastladınız mı? Aynı şekilde Allah Rasûlünü(sav) bir hadislerinde buyurduğu şu hususları Kur'an'da bulabildiniz mi? 'Zekat toplayıcısının bir yerde ko­naklayıp elemanlarının gidip zekatları toplayıp ona getirmeleri, zekatını verecek olanların mallarını zekat tahsildarının ayağına kadar getirmeleri, birbirlerine kız kardeşlerini vererek kişilerin mehirsiz evlenmesi (şiğâr) îslâm'da yoktur.' [21] Peki Allah Teâlâ'nın kitabında şöyle buyurduğunu duymadınız mı? 'Rasûl si­ze neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının. [22] İmrân, daha sonra şöyle der:
-Bizim Rasûlullah'tan(sav) öğrendiğimiz fakat sizin bilmediği­niz başka şeyler de var." Yine el-Beyhakî, el Medhalu'l Kebîr diye bilinen el-Medhal ile's Sunen'de, keza el-Hâkim de [23]el-Hasanu'l Basrî'den şöyle dediğini rivayet ederler: "îmrân bin Husayn, peygamberimiz Muhammed(sav)in sün­netinden anlatırken, [24] birisi:  -Ey Ebû Nuceyd! Sen bize Kur'an'dan anlatıver, der. İmrân ona şöyle cevap verir: -Sen ve arkadaşların Kur'an okuyorsunuz. Hadi bana nama­zı, namazda neler okunacağını ve kaç rekat olduğunu anlat ba­kayım? Altının, devenin, sığırın, çeşitli malların zekat miktar­larını söyle hele! Fakat ben bunların miktarlarını Rasûlullahtan(sav) dinledim, fakat sen o zaman yoktun. (Dolayısıyla Kur'an'a bakarak bilemezsin.)" İmrân daha sonra sözüne şöyle devam eder: -Rasûlullah(sav) şu malda şu kadar zekatı farz kılmıştır, der (ve zekat miktarlarını sıralar). O zat da:
-Beni ihya ettin. Allah da(cc) seni ihya etsin, diye dua eder. Bunu rivayet eden el-Hasan der ki: -Bu zat (kendisini fıkıhta öyle yetiştirdi ki) müslümanların fakihlerinden biri oldu ve bu" hal üzere vefat etti." Yine el-Beyhakî,ismi geçen eserinde Umeyye bin Abdullah bin Hâlid'den rivayet eder. Bu zat Abdullah bin Ömer'e sorar: "-Kur'an-ı Kerîm'de ikamette (yolculuğa çıkılmadığında) ve korku halinde namazın nasıl kılınacağını buluyoruz. Fakat se­ferdeyken nasıl kılınacağını bulamıyoruz" İbnu Ömer ona şöy­le cevap verir: -Kardeşcağızımın oğlu! Allah(cc) bizlere hiçbir şey bilmiyorken Hz. Muhammed'i(sav) gönderdi. Bizler Hz. Muhammed'i(sav) nasıl yapıyor gördüysek öyle yapıyoruz." [25] Yine el-Beyhakî, senediyle beraber Eyyûb es-Sehtiyânî'den şöyle dediğini rivayet eder: "Bir kişiye birisi bir sünneti rivayet ettiğinde 'Bunu bırak, sen bize Kur'an'dan haber ver', Diğer bir rivayette sen bize Kur'an'dan cevap ver derse, bil ki o sapıktır."  el-Evzâî de der ki:"Bunun sebebi sünnetin Kur'an üzerinde hüküm koyucu (yani onu açıklayıcı,tefsir edici) olarak gelmesindendir." el-Beyhakî yine Eyyûb es-Sehtiyânî'den şöyle dediğini riva­yet eder: Bir şahıs, (tabiînin büyüklerinden olan) Mutarrif bin Abdillah'ın yanında 'Bize sadece Kur'an'da olanlardan bahsedin deyince, ona şöyle seslenir: Vallahi biz Kur'an'ın yerine birşey koymak arzusunda deği­liz. Bilakis hadisleri anlatmaktaki gayemiz, Kur'an'ı bizden da­ha iyi bilen(in hadislerini) anlatmaktır. [26] Ebû Ömer bin Abdilber, bu tür rivayetleri aktardıktan son­ra şöyle der: "el-Evzâî şöyle demiştir: '(Açıklanmaya ihtiyacı olduğun­dan) Kitab'ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kitab'a olan ihti­yacından fazladır.' îbn Abdilber de (kendisini kastediyor) der ki: Sünnetin Kur'an üzerinde hüküm koyucu olduğunu (yani onu tafsîl edip) ne murad ettiğini açıklar demek istiyor. İsa bin Yûnus, el-Evzâî vasıtasıyla Mekhûlden şöyle dediği­ni rivayet eder: "(Açıklanmaya ihtiyacı olduğundan) Kitab'ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kitab'a olan ihtiyacından fazladır." Yine aynı senedle el-Evzâî'den şöyle demiştir: "Yahya bin Ebî Kesîr şöyle demiştir: Sünnet Kitab üzerinde hüküm koyucudur, Kitab ise sünnet üzerinde hüküm koyucu değildir." [27] Sünnet, Kitab'a göre küllün cüzü mesabesindedir. Allah Teâlâ Kitab'ı koruyacağını üzerine almıştır:"Oda zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbette biziz." [28] Hiç şüphe yok ki, sünnetin korunması Kitab'ın korunması cümlesindendir. O da Allah'ın(cc) korumasıyla himaye altında­dır. Allah Teâlâ Rasûlüne(sav) güvenilir bir sahabe topluluğu ve seçkin âlimler cemaati nasib etmiştir. Bunlar Rasûlullahı'n(sav) davetine icabet etmişler, bedenlerini, canlarını, mallarını, ço­cuklarını, şehirlerini, yurtlarını O'nun yolunda feda etmişler­dir. Allah Rasûlünün(sav) sevgisi onların kalpleri ve gönülleriyle mezcolmuştu. Onun hizmetinde ve yardımında canlarını ve kıymetli varlıklarını feda ettiler. Sünnetlerini ve hadislerini ez­berleyip korudular, aslı gibi muhafaza edip bellediler. Nasıl bel-ledilerse aynen aktardılar. Zira Rasûlullah'ın(sav) şu. nidası ve duası sabah, akşam kulaklarında çınlamaktaydı: "Bizden bir hadîs işitip ezberleyerek onu başkasına aktara­nın Allah(cc) yüzünü ağartsın. Çünkü nice bilgi sahibi kimseler bu bilgileri kendilerinden daha bilgili olana aktarır. Nice bilgi sahibi de âlim değildir."[29] "Bizden işittiği hadisi işittiği gibi aynen rivayet edenin Allah(cc) yüzünü ağartsın. Kendisine aktarılan nice kimseler dinle­yenden daha iyi beller."[30] Allah(cc) onlardan razı olsun, hadisleri O'ndan dinleyip baş­kalarına aktarma edebini tam hakkıyla yerine getirdiler. Öyle ki, büyük küçük işittikleri sözlerini, hareketlerini, duruşlarını, bakışlarını ve tebessümlerini velhasıl Rasûlullah'lah (sav) ilgili herşeyi naklettiler. Öyle ki, onlardan bir hadis işittiğinde san­ki Rasûlullah'tan(sav) bir hadis İşitiyor gibi olursun.işte bu şekil­de hiçbir şey zayi olmadı. Allah Teâlâ bu hayırlı ashabı Nebîsine arkadaşlık için seç­miş, emaneti yüklensinler ve risâletî tebliğ etsinler diye kulları arasından tercih etmiştir. Onlar da Allah Teâla’nın dilediği, gi­bi olmuşlardır Nitekim Kitab-ı Kerîm’de onlara şöyle hitab et­miştir "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz."[31] Ahmed bin Hanbel Müsned’ inde büyük sahâbî, seçkin İn­san Abdullah bin Mes'ûd'un(ra)' şöyle dediğini rivayet eder: "Allah Teâlâ kullarının kalplerine nazar etti. Muhammed'in(sav) kalbini tüm kullarının kalplerinin en hayırlısı olarak buldu. Onu kendisi için seçti ve risaletle görevlendirdi. Hz. Muhammed’in'(sav) kalbinden sonra kulların kalplerine tekrar nazar etti. Ashabının kalplerini kulların kalpleri içinde en hayırlı kalpler olarak buldu. Onları da Nebîsinin(as) vezirleri kıldı. İşte onlar Allah'ın(cc) dini için savaşırlar.[32] Efendimiz Abdullah bin Mes’ud temiz kullar olan sahabe hakkında şunu da söyler: "Onlar Rasulııllah'ın(sav) ashabıdır. En temiz kalp, en derin il­im onlardaydı. İşi zora koşmazlarda hidayet üzere sapasağlam durmuşlardı. Yaşayış olarak da en örnek insanlardı. Onlar bu yönleriyle ümmetin en faziletlileriydiler. Onlar Allah’ın Nebîsi’ne[sav] arkadaşlık ve dini ayakta tutmak İçin seçtiği topluluktu. Bu insanların üstünlüğünü kabul edin, izlerinden gidip yollarına tâbi olun. Gücünüz yettiği kadar onların ahlakını ve yaşamlarını tatbike çalışın. Çünkü onlar doğru yol üzere idiler."[33] Hadisler Rasûlullah(sav) zamanında değiştirilmekten, tebdil­den, hariçten birşeyleri içine katmaktan ve yalandan korunup himaye edilmişti. Allah Teâlâ'nın lütfuyla her hangi şüpheli birşey ona karışmadı, hadisler İçinde Rasûlullah(sav) adına yalan ve uydurma söz konusu olmadı. Allah'a(cc) hamd olsun ki sahabeden hiçbir kimsenin Rasûlullah’a(sav) demediği birşeyi nisbet ettiği bilinmemektedir. Allah(cc) onları bundan muhafaza etmiş, şu âyet-İ celîlesiyle onları tam anlamıyla tezkiye etmiştir"(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen muhacirler ve ensar ile bunlara güzelce tâbi olanlar... Allah onlardan razı ol­muştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır."[34] Allah Teâlâ onları yalan isnad etmekten ve iftiradan berî kılmış, İslâm'a önce girmelerini, hicrete katılmalarını, Rasûlullah'a yardımcı olmalarını belirterek kendilerinden razı olduğu­nu beyan etmiş ve övmüştür. Onlar için şu tezkiyeden daha yüksek bir tezkiye olamaz ki: "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır." Onların dereceleri o kadar yükselmiştir ki, Allah'la(cc) karşılıklı olarak birbirlerinden razı olma makamına erişmişlerdir. Büyük âlim ez-Zübeyr bin Bekkâr el-Kureşî ez-Zübeyrî, en-Neseb adlı kitabında şöyle demiştir: "Amcam Mus'ab babası Abdullah bin Mus'ab'ın şöyle dedi­ğini bana nakletti: (Halife) el-Mehdî bana sordu: 'Sahabeyi tahkir eden kimse hakkında ne dersin?' Ona dedim ki: 'Bunu yapanlar zındıklardır. Çünkü, onlar Rasûlullah'ın(sav) bir eksiği­ni söylemeye muktedir olamadıklarından dolayı ashabını tahkîr ettiler. Böyle yapmakla onlar şunu demek istiyor gibiydiler: O(sav) kötü arkadaşlarla dostluk yapan birisiydi."[35] el-Hafız el-Hatîb, Târîh-u Bağdâd'da ez-Zübeyr bin Ebîbekr'den [36] senediyle beraber şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Amcam Mus'ab bin Abdillah'tan dinledim: Ebü Abdillah bin Mus'ab bana şunu anlattı: Emîru'l Mü'minîn el-Mehdî ba­na şöyle sordu: 'Ey Ebûbekr! Rasûlullah'ın(sav) ashabını tahkîr eden kimse hakkında ne dersin?' Ona dedim ki: 'Bunu yapanlar zındıklardır.' Buna şaşırıp, 'Senden önce böyle diyeni duyma­dım' dedi. Ona dedim ki: Onlar Rasûlullah'a(sav) bir eksiklik nisbet etmek istediler. Fakat bu hususta kendilerine tabî olan bir topluluk bulamadılar. Bunun üzerine ötekilerin çocukları yanında berikileri, berikilerin çocukları yanında da ötekileri tahkire başladılar. Böyle yaparak şunu demek istiyordular: 'Rasûlullah(sav) kötü arkadaşlarla dostluk yapıyordu. Bir insan için kötü arkadaşları olmasından daha kötü ne olabilir?' Bunun üze­rine el-Mehdî, 'Sana katılıyorum' dedi."[37] el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlm’r Rivâye adlı eserinde, Allah ve rasûlünden sahabenin adaleti hakkında gelenler babı­nın sonunda İmam Hafız Ebû Zur'a er-Râzî'nin şu sözünü nak­leder: "Rasûlullah'in(sav) ashabından herhangi bîrini tahkîr eden bir kişi görürsen, bil ki o zındıktır. Sebebi de şudur: Rasulullah(sav) bizim yanımızda hak peygamberdir. Kur'an da hak, Rasûlullah'ın(sav) getirdikleri de haktır. Kur'an'ı ve sünnetleri biz­lere aktaranlar Rasûlullah'ın(sav) ashabıdır. Onlar Kitab ve sün­neti iptal etmek için, ashabı tahkîr etmekle şahidlerimizi cerh etmek istiyorlar. Halbuki, cerh edilmeye onlar daha layıktır. Böyle yapanlar zındıklardır."[38] İmam Gazâlî de(rh) el-Mustasfâ min İlmi'l Usûl adlı kitabı­nın sünnet bahislerinde, sahabenin(ra) adaletine dair olan dör­düncü bölümde şöyle der: "Ümmetin selefinin ve halefinin tamamının kabul ettiği şu­dur: Ashabın adaleti Allah Teâlâ'nın onların adil olduklarını belirtmesi ve övmesiyle malumdur. Bizim onlar hakkındaki iti­kadımız budur. Ancak kesin yolla onlardan birisinin bilerek kendisini fıska götürecek bir iş yaptığı sabit olursa o müstesna. Fakat böyle birşey sabit olmamıştır. Bu durumda onların adil olduğunu ispata bile gerek yoktur. Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır: 'Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.'[39] Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 'Böylece sîzi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık kî bütün in­sanlar üzerine adalet örneği ve hak şahidleri olasınız. [40] Bu o dönemde yaşayanlara bir hitabtır. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Hakikaten Allah ağacın altında sana bey'at etmekte olduk­ları vakit, o müminlerden razı olmuştur. [41] Yine Allah Teâlâ '(islâm dinine girme hususunda) öne ge­çen muhacirler ve ensar [42] buyuruyor. Allah Teâlâ muhacirleri ve ensarı (böyle) birkaç yerde zikretmiş ve övmüştür. Rasûlullah da(sav) şöyle buyurmuştur: 'Dönemlerin en hayırlısı benim dönemim, sonra onların pe­şinden gelenlerdir.[43] Yine Rasulullah(sav) şöyle buyurmuştur: 'Sizden biriniz yer dolusu akın infak etse, onlardan (ashabtan) birinin infak ettiği bir müd veya yarım müd sevabına ulaşamaz.'[44]
Yine Rasûlullah(sav) şöyle buyurmuşlardır: 'Allah Teâlâ bana ashâb, hısımlar ve ensâr seçip ayırdı. [45] Noksanlıklardan münezzeh olan Allârnu'l guyûb'un ve Rasûlünün(sav) adil kabul etmesinden daha sağlam, daha tezkiye olmuş ne olabilir ki? Hatta onlar (âyetler ve hadislerde) Övülmeseydi bile, Rasûlullah(sav) sevgisi, O'na yardım etme uğrunda '"hicret, cihad, canlarını vermeleri, mallarını harcamaları, baba­larının ve ailelerinin katledilmesiyle ilgili şöhret bulan ve te­vatür derecesine ulaşan haberler adil olduklarına dair kesin hü­küm vermek için yeterli olurdu.[46] İmam Ebû Muhammed bin Hazm ez-Zâhirî(rh) el-îhkâm fî Usüli’l Ahkâm eserinde fakih sahâbîlerin isimleri babında şöyle der.[47] "Sahabeye(ra) gelince, bir an bile. olsa Nebî(as) ile oturan, bir kelime veya daha fazlasını ondan işiten veya onun yaptığı bir işi görüp belleyen herkes sahabıdır. [48] Münafıklıkları ayrılmaz parçaları olan ve bu halleri ile şöh­ret bulan, bu şekilde ölenler ise buna dahil değildir.
Sahabenin tamamı adil, imam, faziletli ve makbul insanlardır. Yüceltip tazim etmek, sevmek ve onlar için mağfiret dile­mek üzerimize farzdır.[49] Onların tasadduk ettiği bir hurma bizlerin sahip olduğu tüm dünyalığı infak etmesinden daha üstündür. Onlardan birinin Nebî(as) ile beraber bir kere oturması, bizden birinin kıyamete kadar yapacağı ibâdetinden daha üstündür. Bizden birine ahîrete dek süren uzun bir ömür verilse ve insan bu süreyi sürekli ibadette geçirse, Rasûlullah(sav) ile beraber bir an veya daha faz­la beraber bulunan sahabinin amelinin seviyesine ulaşamaz.[50] Rasûlullah(sav) şöyle buyurdular: "Ashabımı bana bırakın. Sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve bunu Allah yolunda İnfak etse, onlardan birinin bir müd veya yarım müdlük infakının sevabına ulaşamaz."[51]
 
îmam İbn Teymiyye er –Reddu ale’l Ehnai adlı eserinde şöyle der:"Nebî(sav)'in ashabı dini en çok bilen ve Rasûlullah'a(sav) en çok itaat eden İnsanlar idi. Sonrakilerde ortaya çıkan bid'atler onlar zamanında yoktu. Rasûlullah'a(sav) bilerek yalan isnad eden bir sahâbî bilinmemektedir. Her ne kadar içlerinde gü­nahları olanlar olsa da, Nebilerine bilerek yalan isnad etmek Allah'ın(cc) onları koruyup muhafaza ettiği hususlardandır."[52] llah(cc) onlardan razı olsun. Ashâb-ı kiram, emaneti yükle­nip Şeriatı insanlara tebliğ İçin Allah(cc) tarafından layık görü­len ve seçilen insanlardır. Onların hiçbirinde Rasûlullah'a(sav) yalan İsnad etme veya mâl etme hadisesi olmamıştır. ralarında yayılıp, dağılmış ve tevatür derecesine varmış olan şu hadis varken böyle birşey nasıl olsun ki! Kim bilerek benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın.[53] es-Suyûtî şöyle demiştir: "Bu hadisi yüzden fazla sahâbî ri­vayet etmiştir."[54] İbnu Adiyy'in el-Kâmil'inde rivayet ettiği, ondan da İbnu'l Cevzî'nin el-Mevzûât kitabının mukaddimesinde[55] zikredip, "kim bilerek benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki yeri­ne hazırlansın" hadisinin söylenmesine sebep olarak gösterdiği hadise gelince, bu münker bîr rivayettir. Ona iltifat edilmez, güvenilmez. Bu hadisin iki rivayetinden birisinin ibaresi şöyledir: Ali bin el-Müshîr, Salih bin Hayyân, İbn Bureyde tarikiyle Ibn Bureyde'nin   babasından nakleder. Babası şöyle demiştir: "Benû Leys kabilesinden bir mahalle Medine'ye İki mil uzak­lıktaydı. Bir adam cahiliyye döneminde onlardan bir kız iste­miş, onlar ise kızı vermemişlerdi. İşte bu zat üzerinde güzel bir elbise ile bunlara tekrar geldi ve dedi ki: Bu elbiseyi bana Rasûlullah(sav) giydirdi ve mâllarınız ve canlarınız hususunda hüküm vermemi (kadılık yapmamı) emretti." Daha sonra da sevdiği kadının evine gitti. Bunun üzerine mahalleliler Rasûlullah’a(sav) haber salıp du­rumu sordurdular. Rasûlullah ise (sav) şöyle buyurdu: "Allah'ın(cc) düşmanı yalan söylemiş!" Rasûlullah(sav) daha sonra bir adam gönderip, şunu emretti: "Sağ bulursan -ki sağ bulacağını san­mıyorum- boynunu vur, ölü bulursan da cesedini yak." Ravi diyor ki: Rasûlullah'ın(sav) gönderdiği adam geldiğinde onu bir engerek yılanı tarafından sokulup ölmüş olarak buldu. Bunun üzerine cesedini ateşte yaktı. Ravi diyor ki: Rasûlullah'ın(sav) "Kim bilerek benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın" hadisinin söyleniş sebebi budur. Bu hadis münkerdir, hiçbir şekilde sahih değildir. Senedin­de Salih bin Hayyân el-Kureşî el-Kûfî vardır. Tehzîbu't Tehzib’teki terceme-i halinde [56] göreceğin gibi münekkid hadisçilerin tamamı zayıf olduğunu belirtmiş ve cerh etmişlerdir. Yahya bin Maîn "zayıftır", en-Nesâî "sika değildir" demiş, el-Harbî de "hadisleri münkerdir" diye belirtmiştir. el-Buhârî de onun hak­kında "güvenilirliği tartışılır" demiştir. el-Leknevi’nin er-Ref’ve’t   Tekmil’de belirttiği gibi [57] ,el-Buhârî bu ifadeyi ravilerin yalanla itham edilmiş, çok zayıf oldukları mânâsında kullan­mıştır. İbnu Adiy de "Rivayet ettiği hadislerin tamamı kendi­sinden sağlam olan ravilerin rivayetlerine aykırıdır", ed-Dâre kutnî de "sağlam değildir" derken, İbnu Hibbân da "sika kimse­lerden sika kimselerin hadislerine benzemeyen rivayetlerde bu­lunuyor" demiştir. Hafız ez-Zehebî de Mîzânu'l î'tidâl'de onun terceme-i halini vermiş, rivayet ettiği münker hadislerden biri olarak bu hadisi zikretmiş, peşinden de şöyle demiştir; "Bunu sadece Haccâc bin eş-Şâir Zekeriyyâ bin Adiy'den ve yine sadece Zekeriyyâ Sa­lih'ten rivayet etmiştir. Suveyd de hadisin son kısmının bir parçasını Ali'den rivayet etmiştir. Hadisin tamamını es-Sârimu'l Meslûl müellifi [58] el-Beğavî, Yahya el-Himmânî, Ali bin Müshir tarikiyle rivayet etmiş ve sahihtir demiştir. Oysa hiçbir tariki sahih değildir."[59] el-Heysemî'nin Mecmeu'z Zevâid'de et-Taberânî el-Mucemu'l Kebir'de rivayet etmiştir dediği şu hadis de böyledir: Abdullah bin Muhammed bin el-Hanefiyye... diye devam ediyor, sonunda şu İfade vardır: "... Rasûlullah(sav) kızdı ve ensârdan bir adamı gönderdi. Ona dedi ki: 'Git onu öldür, cesedi­ni de ateşte yak.' O da geldi, baktı ki adam ölmüş ve defnedil­miş. Oradakilere emretti, kabir kazılıp cesedi çıkarıldı ve onu ateşte yaktı. Sonra Rasûlullah(sav) şöyle buyurdu: "Kim bilerek, benim adıma yalan uydurursa..."[60] Bu rivayetin senedinde Ebû Hamze es-Sumâlî el-Kûfî var. Adı Sabit bin Ebî Safiyye'dir. Bu ravi hadisleri son derece zayıf, rivayetleri terk edilmiş ve zayıf biri olduğunda İttifak edilmiş biridir. Râfızîdir. İmam Ahmed onunla ilgili olarak 'hiçbir şey değildir' derken Ibn Maîn de aynısını der. Ebû Dâvûd da şöyle demiştir:
"ibnu'l Mübarek kendisine gelip İçinde Hz. Osman'ı yeren bir hadis bulunan bir sahifeyi ona verdi. O da sahifeyi cariyeye geri verip şöyle talimat verdi: Ona söyle: Allah senin de sahifenin de belasını versin.' Onunla ilgili cerh eden başka ifadeler, Tehzîbu't Tehzîb’t terceme-i hali içinde zikredilmiştir. Aynı şekilde Mecmeu'z Zevâid’de belirtildiği gibi [61] et-Taberânî'nin el-Mucemul Evsat’ta rivayet ettiği hadis de böyledir: Abdullah bin Amr'dan: "Bir adam Hz. Peygamberin(sav) güzel elbisesi gibi bir elbise giydi...." Bunun senedinde Atâ1 bin es-Sâib el-Kûfî vardır. el-Heysemî'nin ifadesine göre hadisleri bir­birine karıştırmıştır. Ebû Hatim er-Râzî de 'Ömrünün sonlarına doğru aklı karıştı, hafızasında pek çok karıştırmalar oldu' de­miştir. Tehzîbu't Tehzîb'te terceme-i halinde görebileceğin gibi onunla ilgili başka şeyler de söylenmiştir.[62] Bunun gibi, İbnu'l Cevzî'nin el-Mevzûât [63] mukaddimesinde zikrettiği hadis te böyledir: Dâvûd ez-Zibrikân şöyle demiştir:Atâ' bin es-Sâib Abdullah bin ez-Zubeyr'in şöyle dediğini bana. haber verdi: Abdullah bir gün arkadaşlarına şöyle der: "Şu ha­disin tevili (söylenme sebebi) nedir biliyor musunuz? 'Kim benim adıma bilerek yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazır­lansın. Bir adam bir kadına âşık oldu. Akşam üstü onun kabi­lesine geldi..."Bunun senedinde yine Atâ' bin es-Sâib var. Daha Önce geç­tiği gibi hadisleri birbirine karıştırmıştır. Aynı şekildesenedin­de Dâvûd bin ez-Zibrikân er-Rekâşî el-Basrî var. Zayıf biri ol­duğunda ittifak edilmiştir. Ibn Maîn onunla ilgili olarak 'hiçbir şey değildir1 demiş, îbnu'l Medînî de 'çok zayıftır' demiştir, el-Cûzecânî de 'yancıdır' demiş, Yakub bin Şeybe ve Ebû Zur'a ve el-Ezdî 'hadîsleri terk edilmiştir' demişlerdir. el-Bezzâr da 'hadisleri gerçekten münker biridir' diye belirtmiştir. Onunla ilgili başka cerh malumatlarını Tehzîbu't Tehzib’te terceme-i halinde bulabilirsin.[64] Bundan da öte, Davud'un Atâ'dan hadis dinlediği dönem karıştırmaya başlamasından sonrasına rastlar. Tehzîbu'tTehzib'te geçtiği gibi Ibn Maîn der ki: 'Şu'be ve es-Sevrî hariç Atâ'dan hadis işitenlerin tamamı, hadisleri karıştırmaya başla­dığı zamanda işitmiştir.' [65] Daha önce geçtiği gibi bu hadis hak­kında 'hiçbir tariki sahih değildir' diyen ez-Zehebî'ye Allah(cc) rahmet etsin.İbnu'l Cevzî'nin[rh) tenkîd edildiği hususlardan bir tanesi de şudur: el-Mevzûât kitabının mukaddimesinde [66] uydurmanın kötülüğüne delil getirmek İçin Ibn Bureyde ve îbnu'z Zubeyr'in hadislerini kabul edip rivayet eder. Eder ama gördüğünüz gibi her iki hadiste son derece tenkid edilen ve sıhhatine zarar ve­ren illetlere değinmez. el-Mevzûâtu’l Kübrâ müellifi Aliyyu'l Kârî de(rh) eserinin mukaddimesinde[67] tıpatıp îbnu'l Cevzî'ye tabî olmuştur. Yuka­rıdaki iki mezkur hadisi delil olarak almış ve yalan uydurmayı yeren hadisin sağlam bir rivayet olduğuna dair sahih bir mesned olarak zikretmiştir. Bu iki hadise ilave olarak da, Abdullah bin Amr ve Abdullah bin Muhammed bin el-Hanefiyye'nin hadislerini hadis uydurmanın kötülüğünü isbat etmek için delil olarak zikretmiştir. Bu iki hadisin sıhhatine zarar veren yönleri yukarıda öğrenmiştiniz.İmdi, burada anılıp dikkat çekilmesi gerekli önemli bir ko­nu var: O da bazı büyük sahâbîlerin(ra) başka büyük sahâbîlerin rivayet etmiş oldukları hadisleri reddetmeleri ve bu hadisi efendimiz Rasûlullah(sav) söylememiştir diye kabul etmemeleri.Bir hakikattir ki hadisi reddeden sahabinin o hadisi reddet­me sebebi kesinlikle ama kesinlikle Allah’ın (cc)lütfu ve hima­yesiyle rivayet eden raviyi yalanla itham etmek veya uydurdu­ğunu düşünmek ya da iftira etmiştir diye kabul etmek değildir. Çünkü sahâbe(ra) bundan uzaktır. Hadisleri reddetmelerinin se­bebi, onlara göre karşıdakinin hata, yanılma ve unutma ihti­mali bulunmasındandır. Yahut da o konuda katî bir nass veya yanında bir hadis bulunması sebebiyle kendi zannı veya ictiha­dı sebebiyle hadisi reddetmektedir. Çünkü kendi kanaatine gö­re bu hadisi bildiği hadise aykırı görmektedir . Yoksa ki, hadisi reddetme, yalan isnadında bulunma ya da uydurmuştur diye it­hamda bulunmak düşüncesinden asla kaynaklanmamıştır. Bu çok önemli ve kıymeti haiz bir açıklamadır. Buna işaret eden başka birini görmedim.[68]el-Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde büyük tâbiî Abdullah bin Ubeydillah bin Ebî Muleyke'den rivayet ederler: O şöyle demiştir:Osman bin Affân'ın kızı Ummu Ebân Mekke'de vefat etti. Cenazesinde bulunmak İçin geldik, İbn Ömer ve İbn Abbas da geldiler. Ben İkisinin arasında oturuyordum. Birden evden ses­ler (yani ağlayan kadınların sesleri) geldi. Bunun üzerine Ab­dullah bin Ömer karşısında oturan Amr bin Osman'a "Niye ağlamalarına engel olmuyorsun? Çünkü, Rasûlullah(sav) ailesi­nin ona ağlaması sebebiyle ölüye azap edilir' buyurmuştur.İbn Abbas da dedi ki: "Ömer de bunun gibi söylüyordu... Vurulduğunda Suheyb 'Ah kardaşim! Vay arkadaşım!' diye ağ­layarak yanına girince Ömer ona dedi ki: 'Ey Suheyb! Bana mı ağlıyorsun? Oysa Rasûlullah(sav) 'ailesinin ona ağlaması sebebiy­le ölüye azap edilir' buyurmuştur.ibn Abbas (devamla) der ki: Ömer vefat edince bu hadiseyi Hz. Aişe'ye anlattım. O da şöyle dedi: 'Allah(cc) Ömer'e rahmet etsin. Hayır! Vallahi Rasûlullah(sav) ‘Ailesinin ona ağlaması se­bebiyle ölüye azap edilir' diye buyurmadı. Bilakis Rasûlullah(sav) ‘Allah(cc) ailesinin ağlaması sebebiyle kafirin azabını artırır’ di­ye buyurdu. Aişe daha sonra da şunu ilave etti: "Size Kur'an yeter: Kimse kimsenin günah yükünü taşımaz."[69] Müslim rivayetinde şunu eklemiştir: "İbn Ebî Muleyke dedi ki: el-Kâsım bin Muhammed bana rivayet şunu etti: Ömer ve îbn Ömer'in sözleri Hz. Aişe'ye ulaşınca 'Siz yalancı olmayan ve yalan isnad etmeyen iki kişiden bana naklediyorsunuz, ancak kulak hata eder' dedi. Daha sonra el-Buhârî ve Müslim, Hişâm bin Urve vasıtasıy­la babasından şöyle dediğini rivayet ederler: Hz. Aişe'nin ya­nında îbn Ömer'in Rasûlullah’a(sav) nîsbet ederek 'Ailesinin ona ağlaması sebebiyle ölüye kabirde azap edilir' dediği zikredi­lince şöyle der: 'İbn Ömer ya unuttu veya hata etti. Çünkü Rasûlullah(sav) şöyle buyurmuştu: 'Ailesi onun için ağlarken, hata­ları ve günahları sebebiyle ölüye azap edilir.'[70] Yine Müslim Hişâm bin Urve vasıtasıyla babasından şöyle dediğini rivayet eder: Hz. Aişe'nin yanında İbn Ömer'in 'ailesi­nin ona ağlaması sebebiyle ölüye azap edilir' dediği zikredilin­ce, şöyle der: 'Ebû Abdirrahmân'a (bu Ibn Ömer'in künyesidir) Allah(cc) rahmet etsin. Birşey duydu ama güzel ezberlemedi. Zi­ra Rasûlullah'ın(sav) yanından bir Yahudi cenazesi geçiyordu. Yahudiler ona ağlıyorlardı. Bunun üzerine Rasûlullahlsavl şöyle buyurdu: Siz ona ağlıyorsunuz, o ise azap görüyor.'[71] Yine Müslim ve Mâlik, Muvatta'da Abdullah bin Ebîbekr, babası tarikiyle Am re bintu Abdirrahmân'dan şöyle dediğini rivayet ederler: Bu hanımın haber verdiğine göre Hz. Aişe'nin yanında Abdullah bin Ömer'in 'hayatta olanların ağlaması se­bebiyle ölüye azap edilir dediği zikredilince, Hz. Aişe şöyle de­miştir: 'Allah’(cc') Ebû Abdirrahmân'ı mağfiret etsin. O yalan söylemedi ancak ya unuttu veya hata etti. Çünkü Rasûlullah{sav] kendisi için ağlanan bir Yahudi kadının kabrinin yanından geçti ve şöyle buyurdu: Ona ağlıyorlar o ise kabrinde azap görüyor.'[72] Sıddîk kızı sıddîka Hz. Aişe'nin(ra) Allah'a(cc) yemin ederek efendimiz Hz. Ömer ve oğlu Abdullah'in(ra) Rasûlullah'a(sav) nisbet ederek söyledikleri sözü reddetmesi, kendi görüşüne göre Hz. Ömer ve oğlunun hata etmiş oldukları düşünmesindendir. Yoksa başka bir sebepten dolayı değil. Çünkü Hz. Aişe, Hz. Ömer ve İbn Ömer hakkında 'Siz yalancı olmayan ve yalan is­nad etmeyen iki kişiden bana rivayet ediyorsunuz. Ancak ku­lak hata eder.' Ve yine aynı Aişe 'İbn Ömer unuttu veya hata etti' demiştir. 'Birşey işitti ama iyi. ezberlemedi' derken, 'yalan söylemedi fakat unuttu ve hata etti' diye de söylemiştir, Hz. Aişe'nin başka(ra) sahâbîlere de böyle İtirazları vâki ol­muştur. Bununla ilgili olarak îmam Bedruddîn ez-Zerkeşî'nin el-lcâbe fî me'stedrekethu Aişe ale's Sahabe kitabına bakınız. Hz. Aişe yanında başka sahâbîlerin de diğer sahâbîlerin riva­yetlerinin eksiklerini ikmal ettikleri, bazan reddedip hata ettik­lerini beyan ettikleri olmuştur. Buna göre sahabeden birinden başka bir sahâbînin rivayeti­ni reddettiği ifadesi gelir veya yine bir sahâbî hakkında 'falanca yalan söyledi' ve benzeri İfadeler vârid olursa, bundan kastedi­len onun hata ettiği veya unuttuğudur. Çünkü ehl-i sünnete göre yalan; kasten, unutarak veya hata ederek bir şeyi bulundu­ğu hal dışında başka bir şekilde haber vermektir. Böyle durum­larda günah kasten yalan söyleyenedir. Temiz kullar olan sahâ-bîler(ra) ise böyle bir yalanı kasten söylemekten beridirler. Zira Allah(cc) onlardan, onlar da Allah'tan(cc) razı olmuşlardır. Bilgi İçin et-Tehânevî'nin Kavâid fî Ulûmi'l Hadîs'İnde geçen 'Ebû Muhammed yalan söyledi' cümlesiyle ilgili dipnotumuza bakı­nız.[73] Evet, sünnet-i mutahhare temiz ve arınmış olarak dört ha­lifeli devrinin sonlarına kadar devam etti. Bu da hicretten sonra kırk yıl kadar eder. Daha sonra Hz. Osman(ra) efendimi­zin şehid edilme fitnesi vuku bulunca, bir takım insanların iç­lerinde siyasî hevesler depreşti. Hadislerin zabtı ve nakline halel gelme gibi bir durum ortaya çıktı. Ancak sahabe haber­leri tam delile dayandırmak ve hakkıyla sıhhatini tesbit et­mek suretiyle bu duruma engel olup hadisleri korudular. Ge­len hadislerin İsnadlarını sordular. Ve öyle oldu ki heva sahip­lerinin arzularınca uydurulan ve katılan hiçbir şey hadislere karışamadı. İmam Müslim Sahîh'inin mukaddimesinde büyük tabiî Mu­hammed bin Sîrîn'den(rh) rivayet ettiğine göre, "Önceleri isna­dı sormuyorlardı. Fakat ne zaman ki fitne patlak verdi, (hadis rivayet edenlere) 'kimden rivayet ediyorsunuz, isimlerini verin1 diye sordular. İsimlerine bakılıyor, eğer ehl-i sünnetten ise ha­disleri alınıyor, ehl-i bid'atten olanların hadisleri alınmıyor­du. [74] İsnad ve söyleyeni araştırıp, şüpheli yönlerden berî olduğu­nu tesbit etme bu dönemde yani birinci asrın ilk yarısının son­larında başlamıştır. Hafız el-Heysemî Mecmeu'z Zevâid'de Humeyd'den rivayet eder: "Enes bin Mâlik ile beraberdik. Dedi ki: 'Vallahi sizlere Rasûlullah(sav) rivayet ettiğimiz her hadisi ondan işitmiş de­ğiliz. Ancak birbirimize yalan söylemezdik. et-Taberânî el-Kebîr'de rivayet etmiştir ve ricali el-Buhârî'nin ricalidir."[75] Hafız es-Suyûtî de Miftâhul Cenne fi'l îhticâci bi's Sünne kitabında şöyle demiştir: "el-Beyhakî el-Berâ' bin Azib'ten)ra) rivayet etmiştir:'Hepimiz bizatihi hadisleri Rasûlullah'tan(sav) işitemiyorduk. Tarlalarımız, meşguliyetlerimiz vardı. Fakat insanlar o günlerde yalan konuşmuyorlardı. Rasûlullah'tan^(sav) hadisi duyan duyma­yana aktarıyordu.Yine el-Beyhakî, Katâde'den rivayet eder: Enes(ra) bir hadis rivayet edince, bir adam 'sen bunu bizatihi Rasûlullah'tan(sav) İşittin mi?' diye sordu. O da 'evet işittim veyahut da yalan söylemeyen biri bana nakletti. Vallahi bizler yalan konuşmuyor­duk, yalanın ne olduğunu da bilmiyorduk diye cevap verdi.[76] Müslim de Sahih’in mukaddimesinde rivayet eder: Mücâhid'den; Buşeyr el-Adevî [77] îbn Abbas'a(ra) gelir ve 'Rasûlullah(sav) şöyle buyurdu', 'Rasûlullah(sav) şunu söyledi', 'Rasülullah(sav) buyurdu ki' dedikçe Ibn Abbas onu hiç nazar-ı itibara almadı. Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Ey İbn Abbas! Bakıyorum da hadislerimi dinlemiyorsun. Sana Rasulullah’tan(sav) hadis aktarıyorum, sense oralı olmuyorsun bile. İbn Abbas da:Biz önceleri bir adamın Rasulullah(sav) şöyle buyurdu dediğini duyduğumuzda gözlerimizi ona diker, kulaklarımızı kabartırdık. İnsanlar ne zaman ki hırçın develerle, uysal develere binmeye başladı,sadece tanıdığımız kimselerin hadislerini alır olduk dedi.[78] Bu haberin yine Müslim’in mukaddimisinde bulunan ikinci rivayetinde, Tavus’tan gelen haber şöyledir: Buşeyr ona hadisleri aktarmaya başlayınca İbn Abbas şu hadisi bir daha tekral et dedi. Onu da tekrar etti. Bunun üzeri de Buşeyr. İbn Abbas’a dedi ki: Anlamadım! Tüm hadislerimi kabul ettin de bunu mu reddettin. Yoksa tüm hadislerimi reddettin de bunu mu kabul ettin? İbn Abbas da der ki:Bizler Rasulullah’tan (sav) hadisler rivayet ediyorduk.[79] Çünkü o zamanlar Rasulullah(sav) adına yalan söylenmezdi İnsanlar ne zaman ki hırçın develerle uysal develere binmeye başladı, ondan gelen hadisleri terk ettik.[80] Allah(cc) onlardan razı olsun,sahabe-i kiram,aralarındaki doğruluk ve güven hususunda tam itmi’nan içindeydiler.Rasulullah(sav)zamanında, hulefa-i raşidin döneminin büyük bölümünde ,Hz.Osman’ın şehit edildiği fitnenin patlak vermesini yani birinci asrın yarısına kadarki sürede sahabe senedleri sormuyordu.Bundan sonra bazı fırkalar zuhur etmeye başlayınca o zaman senedleri sormaya başladılar.[81] Ve haberleri tenkide ve ayıklamaya tabi tuttular. Birinci hicri asrın ilk yarısının sonlarında ortaya çıkan bu tenkid veya ayıklamaişi şu esaslara dayanır;
 1- Rivayet edilen haberi, alim sahabinin rivayet ettiği sağlam hadise arz etmek. Makbul ve sağlam olan hadise muvafık olan kabul edilmiş, muvafık olmayan reddedilmiş. İmam Müslim Sahih’in mukaddemesinde İbn Ebi Muleyke’den rivayet eder: “İbn Abbas’a mektup yazıp bazı hususları gizli tutarak bana (hadislerden müteşekkil) bir mektup yazmasını istedim. Benim hakkımda şöyle demiş: samimi bir çocuktur. Yazacağım hadisleri seçiyorum ve bir kısmını ondan gizliyorum.”İbn Ebî Muleyke diyor ki: îbn Abbas Hz. Ali'nin mahkeme kararlarının bulunduğu sahifeyi istetti. Ondan bazi şeyleri yaz­maya başladı. Arada birşeye takılıyor ve şöyle diyordu: "Valla­hi! Ali'nin böyle bir hüküm vermesi için sapıtmış olması gerekir."[82]
2- Ravinin durumu ve halinin adalet, zabt, sıdk ve İlave edip etmemesi yönüyle tesbiti.Tabiînden İmam Muhammed bin Sîrîn daha önce zikri geç­tiği gibi şöyle demiştir: "Önceleri isnadı sormuyorlardı. Fakat ne zaman ki fitne patlak verdi, (hadis rivayet edenlere) 'kimden rivayet ediyorsunuz, isimlerini verin' diye sordular. İsimle­rine bakılıyor eğer ehl-i sünnetten ise hadisleri alınıyor, ehl-i bid'atten olanların ise hadisleri alınmıyordu."
3- Az önce imam İbn Sîrîn'in sözünde geçtiği gibi isnadını sormak.Rivayet edilen haberi sağlam olan bir hadise arz etmek; usûl ilminde buna metin tenkidi de denir. Ravinin doğruluk ve ya­lancılık yönüyle tesbiti ise sened tenkidi adıyla anılır. Bu du­rumda gönül rahatlığı ve itmi'nanıyla şöyle dememiz mümkün­dür: Raviyi, rivayeti ve senedi araştırmak hicri birinci asrın ilk yarısının sonlarında ortaya çıkmıştır. Bu sünnet-i mutahharanın korunması hususunda tecellî eden ilâhî bir yardımdır. Seçkin sahâbîler çoktu. Hadisleri onlardan alan tabiîn âlimleri de çoktu. Bu sebeple, bid'at ehli kimselerin yerleşip kabul görmesini ve amel edilmesini arzula­dıkları şeylerin haberlere katılmasına veya yeni rivayetler uy­durulmasına fırsat verilmedi. Bilakis daha ilk günden itibaren bu yönde tenkîd ve ayıklama yapılmıştır.Daha önce özetle anlatılan bilgiler ışığında, hadis uydurma işinin hicrî birinci asrın ilk yarısının sonlarıyla; metin ve sened tenkidinin ortaya çıkışını da sahabe ve tabiînin ilk dönemle­rinden itibarendir diye sınırlarını belirlememiz mümkündür. Bundan dolayı, sünnet ile onun emin hafızları arasında, saldır­gan heva ve bid'at sahiplerinin hadislere birşeyler katıp, kat­tıkları ve uydurdukları şeyleri din ve şeriat edinecekleri bir boşluk meydana gelmemiştir.LÜGATTE vedaa'ş şey'e, yedauhû, ved'an uydurdu mânâ­sında kullanılır. Vedaa'r raculu'l hadis* 'iftira edip yalan hadis uydurdu' mânâsındadır. Hadis mevzudur demek, uydurulmuştur, yalandır demektir. Raculün veddâ, "yalancı İfti­racı" mânâsına gelir.[83] Hadisçilerin ıstılahında mevzu hadis şudur: "Söz, fiil ve takrîr olarak Rasûlullah'tan(sav) südûr etmemiş fakat hatayla veya kasten veya da bilmeyerek veyahut da dini bozmak için ona izafe edilen hadistir." Keza Rasûlullah'tan(sav) sâdır olmadığı halde ona izafe edilen herşey mevzu hadistir. Bazıları tarifi kısa tutarak "Kasten veya hatayla olsun fark etmez, Rasûlullah(sav) adına yalan söylenen hadislerdir" diye tarif etmişlerdir. Mevzu sözün hadis diye İsimlendirilmesİnde bir sakınca yoktur. Hafız es-Sehâvî'nin el-Makâsıdu'l Hasene fî Beyâni Kesîrin mine'l Ehâdîsi'd Dâire ale'l Elsine kitabının başında dedi­ği gibi lügat mânâsı yönüyle o da hadistir (sözdür). Aynı za­manda uyduranın iddiasına göre araştırıp halini ortaya koyma­dan önce, zahiren her ne kadar ıstılâhen hadis olmasa da, ha­distir.[84] Yalan sözün hadis diye isimlendirilmesine İmam Müslim'in mukaddimesinde zikrettiği şu rivayet de şahîdlik etmektedir: Semure bin Cundeb ile el-Muğîre bin Şu'be'den(ra); Rasûlullah(sav)   şöyle buyurdu:"Yalan olduğunu görerek (yani bilerek veya yalan olduğunu zannederek) benden bir hadis rivayet eden, iki yalancıdan biri­dir."[85] Yani, bu hadisi rivayet eden kimse, yalanı ortaya atana yala­nında ortak olur ve günahıyla cezasına o da katılır. Görüldüğü gibi, Rasûlullah(sav) bu hadislerinde yalan sözü hadis dîye isimlendirmiştir.Mevzu hadis bazan uyduranın kendinden uydurup Rasûlullah'a(sav) izafe etmesi şeklinde de olur. Mevzu hadislerin çoğun­luğu böyledir. Bazan da uyduran kimse sahabe ve tabiînden selef~i sâlihînin veya bazı düşünürlerin sözlerini veya Isrârlî bazı haberleri vb. şeyleri alır ve bunu Rasûlullah'a(sav) nisbet eder. Uyduran kişi bazan da senedi zayıf bir hadis alır ve revaç kazandırıp kabul edilmesi için buna sahih bir sened ekler. Bazan da kişi sahabe ve başkalarının bazı doğru sözlerini ha­tayla veya yanılarak Rasûlullah'a(sav) izafe eder. Buna da mevzu hadis denir.
 
 
îmam îbnu's Salâh, Ma'rifetu Envai îlmi'l Hadis kitabında şöy­le der: "Mevzu hadis zayıf hadislerin en şerlisidir. Bunların mevzu olduğunu belirtmeden rivayet edilmesi hangi gayeyle olursa olsun hiç kimse için helal değildir.[86] Sahih olma ihtima1i olan zayıf hadisler ise böyle değildir. Bunların tergîb ve terhîb (hayra teşvik, günahlardan sakındırmak) babında rivayet­leri caizdir. (Tabiî ki usûl kitaplarında rivayetlerle ilgili zikredi­len şartlara uyarak.) Bir hadisin mevzu olduğu uyduranın itirafıyla ya da İtirafına yakın bir durumla anlaşılır. Şöyle ki, ravinin veya rivayetin du­rumundaki bir karineden mevzu olduğunu (hadîsçiler) anlarlar. Nitekim lafızlarının ve mânâlarının gevşekliği mevzuluğuna delalet eden uzun uzun hadisler uydurulmuştur."[87] Allâme Aliyyu'l Kârî el-Masnû’ fî Ma'rifeti'l Hadisi'l Mevzu kitabında şöyle demiştir: "es-Suyûtî [88] îbnu'l Cevzi’den [89] nakil­le hadislerinde uydurma, yalan ve asılsız rivayetler bulunanla­rın kısım kısım olduğunu belirtmiştir:
1- Bunlardan bir kısmı, zühd hayatında iyice derinleşmiş, hadisleri ezberlemekten ve sahihiyle mevzusunu birbirinden ayırtetmekten gafil kalmışlardır.
2- Bazılarının kitapları kaybolmuştur. Bunun üzerine hafıza­larından rivayet etmişler fakat hata etmişlerdir.
3- Bazılan sika kimselerdir fakat ömürlerinin sonlarına doğ­ru akılları karışmıştır.
4- Bazılan da yanılarak hatalı rivayet etmiş ancak doğrusunu görüp kabul ettiği halde, 'hataya düşmüştür' denilmemesi için inad ederek bundan dönmemiştir.
5- Bir kısmı da zındıklardır.[90] Şeriatı tahrif etmek, şüphe uyandırmak ve dinle oynamak İçin kasten hadis uydurmuşlar­dır. Zındıkların bazıları şeyhin (ravinin) gafletini kollayıp kita­bında olmayan hadisleri ona katardı.
6- Bazıları da mezhebini desteklemek için hadis uydururdu. Sapık fırkalardan Sâlimiyye'ye [91] mensub olan bir kısım İnsan­ların böyle yaptığı zikredilmiştir.
7- Bazılan da Allah(cc) rızası için, hayra teşvik etmek ve kö­tülüklerden sakındırmak için hadis uyduruyordu.
8- Bir kısmı da güzel sözlere sened uydurmaya cevaz vermiş­tir.[92]
9- Bazıları da sultanlara yaklaşmak için hadis uydurmuşlar­dır.
10- Bir kısmı da kıssacılardır. Çünkü onların istedikleri in­sanları hislendiren . ve revaç bulan hadislerdir."[93]
 
 
îbn Sîrîn'den,hadis uydurmanın başladığı zaman ve sebebini daha önce aktarmıştım. Uydurmanın başlangıcı hicrî 40 yılı ci­varıdır. Bu iş Hazret-i Osman'ın şehid edilmesiyle zuhur eden fitnenin akabinde ortaya çıkmıştır. Bu ve bunu takip eden diğer fitnelerden ortaya pekçok fit­neler, ihtilaflar, husûmetler ve çekişmeler çıktı. Bu sebeblerden dolayı bid'at gruplarına mensup kimselerin içinde, diğer fırka­lara karşı destek bulmak, onları yermek, diğer fırkalara karşı düşmanlığı körüklemek için ya da bazı düşmanların içlerinde gizli olan İslâm ve müslümanlara karşı düşündükleri tuzaklarını gerçekleştirmek gayesiyle veyahut da daha sonra açıklama ve izahına değineceğim sebeplerden dolayı hadislere hile, uydur­ma, iftira ve katıştırma düşüncesi doğdu. Bu yanlış düşünceler müslümanların arasında esmeye başla­yınca, birlik İçinde tek saf ve aynı düşüncede olmanın sağladığı tek vücûddaki bazı insanlarda gizli olan ayrılıklar ve hastalıklar ortaya çıktı. Düşünceler farklılaşıp cemaat ve itaat birliği bozu­lunca bu hasta kalpler hıyanetlerini hayata geçirmek ve düşle­dikleri, tuzağı kurmak için işlerini yapmaya koyuldular. İslâm birliğini parçalamaya, oklarını Kur'an-ı Kerîm'e değil de sünneti mutahharaya çevirmeye başladılar. Çünkü, Kur'an-ı Kerîm mütevatirdir, iki kapak arasında korunmuştur, kalplerde ezber­lenmiştir. Sünnet ise mütevatir değil ve bir kitapta korunmamıştır. Bu sözlerimizden, sünnet-İ mutahharaya çevrilen okların bir yaydan ve bir defada atıldığı sanılmasın. Durum hiç de öyle değildir. Bu iş Hazret-i Osman efendimizin şehid edilmesiyle sızmaya, ortaya çıkmaya ve şurada burada tezahür etmeye baş­ladı, îdârî otorite ve ilmin İnsanlarda meydana getirmiş olduğu hakimiyet bozulunca bunlar da aynı oranda artarak yayıldı. Üstad İmam İbn Teymİyye Minhâcu's Sünneti'n Nebeviyye adlı eserinde şöyle der: "Hazret-İ Osman zamanında açık bir bid'at ortaya çıkmadı. Şehid edilip de insanlar fırkalara ayrılın­ca karşılıklı iki bid'at ortaya çıktı: Hazret-İ Ali'yi tekfîr eden Haricî bid'ati ve Hazret-i Ali'ye imamdır, günahlardan bendir veya peygamberdir yahut da ilahdır iddiasındaki Râfızîler, Bunlârdan sonra İbnu'z Zubeyr ve Abdulmelik'in emirlikleri döne­mi olan sahabe asrının sonunda Mürcie ve Kaderiyye bid'atleri ortaya çıktı. Emevî hilafetinin sonları olan tabiînin ilk dönem­leri geldiğinde Cehmiyye, Müşebbihe-Mümessile bid'atleri or­taya çıktı. Oysa sahabe zamanında bunların hiç biri yoktu."[94] Eskiden beri âlimler hadis uydurmanın sebeblerini saymışlar ve bu hususta maksadı îfâ eden kitaplar yazmışlardır. Hatta bu mevzudaki çalışmalar genişlemiş ve şimdilerde mevzu hadis ve uydurma sebepleriyle İlgili lisans üstü müstakil tezler yapılmış­tır. Öyle ki şöyle söylememiz doğrudur: Yazanlar ilave edilecek bir şey bırakmamışlardır. Alimlerin yazdıklarından hadis uydurmanın sebeplerinin mühim olanlarını şöylece özetlememiz mümkündür:
 
 
İlk ortaya hadis çıkan uydurma sebebi budur. Efendimiz Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra fitneler kendini gösterdi, bid'atler zayıf insanların gönüllerinde yol bulmaya başladı. Nebî(sav] ile beraber bulunma ve onu görme hazzını tadmayan bazı insanların tavırlarında çeşitli taassub. düşünceleri ortaya çıktı. Saflarda ayrılıklar ve ihtilaflar hareketlenmeye başladı. Fırkalar ve bid'at grupları hizipleşme ve tevil yolunu tuttular. [95] Bu in­sanlardan her hizip kendi yerini muhalifine karşı kuvvetlendir­meye çalıştı. Her ihtilaf grubu kendisine dinî bir yol tuttu. Hadis uydu­ranların ilk başvurdukları şey, şahısların faziletlerine dair hadis­ler uydurmak oldu. İmamları ve önderlerinin faziletine dair ha­disler uydurdular. Şiîler efendimiz Hz. Ali'nin faziletine dair pekçok hadisler uydurdular. Onlara karşılık Hz. Ebûbekr'i savu­nanlar da aynı şeyi yaptılar. Daha sonra bu iki fırka işi iyice çı­ğırından çıkardılar. Şianın gayesi efendimiz Ali'ye Rasûlullah(sav] tarafından hilafetin vasiyet edildiğini ispat etmekti. Bu ve başka hususlarda öyle ileri gittiler ki, ancak o kadar olur. Döneminin ehI-i sünnet imamı olan İbnu'l Cevzi, el-Mevzûât kitabında der ki: (Ebûbekr es'-Sıddîk'in faziletine dair bab) "Sünnete yapıştıklarını iddia eden nasipsiz bir topluluk taassu­ba düştü ve Hz. Ebûbekr'in faziletlerine dair hadisler uydurdu­lar. Bunlardan bazıları bunu yaparken Hz. Ali aleyhisselamın faziletleriyle. İlgili hadisler uyduran Râfızîlere karşılık vermeyi murad ettiler. Oysa her iki fırka da hatadadır. Bu iki büyük za­tın faziletlerine dair haklarında varid olan sahih rivayetler var­ken bu tür iftiralara ihtiyaçları yoktur."[96] Daha sonra İbnu'l Cevzî aynı kitabta şöyle der: (Ali aley­hisselamın faziletlerine dair bab) "Hz. Ali'nin faziletlerine dair sahih rivayetler çoktur. Fakat bunlar Râfızîleri ikna etmemiş, Hz. Ali'nin kadrini ne düşüren ne de yücelten hadisler uydur­muşlardır. Onunla ilgili doldurdukları şeylerin içi batıla' ihtiyaç duyulan malzemelerle dolmuştur."[97] İbnu'l Cevzî efendimiz Hz. Ebûbekr ile ilgili mevzu rivayet­leri 16 sayfada, 1/303 ilâ 319 arası; efendimiz Hz. Ali ile ilgili mevzu rivayetleri de 67 sayfada, 1/338 ilâ 405 arasında topla­mıştır. İbnu'l Cevzî'den sonra zamanında Şia ve Mutezilenin edîbi olan îbn Ebi'l Hadîd gelmiş ve Şerhu Nehci'l Belağa'da özetle şöyle demiştir: "Hadislere pek çok yalan karışmıştır. Bazıları bunları insan­ları dalalete sürüklemek, kalplerini ve akidelerinikarıştırmak gayesiyle söylemiştir. Bazıları da bir topluluğun adını yücelt­mek için böyle yapmıştır. Bir topluluğun adını yüceltmek (onları medh etmek) İçin uydurmalarının sebebi dünyevî birşeyler koparmaktı. Hadis ilminde otorite olan hadis âlimleri bu hu­susta sükût etmediler, bilakis pekçok hadisin mevzu ve ravilerinin de güvenilmez kimseler olduğunu açıkladılar. Halbuki her iki topluluğun çabalayıp yapmaya gayret ettik­leri şey gereksizdi. Çünkü, Hz. Ali'nin faziletlerine dair sahih 'hadisler vardı. Keza Hz. Ebûbekr'in faziletlerine dair malum sağlam hadisler vardı. Bu durumda taraftarlığa soyunup onlar adına sıkıntıya girmeye hacet yoktu. Allah Teâlâ'dan bizleri bid'ate sapıp taraftarlık sevgisine kapılmaktan korumasını ni­yaz ediyorum."[98] el-Kâmûsu'l Muhît müellifi Şeyh, Muhaddis Mecduddîn el-Fîrûzâbâdî Sifru's Seâde kitabının sonunda [99] şöyle der: (... Hz. Ebûbekr'in(ra) faziletlerine dair bab) "Bu konudaki mevzu hadislerin meşhurlarının en meşhurları şu gibi hadisler­dir: 'Allah tüm insanlara umûmî tecelli eder, Ebûbekr'e ise hu­sûsî tecelli eder.' 'Allah göğsüme akıttığı herşeyi Ebûbekr'in göğsüne de akıttı.' 'Rasûlullahi(sav) cenneti arzuladığında Ebû­bekr'in saçının beyazlıklarını Öperdi.' 'Ben ve Ebûbekr iki yarış atı gibiyiz.' Ve bunlar gibi batıl olduğu akılla açıkça anlaşılan diğer uydurmalar. (Hz. Ali'nin(ra) faziletlerine dair bab) "Bu konuda sayılama­yacak kadar çok hadis vardır. Bunların en çirkinlerinden bir kısmı da el-Vasâya'n Nebeviyye adlı kitabta toplanmış olan hadislerdir. Bu kitabtaki hadislerin hepsi de 'Ya Ali...', 'Ya Ali...', 'Ya Ali...' diye başlar. Bundaki hadislerden sadece bir ta­nesi sahihtir. O da 'Ya Ali! Benim'yanımda sen Musa'nın ya­nındaki Hârûn gibisin' hadisidir."[100] .Hafız İbn Hacer Lisânu'l Mîzân mukaddimesinde zayıf ve mevzu hadislerin bulunduğu konulardan bahsederken şöyle der: "Faziletlerle ilgili hadislere gelince, Râfızîlerin ehl-i beytin fazilederiyle ilgili uydurdukları hadisler neredeyse sayılamaya­cak kadar çoktur. Ehl-i sünnetten cahil olanlar da onlara Hz. Muâviye'nin faziletleriyle İlgili hadislerle başlayıp Seyhan'ın (Ebûbekr ve Ömer) faziletleriyle ilgili hadisler uydurarak karşı­lık vermişlerdir. Oysa Alla(cc) her ikisini de bu uydurmalara muhtaç kılmamış, makamlarını bu uydurulanlardan daha âlî eylemiştir."[101] Bu konuda uydurulan hadislerden bir kısmı şunlardır: "Ali' beşeriyetin en hayırlısıdır. Böyle kabul etmeyen kafir olur." "Cennetteki her ağacın her yaprağında şöyle yazılıdır: Al­lah'tan başka iiah yoktur. Muhammed Allah'ın rasûlüdür. Ebû­bekr es-Sıddîk, Ömeru'l Fârûk, Osman Zü'n Nûreyn." "Benden sonra ümmetimin başına Ebûbekr gelecek." "Ali ümetimden bana ilk iman edendir. O bu ümmetin hayırla şerri birbirinden ayıranıdır. Benden sonraki halifemdir." "Emîn kimseler üç kişi­dir: Ben, Cibril, Muâviye.Baştakileri, melikleri ve faziletli kimseleri desteklemek için hadis uydurma işi Abbasî hilafeti zamanına dek sürdü. Abbasi hilafetini desteklemek ve kıyamete kadar bakî kalacağı müjdesiyle ilgili hadisler pek çoktur. Okuyan kimse bunların çokluğu ve soğukluğundan tiksinir. Mevzuat kitapları bunları tamamen açıklamış ve burada zikre mahal birşey bırakmamıştır.
 
 
Bu düşmanlık İçine zındıklar ve onlardan başka yahudiler, mecûsiler, islâm'a içinden kin besleyenler ve İslâm kisvesi altına gizlenenler... girer. Bu düşmanlar her türlü yolu deneyerek çeşitli vesilelerle İs­lâm ve müslümanlardan intikam almak için mevzu hadisler uy­durmuşlardır. Allah'ın(cc) zatı, melekler, gökler, yer, nübüvvet, akide, ibadet, şeriat, akıl, yiyecekler, içecekler, giyecekler, can­lılar, cansızlar, kabir, haşr, cennet, cehennem, dünya ve ahiretle ilgili ve hatta mercimek, soğan, pırasa ve bakla... ile ilgili hadisler uydurmuşlardır.
Üstad, Muhaddis Mecduddîn el-Fîrûzâbâdî Sifru's Seâde'nin sonunda şöyle der: (Mercimek, bakla, peynir, ceviz, patlıcan, nar ve kuru üzüm yemenin faziletiyle ilgili bab) Bu konuda sa­hih hadis yoktur. Bu konulardaki hadisleri zındıklar uydurmuş­lardır. İslâm'ı kötülemek İçin bunları muhaddislerin kitaplarına katıştırmışlardır. Allah(cc) onları perişan etsin."[102] Burada dinle alay etmek, İslâm ve müslümanlara tuzak kur­mak ve gafil zayıf akılları dalâlete sürüklemek için hadis diye uydurdukları saçmalıklardan bazı misaller sunacağız: "Rabbimiz yerden veya semadan değil acı sudandır. Atı ya­rattı ve onu koşturdu. At da terledi. İşte kendini bu terden ya­rattı." Nefr (Mina'dan hareket) günü rabbimî insanların önünde boz bir atın üzerinde gördüm. Üzerinde yünden bir cüppe var­dı." Allah harfleri yarattığında be secde etti, elif kıyamda dur­du." Bu saçmalıklardan bir kısmı da mercimek, bakla, keşkek, patlıcan ve diğer sebze ve yiyeceklerle'ilgilidir. Bir kısmı da ho­rozun fazileti, Abbasî halifeliği, taşlara İtikad etmekle ilgilidir. Şunlar gibi: "Mercimek yiyin. Çünkü o mübarektir, kalbi yumuşatır, göz yaşını çoğaltır. Yetmiş peygamberin diliyle mukaddes kabul edilmiştir."Patlıcan ne niyetle yenirse ona şifadır."Horoza sövmeyin çünkü o benim dostumdur. însanoğulları onun sesinde ne olduğunu bir bilse tüy ve etini altınla satın alırlardı."Sizden biri bir taş hakkında hüsn-ü zan beslese ondan fay­da bulur."Bu iş (hilafet) Abbasoğullarına geldiği zaman İsa bin Mer­yem veya Mehdî'ye teslim edene dek onlardan çıkmaz.’İslâm'a tuzak kurmak, müslümanları sıkıntıya sokmak, akıl­lan ve zihinleri bulandırmak için bunlardan başka halleri orta­ya çıkarılmış buz gibi soğuk hurafeler ve sapıklıklar vardır. Hammâd bin Zeyd bu hususta şöyle der: "Zındıklar Peygamber(sav] adına ondörtbin hadis uydurdular."Zındıklardan biri olan Abdulkerîm bin Ebi'l Avca yakala­nıp Basra emîri Muhammed bin Süleyman bin Ali'nin huzuru­na 160 yılından sonra götürülünce, emir boynunun vurulması­nı emretti. Bunun üzerine şöyle dedi: 'Vallahi! Sizlerin arasın­da dört bin hadis uydurdum. Bunlarda helal olanı haram, ha­ram olanı da helal gösterdim.İslâm'ın kılıcı bu zındıkları devamlı kolladı, boyunlarını vurdu. Onlarla ilgili olarak Allah'ın(cc) hükmü olan katl ve sür­günü tatbik etti. Alimler de bu hadisleri araştırmaya girişti Al­lah Teâlâ'nın dinini(cc) ve nebisinin(sav) sünnetini himaye etme­siyle bu hadîsleri tek tek ortaya çıkardılar ve harf harf elediler. Hafız ez-Zehebî, Tezkiretu'l Huffâz'ında, başkaları da diğer yerlerde İbn Uleyye ve îshâk bin İbrâhîm'den naklederler: Hârûn er-Reşîd bir zındıkı yakalattı ve boynunun vurulma­sını emretti. Zındık ona dedi ki:Ne sebepten boynumu vuruyorsunuz?İnsanları senden kurtarmak için. Ey müminlerin emiri! Sizlerin içinde uydurduğum, bin (Aliyyu'l Kârî dörtbin der) hadisi ne yapacaksın? Onlarda helal olanı haram, haram olanı helal gösteriyorum. Halbuki bunların" bir harfini bile peygamber söylememiştir. Hârûn er-Reşîd de ona şöyle dedi: Ey Allah'ın düşmanı! Ebû Îshâk el-Fezârî ile Abdullah bin el-Mübârek'e ne diyeceksin peki? Onlar bunları harf harf elek­ten geçiriyorlar.[103] İşte bu şekilde Allah(cc) her asırda dinini koruyan muhafız­lar bulundurdu. Bunlar dini bozmaya çalışanların katıştırdıkla­rını ve yoldan sapmışların sapıklıklarını uzaklaştırdılar. İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve't Ta'dil kitabında Abde bin Süleyman'dan rivayet eder: "Abdullah bin el-Mübârek'e 'Bu uydurma hadisler ne ola­cak?' diye soruldu. O da şöyle dedi: Mütehassıslar bu iş için ya­şıyor: O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbette biziz-[104] Yine îbn Ebî Hatim mezkûr kitabında Yahya bin Yemân'dan rivayet eder: "Allah azze ve cellenin yerleri ve gökleri yarattığı günden beri bu hadisler için âmâde olan kullar vardır. Vekî' onlardan biridir."
 
 
Batıl taraftarlığından herhangi bir ümmetin kurtulması nadir­dir. Kendi milletlerinin taraftarlığını yapıp Arapların durumu­nu hakir görenler (ırkçılar) kendilerini ve durumlarını öven, Arapları kötüleyen hadisler uydurdular. Uydurdukları hadislerden bir tanesi de şudur: "Allah kızdığında vahyi arapça, razı ol­duğunda Farsça indirir." Arapların cahilleri de aynen bunlara mukabele ettiler ve şu hadisi uydurdular: "Allah kızdığında vahyi Farsça, razı olduğunda Arapça indirir." Bu konuda uydurulan hadislerden bir tanesi de şudur: "Al­lah'ın en kızdığı lisan Farsça'dır. Şeytanların lisanı Hûzîlerin li­sanıdır. Cehennem ehlinin lisanı Buharalıların lisanıdır. Cen­net ehlinin lisanı İse Arapça'dır." Kabir suali ise Süryanicedir" Bazı şehirlerin faziletlerine dair uydurdukları hadislerden: "Cennet kapılarından dördü dünyada açılmıştır: Birincisi Iskenderiyye. Diğerleri Askalân, Kazvîn. Cidde'nin bu şehirlere olan üstünlüğü ise Beytullâhi'l-Harâm'ın diğer evlere üstünlü­ğü gibidir." "Cennet şehirlerinden dört tanesi dünyadadır: Mekke, Medine, Beytu'l- Makdis, Dimaşk (Şam). Cehennem şehirlerinden dört tanesi de dünyadadır: Kostantıniyye, Taberân, yanmış olan Antakya, San'a. Tatlı güzel suların ve çiçekle­ri tohumlayan rüzgarların kaynağı Beytu'l-Makdis'teki taşın al­tıdır." Bazı imamları övmek veya yermek İçin uydurdukları hadis­lerden: "Ümmetim içinde Muhammed bin İdrîs adında biri çı­kacak. O ümmetine İblîs'ten daha şerlidir. Ve yine ümmetim içinde Ebû Hanîfe isimli biri çıkacak. O ise ümmetimin kandi­lidir." işte bunlar gibi Abbasî halifelerinin faziletine dair, Türkle­ri, Habeşîleri ve zencileri yeren, Bağdad, Basra, Küfe, Merv, Askalân, Nasîbeyn (Nusaybîn) ve Munestîr gibi bazı Mağrib şehirlerini medheden hadisler de uydurdular. Belli tarihlerle, ilgili hadisler de uydurdular. Şu hadis gibi: "130 yılı olunca garibler şunlar olacaktın (Amel etmeyen) zali­min ezberindeki Kur'an, okumayan ailenin evindeki mushaf ve kötü topluluk içindeki sâlih zat." Bunların yanında belli senelerde ve aylarda çeşitli hadiselerin meydana geleceğini haber veren pekçok mevzu hadis de vardır. Şu yıl geldiğinde şu olacak', 'şu ay geldiğinde şu hadise meydana gelecek' gibi.
 
 
insanlara vaaz edip onlara ahiret yurdunu hatırlatmak dinimiz­ce arzulanan bir iştir. Nefisleri ıslah için buna İhtiyaç vardır: "Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir."[105] Vaaz verecek insanın bilgili, tefsir, hadis, fıkıh ve salihîerin zahidlerin hikayelerini, selefin başından geçenleri iyi bilmesi yanında takva, vera ve zühd sahibi olması, ayrıca vaaz meclîs­lerinde neyi söyleyip neyi söylememesi gerektiğini bilen biri ol­ması gerekir. Eğer böyle olursa vaazı raydalı olur, kalplerde etki bırakır, gönülleri yumuşatıp nüfuz eder, insanlara Öğretir ve ufuklarını açar. Nitekim efendimiz Ömer zamanındaki Mekke kadısı Amr bin Ubeyd (v. 68) böyleydi. Dininin sağlamlığı ve yaşantısının güzelliğiyle meşhur idi. Çok güzel, belîğ konuşur, sahâbî Ab­dullah bin Ömer onun sohbet halkasına oturur, konuşmasın­dan ve ihlasından etkilenerek ağlardı.Fakat üzücüdür ki öteden beri vaizlerin kahir ekseriyeti bu nezîh sıfatlardan uzaktır. Çoğunun ilmi az, bazılarının ise hem aklı hem de dinî bilgisi azdır. Gayeleri cemaattan kendileri için toplanacak paracıklardır. Böyle olunca da, tek gayeleri acaip haberleri, aslı olmayan geçmişe dair korkunç harikulade şeyleri anlatmaktır. Bunlar dinleyenleri dehşete düşürür, ağızları açık, kulakları dikile kalır. Bu asılsız hikâyeler zayıf kimselerin akıllarıyla oynar, kafasızların göz yaşlarını döktürür ve kalplerini hüzne boğar. Bu tür vaazların gayesi ahireti hatırlatıp insanları bilgilendirmek değil, insanları toplayıp akıllarını İyice yufkalaştırmaktır.Bu vaizlerden bir kısmı, duyulmamış rivayetlerle, acaip hi­kayelerle halkı kendilerine çekmek için asılsız, yalan hadisler uydurmuşlardır. Böyle yapmalarına rağmen, bu vaizlerin bir kısmı anlatılamayacak kadar terbiyesiz, izah edilemeyecek ka­dar utanmaz idi. İftira edip uydurduklarının yalan olduğunu bi­le bile bu belaları ve musibetleri ortaya dökmüşlerdir. Rasûlullah'a[sav) dolayısıyla Allah'ın dinine iftira ettiklerinden dolayı rabbim izin(cc) katında bunların azapları ve hesapları çok şedîd olacaktır. Bu sebeple bazı âlimler bu tür vaizleri tekfire kadar İşi .götürmüşlerdir: "Uydurduğu yalanı Allah'a isnad edenden daha zalim kim olabilir." [106] Kıssacıların uydurdukları mevzu hadislerden bazı örnekler sunuyorum:"Allah, lâ ilahe illellâh diyenin her kelimesinden, gagası al­tından, tüyleri mercandan olan... bir kuş yaratır.". Bu tek hadis yirmi sayfa kadar sürüyor. "Cennette bir ağaç vardır. Yukarısından güzel elbiseler çı­kar. Altından da altın, İnci ve yakuttan semeri olan, büyük ve küçük abdest bozmayan, kanatlı atlar çıkar. Bunların üzerine Allah'ın veli kulları biner ve onları diledikleri yerlere uçurur­lar..."Allah'ın Umâre adlı yakut taşlarından, uzunluğu gözün gö­rebildiği uzaklık miktarınca olan bir ata binmiş bir meleği var­dır. Bu melek şehirleri dolaşır ve çarşılarda durup şöyle seslenir: Dikkat! Şu malın fiyatı artsın. Dikkat! Şu malın fiyatı ucuzla­sın."Büyük abdest veya küçük abdestin akıp gittiği yere düşmüş bir lokmayı alan ve onu yıkayıp yiyen mağfiret olunur "600 yılından sonra doğanlara Allah'ın İhtiyacı yoktur." Bu kıssacılardan bazısı hayret edilecek derecede küstahlık ve yalancılıkta yüzsüz ve son derece cesaretlidir. Hafız lbn Hib­bân'in. Ma'rifetu'l Mecruhin adlı. eserinde bu konuda aktardığı haberler az değildir. Allah ona rahmet etsin, bu eserde aktardıklarından biri de şudur: "Rakka ile Harran arasında bulunan Bâcervân şehrinde­ki Merkez Camii'ne girdim. Namazı bitirince cemaattan bir genç ayağa kalktı ve "Ebû Halîfe bize Ebû'l Velîd, Şu'be, Katâde, Enes tarikiyle rivayet etti: Rasûlullah(sav) şöyle buyurdular:"Her kim bir müslümanın ihtiyacını karşılarsa, Allah ona şu ecri verir..." deyip uzun süren bir hadis zikretti. Sözünü bitirince yanıma çağırdım ve 'Bu.hadisi kimden al­dın?' diye sordum. 'Berdea ailesinden aldım' dedi. 'Peki Bas­ra'ya hiç gittin mi?' diye sordum. 'Hayır' deyince, 'Peki Ebû Halîfe'yi hiç gördün mü?' dedim. Yine 'hayır' dedi. 'Nasıl olu­yor da görmediğin kimseden rivayet ediyorsun' dediğimde ise şöyle dedi: 'Bizimle münakaşa etmek mürüvvet noksanlığından kaynaklanır. Ben sadece bu İsnadı bilirim. Duyduğum her hadi­si bu isnada ekler ve rivayet ederim.' Böyle deyince kalkıp ya­nından ayrıldım."[107] Ben de diyorum ki, muhtemelen lbn Hibbân onu inkar et­meden, etrafındaki halktan çekinerek kalktı ve bu yalancı kıssacıyı terketti. Çünkü, etrafındaki halk yalancı, cahil ve iftiracı olmasına rağmen, lbn Hıbbân'ın karşı çıkması' ve inkar etmesi durumunda onun yardımına koşarlardı. Bu sebeple îbn Hib­bân’ın susmasının tek sebebi halktan çekinmiş olmasıdır. Bu pek çok büyük âlimin başına gelmiş bir olaydır. Seviyesiz halktan çekindikleri için yalancıların yanında sükût etmek zo­runda kalmışlardır.Hafız ez'Zehebî'nİn Mizânu'l İtidal kitabında Esîd bin Zeyd el-Cemmâl (el-Kûfî)'nin terceme-i hali anlatılırken şöyle de­nir:"îbn Main 'yalancıdır', Îbn Hibbân da 'sika kimselerden münker hadisler rivayet eder. Başkalarının hadislerini çalıp kendisine mal eder' demiştir. Abbas ed-Dûrî Yahya bin Maîn'den şöyle dediğini rivayet eder: 'Yanına gitmek için (Bağdâd'daki) Kerh mahallesine gittim. Ona ayakkabıcılar çarşısın­da rastladım. 'Ey yalancı demek istedim ancak ayakkabıcıların usturalarından korktum."[108] Yine Mizânu'l İtidâl’de Muhammed bin Abdi'bin Amir es-Semerkandî'nin terceme-i halinde şöyle denir: "300 yılı civarında yaşadı. Hadis uydurmakla tanınır, ed-Dârekutnî 'yalan söylüyor ve hadis uyduruyordu' demiştir.Ca'fer bin el-Haccâc el-Mevsılî de der ki: Muhammed bin Abd, Musul'a gelip münker hadisler rivayet edince, hocalardan bir grup toplanıp rivayetlerini reddetmek için ona gittik. Bir de baktık ki, muhaddisler ve halktan oluşmuş kalabalık bir cema­at içinde. Uzaktan bizi görünce niçin geldiğimizi anladı.ve (mevzu bir rivayet uydurup) şöyle dedi: Kuteybe; îbn Lehîa, Ebû'z Zübeyr, Câbir tarikiyle Rasûlullah'tan(sav) şöyle buyurdu­ğunu rivayet etti: 'Kur'an Allah'ın kelâmıdır, mahluk değildir.' Halktan çekinerek üzerine gitmeye cesaret edemedik ve gerisin geri döndük."[109] imam Ebû Muhammed bin Hazm, el-Fısel adlı kitabında aktarır: Kendisi 407 yılında Meriyye şehrinde iken Muhammed bin İsa es-Sûfî el-ilbîrî de şehirdeydi. Bu zat çok ibadet eden, dünyada azla yetinen, güzel konuşan bir vaizdi. Bununla bera­ber atan tutan, doğru söyledikleri az, hataları çok biriydi. Ebû Muhammed bu vaizi bir keresinde şöyle derken dinlemiş: 'Nebî [sav]'e malının zekatını vermek farz değildi. Çünkü o (Allah'in) köle(si) olarak peygamber olmayı tercih etti. Köleye ise zekat yoktur. Bundan dolayı peygamber miras bırakmadı, varis de ol­madı.'Ebû Muhammed diyor ki: 'İtiraz etmekten geri durdum. Çünkü halk yanındaydı. Onların şamata edip batılı destekleye­rek galeyana gelmesinden çekindim. Yanımda da sadece Yahya bin Abdilkebîr bin Vâfid vardı. Beraber gelmiştik. Kabul etme­ye etmeye sözlerini dinliyorduk.'[110] Kassacıların Rasûlullah'ın(sav) lisanıyla yalanları ve uydurma hadisleri çoktur. Mevzuat kitapları bunların uydurdukları İle doludur. Bunları açıklamak için pek çok âlim eser yazmıştır. Üstad îbn Teymİyye bunlardan biri olup, eseri Ehâdîsul Kussâs'dır. Hafız Irâkî'nin de el-Bâis ale'l Halâse min Havadisi'I Kussâs'ı, Hafız es-Suyûtî'nin de Tahzîru'l Havas min Ekâzîbi'l Kussâs'ı vardır.                                        *
 
 
Alimler arasında görüşlerde ve mezheplerde ihtilafların olması kaçınılmaz bir durumdur, insanın fıtratında bu zaten vardır. Ayrıca delillerin kendilerinden de; anlama, sübût, kabul etme, reddetme, tahsis, nesh, takyîd, mutlaktık... gibi yönleriyle bu durum ortaca çıkmaktadır. Önceki alimler ihtilafın sebeplerini açıklayıp, nereden kaynaklandığinı ve buna sebep olan husus­ları açıklamışlardır. İmam îbnu's Seyyid el-Batalyûsî ilginç ki­tabı et-Tenbîh ale'l Esbâbil’letî Ecvebeti'l İhtilâf beyne'l Müslimîn'de, İmam lbn Teymiyye faydalı ve sağlam kitabı Refu'l Melâm ani'I Eimmeti'l E'lâm'da, Allame Şeyh Veliyyullah ed-Dihlevî faydalı eseri el-lnsâf fî Beyâni Esbâbi’l İhtilâf da açıkla­dığı gibi. îmam îbnu's Seyyid mezkûr kitabının mukaddimesinde şu­nu açıklamıştır:"İnsanların hak içinde ihtilaf etmeleri bizatihi hakkın ken­disinde ihtilaf edilmesini gerektirmez. Çünkü hakka ulaştıran yollar ile mürekkeb kıyaslar [111] farklı farklıdır. Fakat hak aslında bir tanedir."[112] Mezheplerin, ictihadların, görüşlerin ve benimsenen fikirle­rin birden fazla olması durumunda, bu mezheplere müntesip olanlar arasında akılları kıt, ilimleri az, cahil, sorumluluk duy­guları zayıf kimseler her zaman bulunur. Bunlar sırf şeytan adı­na bazı mezhepleri desteklemek, görüşleri teyid etmek için bir takım görüşleri ve ictihadları destekleyen, bunlara aykırı görüş­leri ve ictihadları reddeden hadisler uydurmuşlardır. Böyle birşey vuku bulduğunda bu mezhep için bir ayıp veya kınanacak bir durum değildir. Ayıp ve kınanmaya maruz kala­cak olan, sorumluluk perdesini yırtmış, dini zayıf bu yalancıdır. Çünkü yalancı kimsedir uyduran ve yeni birşey çıkaran. Mez­hep ve mezhep imamı ona birşey emretmemiş veya böyle yap­maya çağırmamıştır. Çünkü mezhep imamı., nasslara tabî olarak ortaya koyduğu hükmü çıkarmıştır. Kendi ictihadı ona nasslardan bu şekilde bir hüküm çıkarttılmıştır. Bu yalan hadisler on­ların istifade ettikleri nasslardan asla değildir. Uyduran sahte­kar için söz konusu olan bir durumu, falanca mezhep hadis uy­durmuştur dîye değerlendirmek doğru olmaz:Suçu işleyen bir başkasıCezayı çekense benim Pişman olanın ısırdığı Masum parmağı gibiyim Uydurma, mezhebin varlığından kaynaklanıyor, mezhep uy­durmanın sebebidir denemeyeceği gibi buna benzer başka bir­şey de söylenemez. Çünkü mezhep ehil olanından sadır olan bir ictihaddır, meşrudur ve buna izin verilmiştir. Bilakis müctehid bunu yapmakla mükelleftir. Müctehidi hadis uydurdu diye düşünmek, hulefâ~i râşidîni de(ra) hadisleri mesela kendilerinin faziletiyle ilgili yalancıların uydurmuş oldukları hadisleri onlar uydurmuşladır diye kabul etmemize götürür. Oysa onlar ve mu­teber mezhep imamları bu denâetten münezzehtir.Yalancılar çeşitli konularda hadisler uydurmuşlardır. Uydur­dukları hadisleri seran sahih sabit çeşitli dini konularla ilgili meselelere yaymışlardır. Bu hadisler kendileriyle ilgili uydurul­duğu için bu meselelerle ilgili bir eksiklik veya kusur düşünüle­bilir mi? Buna dikkat ediniz! Yanlışların ve karıştırmaların ku­yusuna düşmeyiniz. Allah(cc) beni ve sizleri bundan korusun.Uydurdukları hadislerden bir kısmı Kur'an-i Kerîm'in duru­mu ve Mutezilenin ortaya çıkardığı fitne halku'l Kur'an (Kur'an'ın mahluk olup olmaması) meselesi diye tanınan ko­nuyla ilgilidir. Şu hadisler gibi: "Kur'an mahluktur diyen kafir olmuştur." "Allah ve Kur'an dışında, göklerde ve yerdeki her­kes ve bu ikisi arasındaki herşey mahluktur. Ümmetimden bir topluluk Kur'an mahluktur diyecektir. Bunu diyen yüce Allah'ı inkar etmiş olur ve dediği an hanımı kendisinden boş olur..."Uydurdukları hadislerden bir kısmı da tazı fıkhı meselelerle ilgilidir. Şu hadisler gibi: "Mazmaza (ağza su vermek) ve iştinşak (burna su vermek) cünub için üç kere yapılması farzdır." "Cibril. Ka'be'nİn yanında bana İmam oldu ve bismillahirrahmanirrahim'i cehrî okudu." "Rükûya giderken ve rükûdan kal­karken ellerini kaldıranın namazı olmamıştır."Hafız İbn.Hacer'in Lisânü'l Mizân'ında uydurucu, yalancı Muhammed bin Ukkâşe el-Kirmânî'nin terceme-İ halinde şöy­le denir:"Güzel görünüşlüydü. Çok ağlardı ye bununla anlatılırdı. Muhammed bin Abdurrahman da şöyle dedi: 'Kur'an okurken ağlar, kalp atışlarını duyardım. En güzel sesli insanlardan biri­siydi.' Ebû îshak Ahmed bin Muhammed bin Yûnus da şunu demiştir: 'Batıl hadisler rivayet ederdi. Bana gelen habere göre, Kirmân'da cumaya gelmiş. İmam bir âyet okuyunca bir sayha atıp oracıkta vefat etmiş.' îbn Asâkir de der ki: '225 yılında sağ idi. el-Hâkim de der ki: 'Bana ulaştığına göre Allah rızası için hadis uyduranlardan biriydi. Kendisine bir topluluğun rükûa gi­derken ve rükûdan kalkarken ellerini kaldırdığı söylenince, şöyle dedi: el-Müseyyeb bin Vâdıh, Abdullah bin el-Mübârek, Yûnus bin Yezîd, ez-Zühr.î, Salim,bin Abdillah bin Ömer, baba­sı tarikiyle RasûlulIah'tan(sav) şöyle buyurduğunu rivayet etti: 'Rükûa giderken ellerini kaldıranın namazı olmamıştır.'Bu (yalan olması yanında) en kötü yalanlardan birisidir. [113] Çünkü bu senedle ez-Zührî'den gelen bir rivayet rükûa gider­ken ve rükûdan kalkarken ellerin kaldırılacağını isbat etme hu­susunda kesinlik arz eder seviyededir. Bu hadis Muvatta'da ve diğer hadis kitaplarında vardır. Ellerin kaldırılması, kendisi İçin delil getirilmesine İhtiyaç olmayacak kadar sağlamdır."[114] Tehzîbu't Tekzîb ‘te İmam eş-Şafii’nin(ra) hadis aldığı hoca­larından olan, rivayetleri terk edilmiş yalancı ibrahim bin Mu­hammed bin Yahya el-Eslemî el-Medenî'nin terceme-i halinde şöyle denir:"el-Bezzâr 'hadis uyduruyordu' demiştir. Kendisine çeşitli sözler getiriliyor, o da bunlara sened uyduruyordu. Kaderi idi. eş-Şafiî'nin hadis hocalarından idi. İşte bu bize çok ağır gel­di."[115] Ümmetin fırkalara ayrılmasıyla ilgili uydurdukları hadisler­den: "Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak. Zındıklar fırkası hariç tüm fırkalar cennettedir." "Allah yetmiş peygamberin di­liyle dört gruba lanet etmiştir: Kaderiyye, Cehmiyye, Mürcie ve Râfızîler..." "Kaderiyye, Mürcie, .Râfızîler, Haricîlerden tev­hidin dörtte biri çekilip alınır. Ebedî cehennemde kalacak ka­firler olarak Allah'a varırlar." "Her ümmetin bir yahudi toplu­luğu vardır. benim ümmetimin Yahudileri de Mürciedir."
 
 
İbadet, zühd ve salâh ehli pekçok cahil, Allah Teâlâ'nın ması ve kendi iddialarına göre dine hizmet etmek, insanları hayırlı işlere sevk edip serleri işlemekten sakındırmak gayesiyle bu ha­ram ve fasîd yolu benimsemişler, hayra teşvik ve kötülüklerden sakmdırmakla ilgili hadisler uydurma hatâsına düşmüşlerdi. Bazılarına bu yaptıkları reddedilip kendilerine peygamberini "Kim benim adıma bilerek yalan uydurursa cehennemdeki ye­rine hazırlansın" hadisi hatırlatılınca, şöyle demişlerdir: "Biz onun lehine hadis uyduruyoruz, aleyhine değil."   [116] Onların bu­nu söylemeleri dinlerinin son derece zayıf, kendilerinin çok ga­fil ve akıllarının kıt olması sebebiyledir.Hadis uydurucularınin bu kesimi, en tehlikeli, ve en zararlı olanlarıdır. Çünkü salih, zahid ve İbadet ehli olarak göründük­lerinden, konuşmalarında Rasûlullah'tan[savl hadis diye aktar­dıkları sözler halk tarafından kabul edilip benimsenir. Çünkü halk yalan söyleyeceklerini düşünmez ve böyle birşey ummaz.Bu gafil, cahil ve yalancı kimselerin akıllarına, hayra teşvik şerden sakındırmak için hadis uydurduklarında, yaptıklarıyla İslâm'a hizmet ettikleri, hayırlı bir iş yaptıkları, sevap kazan­dıkları ve Allah(cc) katında takdir edildikleri düşüncesi yerleş­miştir.Hafız es-Suyûtî, Tedrîbu'r Râvi’de mevzu hadis bahsinde, Allah rızası için uydurulan hadisler bölümünde şöyle der: "Al­lah rızası için uydurulan hadislere misallerden: el-Hâkim Ebû Ammâr, el-Mervezî'ye varan senediyle rivayet etmiştir: (Merv kadısı) Ebû İsme Nuh bin Ebî Meryem'e 'îkrime vasıtasıyla İbn Abbas'tan, Kur'an'daki tek tek tüm surelerin faziletleriyle ilgili rivayeti nereden aldın? Oysa bunlar İkrime'nin talebelerinde yok' diye sorulur. Şöyle cevap verir: 'İnsanların Kur'an'dan yüz çevirip Ebû Hanîfe'nin fıkhı ile İbn îshâk'ın el-Megâzî'siyle meşgul olduklarını görünce Allah rızası için bu hadisi uydur­dum."[117] Hafız ez-Zehebî, Mîzânul î'tidâl'de Nûh bin Ebî Meryem'in terceme-i halinde mevzu ve iftira ettiği hadislerden olarak şu hadisi nakleder:"Kim Kur'an'm tamamını hatasız okursa, her harfine kırk sevap vardır. Kim de bir kısmını doğru, bir kısmını hatalı okursa her harfine yirmi sevap vardır. Kim de hepsini hatalı okursa her harfine on sevap vardır."[118]
Hafız es-Suyûtî de Tedrîbu'r Râvi’de mevzu hadis bahsinde, Allah(cc) rızası için uydurulan hadisler bölümünde şöyle der: "İbn Hibbân ed-Duafâ'da ibn Mehdî'den şöyle dediğini rivayet eder; Meysere bin Abdirabbih'e dedim ki: 'Şanu okuyana şu kadar sevap vardır şeklindeki hadisleri nereden aldın Şöyle cevap verdi: 'Onlara teşvik İçin uydurdum."[119] Aynı zatın Mîzânu’l  İ’tidâl deki terceme-i halinde şöyle ge­çer: "Ebû Zur'a dedi ki: Kazvîn'in faziletleriyle ilgili kırk hadis uydurdu. Hem de 'ben bundan ecir bekliyorum' derdi."[120] Gulâmu Halîl de zühd ehli, dünya isteklerinden uzak bir zattı. [121] Vefat ettiğinde Bağdâd çarşıları hep kapatıldı. Bununla beraber hadis uyduran biriydi. Vefatı anında kendisine "Al­lah'ın sana çok güzel muamelede bulunacağını düşün" tavsiye­sinde bulunuldu. "Nasıl böyle düşünebilirim ki" dedi "Ali'nin faziletine dair 70 hadis uydurdum."[122] Yine Hafız es-Suyûtî, Tedrîbu'r Râvi’de mevzu hadis bah­sinde, zühd ve ibadet ehli kimselerce Allah(cc) rızası için uydu­rulan hadisler bölümünde şöyle der: "Ebû Dâvûd en-Nehaî (Süleyman bin Amr el-Bağdâdî) gece en çok ibadet eden, gün­düzleri de en çok oruç tutan kişiydi. Bununla beraber hadis uy­duruyordu."[123] Mîzânul İ’tidâl'de terceme-i hali anlatılırken şöyle denir: "îbn Adiy dedi ki: Alimler Sufyân bin Amr'in hadis uydurdu­ğunda icma etmişlerdir. îbn Hibbân da 'Zahirde salih bir zattı ancak hadis uyduruyordu. Kaderi idi', el-Hâkim de 'Dünyadan elini eteğini çekmesine ve çok ibadet etmesine rağmen hadis uydurduğunda şüphem yok demiştir. Ebû'l Velîd de Şerîk'i şöy­le derken işittim demiştir: 'Amcamız oğlundan (Süleyman bin Amr'ı kastediyor) gördüğümüz hal Rasûlullah(sav) adına yalan uydurduğudur."[124] Keza Hafız es-Suyûtî, Tedrîbu'r Râvi’de mevzu hadis bah­sinde, sünneti savunan taassub ehli kimselerce sünnet düşman­larına karşı uydurulan mevzu hadisler bölümünde şunu der: "îbn Hibbân şöyle demiştir: 'Fakih Ebû Bişr Ahmed bin Muhammed el-Mervezî, kendi zamanında sünnete karşı gelenlere karşı en katı olan ve onu en çok savunan ve müsamaha göster­meyenlerden biriydi. Böyle olmasına rağmen hadis uyduruyordu.' İbnu Adiy de şöyle demiştir: 'Vehb bin Hafs (el-Harrânî) salih zevattan idî. Yirmi yıl kimseyle dünya kelamı konuşmadı, fakat fahiş yalan hadisler uydururdu."[125]
Allah(cc) rızası için, halkın kalplerini yumuşatmak, hayra teşvik için hadis uyduran kimselerden biri olan Gulâmu Halîl (az yukarıda zikri geçen Ahmed bin Muhammed bin Galib el-Bâhilî) zahid, dünya ve onun isteklerinden uzak, kendini iba­det ve takvaya vermiş, halk tarafından sevilen bir insandı. Hatta vefat ettiği gün üzüntüden Bağdâd'daki içinde Basra'ya götürüldü. Medînetu's Selâm'm (Bağdâd'ın) çarşılarının kapıları kapatıldı. Erkekler, kadınlar, çocuklar ce­nazesinde bulunup namazını kılmak için koştular. Çabucak kı­lınıp götürüldüğünden bazıları yetişti, bazıları da kaçırdı. Bas­ra'da defnedildi ve kabri üzerine bir kubbe yapıldı. Yiyecek ola­rak sadece bakla yerdi' demiştir."[126] İşte bunlar salih, Allah rızasını uman olarak gözüken ama hadis uyduranların bir kısmıdır. Bu insanlar yaptıklarını gaflet­le yapmadılar, sevap umarak yaptılar. Uydurdukları hadisler se­bebiyle dalâlet topluluğu olarak değerlendirilmeleri daha uy­gundur.Salihlerden bir topluluk daha vardır. Bunlar kendilerine benzeyenler hakkında "salihlerin gafleti kendisine bulaşmış" denilen kimselerdir. Cahildirler, aptaldırlar, akılları yoktur, uyanık değillerdir ve öğrendiklerinin sıhhatini tedkîke önem vermezler. Bundan dolayı yalan rivayetler, farkında olmadan dillerinde dolaşıyordu. Çünkü işittikleri herşeyi tasdik edip onaylayıp bunu Rasûlullah'tan(sav) rivayet ediyorlardı. Oysa bu rivayetleri gerçekte Nebinin(sav) hadisleri olmayabiliyor da. Fa­kat salih, ibadet ve zühd ehli olmalarından dolayı rivayetleri kabul edilip alınıyordu. Münekkid hadis imamlarının bu gibi kimselerle İlgili sözleri variddir. Müslim, Sahîh'inin mukaddimesinde rivayet eder: "Abdul­lah bin el-Mübârek'ten: Sufyânu's Sevrî'ye dedim ki: 'Abbâd bin Kesîr'in (Abid el-Basrî, Mekke'de ikamet etmiş bir zat. 150 civarında vefat etti) halini (salih ve abid bir kişi olduğunu) [127] biliyorsun. Hadis rivayet ettiğinde asılsız şeyler atıyor, insanla­rı, ondan hadis almayın diye uyarmak istiyorum, ne dersiniz?' Suryân 'uygun olur' dedi. Abdullah diyor ki: '(Bundan sonra) bir mecliste oturduğumda, Abbâd zikredilirse dinî yaşantısını över fakat ondan hadis almayın derdim."[128] Mîzânu'l î'tidâl'de Abbâd bin Kesîr'in terceme-i halinde ge­çer: "îbnu'l Mübarek şöyle demiştir: 'Gördüklerim içinde, çe­şitli hayırlarda Abbâd bin Kesîr'den daha faziletli bir kimse bil­miyorum. Fakat rivayet ettiği hadislere gelirse, bunlar hiçbir şey değildir." Daha sonra Hafız ez-Zehebî, terceme-i halinde onun münker ve mevzu hadislerinden büyük bir demet sunar. Bunlardan biri de şu sözüdür: Nafi' vasıtasıyla Ibn Ömer'den; İbn Ömer Rasûlullah'a(sav)  izafe ederek şöyle demiştir: 'Lâ iİâ illallah deyip (lâ derken) se­sini uzatanı Allah, Celâl yurduna yerleştirir.' Ona'Celâl yurdu nedir?' diye sordular. Şöyle cevap verdi: 'Kendisini onunla isimlendirdiği yurddur.' (Nitekim âyette geçer):.'Celâl ve ik­ram sahibi.'[129] Ayrıca ona kendi zatına bakmak rızkını ihsan eder." Bu seter 'bundan daha büyük mutluluk olmaz ki? Bundan sonraki hayat (böyle bir şerefe nail olduktan sonra) kimsenin umurunda olur mu?' diye sordular. O da şöyle dedi: '(Öyle di­yorsunuz ama) ahir zamanda bir topluluk olacak ki, bu ve ben­zeri şeyleri inkar edecekler. Allah kıyamet günü bunları alem­lerde hiç kimseyi azaplandırmadığı bir azapla cezalandıracak­tır.' Şu sözü de böyledir: el-Hasan vasıtasıyla Enes'ten; Rasûlullah(sav)  şöyle buyurdu­lar: 'Kişi orucum, namazım veya haccım sebebiyle insanlar hep beni konuşuyor diye düşünse Allah'ı inkar etmiş olur.' Şu sözü de böyledir: Ebû İshâk; eş-Şa'bî, el-Hâris tarikiyle Ali'den şöyle dediğini bana nakletti: 'Bir bedevi Nebî'ye(sav)  geldi ve şöyle sordu: "Yâ Rasûlallah! İnsanların birbirlerine şöyle dediğini duyuyorum: 'Allah sana hayrını versin. Bu hayır nedir?" Rasûlullah: "-Bunu senden önce kimse bana sormadı." Cibrîl geldiğinde Rasûlullah(sav) ona bunu sordu. Cibrîl de şöyle dedi:
"Evet Bu cennette Hayr adlı bir bahçedir. Uzunluğu bir yıl­lık, genişliği de yetmiş yıllık mesafedir. Kırmızı yakuttandır ve ortasında nehir vardır..."[130] Müslim de Sahih’in mukaddimesinde rivayet eder: Yahya bin Saîd el-Kattân şöyle demiştir: "Salihlerin, hadis­lerde olduğu kadar başka bir şeyde yalan söylediklerini görme­dik." Müslim de der ki: "Yalan söylemek kasıtları olmadığı hal­de yalan onların dillerinde dolaşır demek istiyor."[131] Müslim daha sonra Eyyûb es-Sehtiyânî el-Basrî'den şöyle dediğini rivayet eder: "Bir komşum var" dedi. Sonra onun fazi­letini zikretti. "Ama yanımda iki hurma için şahitlik yapsa şa­hitliğini caiz görmem diye de ekledi." Müslim daha sonra da Abdullah bin el-Mübârek'ten şöyle dediğini rivayet eder: "(önceleri) cennete girmekle Abdullah bin el-Muharrer'i (el-Cezerî er-Rakkî, Rakka kadısı) görmek arasında muhayyer bırakılsaydım, onu görüp öyle cennete gir­meyi tercih ederdim. Onu gördükten sonra ise davar pisliği ba­na daha sevimliydi."[132] Hafız ez-Zehebî, Mîzânu'l İ’tidâl'de Abdullah bin Muhar­rerin terceme-i halinde nakleder: "Ibn Hibbân şöyle dedi: 'Al­lah'ın hayırlı kullarındandı. Ancak bilmeden yalan rivayette bulunuyordu- Anlamadan rivayetleri birbirine kanştırıyordu. el-Mansûr tarafından Rakka valiliğine getirildi.' Hilâl bin el-Alâ' da şöyle demiştir: 'Ebû Ca'fer onu Rakka kadılığına getir­di.' Ibn Maîn de 'sika değildir' demiştir." ez-Zehebî daha sonra onun batıl ve münker hadislerinden bir demet nakleder:"Katâde vasıtasıyla Enes'ten: Nebi(sav) secde eden bir adam gördü. Secdede saçını şu şekilde çekiyor, topraktan tozlanma­sın diye topluyordu Rasûlullah da(sav) şöyle buyurdu: 'Allahım saçlarını çirkinleştir.' O an saçları döküldü."[133]
 
 
Her donem ve her şehirde sorumluluk duygusunu kaybetmiş, dinî hayatlarında gevşeklik ve zayıflık olan, dünyayı seven, dünyayı dinlerine tercih eden, kralların ve idarecilerin malları­na tamah eden ve onlara yakın olmak isteyenler bulunur. Bunu temin için onlara batıl şeylerle yağ çekerler. Sorumluluk duy­gularının azlığıyla orantılı olarak, üsttekilere zulümlerini, eğ­lencelerini, meskenet veya fesat durumunlarmı destekleyen şer'î nasslar sunarlar. İlim ehli olarak gözüken bu kısım, ümme­tin bünyesinde korkunç bir hastalık, büyük bir beladır. Bu tip insanlardan uzak olan ümmet veya cemaatlar azdır. Hafız es-Suyûtî, Tedrîbu'r Râvi’de şöyle der: "el-Hâkim se­nediyle beraber (el-Mehdî'nin veziri) Ebû Ubeydillah'tan şöyle dediğini nakleder: el-Mehdî der ki: 'Mukâtil'in [134] bana ne dediğini görüyor musun? 'istersen sana Abbas'la ilgili hadisler uydurayım' diyor. Ben ise bunlara ihtiyacım yok, dedim."[135] Sultanlara yağ çekmek için hadis uydurduğu bilinenlerden birisi de Gıyâs bin Ibrâhîm bin Talk bin Muâviye en-Nehaî'dir. Halife el-Mehdî'den birşeyler koparmaya çalışırdı. el-Meh­dî'nin eğlence veya uygun olmayan türden bir işini görünce hemen onu desteklemeye atılırdı.[136] Rical, usûl ve mevzuat kitaplarının pek çoğunda [137] zikredil­miştir: (Gıyâs bin İbrahim en-Nehaî) Abbasî halifesi el-Meh­dî'nin huzuruna çıkarılır. el-Mehdî güvercinleri sevip onlardan hoşlanan bir zattı, önünde oynaştığı bir güvercin vardı. Gıyâs'a 'Müminlerin emirine hadis rivayetinde bulun' denince Ebû Hureyre'den bir hadis rivayet eder: 'Kazanana hediye veri­len müsabaka sadece develerle, oklarla ve atlarla yapılır.' Gıyâs buna bir de 'kanatlılarla' ifadesini ekler. el-Mehdî ona onbin dirhem verilmesini emreder. Kalkıp çıkarken ona şöyle der: "Yemin ederim ki senin o kafan Rasûlullah(sav) adına yalan uy­duran bir kafadır. Ne yazık ki buna ben sebep oldum." Hemen güvercinin kesilmesini emreder ve emri yerine getirilir.[138] Bu ve diğer yağcı uydurucuların misalleri çoktur. Onları anıp meseleyi uzatacak değilim. Dünyevî istekler için uyduranların uydurdukları hadislerden: "Râsûlüllah(sav) Kur'an dersi vermenin ve ezan okumanın ücretle yapılmasını nehyetti. Kim böyle yaparsaAllah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti ona olsun."Muallimler insanların en hayırlılarıdır. İlmi eskidikçe taze­lerler. Hürmet edin ancak ücret vererek onlari zora sokmayın. Çünkü muallim çocuğa 'bismillahirrahmanirrahîm de' söyledi­ğinde, çocuk da 'bismillahirrahman irrahîm' deyince, Allah ço­cuk, ebeveyni ve muallimi için cehenemden âzad olduklarına dair birer ahidname yazar."
"Dokumacılarla ve muallimlerle istişare etmeyin. Çünkü Allah onların akıllarını almış, kazançlarından bereketi kaldır­mıştır."Râsûlüllahk(sav) muallim Mirdâs'ın yanına uğradı. Ona 'Ço­cuklardan odun ve pide alma. Allah'ın kitabını bir karşılık al­ma şartı koşarak Öğretmekten sakın' diye buyurdu."Hadîs uydurmaya sebep olan başka hususlar da vardır: Bazı ravilerin arkadaşlarını ve dostlarını kendisinden dinleyip alma­ları için, hadise teşvîk etmek kasdıyla uydurmaları gibi. İbn Ebî Habîbe, Hammâd en-Nasîbî, Behlûl bin Ubeyd, Esram bin Havşeb bu günaha düşmüşlerdir Keza, bazı İfsad edici sapıkların bir muhaddisin hadislerini ifsad edip, oniın tarikiyle yalan hadisler yayma çabaları da bu­nun gibidir. Bunlar yaşlı, hafızası veya gözleri zayıflamış bazı ravilerîn, dostluk veya akrabalığından istifade ederek gaflet anla­rını kollarlar ve onun adına hadisler uydurup, o raviye hiç his­settirmeden kağıtlarının ve kitaplarının arasına katıştırırlar. Böyle birşey Hammâd bin Seleme'nin başına gelmiş, Üvey oğ­lu Abdulkerîm bin Ebi'l Avca eliyle bu musibete uğramıştır: Abdulkerîm haberi olmadan onun kitaplarına asılsız hadisler katıyordu. Aynı durum başkalarının da başına gelmiştir.
 
 
Mütehassıs hadis âlimleri bid'at düşüncelerinin or­taya çıkıp yalanların yayıldığı ilk günden beri ilmî ve dînî vecibe olarak batıl ve mevzu hadisleri ortaya çı­karmak, bozucu ve yalancıları faş etmek, yüzlerindeki perdeleri yırtmak, ayıplarını ortaya dökmek için çalıştılar. Sahîh hadisle­ri mevzulardan, sağlamları karıştırılmış olanlardan ayırdılar. Sünnet-i mutahharanın korunması için saldırgan ve ifsad edi­cilere, kin besleyenlere fırsat vermeden sert bir kale oldular. Daha önce zikri geçtiği gibi, bu karıştırıcıların ve yalancıların sünneti ifsad etmeye çalışmalarından korkulduğu için Abdul­lah bin el-Mübârek'e 'Bu uydurma hadisler ne olacak?' diye so­rulmuş, o da şöyle demiştir: 'Mütehassıslar bunun için yaşıyor: O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbet­te biziz. [139] Allah-u Azîmuşşân hiç şüphesiz doğru buyurmuştur. Yüce rabbim, bu ümmetin bizden önceki dönemlerinde kaya gibi sağlam muhaddisler, münekkid hafızlar ihsan etmiştir. Bunlara geniş ilim, hafıza, süratle anlayan zihin, geniş mütâlâa, doğruyu öğrenmede sıkıntılara sabır, hak yol üzere sebat, sünnetin alı­nıp zabtedilmesinde, tedvininde ve toplanmasındaki cefalara katlanma gücünü vermiş, onlara destek olmuştur. Böylece bu âlimler zikri geçen §u âyeti teyid eden bir âyet olmuşlardır: 'O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbette biziz. Bu âlimler mevzu hadis ile bunları uyduranları tesbitte bi­limsel, sağlam ve doğru bir ilmî tenkid metoduna dayalı pren­sipler ortaya koymuşlardır. Bu prensipler sayesinde, âlim olsun öğrenci olsun herkes sahih hadisi mevzusundan ayırıp tanıyabi­lir- Bu prensipler insana, yalan olanı doğrudan, isabetli olanı batıldan, iyi ezberlenmiş olanı ihmal edilmiş olandan ayırtıp gösterir. İşte muhaddisler hadis ilminde hiçbir ilim için nasib olmamış büyük bir hizmeti gerçekleştirmişlerdir. Hatta şöyle söylenmiştir: "İlim üçtür: Olup yanmayan ilim: Nahiv ve usûl-ü fıkh ilmidir. Hem olmamış hem de yanmamış ilim: Beyân ve tefsir ilmi. Hem olmuş hem de yanmış ilim: Bu da hadis ilmi­dir." Burada 'olmak' ve 'yanmak'la kastedilen şudur: Muhaddis­ler sika, zayıf ve mecruh ravilerin terceme-i halleriyle, onların isimlerinin, neseblerinin ve şehirlerinin nasıl okunacağı ile il­gili, isimleri aynı olup esasında farklı olan kimselerle...'ilgili eserler yazmışlardır. Nebi(sav) 'den hadis rivayet eden sahâbîleri toplayıp beyan etmişlerdir. Sika, adil ravileti, hafızaları zayıf ve mecruh olandan, fasid rivayetleri sahihlerinden ayırıp açıkla­mışlardır. Her ravinin rivayetlerini toplayıp, hocalarını ve ken­disinden hadis alanları, dolaştığı şehirleri, rivayet ettiği hadis­leri tesbit edip saymışlardır. Raviler hakkında küçük büyük ne varsa hepsini tedkîk etmişlerdir. Bundan doİayı hedeflenen ga­yeyi bile aşmışlardır, İşte bu sebeple hadis ilmi için 'hem olmuş hem de yanmış ilimdir' denmiştir.[140]
 
 
 
Hadisçiler isnadı "hadisin metnine ulaştıran yolu haber ver­mek", senedi de "hadis metnine ulaştıran yol" diye tarif etmiş­lerdir. Buna sened denmesinin sebebi, hafızların hadislerin sıhhatine veya zayıflığına hükmetmek için ona dayanmalarındandır. Bu kelimeyi kullanırken lügat mânâsını göz önünde tut­muşlardır. Lügat itibarıyla sened, duvar vb. yaslandığın, dayan­dığın şey demektir. Muhaddisler hem senedi hem de isnadı bir­birlerinin yerine kullanırlar. Bununla ne kastedildiği kullanıl­dığı yerdeki karinelerle anlaşılır. Önceleri isnaddan sorulmuyordu. Fitne hadisesi vukua ge­lip, çekişmeler ortaya çıkıp, zındıkların ve sünnete saldırmada onlar gibilerin zuhurundan sonra artık isnadı sormaya başladı­lar. Nitekim büyük tabiî Ebû1 Âliye (Rufey' bin Mihrân er-Riyâhî el-Basrî) şöyle demiştir: "Basra'da iken Rasûlullah'ın(sav) ashabından gelen rivayetle­ri dinliyorduk fakat atlayıp Medine'ye gidip bizatihi onlardan işitmeden razı olmuyorduk."[141] Yine büyük tabiî Hişâm bin Urve de şöyle demiştir: "Biri sa­na hadis rivayet edince ona kimden aldığını sor. Çünkü, insan doğruluk ve sağlamlık yönüyle kendisinden düşük olan kimse­den rivayet ediyor olabilir."[142] îsnad, ümmet-i Muhammed'e has olan üstün özelliklerden birisidir. Önceki ümmetlerden hiçbirine bu nasîb olmamıştır. îsnad, dinimizde önemli bir yere ve yüksek bir makama sahip­tir. Onun durumu, önemi ve faziletiyle ilgili olarak âlimlerin sözleri pek çoktur, isnadın konumunu teşhis eden en güzel ve en nefis söz İmam Abdullah bin el-Mübârek'in(ra)  sözüdür. el-Hatîb el-Bağdâdî Târihu Bağdaşında, başkaları da [143] di­ğer eserlerde rivayet etmişlerdir: Abdân'dan (Abdullah bin el~Mübârek'in talebesi): Abdul­lah bin el-Mübârek'ten şöyle dediğini işittim: 'Benim nezdimde isnad dindendir. [144] Eğer böyle olmasaydı, isteyen dilediğini söylerdi. Fakat kendisine 'sana bu hadisi kim nakletti?1 denilin­ce, kalakalır.'[145] Abdan diyor ki: Ibnu'l Mübarek bu sözü zın­dıklar ve onların uydurdukları hadisler sebebiyle söyledi. Yine Ibnu'l Mübarek şöyle demiştir: 'Bizim-diğer topluluk (yani bîd'atçiler ve yalancılar) karşısında sağlam esaslarımız vardır. Bu sözüyle isnadı kasdetmektedir. Sufyânu's Sevrî de şöyle der: 'İsnad, müminin silahıdır. Sila­hı yanında olmazsa ne ile savaşacak?' el-Evzâi de der ki: 'İlmin kaybolması sadece isnadın kaybolmasıyladır.' Büyük tabiî, rau-haddis, münekkid, seçkin insan Şu'be bin el-Haccâc Ebû Bistâm el-Vâsıtî el-Basrî de der ki: 'içinde haddesenâ (bize tahdîs etti) ve ahberanâ (bize haber verdi) bulunmayan her hadis sir-kedir, ottur.' Yani, isnadı olmadığından ona önem verilmez, ucuzdur. İşte bu Şu'be, Irak'ta muhaddislerin durumunu araştı­ran, zayıf ve terkedilmiş kimselerden uzaklaşan ilk kimsedir. İmam Ahmed onunla ilgili olarak şöyle demiştir: 'O bu hususta tek bir ümmettir.' eş-Şâfiî de 'Şu'be olmasaydı Irak'ta hadis ta­nınıp bilinmezdi'der.
Büyük tabiî Muhammed bin Şihâb ez-Zührî de hadis rivayet ettiğinde senedini zikreder ve şöyle derdi: 'Çatıya merdivensiz çıkmak uygun olmaz.' Her haber ve rivayeti naklederken isna­dın gerekliliği ve ona dayanmanın zarûrîliği hususunda tabiîn ve tebeuttâbiînden gelen.sözler çoktur. Bu sözlerin büyük bir yekûnunu "îsnad Dindendir" adlı makalemde [146] Ve faziletli İmam Abdulhay el-Leknevî'nin' el-Ecvibetu'l Fâdıla'sına olan dipnotlarımda zikrettim. [147] Muhaddislerin isnada önem vermesi, rivayetlerin kabulün­de isnadın Öneminin ortaya çıkması neticesinde tefsir, fıkıh, ta­rih, rical, ensâb, lügat, nahiv, edebiyat, şiir ve hikâyeler gibi di­ğer îslâmî ilimlerde de haberlerin kabulünde isnad şart koşul­maya başlandı. Hatta gafil, ahmak insanlardan gelen tek lafız, komik ve asalak insanlarla ilgili anekdotlar bile isnadla rivayet edilir ol­du. Tefsirde dahi tek kelime isnadla rivayet edilmeye başlandı. İmam İbn Cerîr et-Taberî'nin tefsirinde, el-Hatîb el-Bağdadî'nin et-Tatfil ve Hikâyâtu't Tufeyliyyîn’ inde, el-Buhelâ'sında, [148] İbnu'l Cevzî'nin kitapları Ahbârul Hamkâ ve'l Muğaffe-
Iin, Ahbâru'l Ezkiyâ, [149] el-Lukat fî Hikâyâti's Sâlihîn ve Zemmu'l Hevâ kitaplarında olduğu gibi. îbnu'l Cevzî'nin bu kitap­larda küçük bir cümleyi veya bir tek kelimeyi sahibinden riva­yet etmek için uzunluğu üç ve daha fazla satır süren sened zik­rettiğini görürsün. Allah(cc) ona rahmet etsin, el-Hassu alâ Hıfzı’ I ilm ve Zikri Kibâri'l Huffâz adlı güzel eserinde, kısa tutmak ve uzatmamak gayesiyle isnadları zikretmediği için özür diler. Seçkin hafızla­rın bahsine dair olan yedinci bölümde şöyle der: 'Bu kitabın gayesi ezberlemeye teşvîk olduğundan dolayı isnadla uğraşma­dım ve uzatmadım..[150] Böyle demekle beraber hafızların terceme-i hallerinin kahir ekseriyetinde, zikrettiği kimseyle ilgili haberleri sahiplerine varan senedlerle zikreder. Size selefin bir tek kelime için bile olsa isnada verdikleri önemi göstermek için bir misal vereyim. Meselâ "el-hîn" keli­mesi. İmam Ebû Ca'fer Muhammed bin Cerîr et-Taberî'nin tef­sirinde, Bakara suresi tefsir edilirken, şöyle denir: "Şânı yüce olan Allah Teâlâ'nın 've metâun ilâ hîn' [151] kela­mına gelince. Ebû Ca'fer şöyle demiştir: 'Tevil âlimleri bu âye­tin tevilinde (izahında) ihtilafa düşmüşlerdir. Bazıları 'sizin için ölüme dek bir nasîb vardır' mânâsında ol­duğunu söylemiştir. Böyle diyenlerin kimler olduğunu zikrede­lim: Mûsâ bin Harun; Amr bin Hammâd tarikiyle Esbât, es-Süddî'den 've metâun ilâ hîn' ayeti hakkında şöyle dediğini bana rivayet etti: 'Ölüme dek bir nasîb vardır.' Yûnus; İbn Vehb, Abdurrahman bin Mehdî, Isrâîl tarikiyle İsmail es-Süddî'den bana rivayet etti. Şöyle demiştir: İbn Abbas'tan. dinleyen kişi onun 've metâun ilâ hîn' âyeti ile İlgili olarak şöyle dediğini bana rivayet etti: '(Hîn) hayattır; el-Müsennâ bin îbrâhîm; Ebû Huzeyfe, Şibl, İbn Ebî Necîh tarikiyle Mücâhid'den, onun 've metâun ilâ hîn' âyetiyle ilgili olarak şöyle dediğini bana rivayet etti: 'Kıyamete kadar, dünya­nın sonuna kadar (sizlere bir nasîb vardır.)" Başkaları da 'ilâhîn' ile İlgili olarak 'belli bir müddete dek demişlerdir. Bunu söyleyenlerin kimler olduğunu zikredelim: Ammâr bin el-Hasan'dan bana rivayet edildi, şöyle demiş­tir: Abdullah bin Ebî Ca'fer, babası vasıtasıyla er-Rebî'den 've metâun ilâ hîn' âyetiyle ilgili olarak şöyle dediğini bana rivayet etti: 'Belli bir müddete dek'."[152] İşte bakınız! Sahibine kadar vardırmak için bir tek kelime için İki satır, üç satır isnad zikredildiğini nasıl da göreceksiniz! Çünkü sened onların yanında, sözün dayanağı, kelâmı naklet­menin ve nakledilenin sahîh olması durumunda kabul edilme­sinin yoludur. Verilen bu ve emsal misallerle, selefin yanında isnadın çok kıymetli olduğu, müslümanların Rasûlullah'tan(sav) bir İslâm âliminden, bir edîbten, bir şairden... nakledilen bir kelimeyi sağlamca tesbit için son derece titiz davrandıklarını görmüş oldunuz. Böyle davranmaları gerekiyordu çünkü, nakledilen kelime­nin ihtiva ettiği hükmü alıp, hangi mânâda kullanılmışsa o . şekli tesbît etmek için sahîh bir senedle gelmesi gerekir. Bundan dolayı konuşma ve münazara usûlü kitaplarının ba­şına şu meşhur kaideyi yerleştirdiler: "Naklediyorsan sıhhatini ispat etmen, iddia ediyorsan delinini zikretmen gerekir."
İmam îbnu'l Cevzî el-Lukat fî Hikâyâti's Sâlihîn adlı yazma eserinin mukaddimesinde şöyle der: "Bu kitabta beşyüzden faz­la çeşitli hikayeler topladım. Ve istedim ki bunların beraberinde senedleri olsun. Zira Alî bin Ubeydıllah; Abdullah bin Atâ  Ebû'l Kasım Abdullah bin Muhammed bin Seleme, Ebû Alî el-. Hasan bin Ahmed tarikiyle Ebû Muhammed Ahmed bin Mu­hammed el-Edîb el-Esmeî'nin şöyle dediğini bana rivayet etti: "Hikâye, süslü (yani renklerle, nakışlarla ve süslerle güzelleşti­rip bezenmiş) elbise gibidir. îsnad İse elbisenin sırması (üzerin­deki aksesuar) gibidir." Mütekaddimûn nezdin.de ve hatta filologlar nezdinde bir tek kelime için bile isnadın ne derece ehemmiyet taşıdığını öğ­renmen için işte sana küçük bîr haber: ez-Zebîdin’in Tâcu'l Arûs'unda 'Nevf maddesinde, bu kelime açıklanırken şöyle denir: "Müerric'e (es-Sedûsî) nisbet edilen kıraati dinlenmemiş bir kitapta şunu okudum. Nüshanın sıhhat derecesini bilmiyo­rum. Nevf şu mânâdadır; .."[153] Bir kitaptaki tek bir kelimeyi (ki bu kelime sahibinden nak­ledilen sıhhati en sağlam sözlerinden olabilir) el-Ezherî(rh) söy­leyenine isnad etmekten çekiniyor. Çünkü kitabın eline geçen nüshasında bu nüshanın müelliften dinlendiği kaydedilmemiş­tir. Bilindiği gibi, semâ da (eseri müelliften dinlemek de) isnaddandır. Lügatla ilgili bir kelimenin nakledilmesinde, ahmak-asalak insanların sözlerini aktarmada dahi isnada verilen bu muazzam önem, geçmiş âlimlerini yanında isnadın ve semânın yerini göstermektedir. Onlar bir haberi veya bir kelimeyi veya da ah­mak insanlarla ilgili anekdotları bile isnadsız kabul etmiyorlar­dı. Madem ki durum böyledir, öyleyse hadis-i şerîf ve tefsîrle il­gili rivayetleri alırkenki tutumları nasıl olur, varın siz hesap edin... Bizim geçmiş ulemamız bu dini, onun ilimlerini bugün­kü kayıt aletlerinin kaydetmesine benzer şekilde kaydedip, bo­zulmadan sağlam olarak bizlere ulaştırdılar. İlmî emaneti ken­dilerinden sonrakilere en iyi şekilde aktardılar. Allah(cc) onlar­dan razı olsun ve ecirlerini kat kat versin.
 
 
Hafız îbnu's Salâh Ma'rifetu Envai ilmi'I Hadis, kitabının alt­mışıncı bölümünde şöyle der: "Sufyânu's Sevrî'den rivayet ettik. Şöyle demiştir: Raviler ne zaman ki yalan söylemeye başladılar, biz de onlara karşı tari­hi kullanmaya başladık. Hafs bin Gıyâs'tan da şöyle dediğini ri­vayet ettik: 'Bir raviyi itham ettiğinizde onu senelerle hesaba çekin.' Yani, onun yaşıyla kendisinden hadis yazdığı kimsenin yaşını tesbît edip karşılaştırın. Bu söz İsmail bin Ayyâş'tan bize rivayet edilen şu rivayetle aynı mânâdadır: Irak'taydım. Hadis ehli bana geldiler ve dedi ler ki: 'Burada bir adam var, Hâlid bin Ma'dân'dan rivayet edi­yor.' Yanma vardım ve kendisine 'Hâlid bin Ma'dân'dan hangi yılda yazdın?' diye sordum. O da 113'de dedi. Ona dedim ki: 'Sen Hâlid bin Ma'dân'dan vefatından yedi yıl sonra hadis işit­tiğini mi iddia ediyorsun?' İsmail diyor ki: Çünkü Hâlid 106'da vefat etmiştir. el-Hâkim Ebû Abdillah'tan rivayet ettik. Şöyle demiştir: Ebû Ca'fer Muhammed bin Hatim el-Keşşî bize gelip Abd bin Humeyd'den hadis rivayet edince, ona kaç yılında doğduğunu sordum. '260' dedi. Ben de arkadaşlara dönüp dedim ki: (Hele  bakın!) Bu şeyh Abd bin Humeyd'den vefatından 13 yıl sonra hadîs işitmiş."[154] Rical bilgisi önemlidir, sahih hadisi zayıfından ayırıp çıkar­mak için büyük bir öneme sahiptir. Bundan dolayı İmam Alî bin el-Medînî şu kıymetli ve nefis sözü söylemiştir: "Hadisin mânâlarını anlamak ilmin yarısı, ricali tanımak ta diğer yarısı­dır." Bunu ez-Zehebî Tezhîbu't Tehzîb adlı eserinin başında nakletmiştir. el-Medînî ricali tanımayı ilmin yarısı saymıştır. Durum ger­çekten onun dediği gibidir. Bundan dolayı âlimler ricalin ter-ceme-i halleri ve onlarla ilgili çeşitli tarihlere dair tahdit edile­meyecek ve sayılamayacak kadar eserler telif etmişlerdir. Hatta Allâme Muhammed bin Ca'fer el-Kettânî'nin er-Risâletu'İ Mustatrefe li Beyânı Meşhûri Kütübi's Sünneti'l Müşerrefe adlı eseri bu konuda, kitap isimlerini toplamada geniş ve şümullü olmasına rağmen terceme-i haller ve ricallere dair pekçok eser onun kitabında zikredilmemiştir. [155] Bu mevzuyu uzatacak deği­lim. Çünkü açık ve malum olduğundan fazla izaha gerek yok­tur. İlk Önceleri raviler ve ricalle ilgili eserler sika, zayıf ve mec­ruh kimselerin bir eserde toplanması şeklindeydi. Cerh ve tadil imamı Yahya bin Maîn'in et-Tânh'mde, el-Buhârî'nin et-Târî-hu'l Kebîr'inde ve de îbn Ebî Hâtim'in el-Cerh ve't Ta'dil'inde ve diğer eserlerde olduğu gibi.Daha sonra zayıf kimseler sikalardan ayırılarak müstakil eserlerde toplanmıştır. el-Buhârî'nin ed-Duafâul Kebîr'i ile ed-Duafâus Sağîr'inde, en-Nesâî'nin ed-Duafâ'sı ile İbn Hibbân'ın ed-Duafâ ve'l Mecrûhîn'inde ve diğer eserlerde olduğu gibi. Keza sika kimseler de zayıf kimselerden ayırılarak müstakil eserlerde toplanmıştır. Hafız Ahmed bin Abdillah bin Salih el-İclî'nin es-Sikât kitabında, Hafız imam îbn Hibbân'ın es-Sikât adlı eserinde, Hafız îbn Şâhın'in de es-Sikât çalışmasında ve diğer müelliflerin öteki eserlerde yaptıkları gibi. Allâme Mu-hammed bin Ca'fer el-Kettânî bu tür kimselerle ilgili eserlerin çoğunu kıymetli eseri er-Risâletu'i Mustatrefe li Beyânı Meşhûri Kütübi's Sünneti'l Müşerrefe'de toplamıştır. Tarih ve çerh-tadil konularında müstakil olarak Hafız Tâcuddîn es-Subkî tarafından önemli ve faydalı iki risale telif edilmiştir: Kaide fi'I Cerh ve't Ta'dil ve Kaide fi'l Müerrihîn. Bunların hizmetini ve dipnotlarının hazırlanmasını bendeniz gerçekleştirdi. Hafız es-Sehâvî ve Hafız ez-Zehebî'nin diğer iki risalesi ile beraber Erbau Resâil fî Ulümi'l Hadis adıyla ikinci kez basıldılar.[156]
 
 
Ana hatlarıyla göz gezdirdiğimiz çalışmamızın baş taraflarında, tenkidin sahâbe-i kirâm(ra) döneminin başlarından itibaren baş­ladığını, tabiîn ve onlardan sonrakilerin dönemlerinde zaman geçtikçe buna olan ihtiyacın artmasından ve de bid'atler, fitne­ler ve ihtilaflar... yayıldığından dolayı, artık bunun çok açık ve net şekilde (uygulanıp) bilindiğini daha önce açıklamıştım.Selefin ilk dönemindekilerin  ricalle ilgili sözleri seleften sonrakilerden daha az, daha vecîz ve maksadı daha tatlı ifade eder mahiyettedir. Onların bir kişiyi tezkiye veya cerh ederkenki sözleri hassas ve yumuşak idi; kendi dön emindekiler nezdinde muradlarım tam olarak ifade etmekteydi. Büyük tâbıî Muhammed bin Şîrîn el-Basrî bir kişiyi tezkiye ettiğinde "o Allah'n(cc)  murad ettiği gibidir", yine bir kişiyi cerh ettiğinde de "o Allah'ın[cc! bildiği gibidir' derdi. [157] Öğrencisi Eyyûb es-Sehtiyânî el-Basrî birisine dokunduracağı zaman şöyle derdi: "Lisa­nı doğru değildi", "haddi aşan biridir."[158] imam el-Müzenî'nin (Ebû ibrahim îsmâîl bin Yahya, Mı­sır'ın âlimi) ağzından hocası İmam eş-Şâfiî'nin önünde "falan yalancıdır" lafı çıkınca, Şafiî onu azarlar ve şöyle der: "îbrâhîm! Lafızlarını usturuplu söyle, güzel İfade et. Yalancı deme! 'Hadisi birşey değildir' de."[159] Daha sonra âlimler bazı mecruh raviler hakkında kullandık­ları lafızları çoğaltmış, söyledikleri ifadeler sertleşmiştir. Zaman icabı durumlarını ortaya çıkarmak, deccâl olanları ifşa etmek ve haklarında ağır söz kullanmak icab ettiğinden buna mecbur kalmışlardır. Hafız münekkid âlimler hata, zayıflık, karıştırma, birbirine zıt iki hadis rivayet etme, bir rivayetinde fazla lafız bulunması, yanılma ve unutma... gibi haller kendisinden sudur eden ravîyi, babaları, kardeşleri, oğulları, akrabaları ve arkadaşları bile olsa tenkid etmekten çekinmemişlerdir. Bu onların dinlerine bağlı­lıklarını, temiz insanlar olduklarını, emanete sahip çıktıklarını ve sünneti korumanın onlar yanında ne kadar kıymetli bir iş olduğunu gösteriyor. Çünkü hadisler onların nezdinde baba­dan, dededen, çocuktan ve torundan daha kıymetli idî. Bu ko­nuda tam hakkıyla Örnek alınacak kimseler idiler. Hatalardan masum değildiler, ancak kahir ekseriyeti doğruluk ve takva üzere İdî.
İmam Alî bin el-Medînî babasından sual edilince şöyle de­mişti: "Onu benden başkasına sorun." Aynı soruyu yineledikle­rinde "Bu dînî bir konudur (söylemek zorundayım.) O zayıf bi­ridir" deyivermiştir. Vekî bin el-Cerrâh babası beytu'l-mâlde görevli olduğu için babasından rivayet etmek istediğinde yanı­na bir başka raviyi daha katıyordu.Sünen sahibi Ebû Davûd es-Sicistânî de "oğlum Abdullah yalancıdır" derken, Zeyd bin Ebî Uneys de "kardeşimden (ya­lancı olduğu zikredilen Yahya'yı kastediyor) hadis almayın" de­miştir. [160] Cerîr bin Abdilhamîd ed-Dabbî'ye kardeşi (Enes bin Abdühamîd ed~Dabbî) sorulmuş, o da "Ondan hadis yazılmaz, çünkü İnsanlarla konuşurken yalan söylüyor" demiştir.[161] îmam Ebûbekr es-Sıbğî de bahşiş koparmak için koşuştur­duğundan dolayı kardeşinden hadis dinlenilmesini nehyediyordu- [162] Tenkîd ehlinin imamı Şu'be bin el-Haccâc da şöyle de­miştir: "Birisine iltimas geçseydim, Hişâm bin Hassân'a geçer­dim. Çünkü eniştemdir. Fakat hadisleri iyi ezberlemiyordu."[163] îşte onlar ravileri böyle medheder ve yine böyle tenkid ederlerdi- Onlar bu hususta çok hassas kaideler koymuşlardır. Bu kaideler üzerinde yürüyerek hadisi kabul edilecek veya red­dedilecek, yazılacak veya bırakılacak kimseleri tesbît etmişler­dir. Tüm bu ravileri farklı tabakalara ve birbirini takip eden bir derecelendirmeye tabî tutmuşlardır. Ravinin kendisini, rivayet­lerini, hocalarını, hafızasını, unutkanlığını, zabtını, karıştırma durumunu, zayıflığını, hadisi alabilmedeki ehliyetini, rivayet ederkenki ehliyetini, gençliğini, orta yaşlılığını, İhtiyarlığını, yaşadığı yerleri, yolculukları İle diğer hallerindeki rivayetle bağlantılı durumlarını hep ele almışlardır. Hattâ onların güzel, latîf yönlerini, ufak tefek hatalarını da anmışlar, bid'atçi ve şe­riata bağlı olanları zikretmişlerdir. Raviler arasında kıyaslama­lar yapmışlardır: Bir ravi ile ondan daha hafız ve zabtı iyi olanı, daha öncelikli ve birincil olanı, rivayeti önce işitenle sonra İşi­teni, hocayla uzun süre bulunanla kısa süreli bulunanı... karşılaştırmıslardır. Güçleri miktarınca ve çalışmalarının elverdiği ölçü nisbetince ravinin halini ve durumunu en güzel şekilde ortaya çıkarmışlardır. Bu hususta gerçekten çok gayret göster­mişlerdir. Bu çalışmaların bir neticesi de hadis uydurucularını, deccalleri ve zayıf kimselerle gafilleri tam olarak ortaya çıkarmasıydı. Bu ve diğer gayretlerle beraber hadisler birşey karışmasından korunmuştur. Allah'a(cc) hamd olsun. Bu çalışmalar neticesin de, şimdilerde ve daha Önceki dönemlerde keza bundan sonra yaşayacak olup da bu ilimle iştigal edenlerin bir hadis veya ravisi için âdilâne hüküm verme işi kolaylaşmıştır. Muhaddisle-rin hadisleri ravilerden alıp bizler için eserlerde toplamaların­dan itibaren durum böyledir. Elbette istifade edip kolayca ya­rarlanmak kişinin hadis ilmine vukufiyetinin miktarıncadir. Selef ise bu hususta son derece mahir ve kuvvetli idi. Bu husus­ta onlara kimse yetişemez. İçimizdeki üstün ve maharetli olan bir İnsan bile onlarla boy ölçüşemez. Rical tenkidi daha sonra müstakil bir hadis ilmi olmuş ve buna cerh-tadil denmiştir. Bu ilim dalında sahâbe-t kiram ve onlara hakkıyla tabî olan tabiîn devrinden itibaren Hafız ez-Zehebî, el-Irâkî ve İbn Hacer'e kadar uzanan son döneme kadarki çizgide çok üstün insanlar yetişmiş ve belli sayıda müte­hassıs âlimler temayüz etmiştir.[164]
 
 
Bir önceki maddede anlattıklarımızdan anlaşıldığı üzere, müte­hassıs muhaddisler ravîîeri cerhi tadil, kabul, red... yönünden tenkid etmişler, ravilerle ilgili son derece şahane kaide ve ku­rallar koymuşlardır. Zeki, uyanık ve anlayışlı akıllar, temiz, pak ve salih ruhlar bunlar karşısında çarpılıp kalır. Bu kaide ve ku­rallar beklentilere göre en güzel noktada, olması gereken titizli­ğe göre de en zirvededirler. Ayrıca olması gereken durum itiba­rıyla da en kifayet eder seviyededirler. Muhaddisler sened veya isnad diğer deyişle ravi tenkidi yö­nünde işte bu şekilde uğraşmışlardır. Onların bu yöndeki mü­him prensipleri ortaya koymaları yanında sahih hadisi sahte­sinden, sağlamını zayıfından ayıran önemli prensipler de ortaya koymuşlardır. Bunların ehemmiyeti bir öncekinin ehemmiye­tinden az değildir. Bazı durumlarda bunlara bakılmadan edile­mez, hatta hakikati ortaya çıkaran ayıraç da bu prensiplerden biri olabilir. İşte bu kaideler toplamına metin tenkidi derler. Bense buna hadisin metninin ve mânâsının tedkiki diyorum. (Hadis târihine dair) bu kısa çalışmamızın baş taraflarında, hadisçilerin ıstılahında metin tenkidi diye zikredilen hususun sahâbe-İ kirâmM zamanında maruf olduğunu zikretmiştim. Ve orada şunu aktarmıştım: "...îbn Abbas Hz. Ali'nin mahkeme kararlarının bulunduğu sahifeyi istetti. Ondan bazı şeyleri yaz­maya başladı. Arada birşeye takılıyor ve şöyle diyordu: "Valla­hi! Ali'nin böyle bir hüküm vermesi için sapıtmış olması gere­kir. Ve yine zikretmiştim ki, bu rivayette, âlim bir sahâbînin ri­vayet edilen bir hadisi kendi nezdinde,sağlam olan bir hadise arz etmesi (karşılaştırması) söz konusudur. Aynen bunun gibi rivayet edilen hadis, sağlam ve makbul olana muvafık ise kabul edilir, aykırı ise terkedilir. Burada şunu İlave etmek istiyorum: îbn Abbas'tan daha ön­ce Raşid halife Ömer bin el-Hattâb(ra) metin tenkidinde bulun­muştur. Müslim Sahîh'inde büyük tabiî Ebû îshâk es-Sebii el-Hemdânî el-Kûfî'den şöyle dediğini rivayet eder:
(Tabiînin büyüklerinden ve fukahasından) el-Esved hin Yezîd ile beraber Ulu cami'de oturuyorduk. eş-Şa'bî de bizimleydi. eş-Şa'bî (kocası kendisini üç talakla boşamış olan) Fatıma bintu Kays'ın şu hadisini rivayet etti:
'Rasûlullah[sav) benim için ne oturacak ev ne de nafaka yö­nünde hüküm verdi.'Böyle deyince el-Esved yerden bir avuç toprak alıp eş-Şa'bî'nin yüzüne attı ve şöyle dedi: 'Yazık sana! Böyle bîrşeyi ri­vayet ediyorsun Öyle mi! Oysa Hz. Ömer şöyle demişti: Ezber­lediğini veya unuttuğunu bilmediğimiz bîr kadının sözüne ba­karak rahbimizin kitabını ve nebîmizin sünnetini terketmeyiz. [165] Ona hem oturacak ev hem de nafaka vardır. Zira Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar.'[166] Bu iki haberden de anlaşıldığı gibi metin tedkîki (rivayetin) Kur'an-ı KerînVe ve sağlam sahîh hadise arz edilmesi suretiyle yapılmaktadır. Eğer rivayet Kur'an'm sarîh nassma yani tevil ihtimali olmayan âyetine veya sahîh sünnete aykırı ise, bu durumda onun zayıflığına veya yalan ve amelden düştüğüne hük­medip, onu terketmişlerdir. el-Evzâî demiştir ki: "Biz hadisi dinliyor ve onu arkadaşlarımıza arz ediyorduk. Tıpkı bozuk dir­hemin kuyumcuya gösterildiği gibi. Onların bildiklerini, alıyor, terkettiklerini de bırakıyorduk."[167] Sahabenin ilk dönemlerinden itibaren tesis edilen bu tenkid metodunu (metin tedkîkini) muhaddisler yerleştirmişlerdir. Hadislerin kabul edilmesi için bu hususa son derece bağlı kal­mışlardır. Sahih hadisin tarifinde de "metninin şaz olmaktan ve illetten uzak olması" şartım koşmuşlardır. Mevzu hadisin reddedilmesinde metnin uydurulduğuna delalet eden karinele­re dayanmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Hadisin mânâ­sının bozuk, sağduyu ve müşahede edilen gerçeklere veya tarihî vakıalara aykırı olması. İşte tüm bunlar hadisin metninin tenkidine yönelik hususlardır.Şimdi bunlarla ilgili bazı misaller sunacağız: "Veled-i zina olanlar yedi kuşağa kadar cennete giremez hadisi şu âyete muhaliftir: "Kimse kimsenin günah yükünü taşımaz." [168] Bu hadisin mevzuluğu metninin tedkikiyle anlaşıl­mıştır. "Benden -ben demiş olayım veya olmayayım- hakka muva­fık bir hadis rivayet edildiğinde onu alın." Bu hadis Rasûlullah'ın(sav) şöyle buyurduğu mütevatir hadise aykırıdır: "Kim bi­lerek benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki yerine ha­zırlansın." "Dediğim şeyi benim adıma söyleyen kimse cehen­nemdeki yerine hazırlansın."Doğan çocuğuna Muhammed adını veren çocuğuyla bera­ber cennettedir" hadisi İle "Kendi kendime yemin ettim. İsmi Muhammed veya Ahmed olanları cehenneme sokmayacağım" kudsî hadisi yalandır. Batıl oldukları tesbît edilmiştir. Çünkü kitab ve sünnette ortaya konmuş kati kaidelere aykırıdırlar. Zi­ra kurtuluş salih amellerle olacak, sadece İsimler ve lakablarla değil. Bu açık seçik yol -metin ve mânâ yönüyle tedkîk- hadisin isnadının varlığında da kaybolması durumunda da faydalı olur. Bu metod yalan haberin halinin ortaya çıkarılmasına götüren yoldur. Çünkü bazan ricalinin tamamı sika olan bir sened hadi­sin başına eklenmiş olabiliyor; yalancı ilaveci kimse uydurduğu yalanını kendisine rivayet ettireceği raviyi ve ondan önceki hocaları özenle seçerek sağlamlaştırır. Böyle yapar ki onlara is-nad edilen bu sağlam sened sebebiyle hadis reddedilmesin. Çünkü böyle yaptığında hadisin senedindeki ricali oluşturan raviler ile hoca ve talebeler sağlam kişilerden oluşmaktadır. İş­te böyle bir durumla karşılaşıldığında, hadisi araştıran kimse metin tedktkine yönelir. Bu metodla hadisin batıl olduğu orta­ya çıkar. Çünkü sünnetullah mahlukâtta şöyle cereyan eder: Her batılda onun batıl olduğunu gösteren bir delil mutlaka vardır. Tesbît edebilen tesbît eder, edemeyen edemez. Mütehassıs hadisçilerle ilgili olarak bu konuda, hayrette bı­rakan ve son derece güzel rivayetler vardır. Bunlardan metin tedkîki altına girip de tarihî bilgiye dayalı olanlarından bir mi­sal vereceğim. Bu birden fazla âlimin naklettiği bir rivayettir. [169] "Bir takım yahudiler ortaya bir belge çıkardılar ve bunun Rasûlullah'ın(sav) fermanı olduğunu iddia ettiler. Bu fermanda Hayberlilerden cizyenin kaldırıldığı ve bazı sahâbîlerin de(ra) buna şahitlik ettikleri: yazılıydı. Yahudiler fermanın Hz. Ali'nin yazısıyla olduğunu iddia ediyorlardı. Ferman 447 yılında Abba­si halifesi el-Kâim bi Emrillâh'ın veziri, Reîsu'r Ruesâ Ebû'l Ka­sım Ali bin el-Hasan'a getirilir. Reîsu'r Ruesâ fermanı el-Hafız el-Hatîb el-Bağdâdiye verir. O da buna bakıp bir müddet düşünür ve der ki: "Bu uydurma bir şeydir." "Nereden anladın?" denince derki:"Bunda Muaviye'nin şahitlik ettiği yazılı. Oysa o Mek­ke'nin fethi yılında, hicretten sonra sekizinci yılda Müslüman oldu. Hayber'in fethi ise yedinci yılda idi. Muaviye ise o vakit­ler Müslüman değildi ve Hayber'de meydana gelen olaylara şa­hit olmadı. Keza bu fermanda Sa'd bin Muâz'ın şahitliği yazılı. Oysa kendisi Hayber'in fethinden iki yıl önce, beşinci yılda Benû Kureyza gününde vefat etti."Bu açıklamalar Reîsu'r Ruesâ'nın çok hoşuna gitti. Açıkla­malarını kabul edip onayladı ve batıl-uydurma olduğu ortaya çıktığından dolayı fermanda yazılı olan hususta yahudilere izin vermedi." el-Hafiz el-Hatîb el-Bağdâdî'den daha önce bu fermanın ya­lan ve uydurma olduğunu, Hafız Ibn Kesîr'İn el-Bidâye ve'n Nihâye'de [170] naklettiği gibi îmam Ibn Cerîr et-Taberî ortaya çıkarmıştır. Hafız, lbnu'l Kayyım da yahudiler tarafından uydurulan bu fermana Ahkâmu Ehli'z Zimme [171] ile el-Menâru'l Munîf fi's ' Sahîhi ve'd Daîf adlı kitabında [172]değinmiştir. Bunun yalan ve uydurma olduğunu fermanı tahlîle tabî tutarak on maddede açıklamış ve sonra şöyle demiştir: "Bu ferman Şeyhu'l İslâm Ibn Teymİyye'ye getirildi. Yahudiler etrafını çevirmiş, hassas davranarak tazim ediyorlardı. îpek ve dîbacla sarılmıştı. îbn Teymiyye açıp içindekini düşününce üzerine tükürdü ve 'bu pekçok yönden yalandır' deyip, bunları zikretti. Yahudiler de zelil ve yerin dibine geçmiş olarak yanından kalkıp gittiler."Burada dikkat çekilmesi gereken hususlardan biri de şudur: Bu sahte belgede ve daha önceki hadislerde gördüğün gibi me­tin tedkîkini sadece rivayet, dirayet, İdrak, tarih, tenkid ve ba­siret yönünden iyi yetişmiş ve mütehassıs olan âlimler yapmış­tır, imam Ibn Cerîr et-Taberî, el-Hafız el-Hatîb el-Bağdadî, Şeyhu'l islâm Ibn Teymiyye (rahimehumullahu Teâlâ) bu seç­kin münekkidlerdendir. Hafız İbnu's Salâh(rh) Ma'rifetu Envai îlmi'l Hadis adlı kitabının yirmibirinci bölümü olan mevzu ha­dis bahsinde benim zikrettiklerime benzer sözler söylemiş ve şöyle demiştir:"Bir hadisin mevzu olduğu uyduranın itirafıyla veya İtirafı­na yakın bir durumla anlaşılır. Hadis âlimleri uydurma olduğu­nu ravinin veya rivayet edilen rivayetin halindeki bir karine­den de anlarlar. Uzun uzun hadisler uydurulmuştur ki, lafızları­nın ve mânâlarının bozukluğu mevzuluğunu göstermektedir."Mütehassıs muhaddislerin tam hakkıyla yerine getirdikleri metni ve mânâsını tedkîk metoduyla, "muhaddisler sadece dış tenkîdle (sened tenkîdiyle) ilgilendiler, iç tenkîdle (metin tenkidiyle) ilgilenmediler" diyenlerin iddialarını çürütürler.Bilakis onlar metne en titiz ilgiyi göstermişlerdir. Çünkü önlerindeki hadisler, en çok sevdikleri, önderleri ve peygam­berleri olan Rasûlüllah'ın(sav)  kelâmıdır. Bunlarla şeriatları, din­leri beyan edilmektedir. Gerçekten de onlar, hadisin zabtı, ez­berlenmesi ve salimen korunmasında insanların en hırslılarıdır. Uydurmaların ve iftiraların hadislere karışması karşısında bu hususa en çok eğilen ve bundan en çok korkan insanlardır. Bunların yanında, hadislerin lafızlarına dikkat gösterdikleri gi­bi mânâlarına da dikkat göstermişlerdir. Onları hadislere Özel ilgi göstermeye iten pekçok sebepler ve yönler vardır. Bunlar beşerden hiç kimsenin sözü için söz konusu olmamıştır. Allâme şeyh Abdurrahman Yahya el-Muallimî(rh) el-Envâru’l Kâşife adlı eserinde şöyle der: "Muhaddisler hadisin kabul edilmesi ve sıhhatinin tesbîtin de aklı da göz önünde bulundurmuşlar mıdır? denecek olursa, ben de derim ki: Evet. Aklı dört yerde göz önünde bulundur­muşlardır: Hadisi dinlerken, rivayet ederken, raviler hakkında hüküm verirken ve hadisler hakkında karar verirken."[173]
1-İhtiyatlı davranan hadisçiler sahih olmayan veya sıhhat­ten uzak bir hadis işittiklerinde onu yazmamışlar, ezberleme-mişlerdir. Eğer ezberlemişlerse de rivayet etmemişlerdir. Bu ha­disi zikretmelerini gerektiren bir maslahat varsa hem hadisin hem de ravinin hangi yönden kusurlu olduğunu tenkîd ederek zikretmişlerdir.                    
2-îmam eş-Şâfiî er-Risâle'de şöyle demiştir: 'Muhaddisin ri­vayet ettiği bir hadisin o şekilde olmasının caiz olmaması veya kendisinden daha sağlam ve doğruluğuna delalet eden yönleri daha çok olan bir hadise aykırı rivayette bulunmasıyla da bir hadisin doğruluğuna veya yalan olduğuna delil getirilir. [174] el-Hatîb de el-Kîfaye fî llmi'r Rivâye adlı eserinde, 'münker ve asılsız hadisleri atmanın gerekli oluşuna dair bab' diye bir baş­lık atar."[175]
Bazı raviler hadisleri dinlerken ve rivayet ederken müsama­hakar davranırlar ancak İmamlar ravilerİ gözlem alttn'da tutar­lar. Bu sebeple batıl olduğu açık olan. her bir hadisle ilgili olarak, senedindeki bir, iki veya daha çok kimse hakkında imam­ların cerhte bulunduklarını görürsün.
3- İmamlar çoğu kez iki veya daha çok münker hadis riva­yet edeni bırak bir (tek münker hadis) rivayet eden ravileri bile cerhederler. Sahih olmayan veya sıhhatten uzak hadis için
münker veya batıl derler. Bu ifadelere zayıf ravilerin terceme-i hallerinde, ilel ve mevzuat kitaplarında çok rastlarsın, ihtiyatlı davranan muhaddisler hadislerini mukayase edip, tek tek elek­ten geçirmedikten sonra bir ravi .hakkında sika demezler.
4- Hadislere sahihtir diye hüküm verilmesine gelince, onlar bu hususta çok daha fazla dikkatli ve titizdirler. Evet, kendisin­den 'falanca sikadır' veya 'filanca hadis sahihtir1 diye sözü riva­yet edilen herkes İhtiyatlı değildir. Fakat arif olan ve çok ted-kîk eden kimse ihtiyatlı olan kimselerle olmayanları birbirin­den ayırır."[176] Bu açıklamalar kısa bir Özet mahiyetindedir. Araştırmaya yönelindiğinde genişletilmesi mümkündür.
 
 
Cerh, adalet veya zabt yönünü zayıflatan birşeyîe raviyi kötüle­mektir. Tadil ise, ravinin adil ve zabit olduğuna hüküm ver­mektir. el-Hâkim Ma'rifetu Vlûmi'l Hadis1 te der ki: "Hadis ilimlerinin onsekizincisi: Cerh ve Tadil. Aslında bu ikisi ayrı konudurlar. Herbiri müstakil bir İlimdir. Bu konu hadis İlminin ürünü olup, onun en yüksek basamağıdır."[177] Keşfu'z Zunûn müellifi cerh ve tadil ilmiyle ilgili olarak şöy­le söyler: "Cerh ve tadil ilmi. özel lafızlarla, ravilerin cerh ve tadili ile bu lafızların mertebelerinin araştırıldığı ilimdir."[178] Cerh ve tadilin meşruiyeti Kitab ve sünnetteki nasslara da­yanır. Cerhle ilgili olarak şu âyet-i celîle vardır: "Ey iman edenler! Bir fasık size haber getirdiğinde onu araş-tırın."[179] Rasûlülah'ın(sav) ahmak bir kabile reisiyle [180] ilgili sözü de böyledir: "Kabilenin başkanı ne kötü bir adamdır Kabilenin reisi ne kötü bir adamdır."[181] Tadille ilgili bir âyet te şudur; "Muhacirlerden ve ensardan (İslâm'a girmekte) ilk öne ge­çenler ile bunlara güzelce tâbi olanlar... Allah onlardan onlar da O'ndan razı olmuşlardır."[182] Hz. Peygamberinim üç donemi tezkiye etmesi de bu saded-dedir: "Sizin en hayırlılarınız benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onların peşinden gelenlerdir, sonraki de onların peşin­den gelenlerdir."[183] Yine Rasûlullah'ın(sav) şu kavli de bununla ilgilidir: "Tabiînin en hayırlısı kendisine Uveys denilen kişidir.[184] Daha önce geçen iki temel esas (ravilerin tenkidi ve hadis­lerin metninin tedkîki) cerh ve tadil ilmi dedikleri ilmin esası­dır. Bu ilim, şahısların tartıldığı, ravilerin bizzat kendi durum­larının, rivayetlerinin, hocalarının, talebelerinin, adaletinin ve emniyetinin, hıfzının, unutkanlığının, zabtının, karıştırması­nın, zayıflığının, hafızasının kuvvetinin, hadis alışının, rivayet edişinin, gençliğinin,.orta yaşlılığının, ihtiyarlığının, bulundu­ğu yerlerin, yolculuklarının, menkıbelerinin, iyi yönlerinin, sünnete bağlılığının, bid'at yönünün, cerhe maruz kaldığı hu­suslarının, kötü ve çirkin yönlerinin, mürüvvetine zarar veren taraflarının, kötü haberlerinin, iftiralarının, doğumunun ve ve­fatının araştırıldığı bir ilimdir.
Bu çok zor ve çetin bir ilimdir. Ayağın kayması gerçekten çok tehlikelidir. Bundan dolayı îbn Dakîk el-îd el-lktirâh fî Beyâni'l Istılah adlı eserinde şöyle demiştir:"Sekizinci Bölüm: Zayıf Kaviler. Bu bölümde (ravileri zayıf göstermede) çeşitli (beş) yönlerden kaynaklanan musîbetler (hatalar) söz konusu olur: Birincisi ve en şerlisi, hevâ-u heves, bir dünyevî gaye ve karşı düşüncede olanlara saldırma... doğrultusunda söylenen sözlerdir. İkincisi, akidede farklı düşünmektir. Çünkü farklı akide düŞüncesi insanları birbirlerini tekfire veya bid'ate nisbet etme­ye... götürmüştür. Üçüncüsü: Mutasavvıflar ile zahirî ilim ehli arasında vaki olan ihtilaf. Her iki grup arasında nefretleşme olmuş, bu da bir­birleri aleyhinde sözler söylemeyi doğurmuştur..Dördüncüsü: İlimleri ve onların durumları ile bunlardan hak ve batıl olanları bilmeme sebebiyle söylenen sözler.Beşincisi: Şüpheli şeylerden kaçınmama, zan ve kesin olma­yıp farklılıklar arz eden karinelerle amel etmek sebebiyle mey­dana gelen nakısiyet (sebebiyle söylenen sözler)..Bu özellikler ravileri tezkiye edenlerden az kimsede bulun­duğundan, genelde bu şartlara sahip olmalarının zor olmasın­dan ötürü, insanlarla İlgili söylenen sözlerin tehlikesi çok bü­yüktür. [185] Bundan dolayı şöyle demişimdir: İnsanların şerefi hakkında konuşmak cehennem çukurlarından bir çukurdur. Tam kenarında da İnsanlardan İki grup durmaktadır: Muhaddisler ve kadılar."[186] Hafız Muhammed bin Yûsuf es-Sâlihî eş-Şâmî Ukudu'l Cu­man fî Menâkıbİ Ebî Hanîfete'n Nu'mân adlı eserinde îmam İbn Dakîk'in bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: "Kadılar ile muhaddislerin durumu aynı değildir. Kadılar açıtc bir delille hüküm verdikleri için mazurdur. Başkaları ise sadece nakille gelen bilgiye dayanırlar." [187] Bu söz el-Id'in sözü­nün eksik tarafını güzel bir şekilde tamamlamadır. Cerh ve ta­dilde ayak kaymasının ne denli tehlikeli olduğunu daha güzel açıklıyor.Bundan dolayı es-Sehâvî, Vethul Muğîs adlı eserinde sika ve zayıf raviler bahsinde, cerh ve tadilin tehlikesini anlattığı yerde şunu der:"(Ey bu işe girişen ve öncekilerin yolunu takip eden kişi!) Maddî birşey veya hevâ-u hevesin seni karşı düşüncede olanla­ra saldırmaya ve doğru yoldan ayrılmaya, insaflı davranmayı bı­rakmaya, haksızlığa ve iftiraya s'evketmesin. Çünkü bu (böyle yapan için) en kötü eksikliklerden biridir. Mütekaddimûn âlimler çoğunlukta bundan uzak ve berî idiler. Çünkü onların dinî duyuları çok sağlam idi. Müteahhirûn İse böyle değildir. Zira onların tarih eserlerinde (hak. etmediği halde bazı kimsele­ri cerh etmek) söz konusu olabilmektedir. Bu İse dini bütün kimseler ve onların tuttukları yollara aykırıdır.Cerh ve tadil tehlikelidir. Çünkü sen tam tedkîk etmeden bir kişiyi adil diye gösterirsen sabit olmayan bir hükmü ispat etmiş gibi olursun. Bu durumda senin, yalan olduğunu zannet­tiği hadisi rivayet eden kimseler grubuna dahil olmandan korkulur. Eğer sakınmadan bir kişiyi cerh edersen, bundan berî olan bir Müslümana iftira etmiş ve ebedî olarak üzerinde âr olarak kalacak kötü bir damgayla onu damgalamış olursun. Bu sebeple cerh tehlikeli bîr iştir, hem de ne tehlikeli! Çünkü cerhte Allah(cc) ve Rasûlünün hakkı yanında kul hakkı da söz konusudur."[188]
Hafız İmarn îbnu's Salâh Ma'rifetu Envai İImi'l Hadis kita­bında altmişbirinci bölüm olan sika ve zayıf hadis ravileri bölü­münde şöyle der:"Cerh ve tadilde bulunmak, Şeriatı korumak, ona hata ve yalan karışmasını engellemek için caiz görülmüştür. Nitekim şahitleri cerh nasıl caiz ise, ravileri cerh etmek de aynen onun gibi caizdir.Sağlam olan kimseyi cerh etmemesi, üzerinde bir âr olarak sürekli kalacak kötü bir sıfatı berî bir kimseye yapıştırmaması (ve de gevşek davranması sebebiyle azap ve sorgulamaya duçar olmaması) için cerh ve tadil yapan kimsenin Allah Tebâreke ve Teâlâ'dan korkması, iyice emîn olması ve gevşek davran­maktan kaçınması gerekir.Ebû Muhammed Abdurrahman bin Ebî Hâtim de zanneder­sem bu zikrettiğimiz husustan korkmuştu: Bize rivayet edildiği­ne veya ulaştığına göre, Yûsuf bin el-Huseyn er-Râzî es~Sûfî onun yanma girer. O da o an kendisinin el-Cerh ve't Ta'dil ki­tabını okumaktadır. Yûsuf ona: 'Bunlardan niceleri var ki, yüz, ikiyüz yıl önce cennete yüklerini indirmişler, sense onları anıp gıybetlerini yapıyorsun1, deyince Abdurrahman ağlamaya baş­lar.
Yine bize ulaştığına göre; kendisi kitabını insanlara okur­ken, yanında Yahya bin Maîn'in şöyle dediği nakledilir: 'Biz bazı insanları ta'n ediyoruz. Belki de onlar cennete yüklerini indireli ikiyüz yıldan fazla olmuştur.' Bunu duyan Abdurrahman ağlar, elleri titrer, kitap elinden düşü ver ir."[189] Abdulfettah da der ki: Şu ve bu sebeplerden ve tezkiye ede­cekler ile cerh edeceklerde aranan şartların zorluğundan dolayı münekkid mütehassıs âlimlerin sayısı, muhaddislerin ve ravile-rin sayısına oranla gerçekten ama gerçekten azdır. Ravİİerin ve muhaddislerin sayısı binlercedir ve çok kabarıktır fakat mü­nekkid âlimlerin sayısı kesinlikle bine varmaz. Bunlar içinde mütehassıs olanlar ise katiyetle ikiyüze varmaz. Münekkid, üs­tün ve zirvede olanlar son derece yetişmiş âlimler ise sabit olan bilgiye göre yüze ulaşmaz. Hafız ez-Zehebî'nin Zikru Men Yu'temedu Kavluhû fı'l Cerh ve't Ta'dil adlı cüzü ile Hafız es-Sehâvî'nin el-Mütekellimûn fi'r Rical adlı cüzüne bakılınca durumun böyle olduğu âşikârâne görülür.[190] Evet, bu ilim dalında tezkiye ve cerh edeceklerde aranan şartlar, sıfatlar çok fazladır. Usûl kitapları rivayeti kabul edilen­lerle reddedilenlerin özellikleri bahsinde bunları açıklayıp be­yan etmişlerdir. Bunları burada zikrederek mevzuyu uzatmak is­temiyorum. Bilgi için İbnu's Salâh'ın Ma'rifetu Envai llmi'l Hadis'inin ve es-Suyûtî'nİn Tedrîbu'r Râvî'sinin yirmiüçüncü bölümlerine ve diğer geniş eserler olan Hafız el-Irâkî'nin Şer-hu'l Elfiyye'ü ve Hafız es-Sehâvî'nin Fethu'l Muğîs'i gibi usûl kitaplarına bakınız.
Çok ilginçtir, asırlar geçmesine rağmen cerh ve tadille ilgili kaideleri biraraya getirme yönünde bir telif çalışması yapılma­mıştır. Bu fazilet onüçüncü asırda yaşayan müteahhirûnun seç­kini, muhakkiklerin hocası, allâme, hüccet, mutkin, fakih, muhaddis, büyük insan, imam Muhammed Abdulhay el-Leknevî el-Hindî'ye kalmıştır. 1264'de doğmuş, 1304'de vefat etmiştir. 39 yıl 4 ay yaşamış, 115 kıymetli eser bırakmıştır.[191] Allah(cc) ona rahmet etsin, kıymetli ve üstün bir eser olan er-Ref ve t Tekmil fi'l Cerh ve't Ta'dil adlı kitabını yazmış; bu kitapta tezkiye ve cerh edeceklerde, cerh edilenlerde aranan evsâf ve şartlar ile cerh-tadil, cerh ve tadil kitaplarıyla, onların müelliflerinin gevşek, katı, itidal üzere, taassup ehli veya dü­şünmeden söyleyen kimseler mi olduklarıyla ve diğer konuları ve ıstılahları zikretmiştir. Allah Teâlâ bu esere hizmet etmeyi ve dipnotlarını yazmayı birinci, ikinci ve üçüncü baskılarında bana lütfetti. Bu eser konusunda geniş, mihrabında imamdır. Şimdi burada bu ilimde aranan sıfatlar ve şartlardan hiç bahse­decek değilim. "Av kürkün içindedir" dendiği gibi er-Ref ve't Tekmîle havale etmekle yetiniyorum. Ayrıca bu ilim (cerh ve tadil ilmi) İslâm ümmetinin sahip olup diğer ümetlerde bulunmayan üstünlüklerdendir, İslâm ümmeti bu ilmi kurup, geliştirip, yerleştirip ilim olarak uygula­maya koymasıyla diğer ümmetlerden ayrılır. Bu ilmi bu şekilde ortaya çıkarmaya sevk eden âmil Hz. Mustafâ'nın^ sünnetini iftiralardan ve ona karışacak şeylerden korumak, deccallere, göz boyayıcılara ve yalancılara karşı mukavemette bulunmak idi- Bu, sünnet-i mutahharaya yönelen zararlı saldırının ortaya çıkardığı en büyük ve en faydalı neticelerden birisidir:Bana kötülüğe kasdettin Oysa beni sevindirdin Bazen iyilik edermiş insan Hiç de farkına varmadan Bu ilim sahâbe-i kiram zamanında güzel bir filiz olarak orta­ya çıktı. Sonra uzadı ve yeşerdi, birine -ikinci asırda kuvvetle­nip sağlamlattı. Üçüncü-dordüncü asırda büyüdü; genişleyip ol­gunlaşmaya başladı. Böylece devam etti ve hicret-i şerifin doku­zuncu asrında kemâle erdi. Bu konuda yazılan kitaplar çoğaldı, cerh-tadil ilminin farklı konularına dair tehfatlar çeşitlendi. Daha sonra bizim asrımızda bazı meselelere, ayrıntılara, bazı şa­hıslara dair müstakil çalışmalar yapıldı. Her ne kadar ilmin so­nu ve nihayeti olmasa da, bu İlim olup yanmaya yaklaştı.Bu büyük ilimle ve hassas-ince neşterle, selef ve halef, nak­ledilen şey nebevi hadis olsun, normal bir söz olsun, edebî bir şiir veya nesîr olsun veya bir şahsa ait târihî bilgi ya da siyâsî târihle İlgili bir bilgi olsun... fark etmez, her ilimdeki illetleri ortaya çıkarmışlardır. Bu İlim doğruyu gösteren bir mikroskop, sağlam bir gözlük olmuştur. Bu alet kendisiyle bakan kimseye sahih olanı yaralı olandan ayırtır, hoş olanı çirkin olandan, doğru olanı yalan olandan seçtirir. Ayrıca doğru bir tartıyla sağlam olanla kusurlu olanları kullanana tartar.Bu ilim parlak zekalı, üstün âlimlerle izzet bulmuştur. Allah Teâlâ onları dinini ve nebisinin sünnetini korumaya vazifeli kılmıştır. Onlar benzeri görülmeyecek şekilde, emanete sahip çıkarak kendilerini bu yolda feda etmişlerdir. Allah'tan(cc)  kor­kup, hadisleri gönülden severek, ihlaslı çalışmışlardır. İşte bu şekilde Allah onları Rasûlünün(sav) hadîslerinin hizmetinde muhafızlar ve dinin hizmetkârları kılmıştır.[192] eş-Şa'bî, el-Ameş, es-Sevrî, İbnu'l Mübarek, Ebû îshâk el-Fezârî, Yahya bin Saîd el-Kattân, Abdurrahman bin Mehdî, Ebû Ubeyd bin Sellâm, Ebû'l Velîd et-Tayâlisî, Yahya bin Maîn, Ahmed bin Hanbel, Alî bin el-Medînî, Ebûbekr bin Ebî Şeyhe, İshâk bin Râhûye, Ahmed bin Salih et-Taberî el-Mısrî, ez-Zühlî, el-Buhârî, el-lclî, Ebû Zur'a er-Râzî, Ebû Hatim er-Râzî, Müslim bin el-Haccâc, et-Tirmizî, Ebû Dâvûd es-Sicistânî, en-Nesâî gibi. Keza Bakî bin Mahled, Ebû Zur'a ed-Dimeşkî, İbnu Cerîr et-Taberî, Ibn Ebî Hatim er-Râzî Ebûbekr el-îsmâîlî, ed-Dârekutnî, Ibn Abdilber, îbn Hazm, el-Beyhakî, el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Münzirî, el-Birzâlî, İbnu's Salâh, ed-Dimyâtî, İbn Dakîk el-Id, Ibn Teymiyye, el-Mizzî, el-Kutb el-Halebî, Ibn Seyyidinnâs, ez-Zehebî, ez-Zeyleî, el-Alâî, Moğoltây, ez-Zeyn el-lrâkî, el-Burhân el-Halebî, Ibn Hacer, el-Ayni, es-Sehâvî, es-Suyûtî.gibi. Allah(cc) onlardan razı olsun, sünnet ve onun ilimlerine olan hizmetlerinden dolayı onlara kat kat ecirler ihsan etsin.
 
 
Geçen beş esas şu idi: Isnad; târîhu'r ruvât ve'r rical (raviler ve şahıslar tarihi); ravilerin tenkidi, tezkiye veya cerh etme yö­nüyle hallerini açıklamak; hadisin metni ve mânâsının tedkîki; cerh ve tadil ilmi. Bu beş ilim mustalahu'l hadis ilmînin büyük kısımlarıdır. Mustalahu'l hadis genel bölüm olup, bunlar onun Şubeleridir.[193] Genel bölüm olmasının sebebi şudur: Mustalahu'l hadis il­mi İsnad, metin veya ravi ve rivayetle ilgili kaidelerin ve konuların toplandığı ilimdir. Bunlar sayesinde rivayetler kabul veya reddedilir. Bunlar hicrî birinci asrın ortalarında konulmaya başlamıştır. Daha sonra kemâle ermiş, olmuş ve dokuzuncu as­rın sonlarında da yanmıştır. Hedef ise, efendimiz Rasûlullah'ın(sav) hadislerini hileden, yalandan, hatadan, değiştirmek­ten korumaktır. Bu kaideler de hadisin sened ve metin yönüyle kaydedilmesi, ravinin ve rivayetin durumunun beyan edilmesi, makbul olanla merdûd olanı, sahihle zayıfı, nasihle mensuhu... ve tüm bunlardan ortaya çıkan pekçok hadis ilmini bilmekle ilgilidir, işte bunların hepsine ilmu mustalahi'l hadis veya kısa­ca ilmu'l muştalan denir. Bu ilmin başlangıç bilgilerinin toplanması ve bazı meseleleri­nin kaydedilmesi, ricalle ilgili tarihî bilgilerin ve hadislerin tas-nîfinin kitaplarda yazılmaya başlanmasıyla başlar. Daha önce bu bilgiler kişilerin hafızalarında korunuyor ve dillerde dolaşıyordu. Ne zaman ki bu kitaplar hazırlanmaya başladı, orada burada da­ğınık olarak bulunan bilgiler eserlere girmeye başladı. Usûl ilmi­nin konularına şamil, toplu ve müstakil ilk eser dördüncü asırda telif edildi. Bundan öncekiler mevzunun gerektirdiği kadarıyla orada burada yazılmış kısa bilgiler ve malumatlardı. İkinci asırda usûl ilminin bazı meselelerine dair her mevzuyu ayrı bir babta ele almak suretiyle eserler yazılmaya başlandı. Bu çalışmaları yapanlar her bir konuyu bir veya iki cüzde topluyor ve neticede bizim bugünkü ölçülerimize göre güzel bir kitap olu­yordu. Benim az olan ilmime göre, bu işe ilk başlayan kimse İmam Alî bin el-Medînî el-Basrî'dir. 161'de doğmuş, 234'de ve­fat etmiştir. Hadis ilimlerine dair topluca bir eser telif etmiş, her bir konuyu müstakil bir kitaba tahsîs etmiştir.[194] el-Hâkim, Mâ'rifetu Ulûmi'l Hadis kitabında yirmibirinci bölümde bu kitaplardan bir bölümünü zikretmiştir. Ondan bu çalışmaları burada naklediyorum. Allah(cc) ona rahmet etsin:"Kâdıyu'l kudât eş-Şerîf el-Kâdî Ebû'l Hasan Muhammed bin Salih el-Hâşimî'nin şöyle dediğini duydum: Şunlar Alî bin el-Medîninin eserlerinin isimleridir: Kitâbul Esâmî ve'l Kunâ: Sekiz cüz; Kitâbu'd Duafâ: On cüz; Kitâbu'l Müdellisîn: Beş cüz; Kitâbu Evveli Men Nazara fi'r Rical ve Fahasa anhum: Bir cüz; Kitâbu t Tabakât: On çüz; Kitâbu Men Ravâ an Racul lem Yereh: Bir cüz. Kitâbu ileli'l Müsned: Otuz cüz; Kitâbu'l ilel li ismâîli'l Kâdî: Ondört cüz; Kitâbu İleli Hadisi'bni Uyeyne: Onüç cüz; Kitâbu Men Lem Lâ Yuhteccu bi Hadisihi ve Lâ Yuskatu: İki cüz; Kitâbul Kunâ: Beş cüz; Kitâbu'l Vehem ve'I Hafâ: Beş cüz; Kitâbu Kabâili'l Arab: On cüz; Kitâbu Men Nezele Mine's Sahabeti Şâire'l Buldan: Beş cüz; Kitâbu't Târîh: On cüz; Kitâbu'l Arz ale'1 Muhaddis: iki cüz; Kitâbu Men Haddese Sümme Recea anhu: İki cüz. Kitabu Yahya ve Abdirrahmân: Beş cüz; Kitâbu Suâlâti Yahya: İki cüz; Kitâbu's Sikât ve'l Mütesebbitîn: On cüz; Kitâ­bu îhtilâfi'l Hadis: Beş cüz; Kitâbu'l Esâmi'ş Şâzze- Üç cüz; Kitâbu'l Eşribe: Üç cüz; Kitâbu Tefsiri Garîbi'l Hadis: Beş cüz; Ki­tâbu'l îhve ve'l Ehevât Üç cüz; Kitâbu Men Yu'refu b'ismin düne ismi Ebîh: İki cüz; Kitâbu Men Yu'rafu bi'l Lakab: Bir cüz; Kitâbu'l ileli'l Müteferrika: Üç cüz; Kitâbu Mezâhibi'l Muhaddistn: îki cüz.el-Hâkim der ki: Biz burada ne kadar derin, önde ve zirvede bir âlim olduğu anlaşılsın diye sadece eserlerinin listesini ver­mekle yetindik. (Yani ondan Önce ve sonra zikretmiş olduğum muhaddislerde yaptığım gibi terceme-i haline değinmedim [195]
el-Hafız el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi' li Ahlâkı’ r Râvî ve Adâbi's Sami' adlı eserinde Kâdıyu'l Kudât el-Hâşimî vasıtasıy­la ondan bu mezkur kitapları naklettikten sonra şöyle der: "Bu kitapların tamamı kaybolmuştur. Dört veya beş tanesi hariç hiç­birini bulamadık. Ömrüme yemin olsun ki, bunların kaybolma­sıyla büyük bir ilim gitmiş, yığınla faydalı bilgiden yoksun ka­lınmıştır. Alî bin el-Medînî bu ilim dalının düşünürü ve tabibi, hadisçilerin sözcüsü ve hatibi idi. Allah'ın(cc) rahmeti ona ol­sun. Allah(cc) cennetteki makamını âlî eylesin,"[196]
Gördüğün gibi, üç cüz olan Kitâbu'l Eşribe hariç bu kitapla­rın tamamı hadis ilimlerinin bölümlerine dairdir ve toplam olarak 204 cüze vasıl olmaktadır. [197] Tehzîbu't Tehzîb'teki terceme-i hâlinin sonunda şöyle geçer: "Üstad Muhyiddîn en-Nevevî, el-Hatîb'İn el-Câmi’inden naklederek der ki: Alî bin el-Medînî hadîs sahasında 200 eser tasnif etti."[198] en-Nevevî'nîn el-Hatîb'ten naklettiği gibi Alî bin el-Medî-nî'nin hadis sahasında 200 eseri olunca, bunun mânâsı şudur: 29 kitaba ulaşan zikri geçen kitapları, onun hadise hizmet uğ­runda meydana getirdiği büyük yekûn tutan eserlerinden sade­ce bir kaçıdır. Hiç şüphe yok kî, zikredilenlerin dışındaki konu­lara dair de eserler telif etmiştir. Eserleri kaybolmuştur ancak arkadaşları ve öğrencileri bunları ondan almışlar ve öğrenmiş­ler, kendilerinden sonrakilere aktarmışlardır. İşte Alî bin el-Medînî'nin hadis ilminin bölümleri ve konularının büyük bir bölümüne dair eserler telif ettiğini görmekteyiz. Kendileri ise ikinci asır ile üçüncü asrın başlarının insanıdır.Evet ilk önceleri eserlerini böyle telif ediyorlardı Her hadis ilmine bir kitap ayırıyorladı. Daha sonraları meseleler oturup,  konular olgunlaşıp, ıstılahlar yerleşince usûl İlminin her bölü­münü bir bab yaptılar. İmam İbnu's Salâh'in Ma'rifetu Envai îlmi'î Hfldis'inde olduğu gibi. Yazdıkları bilgilere ve o konu altı­na giren meselelerin, furûâtm, açıklamaların ve ikazların duru­muna göre bu bölümler uzun veya kısa olabilmektedir.Şöyle demek mümkündür: İmam eş-Şâfiî(rh) (150/204) er-Risâle adlı kitabında bazı hadis mevzularını ilk yazan kimsedir. Bu eserde usûl ilmiyle alakalı bir kısım önemli meselelere de­ğinmiştir. Hadisle ihticac etmek için şart koşulan hususları, ra-vinin hıfzında aranan şartı, mânâyla rivayetin ve müdellisin hadisinin kabul edilmesinin şartı gibi. Kendisinin mürsel hadi­se bakışı (çeşitli şartlarla kabul edişi) meşhurdur. Hafız el-Irâkî'nin Mukaddimetu İbni's Salâh haşiyesinde zikrettiği gi­bi, [199] 'hasen hadis' İfadesini kullanmıştır. İkinci asır bittiğin­de, her yenilikte olduğu gibi usûl ilminin pek çok meseleleri de oturmuştur. Ancak bu ilmin tamamlanması üçüncü asrın başlarında baş­lar ve beşinci asra dek devam eder. Üçüncü asırda rical hakkın­da cerh ve tadil yönüyle çok konuşanlar ve araştıranlar vardı. Yahya bin Maîn, Ahmed bin Hanbel, el-Buhârî, Ebû Ca'fer el-Muharrİmî (162/242) ve başkaları. Hadislerin tedvini ve top­lanması esnasında sened ve metin hakkında konuşan zatlar da vardı. Hafız Muhammed bin Abdillah bin Numeyr el-Kûfî (v. 234), Hafız Ya'kûb bin Şeybe es-Sedûsî el-Basrî (v. 262) gibi.Ya'kûb bin Şeybe'nin el-Müsnedu'l Kebîru'l Muallel adlı eserinin matbu olan bir parçası Ömer bin el-Hattâb'ın müsne-dinden birkaç sayfayı İhtiva etmektedir. İçindeki hadisler otuz hadise vasıl olmamaktadır. Hadislere uygun gördüğü hükümleri içeren pekçok ifade bu parçada vardır. Allah(cc) ona rahmet etsin, dokuz yerde "bu isnadı hasen ha­distir" demiştir: s. 40, 43, 46, 59, 60, 74, 83, 93, 96. Sayfa 60'da da "bu senedi hasen hadistir ve sahihtir" demiştir. Sayfa 83'de de "bu isnadı orta halde bir hadistir, ne sabittir ne de sıhhatten düşmüştür, salihtir" derken, 92-3'de de "bu İsnadı sahh bir ha­distir. Eğer bu şeyh (ravî) bu hadisi zabtetmiş ise hadisi ceyyid ve hasen kılmıştır", yani bu durumda hadis salihlik seviyesin­den ceyyid ve hasen seviyesine çıkmıştır, demiştir.Kendisinden nakletmiş olduğum bu cümlelerde senedi hasendir dediği şeyle neyi kastettiğinin sınırlarını belirlemiştir. Bu hadis salih hadisin üstünde sahihin ise altındadır. Bununla ortaya çıkmaktadır ki, bu et-Tirmizî'den Önce kitaplarında ha­sen ifadesini kullananların ifadelerindendir. Üçüncü asır boyunca bu İlmin temel mevzuları, rical kitap­larında, hadîs kitaplarında ve Alî bin el-Medînî'nin kitapları gibi bir konu hakkındaki müstakil kitaplarda işlenmiştir. Pek-çok kimse bu ilmin meselelerine dair çalışmalar yapmıştır. Bunlardan bir kısmı şunlardır:İmam Müslim el-Câmiu's Salih'inde nefis bir mukaddime yazmıştır. Bu mukaddime usûl ilmiyle ilgili güzel bilgiler ihtiva, etmektedir. Hadis usûlüne dair bu mukaddime, kullandığı dil, bilgilerin oturmuşluğu, muhtevası ve zikrettiği misalleriyle son derece mükemmeldir. Hocamız Allâme el-Kevserî(rh] Makâlâ-tu'l Kevseride şöyle der: "Sahîh-i Müslim'in mukaddimesi -yi­ne Müslim'in et-Temyîz'i gibi- hadis İmamlarının usûl İlminin kaidelerine giriş babında yazdıkları İlk çalışmalardandır."[200] Ben de derim ki: İmam Ebû Abdullah el-Buhârî'nin el-Câ­miu's Sahîh'inde usûl-ü hadis ilminin meselelerine dair pekçok İfadeler vardır. Keza et-Târîh'inde ve ed-Dıuz/â'sında da durum böyledir. Bu eserlerden hadis ilimlerine dair pekçok ifadeler top­lanabilir. Cerh ve tadil lafızları ile usûl ilmine dair çeşitli ifade­ler Ebû'I Hasan Ahmed bin Abdillah bin Salih el-lclî el-Kûfî sümme'tTarablûsî'nin (v.261) es-Sifcât'ında bulunabilir.Târîhu Ebî Zur'a e-Dimeşkide de (Ebû Zur'a 200/281) rica­le hadis ilimlerinin meselelerine dair gerçekten pek çok ifade vardır. Hatta bu eser bu ilimlere dair açıklamalar ve meseleler­le doludur. Öyle ki Öğrencisi Ebûbekr el-Hallâl (Ahmed bin Muhammed bin Hârûn) (v. 311) hocasının kitabını "Kitâbu't Târih ve ileli'r Rical" diye isimlendirmiştir.Bu kitabta usûl-u hadis ilmine dair önemli meselelerle ilgili olarak İmam, tabiî Muhammed bin Şihâb ez-Zuhrî'den (v. 124), İmam el-Evzâî'den (v. 157), İmam Mâlik'ten (v. 179) ve onlar dışındaki İkinci ve üçüncü asır İmamlarından sözler nak­ledilmiştir.Bu imamların sözlerinde şunlardan bahsedilmektedir: Raviyi tevsik etme, zayıf gösterme, cerh, tadil, bazı sika ravilerin başkalarından üstün olduklarını ifade etme, tedlîs yapanlarla yapmayanları anmak, hafız ile ehfaz (daha üst seviyede hafız), fakih ile fakih olmayan... arasındaki üstünlük, hadis rivayet et­menin, haber vermenin, icazetin, âlime kıraat etmenin, ondan hadis dinlemenin hükümleri, dinlenen hadisler hocadan nasıl rivayet edilecek, Ebû Zur'a ed-Dimeşkî'nin hocası Duheym gibi bazı zevatın kullandıkları ıstılahların belirtilmesi, Nebîfcl ile sohbette bulunmak, onunla karşılaşmak ve ona yetişmek şerefi­ne nail olanlar ile olmayanların zikredilmesi, mevâlî olanlar ile mevâlîlerîn mevâlîlerinin belirtilmesi, isimleri aynı fakat farklı olan kimselerin isimlerinin, ravilerin neseblerinin, lakabları-nm ve künyelerinin zikri, doğum ve vefat tarihleri ile bazı ho­calarının söylenmesi, kaderîlik veya hâricîlik bid'ati, zındıklık, sultanlarla beraber olmak veya onlara karşı gelmek sebebiyle cerh etmek ve diğer faydalı ve önemli meseleler.Muhaddis imamlardan bâzıları da hadisle ilgili söz söyler­ken, hadisin sıhhatini, zayıflığını veya illetini ortaya koyan ba­zı kaidelere işaret etmekteydiler. İmam et-Tirmizî, el-Câmi' ki­tabında çoğu kez, az olarak da Ebû Dâvûd, en-Nesâî gibi zevatlar da Sünenlerinde böyle yapmaktaydılar. Hatta et-Tirmizî, el-Câmi'sİnİ son derece güzel bir cüzle bitirmiş ve bu cüzü eserine katmıştır, el-îlelu's Sağîr adıyla maruf olan bu eseri, cerh ve ta­dil, senedin gerekliliği, zayıf kimselerden rivayet, zayıf kimsele­rin hadisleriyle ne zaman delil getirilir, ne zaman getirilmez, mânâyla rivayet konularına dair önemli pek çok açıklamalar içermektedir. Aynı zamanda bazı büyük muhaddislerin merte­belerinden, hadis alma ve rivayet etme çeşitlerinden, mürsel hadisin hükmünden, et-Tırmizî'nin eserinde hadis için hasendir veya garibtir diye söylemesi şeklindeki ıstılahından da bir nebze bahsedilmektedir:İmam Ebû Dâvûd da es-Sünen'ini anlattığı "Risâletu Ebî Dâvûd ilâ Ehli Mekke fî Vasfı Sünenihi"m yazmıştır. Bu risale­de de bu ilimle İlgili bir miktar güzel meseleler vardır. Keza Ahmed bin Hanbel'İn el-îlel ve Ma'rifetu'r Rical kitabı da böyledir. Bu eserde usûl ilmine dair pekçok bilgi vardır. İşte bu şekilde telif edilen eserler çoğaldı, çalışmalar çeşitlendi, usûl ve temel konular ile bunlara yönelik furû meselelere dair pek çok eserler yazıldı.Dördüncü asrın başlarında bazı âlimlerin bakışları dağınık olan bu konulan ve kaideleri, bu ilmin meselelerini, düzenle­meye ve birarada bulunduran bir eserde toplamaya yöneldi. Bu hususta İÎk müstakil çalışmayı yapan hafız, imam, üstad, bu işi son derece hazmetmiş ve bu İlmin imamlarından biri olan Ebû Muhammed eî-Hasan bin Abdirrahman bin Hallâd el-Fârisî er-Râmehurmuzî (265/360 civarı) yapmıştır.). Bu ilim dalında de­ğeri yüksek, kıymetli ve meşhur eseri el-Muhaddisu'i Fasıl bey­ne r Râvî ve'l Vâi'yi telif etmiştir.Daha sonra telifatlar peşi sıra gelmiş, çeşitli konulara dair  eserler yazılmıştır. Hafız İbn Hacer'in Şerhu Nuhbeti'l Fiker fî Mustalahi Ehli'l Eser'inde bunlar zikredilmiştir.Ayrıca burada onları zikredip konuyu uzatmayacağım.Bu mevzuda yapılan tarihî gezintiden şu mühim nokta orta­ya çıkıyor: Bir yalan veya İftiranın, eğlencenin, değişikliğin ve­ya batıl birşeyin ona karışıp, demediği şeyin Rasûlullah'a^' nisbet edilmesini ve Allah'ın^d dinine ondan olmayan birşeyin katılmasını engellemek için onu koruyup muhafaza ederek, îl-mu Mustalahi'l Hadis veya îlmu'l Hadis veya Ulûmu'l Hadis veya diğer adıyla Usûlü'l Hadis, sünneti mutahhareyle beraber birinci asırdan itibaren ortaya çıkmıştır. AllahM bu ilim ve onun ehliyle dinini, Şeriatını ve Rasûlününisavl hadislerini ko­rumuştur: "O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz ve onun koruyu­cusu da elbette biziz."[201] Bu ilim çürüğü hemencecik ayıran, zayıflık noktasını ve za­yıf olanı ortaya çıkaran, kıymeti ve mertebesine göre değer bi­çen hassas ve nazik bir ölçü olmuştur.Ravi, rivayet veya sened veyahut da durumuna göre hadis hakkında değerlendirmede bulunan kimse hüküm verirken ya aşağı iner ya da yukarı çıkar. İşte böylece Allah(cc) tuzak kuran­ların tuzaklarını, hilekârlarm hilesini boşa çıkarmış, peygam­berlerin efendisin in fol sünnetini kıyamete kadar korumaya al­mıştır.
 
 
Rivayetlerde yalan, iftira, karıştırma ve ilaveler yayılıp, yalancı uydurucular çoğalınca, münekkid muhadd islerden pekçoğu ça­lışmalarının büyük bölümünü; mevzu hadislerin, uydurma ha­berlerin yalan, değiştirme, bozma, ekleme, oynama, iftira tü­ründen ihtiva ettikleri yönler açısından yazılmasına ve ezber­lenmesine ayırdılar. Bunu şu gayeyle yaptılar: Hakiki durumla­rını insanlar bilsinler ve hiç kimse üzerine sahih İsnad eklen­miş veya makbul bir imama İzafe edilmiş mevzu hadislerle al­danmasın, îşte bu çalışmayla sahih olanlarla onlardan olma­yanlar birbirinden ayrılıp tanınmıştır. el-Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd'ında, Hafız-ı Kebîr îshâk bin Râhûye'nin terceme-i halinde, onun şöyle dediğini ri­vayet eder: "Dört bin yalan hadis ezbere biliyorum." Ona yalan hadisleri ezberlemenin ne mânâsı var diye sorulunca şöyle ce­vap verir: "Sahih hadisler içinde böyle bir hadise rastladığım­da, onu onlardan ayıklarım."[202] Yani sahihler arasından çıkarır, onlardan temizlerim; bu faydası var.el-Hafız el-Hatîb el-Bağdâdî el-Câmi' li Ahlâkı'r Râvî ve Adâbi's Sami' adlı eserinde "zayıf ravilerin ve rivayetine itimad edilmeyenlerin hadisleri bilinmeleri için yazılır ve sika kimse­lerin hadislerine karıştırılmaz. başlığı altında şöyle den"Ebû Hemmâm dedi ki; Ebû Gassân el-Kûfî'nin şöyle dedi­ğini duydum: Alî bin el-Medînî bana geldi ve îshâk bin Abdil-lah bin Ebî Ferve el-Medenî'nin [203] Abdusselâm bin Harb'tan naklettiği hadisleri benden yazdı. 'Bu hadisleri yazıp da ne ya­pacaksın?' dedim. 'Bilmek için yazıyorum ki, sahih hadislerle karıştırmayalım.' dedi. Dînever'de kadı olan Ahmed bin İshâk ta şöyle demiştir: Ebûbekr el-Esrem'i şöyle derken işittim: Ahmed bin Hanbel Yahya bin Maîn'i şan'a'da bir köşede Ma'mer'İn Ebân, Enes ta-rîkıyle gelen sahifesini yazdığını görür. (Bu uydurma ve asılsız bir sahifedir). Bir insan ona baktığında gizliyor (ve örtüyordu). Ahmed bin Hanbel (bu durumu görünce) şöyle sorar: 'Sen (Ma'mer'İn Ebân, Enes tarikiyle gelen sahifesini) yazıyorsun. Hem de onun mevzu olduğunu biliyorsun. Şayet biri sana 'Sen Ebân hakkında (cerh edici şekilde) konuşuyorsun hem de ol­duğu gibi hadisini yazıyorsun' derse ne diyeceksin?' Ona şöyle cevap verir:Ey Ebû Abdillah! Allah(cc) seni bağışlasın! Evet, mevzu ol­duğunu bile bile Abdurrezzâk, Ma'mer vasıtasıyla gelen bu sahı-feyi olduğu gibi yazıyor ve hepsini ezberliyorum. Böyle yapıyo­rum ki, daha sonra bir insan çıkıp da Ebân'in yerine Sâbit'i ko­yarak bu sahifeyi Ma'mer, Sabit tarikiyle Enes bin Mâlik'ten ri­vayet ettiğinde ona: Sen yalan söylüyorsun! Bu sahife Ma'mer vasıtasıyla Ebân'dan geliyor, Sâbit'ten değil, diyebileyim.Muhammed bin Râfi de şöyle demiştir: Ahmed bin Hanbel'i Yezîd bin Harun'un meclisinde gördüm. Beraberinde de Zukeyr'in (yalancı) Câbir el-Cu'fî'den rivayet ettiği kitap vardı.ve onu yazıyordu. Ona 'Ey Ebû Abdillah! Sen bize Câbir el-Cu'fî'den hadis yazmayı yasaklıyorsun, ama kendin yazıyorsun1 dedim. O da 'hadislerini tanımak için yazıyorum' dedi.Vekî' de es-Sevrî'nin şöyle söylediğini aktarmıştır: Üç çeşit hadis yazıyorum: Bir kısmıyla dinimi yaşıyorum. Bir kısmını tedkîk ediyorum. Bir kısmını da bilmek için yazıyorum;"[204] işte bu şekilde güzel bir gaye için, tanımak maksadıyla mev­zu hadisleri yazmalarına, Hafız Ebû Zur'a ed-Dimeşkî'nin et Târîh'inde, Hafız er-Râmehurmuzî'nin el-Muhaddisu'l Fâsıl’ın da yaptıkları nakillerinde imam el-Evzâî işaret etmiştir: "Rakiy-ye bin el-Velîd diyor ki: el-Evzâî'den şöyle dediğini işittim; Kendisiyle ilim elde edilen şeyi öğrendiğin gibi ilim elde edil­meyen şeyi de öğren."[205] Mütehassıs münekkid âlimler bu konuyla İlgili olarak, zayıf ve mecruh ravilerin terceme-i hallerine dair hususî kitaplar yazmışlardır. Bu eserlerinde hadis uydurucuları ile yalancıları­nın terceme-i hallerini vermişler, durumlarını ortaya dökmüş­ler ve terceme-i hâllerini anlatırken onlardan rivayet edilen mevzu hadisleri de anmışlar ve bunlara dikkat çekmişlerdir  Bu kitaplardan birkaçı şunlardır: el-Buhârî, ed-Duafâ; en-Nesâî, ed-Duafâ; el-Ukaylî, ed-Duafâ  îbn Hibbân, ed-Duafâ ve'l Metrûkîn; el-Ezdî, ed-Duafâ îbn Adiy, el'Kâmil fi'd Duafâ; îbnu'l Cevzî, ed-Duafâ; ez-Zehebî, Mîzânul itidâİ- fî Nakdi'r Rical; îbn Hacer, Lisânu'l Mîzân; Hafız Burhânuddîn el-Halebı, el-Keşfu'l Hasîs ammen Rumiye bi Va­di'I Hadis. Bu son kitap sadece hadis uyduranlara tahsis edilmiş­tir.Ayrıca, âlimler, insanlar tanıyıp onlardan uzaklaşsmlardîye mevzu hadisleri topladıkları kitaplar da telif etmişlerdir: Hafız. Muhammed bin Tâhir el-Makdisî (v. 507)" bîr kitap telif etmiş
ve adını Tezkiretul Mevzuat koymuştur. Hadisleri, baş tarafla­rını göz önünde bulundurarak harf sırasına göre dizmiştir. Bu eser diğerlerine göre muhtasar bir kitaptır. Ondan sonra Ebû Abdillah el-Huseyn bin ibrahim el-Cûzekâhî [206] (v. 543) Kitâ-bu'l Mevzuat mine'l Ehâdîsi'l Merfûât adlı eserini telif etmiştir. Buna Kitâbu'l Ebâtîl de denilir.Daha sonra bu ikisini îmam Ebû'l Ferec Abdurrahman bin el-Cevzî (v. 597) takip eder. O da el-Mevzûât adlı kitabını telif etmiştir. Bu eserin babları rahat anlaşılır şekilde düzenlenmiş olup, hadisleri bulmak rahat olduğundan en kolay istifade edi­lebilen ve konusundaki en geniş eserdir.Ondan sonra Hafız Dıyâuddîn Ebû Hafs Ömer bin Bedr el-Mevsılî (v. 622) el-Muğnî ani'l Hıfzi ve'l Kitâb bi Kavlihim: Lem Yesihha Şeyun fî Hâze'l Bâb adlı cüzü telif etmiştir. Bu eserinde îmam ibnu'l Cevzî'nin eserini gayet güzel bir şekilde özetlemiştir.
Bunu ibnu'l Kayyım el-Cevziyye diye maruf Hafi2, Münekkid, İmam Ebû Abdillah Muhammed bin Ebîbekr (v. 751) ta­kip eder. Bu zat da el-Menârul Munîf fi's Sahihi ve'd Daîfâdh eserini telif etmiş ve îbnu'l Cevzî'nin kitabını güzelce özetle­miştir. Mevzu hadisleri tanımak için temel prensipler ve kaide­leri yerleştirmiştir. Kitap küçüklüğüne, haciminin ufaklığına rağmen çaplı, faydalı ve seçkin bir eser olmuştur. Tıpkı ibnu'l Kayyım'ın(rh) diğer eserleri gibi.Daha sonra Ebû'l Hayr, Muhammed bin Abdirrahman es-Sehâvî (v. 902) el-Mekâsıdu'I Hasene fî Beyâni Kesîrin mine'l Ehâdîsi'l Müştehira ale'l Ekine-adlı kitabını telif etmiştir. Ese­rinde mevzu hadislerden büyük bir kısmını zikretmiştir. Bu dü­zenli ve faydalı bir eserdir.Daha sonra Hafız es-Suyûtî (v. 911) büyük kitabı el-Leâliu'l Mesnûa fi'l Ehâdîsi'l Mevzua'yi telif etmiştir. Bu eserinde ib­nu'l Cevzî'nin kitabını tenkid etmiş ve onda olmayan bir kısım hadisleri ilave etmiştir. Keza ikinci eseri Zeylu'l Mevzuat'ı da telif etmiştir. Bu da mühim ve faydalı bir kitaptır. Onu Şeyh, Muhaddis, Hafız Ebû'l Hasan Alî bin Muham­med bin Arrâk el-Kinânî (v. 963) takip eder. O da Tenz$u'ş Şerîati'l Merfüa ani'l Ahbâri'ş Şenîaü'l Mevzua adlı eserini te­lif etmiştir. Bu eserinin bablanm ve tertibini güzelce düzenle­miştir. Kitabının başına önemli ve kıymetli bilgilere haiz geniş ve çaplı bir mukaddime yazmıştır. Bu eser hadis uyduranların isimlerini harf sırasına göre ihtiva etmektedir. Bu yönüyle bir nevi hadis uyduranların listesi gibidir.Bu müellifleri Allâme, Muhaddis, Fakın Aliyyu'l Kârı el-Herevî el-Mekkî (v. 1014) takip eder. Mevzu hadislerle ilgili iki eser telif etmiştir. Büyük olanının ismi Temyîzu'l Merfu mi­ne'I Mevzu, bu el-Mevzûâtul Kübrâ'âıt. Küçüğünün ismi de el-Masnû' fî Ma'rifeti'l Hadisi'l Met^û'dur, bu da el-Mevzûâtu s Suğrâ'âır. Ben el-Masnu kitabı [207] ile İbnu'l Kayyım'ın el-Me-nâru'l Munîf inin [208] hizmetini îfâ ettim. (Dipnotlar ıy la beraber baskıya hazırladım). Zaten her ikisi de muhtasar kitaplar içinde meramı ifade etme, faydalı olma ve hüsn-ü kabul görme yönüy­le en üstün eserlerdendirler.Bu zevatı Allâme Şeyh Ismâîl el-Aclûnî (v. 1162) takip ed­er. Keşfu'l Hafâ ve Muzîlu'l libâs amme'ştehera mine'l Ehâdîs ala Elsineti'n Nâs adlı eserini telif etmiştir. Daha Önce zikri ge­çen Hafız es-Sehâvinîn kitabının usulünce hazırlanmıştır, es-Sehâvi nin kitabında olmayan mevzu ve diğer hadislerden pek-çoğunu eserine ilave etmiştir. Ondan sonra îmam Ebû Abdillah Muhammed bin Alî eş-Şevkânî el-Yemânî (v. 1255) gelmiş ve el-Fevâidu'l Mecmua fi'l Ehâdîsi'l Mevzua adlı eserini telif etmiştir. Bu konuda ken­dinden öncekilere nisbetle eserine güzel bilgiler koymuştur.Bunların dışında, mevzu hadislerle ilgili olarak telif edilmiş başka kitaplar da vardır. Muhteva itibarıyla yerimiz onları ala­cak genişlikte olmadığından zikrettiklerimizle yetiniyor, diğer­lerinin isimlerini vermiyoruz.
 
 
İlim eksikliği, meseleye vakıf ve insanları aydınlatacak uyanık âlimlerin azlığı. sebebiyle mevzu hadislerin yaygın olarak üm­metin kültürü, anlayışı ve gidişatı üzerindeki tehlikesine baka­rak, bu hadislerden kurtuluşun şöyle olacağını görüyorum:İlim ehli ve idareciler, mevzu hadisleri sahihlerinden ayır­maları için zikrettiğim kitapları insanlar arasında yaymalıdırlar. Çünkü böyle bîrşey onların konuşmalarına, delil olarak getir­dikleri hususlara karşı hassas olma ve hakikati görme yönünde takviyede bulunacaktır. Dinî kültürlerini dine yapışmış, ona. karışmış şüpheli şeylerden temizleyecektir. Bu gerçekleşince mevzu hadislerden sahih hadislere döneceklerdir. Bu iş yapıla­cak olursa tamamı hayır olur.Mevzu hadis kitaplarına tekrar tekrar bakıp müracaat et­mek, başkaları bir tarafa ilim talibini duyup ezberlediği ancak tedkîk edip araştırmadığı batıl ve yalan hadislerle çokça delil getirmekten kurtaracak, artık onları dayanak olarak alma tehli­kesinden uzaklaşmasına yardımcı olacaktır. Hadis talibinin ak­lında bu tür hadisler gerçekten de çoktur! Çünkü çoğunlukta tefsir, hadis, fıkıh, usûl, ahlak, edebiyat, tarih, lügat, nahv ve diğer kitapları okuduğundan bu eserlerde zikredilen mesnedsiz pekçok hadis zihnine yapışıp kalmaktadır. Bu hadisleri okurken ya vakti olmamakta ya da olduğu halde bunun hakikatini araştırıp, uydurulduğunu ortaya çıkaracak İlmî hazırlığı bulunma­maktadır. Böyle olunca da, hadis kalbine ve diline yerleşmekte, okuduğa veya duyduğu gibi düşünmeden rivayet etmektedir. Bundan da ortaya büyük bir zarar çıkmaktadır İdrak ve anlayışının sağlam olması yanında ilim talibinden İstenen hususlardan bir tanesi de, mevzu hadis kitaplarına tek­rar tekrar, çokça müracaat edip bakmasıdır. Çünkü bu eserlere çokça bakması onu bu tür hadislerden iyice korur ve uzaklaştı­rır. Rasûlullah'tan(sav) rivayet ettiği hadislerin sıhhatini iyi tes-bît edip hassas davranma düşüncesini kuvvetlendirir. Ayrıca bü tekrar bakışlar göze ve basîrete canlılık katar, talibin aklında batılla sahihi, sağlamla zayıfı birbirinden ayırma melekesini kuvvetlendirir. Elbette bunu yapmakta bu yönleriyle pekçok hayır vardır. Okuduğunu belleyen araştırıcı ilim talibi, bu ki­taplarda zikredilen, daha önceden bilmediği mevzu hadisleri öğrenmek, önceden öğrendiklerini tekrar etmek, aslında zayıf veya mevzu olan ancak sağlam veya sahihtir diye bildiği hatalı bilgisini tashih etmek için, sürekli olarak mevzu hadis kitapla­rına bakmak ihtiyacında ve mecburiyetindedir.Sahih hadisleri tedkîk edip okumanın yanında, mevzu hadis kitaplarına tekrar tekrar bakmak, bunları hayırlı bir öğretici, kabulden ve delil getirmeye devam etmekten hayırlı bir kurta­rıcı, İnsanlara gösterip, tanımalarını ve terketmelerini teminde ve bunların yerine Rasûlullah'tan(sav) gelen sahih hadisleri yer­leştirmede iyi bir yardımcıdır. Çünkü sahih hadisler Müslümanın dînî ve dünyevî tüm ihtiyaçlarını hakkıyla karşılar. Zaten Allah Teâlâ da eskiden beri hak için batıla ihtiyaç bırakmamış­tır. Elhamdülillah. Hocamız îmâm el-Kevserî(rh) sahih sünnetin yayılmasına ıhtîmam gösterir, mevzu hadislerin yayılmasından korkardı. Nite­kim Ezher Üniversitesi Rektörü Mustafa Abdurrezzâk'a(rh) şu teklifi sunmuştur: "Ezher Üniversitesi'nde lisans üstü öğrenimde, sırf mevzu ve zayıf hadisler dersi için bir hoca tayın edilsin. Bu hoca Ebû'l Hasan bin Arrâk el-Kinânî'nİn Tenzîhuş Şerîati'l Merfûa ani'I Ahbâri'ş Şenîati'l Mevzua kitabını bu dersin eğitimi için temel kitap olarak kabul etsin. Çünkü bu eserin bazı üstün Özellikleri vardır. Şöyle ki:"Bir cihetten, kitabın başında hadis uydurma işi ve uyduran­larla ilgili, İbnu'l Cevzî'nin Mevduat'ından nakledilmiş ve baş­ka eserlerden alınmış bilgileri ihtiva eden nefis bir mukaddime vardır. Keza eserin başında Hafız Sıbt İbnu'l Acemî'nin el-Keşfu'l Hasîs ammen Rumiye bi Vadi'l Hadis'i vardır. Çünkü mev­zu hadisleri anlatırken kimlerin hadis uydurduğunu bilmeye son derece ihtiyaç vardır."[209]
 
 
Bildiğim kadarıyla, mevzu hadisin emarelerine ve onu tanıma­nın kaidelerine en güzel şekilde temas eden şu iki büyük âlimdir: Birincisi, İmam İbnu'l Kayyım el-Cevziyye, el-Menâru'1 Munîf fi's Sahihi ve'd Daîf adlı eserinde bunları zikretmiştir. İkincisi de imam İbn Arrâk el-Kinânî, Tenzıhu'ş Şeriatı'I Mer­fûa anıl Ahbâri'ş Şenîat’il Mevzua adlı eserinin başında zikret­miştir. Ben bu iki imamın söylediklerini ihtiyacın gerektirdiği ölçüde biraz özetleyip biraz da ilavede bulunup aktaracağım:îmam İbn Arrâk, Tenzîhu'ş Şerîati'l Merfûa adlı eserinde şöyle der: Mevzu hadisi tanımanın bazı emareleri vardır:
1~ Uyduranın uydurduğunu itiraf etmesi. Başından sonuna dek her sûreyle ilgili Kur’an'in faziletlerine dair hadis gibi. Meysere bin Abdirabbih bunu uydurduğunu itiraf etmiştir. Kendisinin bu ve diğer rivayetleri reddedilmiştir. Bizim onun itirafını emare olarak almamızdan şunu anlamamız gerekir: îti-raf edenin bu itirafına bakarak hemen mevzudur diye hüküm vermiyoruz. Çünkü itirafında da yalancı olabilir. Bununla bera­ber, kesin hüküm vermemekten hadisi hakkında hüküm veril­mez mânâsı çıkmaz. Çünkü hüküm zann-ı galibe göredir. Bura­da da durum böyledir. Eğer böyle olmasaydı, itiraflarında dahi yalan söylemeleri ihtimalinden dolayı, öldürdüğünü itiraf ede­nin öldürülmesi, zina ettiğini itiraf edenin recmedilmesi caiz olmazdı. Öyleyse itiraf edenin itirafına sözünün doğruluğunu gösteren karineler de eklendiğinde, kesin olarak mevzudur diye hüküm veririz, özellikle de itirafını bize söylemesi tövbesinden sonra olursa. (Bu bilgiler İbn Hacer'in Şerhu'n Nuhbe'sinden biraz ilavelerde bulunularak aktarıldı).
2- İtirafına yakın bir durumun söz konusu olması: Tarihin kendisini yalanlaması gibi. Allâme ez-Zerkeşî ile Hafız el-Irâ-kî'nin dediği gibi, bunun misali, hadisi rivayetinde tek kalan ki­şinin kendisinin doğum tarihini veya hadisi ne zaman işittiğini belirtmesidir. Verdiği tarihe bakıldığında hocasından hadisi işit­mesi mümkün değildir. Veyahut yer adı vererek orada işittiğini söyler fakat kendisine naklettiğini iddia ettiği kimsenin o yere hiç gitmediğinin bilinmesiyle yalan söylediği anlaşılır.
3- Adeten yalan söylemek üzere biraraya gelmeleri veya bir­birlerini taklidi mümkün olmayan büyük bir topluluğun o ha­disin ravisinin yalan söylediğini gösteren bir rivayette bulun­maları.
4- Ravİnin halinde bulunan bir karine: Gıyâs bin İbrâhîm en-Nehaî'nin el-Mehdî'yle ilgili kıssası gibi. Daha önce geç­mişti.[210]
Rivayet edilen hadiste bulunan bir karine: Tevil kabul etmeyecek şekilde aklın icablarına aykırı olması- Buna duyula­na, müşahede ile sabit bilgilerin, tabiî dünya gidişatının ters olması da dahildir. Keza Kur'an'm katı nassma ve mütevatir sünnetin veya katı icmânm ifade ettiği hususa aykırı olması da böyledir ez-Zerkeşî der ki: Bu, hadisteki münâfatı kaldıracak bir ifa­denin ravilerden birinin rivayetinde, metinden düşmüş olma ihtimali olmadığı zaman söz konusudur. Şu hadis gibi: 'Yüz yıl sonra yeryüzünde hiçbir insan kalmayacak' hadisi gibi. Oysa 'sizden' kelimesi bir ravinin rivayetinde düşmüştür.Abdulfettâh da der ki: "Sizden" kelimesi Ahmed bin Han-beFin Müsned'inde Câbir bin Abdillah'ın^l müsnedinin iki yeiinde geçmektedir:Birinci yer, III/305: Câbir'den: Rasûlullah^l vefatından az bîr süre sonra veya altı ay Önce şöyle buyurdu: "Bugün yaşayan hiçbir insan veya sizden hiçbir insan yüzüncü yıl geldiğinde ha­yatta olmayacaktır."İkinci yer, 111/379: Câbir bin Abdillah'tan; Nebîn ashabına şöyle buyurdu: "Sizden hiçbir insan yüzüncü yıl geldiğinde ha­yatta olmayacaktır."
Hafız lbn Hacer de diyor ki:Sünnetin, mütevatir olanla kayıtlandınlması (yani müteva­tir sünnete aykırı olmasının emare olarak kabul edilmesi), mü­tevatir olmayana aykırılığı hariç tutar. [211] Bu sebeple mütevatir olmayan hadise muhalif olmasına bakıp, hemen hadisin mev­zuluğuna hükmeden kimse hata eder. el-Cûzekânî, eî-Ebâtîl ki­tabında bunu çok yapmıştır. Oysa bu, hiçbir şekilde iki hadis arasını bulmanın mümkün olmadığı zamanlarda söz konusudur. Aiaları bulunabiliyorsa hadis hakkında birşey söylenemez. Şeyh İbn Dakîk el-id de bu emareye, yani rivayetteki bu ka­rineye işaret ederek şöyle demiştir:Rivayetin kendisi veya hadisin lafızlarına bakarak, çok defa hadislerin mevzu olduğuna hükmederler. Onların mevzudur di­ye hüküm vermelerinin temelinde, NebîninM sözlerini çokça incelemeleri sebebiyle, kendilerinde üstün bir yetenek ve kuv­vetli bir meleke oluşmuş olması yatmaktadır. Bu melekeyle Nebî(as)'ın sözü olması mümkün olanlarla olmayanları birbirlerin­den ayırırlar.
6- Şartlar, büyük bir olayı ihtiva eden hadisin kalabalık bir cemaat tarafından nakledilmesini gerektirirken, bunu sadece bir tek kişinin rivayet etmesi.
7- Rivayetin mükelleflerin hepsinin bilmesi gereken, bilme­menin özür kabul edilemeyeceği bir bilgiyi ihtiva etmesi ancak bir kişinin rivayet etmesi.
8- Lafzının ve mânâsının bozukluğu da mevzuluğun emare­lerinden bir tanesidir. Hafız lbn Hacer diyor ki: Ölçü, mânâsı­nın bozuk olmasıdır. Bu ne zaman tesbît edilirse, -lafızları bo-. zuk olsa da olmasa da- hadisin mevzuluğuna işaret eder. Çünkü bu dinin herşeyi güzeldir. Bozukluk ise seviye düşüklüğüne gö­türür. Böyle birşey dinin nassları için düşünülemez. Sadece lafız bozukluğuna gelince, bu hadisin mevzuluğuna işaret etmez. Çünkü ravinin hadisi mânâ İle rivayet etme ihtimali vardır, mânâya zarar vermeden fasih olmayan ibarelerle hadisi naklet­miş olabilir. Ancak, ravi rivayet ettiği hadisin lafızları bi zatihi peygamberini ifadeleridir derse, bu durumda lafızlarının bozukluğu hadisin mevzuluğuna işaret eder.
9- Hocalarımızın hocası el-Burhân el-Bikâî der ki: Mânânın bozukluğuna işaret eden karinelerden biri de şudur: Küçük bir günaha karşılık büyük bir azabı veya küçük bir amele karşılık büyük bir müjdeyi haber vermesi. Kıssacıların hadislerinde bu durum çokça görülür. Şu mevzu hadis gibi: "Kim şu kadar namaz kılarsa, cennette ona yetmiş ev vardır. Her evde yetmiş bin daire vardır. Her dairede yetmiş bin yatak, her yatakta da yetmiş bin cariye vardır."
10- Bir karine de îmam Fahruddîn er-Râzî'nin el-Maksûl fî İlmi Usûli'l Fıkh'ta [212] zikrettiğidir: Rivayetin, haberlerin yerle­şip, toplanmış olduğu bir zamanda rivayet edilmesidir. Rivayet edilen böyle bir haber araş tır ti irdiği halde ne insanların hafıza­larında ne de kitaplarda rastlanmaz, (işte bu onun mevzuluğu-na bir karinedir). Sahabe ve onlara yakın olan ve haberlerin henüz yerleşmediği [213] dönemde bir zatın başkasınca bilinme­yen bir haberi rivayet etmesi ise caizdir.Hafız el-Alâî şöyle der:"Böyle bir haberin başka yerlerde rivayet edilip edilmediği araştırmasını, hadislerin tamamını veya büyük çoğunluğunu ez­berlemiş Ahmed, Alî bin el-Medînî, Yahya bin Maîn ve onlar­dan sonra gelen el-Buhârî, Ebû Hatim, Ebû Zur'a, onlardan sonra gelen en-Nesâî, daha sonrakilerden ed-Dârekutnî gibi büyük hafızlar yapar. Çünkü bir hadisin mevzu olduğuna hü­küm vermek için malzemeleri, hadislerin tarîklerini toplayıp, uzak beldelerde bulunan rivayetlerin çoğuna muttali olmak su­retiyle oluşur. Böyle olursa ravilerin rivayetlerinden olan hadis­ler ait olmayanlardan ayırt edilebilir. Durum böyle olunca, bu mertebeye varamamış bir kimse vicdansızca bir hadis için mev­zudur diye nasıl hüküm verecek? Böyle birşey hadisçilerin uy­gulamalarının kabul etmediği bir haldir."Ben de diyorum ki (diyen İbn Arrâk): Bundan şunu anlıyo­ruz ki, onun zikrettiği hafızlar ve benzerleri (Abdulfettâh da der ki: Ve bunlar gibi olan müteahhirundan Hafız ed-Dıyâ el-Makdisî, îbnu's Salâh, es-Sâğânî, el-Münzirî, en-Nevevî, İbn Dakîk el-Id, ed-Dimyâtî, İbn Teymiyye, el-Mizzî, ez-Zehebî, es-Subkî, ez-Zeyleî, İbn Kesîr, ez-Zerkeşî, ibn Receb, İbnu'l Mu-lakkin, el-Irâkî, el-Heysemî, İbn Hacer, el-Aynî, ibnu'l Hu-mâm, es-Sehâvî, es-Suyûtî, ez-Zurkânî, îbnu Himmât ed-Di-meşkî gibi hadisçiler) bir hadis hakkında 'bunu bilmiyorum' veya 'aslı yok' der (ve kendisinden sonra hafızlardan hiç kimse de onu tenkîd etmezse) bu, hadis için mevzudur diye hüküm vermeye yeterli olur. Yine de en iyisini Allah[ccl bilir.
11- es-Suyûtî, Tedrîbu'r Râvide [214] mevzuluğun alametle­rinden biri olarak şunu zikreder: Ravİnİn Rafızî, rivayet ettiği hadisin de ehl-i beytin faziletine dair olması. Ben de diyorum ki (diyen îbn Arrâk): Veyahut Rafızînin rivayetinin kendileriy­le mücadele edenlerin aleyhinde olması.[215] İmam İbn Kayyım el-Cevziyye, el-Menaru'l Munîf fi's Sahîhi ve'd Daîfte der ki:"Bana, senedine bakmadan bir hadisin mevzu olduğunu bir kaide ile anlamak mümkün müdür diye soruldu.Bu çok Önemli bir sorudur. (Hadisin senedine bakmadan mevzu olduğunu) sahih hadisleri tanıyıp bilmede son derece yetişmiş, hadisler onun eti ve kanıyla hemhal olmuş, hadislere karşı kendisinde bir meleke oluşmuş, hadisleri ve rivayetleri ta­nımada, onun ashabından biri gibi Rasûlullah'mfsavl emrettiği, nehyettiği, haber verdiği, davet ettiği, sevdiği, hoşlanmadığı ve ümmete şeriat olarak koyduğu hususlara vakıf olarak O'nun ya­şantısını ve hayat çizgisini bilmede son derece mütehassıs ol­muş kimse bilebilir. Böyle bir insan Rasûlullah'm[sav' hallerin­den, hayat çizgisinden ve sözlerinden, başkalarının bilmediği fakat Rasûlullah'ınlsavl haber vermesinin caiz olduğu şeylerle haber vermesinin caiz olmadığı şeyleri bakınca anlar.Bu tabî olanla tabî olduğu insan (metbû') arasındaki durum gibidir. Tabî olduğu kimsenin" sözlerine, fiillerine dair bilgileri öğrenmeye hırslı olan kimsede, bu insana nisbet edilmesi sahih olanlarla olmayanları birbirlerinden ayırma melekesi oluşur. Bu ona has bir durumdur. Kendisi gibi olmayanlarda bu meleke bulunmaz. Bu durum, imamlarını taklîd eden mukallidterin du­rumuna benzer. Nasıl ki onlar imamlarının sözlerini, ifadelerini ve görüşlerini bilirler, hadis mütehassısları da Rasûlullah'a(sav) ait olanlarla olmayanları bilirler. Yine de en iyisini Allah(cc) bi­lir.[216] Abdulfettâh der ki: Şeyh Muhammed el-Hût el-Beyrûtî Es-ne'l Metâlib adlı eserinde îmam Ibnu'l Kayyım'ın bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: " Bu cevap Şeriat-ı mutah-haraya muhalif olan mevzu, münker hadise nisbetle doğrudur. Ama mevzu hadislerin bir kısmı Şeriata muhalif olmakla bera­ber bir kısmının mânâsı doğrudur. Bu tür hadisler ise sadece is-nadıyla bilinip tanınır. (Tanınması İçin de) nakledilmeleri ge­rekir. Zaten önceleri uydurulmuş olan tüm hadisler kitaplarda nakledilmiştir de. (Bunlarla ilgili olarak) âlimlerin kitablarına müracaat edilebilir." [217] Bu Ibnu'l Kayyım'ın sözünün eksik ta­rafını güzel ve kıymetli bir tamamlamadır.[218] Daha sonra ibnu'l Kayyım suali soranın sorusuna verdiği ce­vabı tamamlama kabilinden şöyle der"Bizler, hadislerin mevzu olduğuna işaret eden bir kısım ka­idelere dikkat çekeceğiz. Bunlardan bîr kısmı şunlardır:
1- Hadisin Rasûlullah'ın(sav)  söylemeyeceği saçmalıkları ih­tiva etmesi: Böyle hadisler gerçekten çoktur. Şu yalan hadiste olduğu gibi: 'Kim lâ ilahe illallah derse Allah bu sözden yetmiş bin dilli bir kuş yaratır. Her dil yetmiş bin lisan konuşur ve o kimse İçin Allah'tan mağfiretini isterler.
2- Düşüncenin o hadisi yalanlaması: 'Patlıcan ne niyetle yenirse ona şifa olur' mevzu hadisi gibi.
3- Hadisin çirkin manâlı ve alay edilebilecek ifadeler içer­mesi: Şu hadis gibi: 'Pirinç insan olsaydı çok halîm selîm olur­du. Aç kimse yediğinde onu mutlaka doyurur.' Bu, buz gibi çir­kinliklerdendir. Bırakın nebilerin efendisinin sözü olmasını akıllı insanların sözleri bile bu çirkinliklerden uzaktır.
4- Hadisin sahih sünnetin getirdiği hükme aykırılık ihtiva etmesi: Fesad, zulüm, boş şeyler, batılı Övme, hakkı yerme vb. hususları ihtiva eden her hadis batıldır. Allah Rasûlü bu tür hadislerden bendir. Bu babtaki hadislerden bir kısmı ismi Mu­hammed veya Ahmed olanları medhetmeye dairdir. Bunlara göre bu isimlerde olanlar cehenneme girmeyecektir. Bu ise O'nun[sav] diniyle öğrenilen şu hususa aykırıdır: 'Cehennemden isimler veya lakablar sebebiyle kurtuluş yoktur. Cehennemden kurtuluş İman ve salih amellerledir.
5- Rasûlullah'ın(sav) sahabenin tamamının huzurunda büyük bir iş yaptığının ve ashabın bunu gizlemek hususunda ittifak edip nakletmediklerinin iddia edilmesi. Bid'at fırkalarının en yalancısının (Şia'nın) şu İddiası gibi: 'Rasûlullah'53"! veda hac­ımdan dönerken tüm ashabının huzurunda Alî bin Ebî Tâ-lib'in elinden tuttu ve herkes onu tanıymcaya dek ayakta tuttu ve sonra şöyle buyurdu: 'Bu benim vasîm ve kardeşimdir. Ben­den sonraki halifedir. Onu dinleyip itaat edin.' Daha sonra sa-hâbîler bunu gizleyip, bu sözü değiştirip Rasûlullah'ın[sav] emri­ne muhalefet etmekte ittifak ettiler.' Allah'ın(cc) laneti yalancı­ların üzerine olsun.
6- Hadisin kendi içinde batıl olması: Hadisin batıllığı Rasûlullah'ın(sav) kelamı olmadığını gösterir. Şu hadis gibi: 'Gökyü­zündeki samanyolu arşın altındaki yılanın terinden yaratılmış­tır.'
7- Rasûlullah'ın(sav) sözüne benzemesi bir tarara -çünkü onun sözleri kendisine gelen vahiydir- peygamberlerin sözüne bile ben­zememesi. Şu hadis gibi: 'Güzel yüzlü ve kara gözlülerle beraber olun. Çünkü Allah Teâlâ güzele cehennemle azap etmekten uta­nır.' Allah'ın^ laneti bunu uyduran pis herife olsun.
8- Hadiste 'şu tarihte' şeklinde zaman belirtilmesi. Şu şekil­deki sözler gibi: 'Şu sene gelince şu olacak'; 'şu ay geldiğinde şu meydana gelecek1 gibi. Şirret yalancının şu sözü buna bir misal­dir: 'Muharrem ayında ay tutulursa fiyatlar artar, anarşi olur ve sultan iç meselelerle uğraşmak zorunda kalır. Ay safer ayında tutulursa, bu sefer de şunlar olur..' Yalancı bu şekilde devam edip her ayla ilgili birşeyler söyler.
9- Hadisin daha ziyade doktorların ve İhtisas sahibi kimse­lerin tavsiyelerine benzemesi. 'Keşkek beli kuvvetlendirir' hadisi ile çocuklarının az olduğunu NebîyeîsavI şikayet edene yu­murta ve soğan yemesini emrettiği hadis gibi.
10- Akılla ilgili hadisler. Hepsi yalandır. Şunun gibi: 'Allah aklı yarattığında ona gel dedi, geldi. Git dedi, gitti. Sonra be­nim için senden daha kıymetli birşey yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm, buyurdu.'
İbnu'l Kayyım daha sonra bu mevzu hadisin durumunu açıklar.
11- Hızır ve hayatının anlatıldığı hadisler. Hepsi yalandır. Hızır'ın hayatıyla İlgili bir tek sahih hadis yoktur.
îbnu'l Kayyım bu meseleyi geniş şekilde îzâh eder.
12- Müşahedeyle sabit sahih bilgilerin hadisin batıl olduğu­nu ortaya koyması. Uyduranın peygamberlerle ilgili haberleri karalamak kastıyla uydurduğu uzun boylu Üc bin Unuk hadisi gibi. Bu mevzu rivayette Ûc'un boyunun üçbin üçyüz otuzüç zi­ra' olduğu geçer...
13- Hadisin Kur'an'ın sarih nassına aykırı olması. Dünyanın ömrünü belirten hadis gibi: 'Dünyanın ömrü yedibin yıldır ve bizler yedinci bindeyiz.'
14- Gün ve gecelerdeki namazlara dair hadisler. Pazar günü ve gecesi kılınan namazlar, pazartesi günü ve gecesi kılınan na­mazlar ile haftanın diğer günleriyle İlgili namazlara dair hadîs­lerin tamamı yalandır.
15- Şabanın ortasındaki geceyle ilgili (bu geceki ibadetlerle ilgili) hadisler. Şu hadis gibi: 'Ey Alî! Şabanın ortasındaki ge­cede bin kulhüvallahu'yu okuyarak her kim yüz rekat namaz kılarsa, bu gece istediği herşeyi Allah yerine getirir'.,.
16- Hadis lafızmın bozukluğu ye çirkinliği: Böyle rivayetleri kulak işitince çirkin bulur, insan tabiatı kabul etmez, akıllı kimseye mânâsı kötü gelir. Şu hadis gibi: 'Dört şey dört şeyden doymaz: Kadın erkekten, toprak yağmurdan, göz bakmaktan, kulak haberden.
17- Habeşlileri've zencileri yeren hadisler. Hepsi yalandır. Şu hadis gibi: 'Zenci doyduğunda zina, acıkınca hırsızlık eder.'
18- Türkleri, burulmuş kişileri ve köleleri yeren hadisler. Şu hadis gibi: 'Allah, burulmuş kişilerde hayır olacağını bilseydi, onların sulbünden Allah'a ibadet edecek bir nesil çıkarırdı.'
19- Batıl olduğunu gösteren karinelerin hadisin etrafında bulunması. Hayberliİerden cizyenin kaldırılışına dair hadis gi­bi. Daha önce aktarılmıştı. [219] Bu hadis on yönden batıldır.
İbnu'l Kayyım burada bu on yönü açıklar.
20- Güvercinle ilgili hadisler. Hiçbiri sahih değildir. Şu ha­disler gibi: 'Güvercine bakmak Rasûlullah'ın^i hoşuna gider­di.' 'Kazanana hediye verilen müsabaka sadece develerle, ok­larla ve atlarla veya kanatlılarla yapılır.' Yalancı herif buna 've­ya kanatlılarla' ifadesini eklemiştir. Daha önce bahsedilmiş­ti.[220]
21- Tavuk beslemeye dair hadisler. 'Tavuk, ümmetimin fa­kirlerinin koyunudur' hadisi gibi.
22- Çocukları yeren hadislerin tamamı baştan aşağı yalan­dır: 'Sizden birinizin yüzaltmış yılından sonra köpek eniği ye­tiştirmesi çocuk yetiştirmesinden daha hayırlıdır.'   .
23- Geleceğe dair tarih veren hadisler de böyledir: Daha önce buna değinilmişti. 'Şu yıl geldiğinde şu meydana gelir' şeklindeki hadis gibi.
24- Aşure günü sürme sürünmek, süslenip yağlanmak, ko­kulanmakla ilgili hadis de böyledir: Yalancıların uydurmaların­dan biridir. Başkaları da bunu uyduranlara karşı Aşure gününü üzüntü ve yas günü edinmişlerdir. Her İki grup da bid'atçidir, sünnetten çıkmıştır.
25- Sûrelerin fazileti ve şu sûreyi okuyana şu kadar sevap vardır şeklinde, tüm sûrelerin faziletini tek tek beyan eden ha­dis de böyledir."İmam İbnu'l Kayyım'ın zikrettikleri burada bitti. Eserinde bu kaidelerin açıklamalarım genişçe yapmıştır. Bu kaidelerden sonra muhtelif mevzu hadislerden bir demet zikretmiştir. Sade­ce işaret etmekle yetiniyor, buraya almıyorum. Bu şümullü ve faydalı kaideler ile doğru ve parlak emareler Müslüman kimse ile ilim talibine mevzu hadisi tanımayı öğre­ten en üstün prensiplerdir. Bunlar ona reddedecek veya en azından duraksayacak kadar, yalancıların insanlar arasına attık­ları hadislere karşı uyanıklık ve sağlam bir düşünce kazandırır.Bu emareler ve kaidelerin en azından şu faydası vardır: Ali­min ve öğrencinin zihninde sahih hadis ile yalan hadis ölçüsü­nü yerleştirir. Kültür birikimine veya ilmî malumatına bu gibi bilgileri ekleyen kimse geniş bir ilmi ve büyük bir ganimeti el­de etmiş demektir. Başarıyı üzerine alan Allah'tır.Çalışmamız mütevâzîdir. Bununla beraber buraya kadar an­latılan sünnet tarihi ve hadis ilimlerine dair kısa bilgilere ba­kan kimse için şu ortaya çıkmaktadır: Allah(cc) dinini ve Nebîsinindi sünnetini tahrif ve değişiklikten, ona bîrşey karışma­sından veya bir hükmünün kalkmasından korumuştur. Bunları korumak için her dönemde ve her beldede, sahâbe-i kiram za­manından İtibaren bugüne kadar ve Allah'ın(cc) dilediği zama­na kadar devam edecek uyanık hafızlar, zekî âlimler ihsan et­miştir. Bu âlimler hadisler için metodik esaslar, ilmî kaideler koymuşlar, ilmî birikimleriyle hadisleri kuşatmışlar, gönülden severek ona hizmet etmişler, en iyi ve en kıymetli olanları onun yoluna feda etmişler, tuzak kuranların hilelerinden, iftira edenlerin iftiralarından muhafaza edip korumuşlardır. Çünkü Allah Teâlâ'nıntel korunmuş olan kitabında bu husus daha baş­tan tasdik edilmiştir: "O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbete biziz."[221] imdi, buraya kadar aktardıklarım, muhaddis âlimlerin ha­disin hizmetinde, onu karıştırıcıların ellerinden koruma çalış­malarından bir demet- Bu bilgi demetinde onların her dönem­de yalancılara ve yalanlara karşı sürekli mücadele ettiklerini, batılı, batıl ehlini ve onların kalemlerini her dönemde hezime­te uğrattıklarını görmüş olduk. Bu âlimler bunu yapmak zorun­daydılar zaten. Çünkü Allah'"! bunu onlara farz kılmıştı. Yani bu işi yapmak onların vazifesiydi. Allah Teâlâ dine ve müslü-manlara yaptıkları bu hizmetlerden dolayı onları en hayırlı bir şekilde mükafatlandırsın. Alemlerin rabbı olan Allah'a(cc) hamd olsun. Allahım! Kısa bakışlar şeklindeki bu çalışmamızı, sırf senin rızan için yapılmış bir amel kıl! Okuyanları bundan istifade et­tir! Onlardan gelen salih dualarla beni mükafatlandır, affet ve rızana ulaştır! Yâ Erhamerrâhimîn! Sonumu hayırlı eyle!Amin.Allah Teâlâ'ya muhtaç Abdulfettâh bin Muhammed Ebû Gudde.
 
 
Bu listede cilt ve sayfalarına işaret ettiğim eserlerle yetindim. Ka-hire'da basılan eserlerin baskı yerlerine temas etmedim. el-Adâbu'ş Şeriyye, İbn Muflih el-Hanbelî, (el-Matbaatu'l Menâr, 1348). Ahmed bin Hanbe’lin Müsned'ine dipnotlar, Ahmed Şâkir. el-A'lâm, Hayruddîn ez-Ziriklî, (ikinci baskı, 1378). el-Bâisu't Hasis Şerku ihtisâri Ulûmi'i Hadis, Ahmed Şâkir, (Su-beyh baskısı, 1370).el-Bidâye ve'n Nihâye, IbnKesîr, (es-Seâde, 1351).el-Buhelâ, el-Hatîb el-Bağdâdî, (Thk. Bağdâd'ın üç seçkin âlimi), (Matbaatu'l Ânî, Bağdad, 1384).el-Câmi  fi's Sünen ve'l Adâb ve'l Meğâzi ve't Târih, Ibn Ebî Zeyd el-Kayravânî, (Muessesetu'r Risale, 1402). el-Câmi' li Ahlâkı'r Râvî ve Adâbi's Sami', el-Hatîb el-Bağdâdî, (Mektebetu'l Fellâh, Kuveyt, 1401).Câmiu'l Beyân, îbn Cerîr et-Taberî, (Dâru'l Meârif baskısı, 1374).Câmiul Beyâni'l ilm ve Fadlih, îbn Abdilber, (Dâru't Tıbâati'l Munîriyye, 1346).Câmiu'l Usûl an Ehâdîsi'r Rasûl, İbnu'l Esîr, (Şam, 1325).el-Câmiu's Sağir mm Hadisi'l Beşiri'n Nezir, es-Suyûtî (Feyzu'l Kadîr'e bakınız).Cemheretu Nesebi Kureyş ve Ahbâruhâ, ez-Zubeyr bin Bekkâr, (Mektebetu Dâri'l Urûbe, 1381).Cemu'l Cevâmi' (Usûl-ü fıkha dair), et-Tâc es-Subkî, (el-Matba­atu'l Ezheriyyetu'l Mısriyye, 1331).el-Cerh ve't Ta'dil, îbn Ebi Hatim er-Râzî, (Haydarâbâd, 1371). ed-Duafâ ve'l Metrûkîn, îbn Hibbân, (el-Matbaatu'l Azîziyye,Haydarâbâd, 1390).Ehbâru'l Ezkiya, tbnu'l Cevzî (Thk. Muhammed Mursî el-Hûlî),(1370, matbaa ismi yazılı değil).Ehbâru'l Hamkâ ve'l Muğaffelin, ibnu'l Cevzî, (Matbaatu't Tevfik, Şam, 1345).el-Envâru'l Kâşife, Abdurrahman el-Muallimî, (es-Selefiyye,1378).Erbau Resâil fî Ulûmi'l Hadis, et-Tâc es-Subkî, ez-Zehebî ve es-Sehâvî, 3. Baskı, (Beyrut, 1400).Esne'I Metâlib, Muhammed el-Hût el-Beyrûtî, (el-Mektebetu't Ticâriyye, 1355).el-Fakîh ve'l Mutefekkih, el-Hatîb el-Bağdâdî, (Metâbiu'l Kasîm,Riyâd, 1389).Fethu'l Bakî bi Şerhi Elfiyyeti'l Iraki, Kâdî Zekeriyyâ, (Fas, 1354). Fethu'l Bârî bi Şerhi Sahîhi'l Buhârî, Îbn Hacer, (el-Mektebetu's Selefiyye ve matbaası, 1380).Fethu'l Muğis bi Şerhi Elfiyyeti'l Hadis, es-Sehâvî, (Matbaatu'l A'zamî, A'zam Garh, Hindistan, Tsz).Feyzu'l Kadîr bi Şerhi'l Camii's Sağir, el-Munâvî, (Mustafa Mu­hammed, 1357).El-Fısel fi'l Milel ve'l Ehvâ' ve'n Nihel, Îbn Hazm, (el-Matbaatu'l Edebiyye, 1317-1321) ve (Matbaatu Muhammed Alî Subeyh, 1384). el-Matbaatu'l Edebiyye baskısından Mektebetu Hayyât ofset olarak çoğaltmıştır, (Beyrut, tsz).Hâşiyetu'l Irâkî, Mukaddimetu îbni's Salâh üzerine, (et-Matbaatu'ilmiyye, Haleb, 1350).Hâşiyetu’s Sindî, Müslim üzerine. (Hindistan baskısı).el-Hazzu ala Hıfzi’l. ilm ve Zikri Kibâri'l Huffâz, îbnu'l Cevzî, (Dâ-ru'd De've, Iskenderiyye, 1403).el-Hıtta fî Zikri's Sıhâhi's Sitte, Sıddîk Hasan  Hân, (el-Mektebetu'l İlmiyye, Lahor, 1397).el-îbhâc  fî Şerhi'l Minhâc, et-Takî es-Subkî ve oğlu et-Tâc es-Subkî, (Matbatu't Tevfîk el-Edebiyye, Tsz.)el-îcâbe li me'stedrekethu Aişe ale's Sahabe, el-Bedr ez-Zerkeşî, (el-Mektebu'l Islâmî, Beyrut-1390):     el-İhkâm fi Usûli'l Ahkâm, îbn Hazm, (es-Seâde, 1345).el-lktirâh fî Beyâni'l Istılah, îbn Dakîk el-îd, (Matbaatu'l İrşâd, Bağdâd, 1402).l'lâmu'l Muvakkıîn an Rabbi'l Alemin, ibnu'l Kayyım, (es-Seâde, 1374).                             el-İ’lan bi't Tevbîh li men Zemme Ehle't Tevrîh, es-Sehâvî, (Matbaatu't Terakkî, Şam, 1349) ve (Matbaatu'l Anî, Bağdad, 1382).el-îlelu's Sağîr, et-Tirmizî, zikri geçecek olan es-Sünen'inin arka­sında.el-îlm ve'l İmân fî Bînâi'l Umem ve'l Müctemeât, Adulğanî er-Râcihî, (el-Hey'etu'l Âmme li Şuûni'l Matâbi'l Emîriyye, 1394).el-însâf fî Beyâni Esbâbi'l ihtilâf, Veliyyullah ed-Dehlevî, (Dâru'n Nefâis, Beyrut, 1397).el~îsnâd mine'd Dîn, Abdulfettâh Ebû Ğudde, (Riyad Şeriat Fakültesi'nin çıkardığı Edvâu'ş Şerîa dergisinin bir bölümü, 1396).el-İstîâb (el-lsâbe ile beraber), İbn Abdilber, (Matbaatu's Seâde, 1328).el-İ’tisâm, eş-Şâtıbî, Matbaatu’s Seâde, Tsz. Fakat bu matbaa eseri birkaç kez basmıştır.Kaide fi'l Cerh ve't Ta'dil, et-Tâc es-Subkî, (Üçüncü baskı, Bey­rut, 1400).Kaide fi'l Muerrihîn, et-Tâc es-Subkî, (Üçüncü baskı, Beyrut, 1400).el'Kâmûsu'l Muhît, el-Mecd el-Fîrûzâbâdî, (el-Huseyniyyetu'l Mısriyye, 1344).    /Kavâid fî Ulûmi'l Hadis, et-Tehânevî, Dâru'l Kalem, (Beyrut,1392).el-Kifaye fi İlmi’r Rivâye, el-Hatîb el-Bağdâdî, Dâiretu'l Meârifi'l Usmâniyye, (Hindistan, 1357).
el-Leâliu'l Mesnûa, es-Suyûtî, (el-Huseyniyye, 1352).Lisânu'l Mîzân, İbn Hacer, Dâiretu'l Meârifi'n Nizâmiyye, (Haydarâbâd, Hindistan, 1329).el-Lukat fi Hikâyâti's Sâİihîn, Ibnu'l Cevzî, yazma.el-Mahsûl min ilmi Usûli'l Fıkh, el-Fahr er-Râzî, İmam Muhammed Suûd Üniversitesi baskısı, (Riyad, 1399 Makâlâtu'l Kevserî, (Matbaatu'l Envâr, 1373).Ma'rifetu Envai İlmi'I Hadis, îbnu's Salâh, el-Matbaatu'l İlmiyye, (Haleb, 1350).Ma'rifetu Ulûmi'l Hadis, el-Hâkim en-Neysâbûrî, (Dâru'l Kütubi'l Mısrîyye, 1356.)el-Masnû' fi Ma’rifeti'I Hadisi'l Mevzu', Aliyyu'l Kârî, (İkinci bas­kı, Müessesetu'r Risale, Beyrut, 1398).                               Meâlimu’sSünen, el-Hattâbî, (Matbaatu Ensâri's Sünneti'l Muhammediyye, 1367).Mecmeu'z Zevâid, Hafız el-Heysemî, (Mektebetu'I Kudsî, 1352) el-Mekâsidu'l Hasene, es-Sehâvî, (Dâru'l Edebi'l Arabî, 1375).el-Menâru'l Munîf fi's Sahihi ve'd Daîf, ibnu'l Kayyım, (Dâru'l Kalem, Beyrut, 1390).Menhecu'n Nakd fi Ulûmi'l Hadis, Nureddîn Itr, (Dâru'l Fikr, Şam, 1392).el-Mevâhibu'l Ledunniyye Şerhu'ş Şemâili'l Muhammediyye, el-Bâcûrî, (Matbaatu'l İstikâme, 1353).Mevsûatu. Fıkhi ibrahim en-Nehaî, Muhammed Revvâs Kal'acî,. (Merkezu'l Bahsi'l îlmî baskısı, Mekke, 1399).el-Mevzûât, tbnu'lCevzi, (Matbaatu'l Mecd, 1386).el-Mevzûâtu’l Kübrâ, Aliyyu'l Kârî, (Şirketu's Sahâfeti'l Usmâniy­ye, istanbul, 1308'den sonra).Miftâhu'l Cenne fil İhticâc bi's 'Sünne, es-Suyûtî, (el-Câmiatu'l Islâmiyye baskısı, Medîne-i Münevvere, 1399, çalışmamızda atıfta bulunulan budur). Keza (Dâru'l Hedyi'n Nebevî baskısı, Kuveyt, 1400).Minhâcu's Sünneti" n Nebeviyye, Ibn Teymiyye, (Bulak, 1321).Mirkâtu'i Mefâtth Şerhu Mişkâti'l Mesâbîh, (Aliyyu'l Kârî, el-Meymûniyye, 1309).Mîzânu'l itidal fi Nakdi'r Rical, ez-Zehebî, (Isâ el-Bâbî el-Halebî, Tsz Mu'cemul Udebâ, Yâkût el-Udmevî, (Dâru'l Me'mûn, 1355).el-Muhaddisu'l Fasıl beyne'r Râvî ve'l Vâî, er-Râmehurmuzî, (Dâ­ru'l Fikr, Beyrut, 1391).Muhtasaru Sünen-i Ebî Dâvûd, el-Münzirî, (Matbaatu Ensâri's Sünneti'l Muhammediyye, 1367).Mukaddimetu Tuhfeti'I Ahvezî, (eİ-Mubârekfûrî, Dehlî, 1346). el-Musannef, Abdurrezzâk, (el-Meclisu'l ilmî yayını, Beyrut, 1390).el-Mustasfâ min İlmi Usûli'l Fıkh, el-Gazâlî, (Bulak, 1322).el-Mutekeüimûn fi'r Rical, es-Sehâvî, (daha önce zikri geçen Er-bau Resâil içinde).el-Muvatta', imam Mâlik bin Enes, ez-Zurkânî şerhiyle beraber, (Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, 1381).el-Müsned, imam Ahmed, (el-Meymûniyye, 1313) ve (Dâru'l Meârif baskısı, Şeyh Ahmed Şâkir'in tahkikiyle, 1368).el-Müsnedul Kebîru'l Muallel, Ya'kûb bin Şeybe. (Eserin bir par­çası. el-Matbaatu'l Amerikiyye, Beyrut, 1359).el-Müstedrek ale's Sahîhayn, el-Hâkim, (Haydarâbâd, Dekkan, Hindistan, 1334).Nesebu Kurey§, Mgs'ab bin Abdilîah ez-Zubeyrî, (Dâru'l Meârif, 1373).en-Nihâye fi Garîbi'l Hadis ve'l Eser, tbnu'l Esîr, (Isâ el-Bâbî el-Halebî, 1383).en-Nuketu'l Vefiyye bi mâ fi $erhi'l Elfiyye, Hafız el-Bikâî, (yaz­ma).er-Ravdu'l Bâsim fi'z 2ebbi an Sünneti EWl Kasınç Muhammed bin ibrahim el-Vezîiy (el-Munîriyye, Tsz).er-Reddu ale'l Ehnâî, tbn Teymiyye, (el-Matbaatu's. Selefiyye, 1376).er-Ref ve't Tekmil fVl Cerh ve't Ta'dil, Abdulhay el-Leknevî, İkinci baskı, (Dâru Lübnan, Beyrut, 1389).er-Risâle, İmam Şafiî, (Matbaatu Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, 1358).Risâletu Ebî Dâvûd ilâ Ehli Mekke, Thk. el-Kevserî, (el-Envâr, 1369).er-Risâletu'l Mustatrefe, Muhammed bin Ca'fer el-Kettânî, (Şam, 1383).er-Risâletu' t Tedmuriyye, Ibn Teymiyye, Thk. Ahmed Şâkir, (Dâ-ru'IMeârif, 1373).Safahat min Sabri'l Ulemâ alâ Şedâidi'l Hm ve't Tahsil, Abdulfet-tâh Ebû Gudde, (Beyrut, İkinci baskı, 1394).es-Sahîh, el-Buhârî, Fethu'l Bârî şerhiyle beraber, (el-Mektebetu's Selefiyye ve Matbaası, 1380).es-Sahîh, Müslim, îmam en-Nevevî'nin şerhiyle beraber, (el-Mat-baatu'l Misriyye, 1347).eS'Sârimu'l Meslûl alâ Şâtimi'r RarM, Ibn Teymiyye, Muhyiddîn Abdulhamîd'in ta'likıyle, (Matbaatu's Seâde, 1379)t Sifru's Seâde, el-Mecd el Fîrûzâbâdî, (Metâbiu Dâri's Sekâfe, Ka­tar, 1402).
es-Sikât, Ebû'I Hasan el-îclî, (yasma).
es-Sünen, ed-Dârekutnî, (Dâru'l Mehâsin li't Tıbâe, 1386).
es-Sünen, ed-Dârimî, (Şirketu't Ttbâeti'l Fenniyye el-Müttehide, 1386).es-Sünen, Ebû Dâvûd, İkinci baskı, (Matbaatu's Seâde, 1369).es-Sünen, İbn Mâce, Hazırlayan: Muhammed Fuâd Abdulbâkî, (İsa el-Bâbî el-Halebî, 1372).es-Sünen, en-Nesâî, es-Suyûtî ve es-Sindfnin şerhiyle beraber, (el-Matbaatu'l Mısriyye, 1348).es-Sünen, Tırmizî, (îsâ el-Bâbî el-Halebî, 1384)-es-Sünnetu ve Mekânetu/ıâ fit Tesrîi'l Islâmî, Mustafa es-Sibâî, (el-Mektebu'l Islâmî, Beyrut, 1396),Serhul Akîdeti't Tahâviyye, el-Ezruî, Thk. Ahmed Şâkir, (Dâru'l Meârif, 1373).Şerhu'l Beykûniyye, ez-Zurkânî, (Dâru'l Kütubi'l Arabiyyeti'l Kübrâ, 1333).Serhu'i Elfiyye, Hafız Irâkî, (Fas baskısı, 1354).Şerhul Mevâhibi'l Ledunniyye, ez-Zurkânî, (Bulak, 1291).Şerhu Nehd'l Belâğa, İbn Ebi'l Hadîd, (Dâru İhyâi'I Kütubi'l Ara-biyye li Isa el-Halebî, 1381).Şerhu Nuhbeti'l Fiker, Hafız Ibn Hacer, Abdullahel-Adevî'nin haşiyesiyîe beraber, (Mustafâ el-Bâbî el-Halebî. 1381).Şerhu Sahîhi Müslim, en-Nevevî, (el-Matbaatu'l Misriyye, 1347).Tabakâtu's Şâfnyyeti'l Kübrâ, et-Tâc es-Subkî, (İsâ el-Bâbî el-Ha-iebî, 1382).Ta'dlu'l Menfaa bi RicâU'l Eimetıl Erbaa, İbn Hacer, (Haydarâ-bâd, Dekkân, 1324).Tâcu'l Arûs min Cevâhiri'l Kâmâs, ez-Zebîdî, (el-Matbaatu'l Hay-riyye, 1306).et-Taftîl ve Hikâyâtu't Tufeyliyyîn, el-Hatîb el-Bağdâdî, (Matba-atu't Tevfîk, Şam, 1346).Târihi Bağdâd, el-Hatîb el-Bağdâdî, (es-Seâde, 1349).Târîhu Ebî Zur'a ed-Dimeşkî, Mecmeu'l Luğati'l Arabiyye, (Şam, 1400).Târîhul Hukfâ, es-Suyûtî, (el-Munîriyye, 1351).et'Târîhu'l Kebîr, İmam Buhârî, (Haydarâbâd, Dekkan, Hindis­tan, 1375).et-Târîhve'l îlel, Yahya bin Maîn, Merkezu'l Bahsi'l tim, (Câmi-atu'l Melik Abdilazîz, Mekketu'l Mukerreme, 1399).Tedribu'r Râvî, es-Suyûtî, (el-Mektebetu'l İlmiyye baskısı, 1379). u't Tzhtfb, İbn Hacer, (Haydarâbâd, Dekkan, 1325).et-Teîhîsu'l Habîr, Ibn Hacer, (Şirketu't Tıbâati'l Fenniyyeti'! Müttehide, 1384).Temyîzu'l Merfu ani'l Mevzu' (el-Mevzûâtu'l Kübrâ'ya bakınız).
et-Tenbîh ale'l Esbâbi'lletî Evcebeti'l ihtilâf beyne'l Müslimîn, Ibnu's Seyyid et-Batalyûsî, (Dâru'I î'tisâm, 1398).
Tenzîhu'ş Şerîati'l Merfûa ani'l Ahbâri'l Şenîati'l Mevzua, Ibn Arrâk, (Matbaatu Atıf, 1378).Tevdhu'n Nazar ilâ Usûli'l Eser, Tâhir el-Cezâirî, (el-Matbaatu'l Cemâliyye, 1328).Tezhibu't Tehzîb, imam ez-Zehebî, (yazma).Tezkiretu'l Huffâz, İmam ez-Zehebî, 2. baskı, (Haydarâbâd, Dek-kan, 1375).Ukûdu'l Cuman fî Menâkıbi Ebî Hanîfete'n Nu'rnân, es-Sâlihî, (Lecnetu İhyâi'l Meârifi'n Nu'mâniyye, Haydarâbâd, Hindistan, 1394).Zemmu'I Hevâ, tbnu'l Cevzî, (Dâru'I Kütubi'l Hadise, 1381).Zikri men Yıi'temedu Kavluhû fi'l Cerh ve't Ta'dil, ez-Zehebî. (Dahaönce zikri geçen Erbau Resâil içinde).
 
 


[1] Hicr, 15/9.
[2] Abdulfettah Ebu Gudde, Mevzu Hadisler, İnsan Yayınları: 7-11.
[3] Nisa, 4/59.
[4] Maide, 5/92.
[5] Nisa, 4/80.
[6] Haşr, 59/7.
[7] Nisa, 4/65.
[8] el-Müstedrek, Kitabu’l-İlm,1/93.Ebu Uveys, Sevr bin Zeyd ed-Dili, İkrime, İbn Abbas tarikiyle.el-Hakim şöyle der: “el-Buhari İkrime’nin hadisleriyle delil getirmiştir. Müslim de Ebu Uveys ile delil getimiştir. Diğer ravileri de muttefekun aleyhtir.”ez-zehebi de et-Telhis’inde bu hususta el-Hakim’e muvafakat etmiş ve şöyle demiştir: “Bu hadisin el-Buhari’de aslı vardır.” Benim bunun ardından zikredeceğim hadisi de el-Hakim bu hadise şahid (destekleyici) olarak rivayet etmiştir.
[9] Doktor es-Sibâî'nin es-Sünne ve Mekânetuhâ fi't Teşrii'l İslâmi adlı ese­rinden, s. 87.                                                        
[10] el-Hattabi,Mealimu’s    Sünen    Vll/8’de bu hadisi    şerh   ederken şöyle der:’’Rasulullah(sav) kişinin bu    özelliğini   söyleyerek refah, bolluk ve zenginlik içinde yaşayıp   da    mütekebbir, kendini   begenmiş ve dinle   ilgisi    az olan,ilim    talep   etmeyip      evlerinde    tıkılıp   kalan,ilmin bulunduğu     yerlere    ehlinden   istifade    etmeye   gitmeyen   kimseleri   kasdetdmiştir.”,
[11] Ebu Davud,Sünnet,babu’n fi Luzümi’s Süne,Lv/279;Et’ime, babu’n nehy an    ekli’s sibağ,lll/486:Gelen rivayette geçen ‘pençeli   her   kuşun eti de helal olmaz’cümlesini   Ebu Davud’dan ilave   ettim;et-Tirmizi,İlm,babu ma nuhiye anhu en yukale inde hadisi’n Nebi(sav),Lv/145; İbn Mace, Mukaddime,babu ta’zima(…)hadisi Rasulullah(sav)ve’t taglizi ala   men   arezehu,1/6; ed –Darimi,Mukaddime,babu’n es-sünnetu   kadiyetun ale’l   Kitab,1/117.Et-Tirmizi ‘bu hadis bu tarikle garibtir’der.et-Tirmizi’nin bazı nüshalarında böyle geçer.Bazılarında da ‘bu hasen garib   bir hadistir’şeklindedir.el-Münziri,Muhtasaru Süneni   Ebi Davud, V11/9’da bu lafızla nakleder. Ebu Davud’dan gelen uzun hadisi zikrettikten sonra da şöyle der: “Bunu et-Tirmizi,İbn Mace tahric et- mişti. et-Tirmizî 'bu tarikle hadis hasen garibtir' demiştir. Ebü Davud'un rivayeti et-Tîrmizî ile İbn Mâce'ninkinden daha kapsamlıdır."
[12] Hafiz îmam ei-Hattâbî, Mealim»'* Sünen Vll/8'de Rasûlullah'ın^l "Kamı tok kişinin koltuğuna oturup şöyle demesi yakındır: Size sadece Kur'an yeter..." ha-disiyle ilgili olarak şöyle der: "Rasûluliah^l bu hadisiyle, Haricîlerin (büyük gü­nah imleyen dinden çıkmıştır diyenlerin) ve Râfızîlerin (Rasûlullah'tan^ı sonra en üstün kişi Hz. Ali'dir diyenlerin) kabul ettikleri gibi, Kur'an'da bahsedilmeyen ancak sünnet olarak ortaya koyduklarına muhalefetten sakmdırmaktadır. Çünkü Haricîlerle Râfırfler Kıır'an'ın zahirine takılıp kalmışlar, Kitab'm açıklaması olan sünnetleri terketmisler, neticede de bîkarar olup şaşkınlık içinde sapıtmışlardır."
[13] Yani kendisine misafirliğin karşılığı ve bedeli olanı ikram etmedikleri yiye­cek kadar nevaleyi, onlara bir ceza mahiyetinde alabilir. Bu başka yiyecek bulama­yan ve açtıktan ölmek üzere olan kimse için söz konusudur.
Hadis-i şerifte, hadisin Kur'an'a arz edilmesine hacet olmadığına delil vardır. Ne zaman RasûSullah'tant^ sahîh olarak sabit olursa, o hadisin kendisi delildir. Bazılarının rivayet ettiği şu hadise gelince: "Size benden bir hadis geldiğinde onu Allah'ın Kitab'ına arz edin. Eğer Kur'an'a muvafiksa alın. Muhalif ise bırakın." Bu batıl, asit olmayan bir hadistir. Yahya bin Maîn, "Bu, zındıkların (müsİümanlarm arasına girip inançlarını sarsan, Allah'a ve ahirete inanmayanların ya da Müslü­man gibi gözüküp küfrünü gizleyenlerin) uydurduğu bir hadistir" demiştir.
[14] Ebû Dâvüd, IV/280; et-Tİrmizî, IV/144; İbn Mâce, I/VII. et-Tirmizî bu ha­sen hadistir' demiştir.
"Sizden birinizi... derken bulmayayım" ifadesi "Seni burada görmeyeyim" sözü gibidir. RasûluIIah(sav] onları bu halde görmek istememiştir. Maksadı ise, müslümanları çok şiddetli bir şekilde sakındırarak böyle bir durumda bulunmalarından nehyetmektir
ei-Mikdâm'ın(ra) hadisi Rasûlullah'ın(sav) sünnetinin bazı hükümleri koymada, özellikle de genel edeb konuları ile helal ve haram konularında delil ve müstakil olduğunu ispat etmede açık bir hüccettir. Çünkü aleyhisselam şöyle buyurmakta­dır:
"Bana Kur'an ve onunla beraber bir misli verildi." Kitab'la murâd Kur'an-ı Ke­rîm, misli'yle murâd da sünnettir. Sünnetin Kur'an'ın misli gibi olması Kur'an'la amel edilmesinin farz olması gibi sünnetle de amel edilmesinin farz olması yönüyledir.
Yine Rasûlullah(sav) şöyle buyurmuşlardır:
"Rasûlullah'ın haram kıldıkları Allah'ın haram kıldıkları gibidir." Yukarıdaki hadis-i şerif, sadece sünnetin beyan ettiği bazı hususları ihtiva et­mektedir:
[15] Bu Ebû Cafer, Ebû Cafer el-Medâinî'dir: Abdullah bin el-Misver ei-Hâşimî el-Medâinî. Hadis uyduran bir yalancıdır. el-Câmiatu'l İslâmiyve baskısında Miftâhu'l Ceııne"ye dipnotlar ekleyenin, s. 40'da söylediği gibi büyük tâbiî Ebû Cafer el- Bakır değildir. Hafiz: ez:Zehebî Mîzânu'l İtidal, Iİ/504'de onıın terceme-i halinde şöyle der: "Sika değildir. Ahmed ve başkaları hadisleri mevzudur demiştir, en-Nesâî ve ed-Dârekutnî de hadisleri terk edilmiştir, demişlerdir."
Hafız İbnu Hacerde Lisânu'i Mizan, 111/361 'de bu zatım terceme-i halinde şöyle demiştir: "Ali bin el-Medinî şöyle demişrir: 'Cerir bin Abdilhamit ed-Dabbî el-Kûfı'nin (Rakabe bin Maskale el-Abdî el-Kûfî'den gelen nakille!, şöyle dediğini duydum: Abdullah bin Cafer el-Medâinî halkın sözlerin: hadis diye uyduruyordu. Halbuki onlar Rasûlullah'ın(sav) hadisleri değillerdi.' Ubû Hatim de 'Sika ravilerin hadisleri arasında onun hadislerinin aslı bulunmaz der. Rakabe de şöyle der: 'Ab­dullah bin el-Misver Rasûlullah'ın(sav) hadislerine benzeterek hadis uydururdu.' Muğire de 'hadis icad ediyordu' der. Ebû İshâk el-Cüzecânî de 'hadisleri mevzudur' derken, İbnu'l Medînî de şöyle der: 'Rasûlullah'(sav) adına hadis uyduruyordu. Sade­ce edeb ve zühdle ilgili hadisler uyduruyordu. Bu yaptığı kendisine sorulunca da 'yaptığım işte sevap var' diyordu.' el-Buhârî de el-Evsat'ta şöyle der: 'Hadis uydu­rur.' en-Nesâî de et-Temyîz'mde 'yalancıdır' derken, İshâk bin Râhûye de 'ilim ehli yanında hadis uyduran biri olarak tanınıyordu.' demiş, Ebû Nuaym da 'hadis uydu­ran beş para etmez biridir' demiştir."
el-Hatîb el-Bagdadî de Târihu Bağdâd, X/1724'de bu zatın terceme-i halinde şöyle der: "Rakabe dedi ki: Abdullah bin el-Misver el-Medâinî Rasûlullah(sav) adına hadisler ve hak olan sözleri de hadis diye uydururdu. Bunlar Rasûlullah'ın(sav) hadislerine karıştılar ve insanlar bunları hadis diye aldılar." 'İnsanlar bunları aldı derken bazı bu adamın durumunu ve hadislerinin halini bilmeyen bazı gafil insan­ları kastediyor.
[16] es-Suyûtî Miftâhu'} Cenne fi'i İhıicâc bi's Sünne, s. İÛ, 21. (Bu eser müter­cim tarafından Sünnetin İsiâmdaki Yeri adıyla tereenıe edilmiştir. İstanbul-1992).
[17] s. 259.
[18] Câmiu Beyâni'l İlm ve Fadlih, 11/191. Câmiu Beyâni'l İlm ve Fadlih kitabı­nın matbu nüshasının II/191'inci sayfasında bu rivayetin birinci satırı basılmamıştır. Ben bunu el-Hatîb'in, el-Fakih ve'l Mütefakkih adlı eserinden tamamladım.(...) 1/76. el-Hatîb'in bu kitabı ile başka kitablarda 'açıklamamıştır' (ebheme) ibaresi tahrif edilerek 'hükmünü koymuştur' (ahkeme) şeklindedir. Bu hadiseyi Ab durrezzâk uzunca rivayet etmiştir: el-Musannef, XI/255. Abdurrezzâk'm rivayetinin sonunda şu ifade vardır: "Bu itirazı yapan kimse bid'at ehli biri değildi. Her nasılsa bu laf ağzından çıkıvermişti." Yeri gelmişken Câmiu Beyâni'l İlm ve Fadlih'in mat­bu nüshasında düşen ve tahrif edilen yerlerin; çok olduğunu hatırlatalım.
[19] el-Hatîb el-Bağdadi, el-Kifaye fi ilmi’r Rivaye,s.15
[20] Hac, 22/29.
[21] Ebû Dâvûd, Zekat, b. no: 63; et-Tirmizî, Nikah, b. no: 29
[22] Haşr,59/7.
[23] el-Müstedrek, I/109. Kitâbu'l İlm.
[24] el-Hatîb el-Bağdâdî bu haberi el-Fakih ve'l Mütefakkih, I/77'de anlatır. Onun eserinde bu haber, el-Hasanu'l Basrî'nin İmrân bin Husayn'dan(ra) bizâtihî işittiği şeklindedir. İbare şöyledir: "Bizler İmrân bin Husayn'in yanında oturuyorken, birisi..."
[25] Bu haberi rivayet edenler: en-Nesaî, III/117. Kitâbu Taksîri's Salâti fi's Sefer'in başında; îbn Mâce, I/339, bâbu taksîri's salat fı's sefer; el-Hâkim, el-Müsted-rek, 1/258, Kitabu's Salât.
[26] es-Suyûtî, Miftâhu'l Cenne fi'l îhticâc bi's Sünne'den alınan alıntı burada bitti. s. 9,34,35,43.
[27] Îbn Abdilber'in sözü burada bitti: Câmiu Beyâni'l İlm ve Fadli, 11/191.
[28] Hicr, 15/9.
[29] Ebû Dâvûd, îlm, bâbu fadli neşri'l İIm, III/348; et-Tirmizî, Ebvabu'l îlm, bâbu'l hassi ala teblîği's semâ', IV/141; İbn Mâce, Mukaddime, bâbu men bellağa İl­men, 1/84. Hadis Zeyd bin Sâbit'ten(ra) rivayet edilmiştir. el-Münâvî'nin Feyzu'I Kadir, VI/285'de belirttiği gibi et-Tirmizî ve İbn Hacer'in beyanlarıyla hadis sahih­tir. et-Tirmî şunu da söylemiştir: "Aynı konuda Abdullah bin Mes'üd, Muaz bin Cebel, Cubeyr bin Mut'im, Ebû'd Derdâ ve Enes'ten gelen rivayetler de vardır."
[30][30] et-Tirmizî Abdullah bin Mes'ûd'dan(ra) rivayet etmiş (IV/I42), hasen sa­hih hadistir' demiştir. Hafız İbn Hacer de Tahricu Muhtasari İbni'İ Hâcib'te söyle demiştir 'îbn Mes'ûd'dan, Zeyd bin Sâbit'ten ve Cubeyr bin Mut'im'den gelen ri­vayetlerdir. Sünenlerde veya bir kısmında rivayet edilmiş olup, meşhur bir hadistir, îbn Hibbân ve ei-Hâkim de sahihtir demişlerdir.' Ebû'l Kasım bin Mende de et- Tezkire’sinde Hz. Mustafa'dan'(sav) bu hadisi yirmidört sahabının rivayet ettiğini belirtmiştir. Bunları el-Münâvî, Feyzu’l Kadîr'de söylemiştir. Vİ/284.
[31] AL imran,3/110
[32] Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, 1/379. el-Heysemî, Mecmeu’z Zevâid, I/178'de bu hadisten sonra şöyle der: "Ahmed, el-Bezâr ve el-Mecemu’l Kebirinde et-Taberânî rivayet etmîştir. Ricali sikadır." Hocamız, Allâme Ahmed Şâkir(rh) Müsned’e olan dipnotunda, V/221 ‘de 'isnadı sahihtir' der. İbn Abdilber de el-İstîab’ın mukaddimesinde bunu rivayet eder. 1/6.
[33] Bunu İbn Abdilber, Câmiu Beyâni'l İlm ve Fadlih, II/97'de rivayet etmiştir. İmam, fakih İbnu Ebî Zeyd el-Kayravânî'de el-Câmi' kitabında nakletmiştir. s. 119. Keza İbnu'l Esîr Câmiu'I Usüİ'de. babu'l istimsâk bi'l Kitâb ve's sünne'de isna­dını vermeden nakletmiş ve 'bu İbn Rezin'in kitabında bulup, asıl eserlerde bula­madığım bir hadistir demiştir. 1/292.
Bu hadisi Şeyhu'l İslâm İbn Teymiyye, er-Risâletu't Tedmuriyye sonunda, el-Ezrei de Şerhu'I Akîdeti't Tahâviyye, s. 370'de nakletmiştir. Hepsinin rivayetini yukarıda zikredilen rivayette topladım.
İbnu'l Kayyım İ'lâmu'l Muvakkıîn, IV/139'da hadisi zikretmiş ve "Ahmed ve başkaları İbn Mes'üd'dan rivayet etmişlerdir" demiştir. Fakat bunu Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde bulamadım. Muhtemelen yine Ahmed bin Hanbel'in olan Fedâilu's Sahâbe'de geçmektedir.
İbn Mes'ûd'un bu sözünün başı şöyledir: "Siden kim hak yolunu tutmak ister­se vefat etmişlerin yolunu tutsun. Çünkü hayatta olanın fitneye düşmeyeceğinden emin olunmaz. Onlar ise Muhammed'in(sav) ashabıdır..." Bu rivayetin baş tarafı ibn Abdilber ile İbnu'l Kayyım'da şöyledir: "Kim herhangi bir kimseyi Örnek almak isterse ashabı örnek alsın. Çünkü onlar ümmetin kalpleri en hayırlıları idiler..."
[34] Tevbe, 9/100.
[35] îbn Hacer Ta'cilu'l Menfaa, s. 235'de, Abdullah bin Mus'ab bin e:-Zübeyr'in terceme-i halinde zikretmiştir. ez-Zübeyr bin Bekkâr'm, Cemheretu'n Neseb'inin basılan kısmında bu haberi göremedim.
[36] Ebûbekr bir üst paragrafta geçen Bekkâr'ın künyesidir.
[37] el-Hatîb, Târih-u Bagdâd, X/174. Abdullah bin Mus'ab ez-Zübeyri’nin terceme-i halinde.
[38] el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye, bâbu mâ câe fî ta'dîlillâhi ve rasûlihi li's sa­habe, s. 49 ve îbn Hacer, el~îsâbe fi Temyizi’s Sahabe, I/IO.
[39] Al-i İmran, 3/110.
[40] Bakara, 2/143.
[41] Feth, 48/18
[42] Tevbe, 9/100.
[43] el-Buhârî, İmrân bin Husayn’dan(ra) buna benzer bir lafızla rivayet etmiştir. Şehâdat, bâbun la yeşhedu alâ çevrin izâ uşhide, V/258, XI/244, 580" Hadis şu lafızladır: "Sizin en hayırlınız benim dönemimde yaşayanlarınızdır. Sonraki, onların pe­şinden gelenlerdir. Sonraki de onların peşinden gelenlerdir." VII/3'de ise "ümmeti­min en hayırlısı benim dönemimde yaşayanlardır. Sonraki..." ifadesiyledir.
(...) Hadis Müslim'de Fedâilu's Sahâbe'de, bâbu fadli's sahabe summellezîne yelunehum’dadır.   XVl/87. Lafız ise "Sizin en hayırlınız benim dönemimde yaşayanlarınzdır. Sonraki. ve "Bu ümmetin en hayırlıları benim dönemimde yasayanlar­dır..." şeklindedir.
Nebî(sav)’in dönemiyle kastedilen sahâbe-i kirâmdır. "Sonraki, onların peşinden gelenler" ile kastedilen tâbiûn, "sonraki de. onların peşinden gelenler" ile kas­tedilen de etbaut tâbiindir. Ibnu’l esir,en -Nihâye, IV/51'de şöyle der: "Karn (dönem)'in mânâsı bir zaman diliminde yaşayanların tamamı demektir. Bu ise vasati olarak her zaman dilimindeki ortalama ömürleri miktarıdır. Karn kelimesi iktiran(yakın olmak.) kelimesinden alınmıştır. Bununla kastedilen de, sanki bu zaman diliminde yaşayan insanların ömürleriyle hallerinin birbirine yakın ol­dukları süredir.
Karn'ın kırk yıl, seksen yıl, yüz yıl olduğu söylendiği gibi mutlak zaman için kullanıldığı da söylenmiştir. Kanı kelimesi karene, yekrinu'nun masdarıdır."
[44] el-Buhârî, Fedâilu's Sahabe, bâbu kavli'n. nebi: Lev kuntu müttehizen halîlen, VII/21: Ebû Saîd el-Hudrî'den(ra) Müslim, Fedailu’s Sahabe, bâbu tahrimi sebbi’s sahabe. XVl/93: Ebü Hureyre'den(ra) Müd: Önceleri maruf olan bir ölçü birimidir. Bugday, hurma vb. Ürünler onunla. ölçülürdü. Bir müd bugünkü hesapla yarım kilodan az yapmaktadır.
İbnu'l Esîr en-Nihâye'-de şöyle der ''Rasulullah(sav) infakı müd ile belirtti. Çünkü bu, adeten en az tasadduk ettikleri miktardı." îmam eş-Şâtıbi de(rh) büyûk eseri el-I'tisâm, I/258'de şöyle der: "Malda"yani hiçbir kimsenin mal tasadduku: se­vabında, yer dolusu altın infak etse bile onların yarım müd hurma tasadduku sevabında yer dolusu altın infak etse bile onların yarım müd hurma tasadduku sevabına ulaşamamaktadır basit bir kıyasla anlaşılacağı üzere, diğer îmânı meselelerde de onların mertebelerine ulaşamazlar."
[45] .el-Heysemî'nin Mecmeu’z Zevaid’i, X/17'de geçtiği gibi et-Taberânî el-ıMucemu’l Kebir’de   rivayet etmiştir. Hadis Uveymir bin Sâide(ra)’dan gelmiştir. el-Heysemî şöyle der: "Senedinde tanımadığım kimse var." el-Hatîb de bu   hadisi Târih-u Bağdât; ll/99'da Enes’ten(ra) zayıf bir isnadla rivayet eder.
[46] el-Mustasfa,l/164. İmam el-Gazâlî'nin el-Faslu'r Rabi' fi Adâİeti’s Sahâbe'deki (sahabenin faziletine dair dördüncü bölümdeki) rivayetlerin çoğu el-Hatîb el-Bağdâdî'nın, el-Kifâye, 46-9. sayfaları arasında bulunan bâbu mâ cae ta'dîlillahi ve rasûlihi li’s sahâbe'den alınmıştır. Arzu ederseniz oraya bakınız. Bu hususta yeterli, tam anlamıyla kifayet eder ve nefîstir.
[47] Bâbu tesmiyeti's sahâbeti'I fukahâ, V/89. İbn Hazm ki sadece nassların Zahi­rini alan kimsedir. Şu gelen sözü söylüyor. Dikkat ediniz.
[48] Âlimler, lügat mânâsına dayanmalarına ilaveten Rasûlullah(sav) ile bir an oturmanın, bir an görmenin, bir kelime veya daha fazlasını aleyhisselamdan işit­menin kişiye sahâbî ismini kazandırdığına hükmetmişlerdir. Çünkü Nebî(as)’ın ma­kamı çok yüksek ve şereflidir. Zira nübüvvet nurunu taşıyan insanı görmek, mümi­nin kalbi Üzerinde şimşek gibi çakıp parlar. Onu gören bu etkiden dolayı hayatı bo­yunca istikamet ve taat üzere bulunur. Büyük sahâbî Abdullah bin Busr'un Rasûlullah'tan(sav) rivayet ettiği şu hadis buna şehadet etmektedir: "Beni görüp iman edene ne saadet! Beni göreni görüp de iman edene de ne saadet! Beni gören kimseyi göreni görüp te iman edene de ne saadet." es-Sııyûti'nin el-Câmiu's Sagir'de belirttiği gibi, bunu et-Taberânî ve el-Hâkim rivayet etmiştir. (el-Münavî Şerhi Feyzu'l Kadir, IV/280).İmam Takıyyuddîn es-Subkî usûl-ü fıkh dalındaki eserlerden olan el-İbhac fi Şerhi'l Minhâc, I/9'da şöyle der: Sahâbî, Nebî'yi(as) Müslüman olarak gören herkestir. Sahâbînin peygamberle uzun müddet oturan kişi olduğu da söylenmiştir ancak sahih olan birinci tariftir. Sebebi de peygamberle beraber bulunmanın şerefi ve onu görmenin büyüklüğündendir. Salih kulları görmenin bile büyük etkisi vardır. Ya bir de salihlerin imamını(sav) görmenin etkisi nasıl olur? Bir an olsun bir Müslüman onu gördüğünde kal­binde hemen istikamete bağlanır. Çünkü, Müslüman olduğu için kabul etmeye, al­maya zaten hazırdır. Bu büyük nur sahibiyle karşılaştığı anda o nur üzerine parlar, (...) etkisi insanın kalbi ve azalarında tezahür eder."Suhbet (beraber bulunma) ve sâhib (arkadaş, beraber olan) kelimeleri lügat yönüyle bakıldığında epey müddet beraber bulunmayı ve uzun süreli birlikteliği ge­rektirmiyor. el-Hatîb el-Bağdâdî'nîn el-Kifâye, s. 51'de kendisinden nakledip tas­dik ettigi gibi. Ebûbekr el-Bâkıllânî de böyle açıklamış, bunu benimsemiştir. (Hafız el-Irâkî bunu İbnu's Salâh'm Mukaddime'sine. olan haşiyesinde el-Hatîb'ten nakletmiştir. s. 256). İbnu't Teymiyye'nin es-Sarimu'l Meslül alâ Şâtimi'r Rasûl adlı ki­tabında, bâbu hukmi men sebbe ehaden mine's sahâbe'de (sahabeden birine sövenin hükmü babında), s. 575'de iyice araştırıp, lügat, Kitab ve sünnetten delil getir rerek belirttiği gibi, durum böyledir. Bilgi için oraya bakınız.Keza İmam İbnu'l Vezîr Muhammed bin İbrâhîm el-Yemânî'nin er-Ravdu'l Bâsim fi'z Zebbi an Sünneti Ebi'l Kasım, I/57-6O'a da bakınız. Müellif burada geniş tutarak, deliller getirerek şunu ortaya koymuştur: Az bir süre beraber bulunmak için dahi’suhbet’ifadesinin kullanılması kitab,sünnet ve bu manaya gelip sahih olduğuna icma edilen ibarelerle sabit olmuştur.
[49] Mâliki fakihi İmam Ebü Abdillah bin Ebi Zeyd el-Kayravânî'nin(rh) (v368) el-Câmi' kitabında, 107-116'ıncı sayfalarda şöyle geçer. İmamların dinî hususlarda icmâ ettikleri hususlardan bir tanesi de şudur: İsmi yüce olan "Allah'ın(cc) esma-i hüsnâsı ve âlî sıfatlan vardır... Nebîsinin(sav) dediği gibi dönemlerin en ha­yırlısı sahabenin dönemi, sonra onların peşinden gelenler, sonrada bunlardan son­ra gelenlerdir.
Bir an bile olsa onunla beraber olan veya bir kere dahi olsa onu gören kimse bu Özelliğiyle tabiînin en faziletlilerinden daha faziletlidir. Yine imamlar Rasûlullah'ın(sav) ashabının sadece hayırla yad edilmesi gerektiği, bunun dışında onlara dil uzatmaktan geri durulması icap ettiği hususunda icma etmişlerdir Onlar iyilikleri­nin anlatılmasını en çok hak eden insanlardır. Onlar hakkında en hayırlı şeyler düşünülür, hüsn-ü zan beslenir. Çünkü Rasûlullah(sav) şöyle buyurmuştur: "Asha­bım sebebiyle bana eziyet etmeyin. Nefsim kudretinde olan Allah'a(cc) yemin ede­rim ki, sizden biri Uhud dağı miktarınca altın infak: etse, onlardan birinin bir müd veya yarım müdlük sevabına ulaşamaz." İlim ehli şöyle demiştir: "Onlar sadece en güzel şekilde yâd edilirler."
[50] "Bizden birine ahirete dek... seviyesine ulaşamaz" kısmı İbn Hazm'ın el-Fısal fi'l Milel ve’l Ehvâi ve'n Nihal kitabının Şuneu'l Mu'tezile (Mutezile'nin Şenîatları) bahsinden alınmıştır. IV/201. Kahire, el-Matbaatu'l Edebiyye baskısı.
[51] İbn Hacer, Abdullah bin Mes'ûd'un Rasûlullah'tan(sav) rivayet ettiği dö­nemlerin en hayırlısı benim dönemimdir. Sonra onların peşinden gelenlerdir. Son­raki de onlardan sonrakilerden sonra gelenlerdir' hadisini Fethu'l Bârî, VII/7'de şerh ederken söyle der:"Cumhurun kabul ettiği şudur: Sahabenin faziletine hiçbir amel denk olmaz. Çünkü onlar Rasûlullah'ılsavl görmüşler, O'nu savunmuşlar, hicret veya Rasûlullah'a(sav) yardımda öne geçmişler, Rasûlullah'tan(sav) aldıkları Şeriatı hakkıyla mu­hafaza edip kendilerinden sonrakilere tebliğ etmişlerdir. Bunları yaptığı herkes ta­rafından kabul edilen ile ondan sonra gelen hiçbir kimse onlara eşit olamaz. Onlardan sonra gelenlerin bu zikredilen hasletlerden birini yapmaları durumunda onun sevabının bir misli de ashaba verilir. İşte sahabenin(ra] fazileti böylece âyân olmaktadır." İbn Hazm'ın burada zikrettiği 'ashabımı bana bırakın' ifadesiyle gelen rivaye­tin tahrîcine gelince: Bu ifadeye benzer lafızlarla hadis Enes ve Ebû Hureyre'den(ra) rivayet edilmiştir. Hadisin söylenmesine sebep olan hadiseyi de içeren onların ri­vayetinin lafızları şöyledir: Hafız el-Heysemî Mecmeu'z Zevâid, X/15'de bu iki riva­yeti nakleder: "Enes bin Mâlik'ten; şöyle demiştir: bîlerdir. Ashâbtan sonra gelenler de, kıyas veya onlara tabî olma yönüyle aynı ifa­deye ve hükme muhatab olurlar." Ben de diyorum ki: İbn Hacer de Fethu'l Bari VÎI/34'de aynı hadisin Ebû Saîd el-Hudrî tarikiyle gelen, 'Ashabıma sövmeyin. Sizden biri Uhud dağı miktarınca altın infak etse...' rîvayetiyle ilgili olarak şöyle demiştin "Rasûlullah(sav) tarafından hadisin söylenmesinin sebebi, Müslim'in rivayetinde hadisin baş tarafında vârid olan ifadelerdir: Hâlid bin el-Velîd ile Abdurrâhman bin Avf arasında münakaşa olmuştu. Hâlid ona hakaret etmişti. Rasûlullah da(sav) bu hadisi buyurdu. 'Sizden biri' ifadesinde, 'ashabım' iradesiyle kastedilen ashabın belirli bir kıs­mına işaret vardır. Böyle.olmasaydı bu hitab tüm sahabe için olurdu. Bununla be­raber, peygambere yetişip onunla konuşan bazı zevat dahi kendilerinden önce İslâ­m'a girenlere hakaretten nehyedilmişlerdir. Bu ise, Nebî'(as) yetişemeyip onunla konuşamayanlann, kendilerinden önce bu şerefe nail olanlara hakaretten men edilmelerini daha da öncelikli olarak gerektiriyor." (...) Hafız îbn Hacer daha sonra bu hadisteki hitabın sahâbîlerden sonra gele­cek olan miislümanlara dönük olduğu iddiasının hatalı olduğunu belirtmiştir. Çün­kü aynı hadiste muhatabın Hâlid bin el-Velîd olduğu açıklanmaktadır. O da itti­fakla o vakitteki sahabeden bir ferd idi. Halid bin Velîd ile Abdurrahman bin Avf arasında tartışma oldu. Hâlid Abdurrahman'a dedi ki: 'Bizim İslâmla müşerref olmamızdan önceki günler sebebiyle hep kendinizi (bize karşı) yüceltiyorsunuz.' Bu sözün Nebî(as) ulaştığını duyduk. Rasûlullah(sav) bunun üzerine şöyle buyurdu: 'Ashabımı bana bırakın. Nefsim kud­retinde olan Allah'a yemin ederim ki sizden biri Uhud dağı miktarınca altın tasadduk etse bile onların amellerinin seviyesine ulaşamaz.' Bunu Ahmed rivayet etmiş­tir. Ricali el-Buhârî'nin ricalidir. Ebû Hureyre'den şöyle demiştir: (...) Hâlid ile Abdurrahman bin Avf arasında, insanlar arasında olagelen hadi­selerden (münakaşalardan) biri oldu. Rasûlullah(sav) bunun üzerine şöyle buyurdu: 'Ashabımı bana bırakın. Sizden biri Uhud dağı miktarınca altın tasadduk etse bile onlardan birinin bir müdlük veya yarım müdlük tasaddukunun sevabına ulaşamaz.' Bunu el-Bezzâr rivayet etmiştir. Asım bin Ebi'n Necûd hariç ricali el:Buhârî'nin ri­calidir. Asım da sika kabul edilen biridir." Allâme el-Münâvî Feyzu'l Kadîr III/531'de şöyle der: "Rasûlullah(sav] ashabını şereflendirmek için 'ashabım' ifadesiyle onları kendine izafe ediyor. Bu da onlara hürmet göstermeyi, hakaret edeni men etmeyi ve ta'zirini gerektiriyor. Cumhur bu­nu böyle kabul etmiştir. Kamil zatlardan birisi de şöyle demiştir 'Ashabım' ifadesiyle sahabeyi kendisi­ne nisbet ettiğinden dolayı, bu ifade her bir sahâbîyi içine almakta olup hepsine şâmildir. Bununla birlikte, burada umum ifade kullanılıp hususîlik kastedilmiştir. Çünkü mezkûr ifadeyi Hâlid ve onun gibi sonradan Müslüman olanlar için kullan­dığı anlaşılıyor. Dolayısıyla burada kastedilen, dine hizmet, Allah(cc) yolunda infak etmek, O'nun(cc) yolunda meşakkatleri yüklenmek, O'nun(cc) düşmanlarıyla savaş­mak gibi güzel hizmetleri, tatlı menkıbeleri olan İslâm'a önce girmiş bulunan sahâ-
[52] İbn Teymiyye, er-Reddu ale' l Ehnâi, s. 103
[53] el-Buhârî, İlm, bâbu ismi men kezebe ale'n Nebi(sav) 1/202; Müslim, Mu­kaddime, 1/67. Hadis Ebû Hureyre'den(as) rivayet edilmiştir.
[54] es-Suyûtî'den bu sözü Allâme Aliyyu'l Kâri el-Mevzûâtu'l Kübrâ'sının mu­kaddimesinde nakletmiştik s. 8.
[55] 1/55-6.
[56] IV/386.
[57]    s.252.
[58] Yani Üstad îbn Teymiyye(rh) Sayfa 169'da bu hadisi nakletmiş, bazı rivayet­lerini anmış ve istidlal, hüküm vermek için bu hadise dayanmıştır. Hafız ez-Zehebî ise 'sahihtir' demiştir. Oysa 'hiçbir tariki sahih değildir" diye belirtmiştir. Durum onun söylediği gibidir.
[59] ez-Zehebî, Mizânu'l İ'tidâl II/292-3.
[60] el-Heysemî, Mecmeu'z Zevâid, 1/145.
[61] II/7-8.
[62] VII/2O3-7.
[63] 1/56".
[64] III/185-6.      .
[65] Tehzibu't Tehzib, VII/205.
[66] I/55.
[67] s. 4,5,8.
[68] Bkz. Muhammed Mustafa el-A'zamî, Menhecu'n Nakd İnde'l Muhaddisin, s. 121-2. Ayrıca Ankara İlahiyat Fakültesi araştırma görevlilerinden Bünyamin Erol'un Sahabinin Bazı Hadisleri Red Sebepleri adlı bir çalışması vardır. Bununla birlikte bu mevzu güncel hadis çalışmalarının pekçoğunda yerini almaktadır. (Mü­tercim).
[69] Enam, 6/164- el-Buhârî, Cenâiz, bâbu kavli'n Nebî(sav) yuâzzebu'l meyyitu bi ba'zi bukâi ehlihî aleyh, III/151; Müslim, Cenâiz başlarında, bâbu'l meyyit yuaazzebu bi bukâi ehlihî aleyh, VI/232.
İmam en-Nevevî Şerhu Sahîh-i Müslim, VI/232'de Hz. Aişe'nin hadisinde ya­ni efendimiz Hz. Ömer ve oğlunun hadisini reddettiği hadisinde şöyle der: "Bu ha­diste insan kesin olarak yakînen bilmese de karinelere bakarak zann-ı galip ile ye­min etmesinin caiz olduğu var. Muhtemelen Hz. Aişe zan sebebiyle değil de kesin bildiği bilgi sebebiyle yemin etmiştir. Ömrünün son demlerinde bunu Nebî(sav)’den duymuş olabilir, denecek olursa, biz de şöyle deriz: İki ihtimal sebebiyle bu uzaktır. Birincisi; Hz. Ömer ve İbn Ömer Rasûlullah'tan(sav)’ ailesinin ona ağla­ması sebebiyle azap edilir' dediğini duymuşlardır. İkincisi; durum böyle olsaydı, Hz. Aişe bununla delil getirir ve 'bunu Rasûlullah'tan(sav) ömrünün sonlarında işittim' derdi fakat bununla delil getirmeyip âyetle delil getirdi. Yine de en iyisini Allah(cc) bilir."
[70] el-Buhârı, Meğazi, bâbu kadi Ebî Cehl, VII/301; Müslim, Cenâiz, bâbu'l meyyit yuazzebu bi bukâi ehlihî aleyh, VI/234.
[71] Müslim, aynı yer.
[72] Müslim, aynı yer. Muvatta, Cenâiz, bâbu'n nehyi ani'l bukâi ale'i meyyit, 11/278: ez-Zurkânî şerhiyle beraber.
Hafız İbn Hacer Hz Aişe'nin Hz. Ömer ve oğlunun(ra) Hz. Peygambere nisbetle söyledikleri hadisi reddettiği hadisin şerhinde şöyle der: "Hz. Aişe'nin bu hadisi reddetmesi ve ravinin hata ettiğine veya unuttuğuna karar vermesi pek makbul de­ğildir. Çünkü aynı mânâda hadisi rivayet eden pekçok sahâbî vardır. Kesin ifade­lerle bu hadisi rivayet etmektedirler. Bu sebeble bu hadisi sahih bir şekilde yorum­lama imkanı olduğundan hiçbir surette reddedilemez. Pekçok ilim ehli Hz. Aişe ile' Hz Ömer'in hadislerinin arasını çeşitli yolla telif etmişler ve uzlaştırmışlardır. (......} Altıncı telif yolu şudur: Ha(...) dişteki ölünün azap görmesinden murâd, ai­lesinin ağlayıp paralanması ve diğer benzeri sebeplerden dolayı ölünün üziilmesidir. (Yani ailesinin ağlamasını duyması ona azap verir ve üzülür.) Bu mütekaddimûndan Ebû Ca'fer et-Taberî'ntn tercihidir. İbnu'l Murâbıt, îyâz ve ona tabî olanlar da böyle düşünürler. Müteahhiründan İbnî Teymiyye ve bir grup bu görüşü destekle­mişlerdir." (Fethu'l Bâri, III/154). İbn Hacer daha sonra bu altıncı görüşü destekle­yen ve kendisinin de bunu benimseyip kabul ettiğini gösteren hadis ve diğer rivayetleri sıralar.
[73] .s.170-I.
[74] Müslim, 1/84.
[75] el-Heysemî, Mecmeu'z Zevâid, 1/153.
[76] es-Suyûtî, Miftâhu'l Cenne, s.
[77] Adı Buşeyr bin Ka'b el-Adevî'dir. Tabiîdir. Iraklıdır. Basra'dandır. Sikadır. Büyük sahabi îmrân bin Husayn'la olan durumuyla ilgili kıssadan anlaşıldığına gö­re ehl-i kitabın sahifelerini okurdu. Bu kıssa Tehtibu't Tehzib'te terceme-i halinde anlatılın 1/471. el-Buhârî de et-Târihu'l Kebir'inde, I/II, 132'de terceme-i halini vermiş ve şöyle demiştir: "(69 yılında) Cârif vebası olduğunda bir kabir kazdı ve içinde Kur'an okudu. Vefat edince kazdığı kabre defnedildi."
[78]müslim,I/81. burada kastettiği mana şudur: İnsanlar sevilen veya yerilen(..) cinsinden türlü türlü yolları tutunca sadece tanıdığımız kimselerin hadislerini aldık, tanımadıklarımızın hadislerini bıraktık.Bkz.İbnul Esir, en-Nihaye, II/29.
[79] Yani Müslümanlar birbirlerine Rasulullah’tan (sav) hadisler naklediyorlardı. Herkes duraksamadan, şüphelenmeden diğerinin hadisini kabul ediyodu çünkü hadislerin rivayeti hususunda güvenilir idiler, ayrıca hadis rivayetinde ihtiyatlı davranıyorlardı. Sahih-i Müslim’in mukaddemesinin tüm baskılarında ifade rivayet ediyorduk şeklindedir sözünün sonundaki ‘ondan gelen hadisleri terkettik’ifadeside bunu desteklemektedir Allame es-Sindi Sahih-i Müslim Şerhi’nde şöyle der:’’Nüshaların çoğunda’ rivayet ediyorduk ‘şeklindedir.Bence bunun’bize rivayet ediliyordu’şeklinde olması gerektiğidir Bu ifade insanların rivayet ettikleri hadislerin dinlenip,onrlardan hadis almaya meyl edildiğinden kinayedir. Çünkü yalan konuşmak insanlardan hadis almaya mani olur.’
[80] Yani rasulullah’tan(sav) geldiği bilinen hadislere muvafık gelenlerin dışındaki hadisleri terk ettik.
[81]ez-Zurkani’nin şerhu’l Mevahibi’l Ledunniyye, V/454’de bu ümmete has özellikler bahsinde, buna delil getirip isbat etmek için zikrettiği hadise gelince;(…)metni şöyledir:”el-Hakim Ma’rifetu +Ulumi’l Hadis ‘te ve Ebu Nuaym ile İbn Asakir Hz. Ali ‘den (ra) Peygamber’imize nisbet ederek şu hadisi rivayet etmişlerdir:”Hadisi yazdığınızda senediyle beraber yazın,Eğer sahih ise ecrine ortak olmuş olursunuz.Batıl ise günahı uydururanındır.”Bu mevzu bir hadistir. es-Suyuti el-camiu’s Sağır’de hadisi el-hakim’in Ma’rifetu Ulumi’l Hadis’ine nisbet etmiştir. Matbu nüshada bu hadisi göremedim. es-Suyuti hadisi el-camiu’s Sağır’de nakletmekle gevşek davranmıştır. Allame el- Münavi Feyzu’l kadir, I/433’de hadisi şerh etmiş ve şöyle belirtmiştir:” ez-Zehebi el-mizan’da mevzudur demiştir. “ez-Zehebi bu sözü el-Mizan IV/98’de M’es’ade bin Sadaka’nın terceme-i halinde zikretmiş, İbn Hacer de Lisanu’l Mizan,VI/22’de bunu onaylamıştır. Acaip olan muhaddis ez-Zurkani’nin yaptığıdır. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi hadisi kabul ederek nakletmiştir Abdulhay el-Leknevi de aynı şekilde hadisi kabul etmiş, delil getirmek için ona tabi olarak hadisi ondan nakletmiştir:Bkz. El-Ecvibetu’l Fadıla li’l Es’ileti’lAşereti’lKamile,s.26
[82] Müslim, 1/82. Müslim bu haberden sonra, I/83'de senediyle beraber Tâvûs'tan şu rivayeti nakleder: "İbn Abbas'a Hz. Ali'nin(ra) hükümlerinin yazılı oldu­ğu sahife getirildi. Bir zira'lık (dirsekle parmak ucu arası miktarlık) kısmı hariç ge­risini hep yok etti. Sahife tomar şeklinde uzunca idi." Müslim daha sonra (...)A'meş'e kadar uzanan senediyle beraber Ebû İshâk'tan şunu rivayet eder: "Hz. Ali'den sonra bu şeyleri uydurdukları zaman Hz. Ali'nin ashabından bir adam şöyle dedi: Allah canlarını alsın! Hangi ilmi ifsad ettiklerinin farkındalar mı?’’                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          Bu rivayetler efendimiz Hz. Ali'nin(ra)vefatından sonra Kûfe'de yalanın yayıl­dığını gösteriyor. Imam en-Nevevî, Müslim şerhinde şöyle der: "Bu sözüyle Rafızîlerin ve Şiilerin Hz. Ali'yle ilgili bilgilere ve hadislere katıp ona izafe ettikleri yalan uydurma rivayet ve sözlere İşaret etmektedir. Onlar bunları hak olanlarla karış­tırdılar, karıştırdıkları yalanlarla sahih olanlar birbirlerinden ayırtedilemez oldu."
[83] Allâme ez-Zurkânî'nîn Şerhu'l Beykûniyye, s. 82'deki "Buna mevzu den­miştir. Birşeyi bulunduğu yerden indirdi mânâsında vedaa'ş şey’e kelimesinden alınmıştır. Bu tür hadis de asla onarılamayacak derecede mertebesi düşük olduğun­dan böyle isimlendirilmiştir" sözü doğru değildir.
[84] es-Sehâvî, el-Mekasıdu'l Hasene fî Beyâni Kesîrin mine'l Ehâdisi'd Dâire ale'l Elsine, s. 3.                      
[85] Müslim, 1/62.
[86] Mevzu hadîslere karşı son derece gevşek davranmanın bazı âlimlerin arası­na yaygın olarak girmiş olması gerçekten üzülecek bir durumdur. Bu sebeple, büyük .bir ilim ve makamda bulunan böyle zevattan birinin Rasûlullah(sav) adına uydurulmuş mevzu bir hadisi el-Buhârî'ye nisbet ettiğini görebilirsin. Eğer bu, el-Buhârî'ye müracatından sonra olduysa bu yanlış bir tedkîktir, el-Buhâriye bakmadan meyda­na gelmişse durum daha da ağır ve son derece tehlikelidir, hatalıdır: Asyût Üniversitesi Usûtu'd-Dîn Fakültesi dekanı Muhterem Şeyh Dr. Abdulğanî Avad er-Râcihî'nin el-ilm ve'l İman fî Binâi'l Umem ve'l Muctemeât adlı ki­tabı 1394'de Kahire'de Matbuat İşleri Umûm İdare Heyeti tarafından İslâmî Araş­tırmalar Kurumu'nca basılmış, îslâmî Araştırmalar Kurumu genel sekreteri Dr. Muhammed Abdurrahman Beysar da kitaba bir takdim yazmış, sayfa onbeşte şöyle de­miştir: "..Hadis-i şerifte geçer: 'Bir süre tefekkür etmek 60 yıllık (nafile) ibadetten daha hayırlıdır.' Bunu el-Buhârî rivayet etmiştir." Böyle bir rivayeti el-Buhari'ye nisbet etmek el-Buhârî şeklindeki yalın ifade­den kastedilen Sahîhu'l Buharidir çok büyük bir iftiradır. Çünkü hadis mevzudur. Ebû'ş Şeyh İbnu Hayyân Kitâbu'l Azame'de bunu "bir sürelik tefekkür..." ifadesiyle rivayet etmiştir. es-Suyûtî de bu ifadeyle rivayet etmiştir. el-Münâvî de Feyzu'l Kadîr'de mevzuluğuna işaret etmiştir. Bkz. IV/443.-İmam İbnu'l Cevzî'nin el-Mevzüât adlı kitabı III/144'de belirttiği gibi, hadis mevzudur. O şöyle demiştir: "Senedinde iki yalancı var. Bu yalan ikisinden birindendir. Biri İshak bin Necîh el-Malatî'dir. Ahmed 'insanların en yalancısıdır, Yahya da 'yalan hadis uydurup ortaya atmakla maruftur', el-Fellâs ta 'Rasûlullah(sav) adına açıkça yalan uydururdu" demiştir. İkinci kişi ise Osman bin Abdillah el-Kureşî olup İshak el-Malatî'den rivayet eder. İbn Hibbân 'sika kimse­ler adına yalan hadisler uydurur' demiştir."es-Suyûtî, el-Leâliu'l Mesnüa, I/327'de bu rivayeti destekleyen (şahid) bir ri­vayet daha olduğunu iddia etmiştir. Burada ya bilerek gafil davranmış ya da gerçek­ten gaflete düşmüştür: Çünkü zikrettiği aynı mânâdaki hadisin senedinde.iki başka yalancı vardır. Birincisi Saîd bin Meysere el- Bekrî el-Basrî'dir. Yahya el-Kattân (...)'yalancıdır', el-Buhârî de 'hadisleri reddedilmiştir' demiştir. Yani ondan rivayet he­lal olmaz. Ibn Hibbân da onunla ilgili olarak 'mevzu hadisler rivayet eder' demiştir. İkincisi Alî bin İbrahim el-Kazvînî'dir. Hafız İbn Hacer'in Lisânu'l Mîzân'da (IV/194) terceme-i halinde belirttiği gibi, yalan hadis uydurduğu söylenmiştir. Ay­nı şekilde senedde bazı meçhul kimseler de vardır.es-Suyûtî'nin bu hadisi 'destekler (şahiddir)' diye takviye olarak zikrettiği ha­diste bu musibetler var. Peki bu hadis şahid olarak kabul edilebilir mi? Mevzu hadi­si başka mevzu bir hadisle destekleyerek son derece gevşek davranan Hafız es-Suyûtî'yi(rh] Allah(cc) bağışlasın.şekilde senedde bazı meçhul kimseler de vardır. es-Suyûtî'nin bu hadisi 'destekler (şahiddir)' diye takviye olarak zikrettiği ha­diste bu musibetler var. Peki bu hadis şahid olarak kabul edilebilir mi? Mevzu hadi­si başka mevzu bir hadisle destekleyerek son derece gevşek davranan Hafız es-Suyûtî'yi(rh] Allah(cc) bağışlasın.
[87] İbnu's Salâh, Ma'rifetu Envai İlmi'l Hadîs, s. 109. Yirmibirinci bölüm olan mevzu hadis bahsinde. (Bu eser mütercim tarafından tercüme edilmiştir, matbu de­ğildir.)
[88] el'Leâliu'l Mesnûa kitabının sonunda, 11/467-73.
[89] el-Mevzüât kitabının başında, 1/35-47. Hadis uydurma işini yapan veya bu çukura düşen mecruh ravilerin on grubu için bkz İbnul Esîr, Câmiu'İ Usûl mukad­dimesi, 1/135-145.
[90] Zındık, ahirete ve Allah Teâlâ'nın ilah olduğuna inanmayan veya küfrünü gizleyip Müslüman gibi gözükendir. Zamanımızda mülhid denen kimsedir bu.
[91] Muhammed bin Sâlim'e nîsbet edilen bir kelam ekolü. Bu fırka Allah Teâlâ'nın sürekli yaratmada bulunduğunu, ilâhî İrâdenin mahlûk olmadığını, ilâhî irâdeden neş'et eden tüm kararların mahlûk olduğuna söyler.
[92] Tehzîbu't Tehzîb, IX/185-6'da hadis uyduran, yalancı, zındık, mulhid gibi kendisini dalalete batırmak ve iyice içine gömmek için isim ve künyeleri yüzden fazladır. Zındıklığı sebebiyle Abbasî halifesi el-Mansûr'un (hilafet yılları: 136-158) katlettiği Muhammed bin Saîd el-Maslûb (el-Esedî, es-Şâmî el-Urdunnî et-Taberî)'nin terceme-i halinde şöyle denir: "Dııheym şöyle demiştir: Hâlîd bin Yezîd el-Ezrak'tan şöyle dediğini duydum: Muhanımed bin Saîd el-Urdunnî'den şunu işit­tim: 'Söz güzel olunca ona bir isnad uydururum, aldırmam.' îbn Rişdîn de der ki: Ahmed bin Salih el-Mısrî'ye onu sordum. Şöyle dedi: Zındıktır. Boynu vuruldu. Şu ahmakların yanında dört bin hadis uydurdu. Onlara dikkat edin."
[93] Aliyyu'l Kârî, el-Masnû'. İkinci baskı, s. 251.
[94] İbn Teymiyye, Minhâcu's Sünne, III/185.
[95] İmam eş-Şâtıbî el-İ'tisâm I/220'de bid'at ehlinin delil kaynaklan babında Şöyle der: "Sünnetten ayrıldıkları halde onun içinde ve ona bağlı olduklarını iddia eden herkesin kendi yollarının vasıflarını delilleriyle beraber ispat etme zorluğu vardır. Çünkü, delillerinin olmaması davalarını yalanlayacaktır."
[96] İbnu'l Cevzi, el-Mevzûât, 1/303.
[97] age, 1/338.
[98] İbnu Ebi'l Hadîd, Şerhu, Nehcül Belağa, XI/42, 48.
[99] Kitabının son kısmı Rasûlullah'a(sav] nisbet" edildikleri halde hiçbiri sahîh ve sabit olmayan çeşitli konulara dair hadislere ayrılmıştır. Mütehassıs hadis âlim­leri bunları tekzib etmişlerdir. .    
[100] el-Fîrûzâbâdî, Sifru's Seâde, s, 259.
[101] İbn Hacer, Lısânu'l Mîzân, 1/13.
[102] el-Fîrizâbâdî, Sifru's Seâde, s. 263.
[103] Tezkiretu'I Huffâz, 1/273, Ebû îshâk el-Fezârî'nin terceme-i halinde; yine bu zatın İbn Hacer, Tehzibu't Tehzib, I/152'dekİ tercerne-i halinde; es-Suyûtî'’nin Târîhu'l Hulefâ, s. 194'de; Aliyyu'l Kârî, el-Mevzûâtu'l Kübrâ, kitabın başından itibarenki akıncı bölümde, s. 14'de.
[104] 15/Hicr,9. ibn Ebî Hatim er-Râzî, el-Cerh ve't Ta'dil, 1/1,18. Bu rivayette geçen âyet el-Cerh ve't Ta'dil'de yoktur. es-Sehâvî'nin Fethu'l Muğis'i, I/256'da ve başka eserlerde vardır.
[105] Zâriyât, 51/55.
[106] Nisa, 6/93.
[107] Ma'rifetu'l Mecruhin adlı eserden, 1/72. (Keza bk2. Mehmet Ali Sönmez, îbn Hibbân ve Cerh Ta'dil Metodu, s. 114-5). Bu haber İbn Hibbân'm mezkûr ki­tabında bu kıssacıyı bizzat kendisinin gördüğü şeklinde nakledilir. el-Hatib el-Bağdâdî'nin el-Câmi' li Ahlâkı'r Râvî ve Adâbi's Sami' adlı eserinde, II/227'de ise şu rivayet vardır: "... Ebû Amr Saîd bin el-Kâsım, Hafız Ebû Hatim Muhammed bin Ahmed'den (bu İbn Hibbân'ın kendisidir) haber verdi: Talebelerimizden bir genç olan Muhammed bin Yusuf en-Nesevî bana şunu söyledi: Cezîre'de (Mezopotam­ya'da) Bâcervân adlı şehre gittim. Merkez Camii'nde bir gencin cemaata bir kıssa (...) anlattığın! gördüm. Bir köşeye çekilip kulak kabarttım. Şöyle dediğini duy­dum: 'Ebû Halîfe bize haber verdi'... Ona "Görmediğin halde nasıl olur da Ebû Ha­lîfe bize haber verdi dersin dedim. Şöyle dedi: Bizim gibilerle tartışmak mürüvvet noksanlığındandır. Biz öyle bir topluluğuz kî isnadı kazancımız için vasıta olarak kullanıyoruz. Yani isnad vasıtasıyla parçalar (dirhemler) koparıyoruz- Ben esasın­da sadece bu tek isnadı ezberledim. Ne bulduysam buna yamadım. Benim için bu­nun Nebî'^'ın kelamı olması ile Câhız'ın sözü olması arasında fark yoktur. Ona bütün gücümle nasihat ettim ama fayda vermedi. Nalinlerimi alıp çıktım." Zahir olan bu rivayetin daha uygun olduğudur. Fakat bu olayın aynı kıssacıyla her ikisi arasında aynı mescidde geçmiş olması da muhtemeldir. En iyisini Allah bilir.
[108] ez-Zehebî, Mizanu'l İtidal, I/257.
[109] age,III/633-4.
[110] îbnu Hazm, e!-Fısel, Muhammed Ali Subeyh'in 1384 baskısı, V/46-7; el-Matbaatul Edebiyye, Kahire baskısı, IV/205. Mürcienin şenîatleri bahsi.
[111] Kıyas-ı mürekkeb: Önermesi ikiden fazla olan kıyas.
[112] İbnu's Seyyid, et-Tenbîh, s. 3.
[113] Min enhası'l kezib (en kötü yalanlardan biridir) ifadesi Lisânu'l Mîzân'da "min encesi'l kezib" (en pis yalanlardan biridir) şeklindedir. Bu tahriftir Aynı hata Üstadımız Ahmed Şakir'in'(rh) İbn Kesîr'in İhtisâru Ulûmi'l Hadîs'in) şerhi el-Bâisu'l Hasîs'e de sirayet etmiştir, s. 90.
[114] îbn Hacer, Lisânü'l Mîzân, V/286-9.
[115] İbn Hacer, Tehzîbu't Tehzîb, 3/160.
[116] Bunlar kıt akıllarınca, var olan "kim benim aleyhime bilerek yalan uydurursa..." ifadesinden istidlalle lehine
yalan söylenebileceği mânâsını çıkarmışlardır.
[117] es-Suyûtî, et-Tedrib, s. 184-
[118] ez-Zehebî, Mizanu'I İ'tidâl IV/280.
[119] es-Suyûtî, et-Tedrîb, s. 184-
[120] ez-Zehebî, Mizanu'l İ'tidâl IV/231.
[121] Üstad Abdulvehhâb Abdullatîf in(rh) tahkikiyle basılan Tedribu'r Râvî'’nin' her iki baskısında (birinci baskı, s. 185'de, ikinci baskı, I/283'de) bu haber es-Suyûtî'nin zikrettiği Meysere bin Abdirabbih'in haberinin devamı olarak gösterilmiştir
İbare şu şekildedir: "Meysere bin Abdirabbih'e dedim ki: 'Şunu okuyana şu kadar sevap vardır şeklindeki hadisleri nereden aldın?' Şöyle cevap verdi: 'Onla­ra teşvik için uydurdum.' İyi bir çocuktu, zühd ehli, dünya isteklerinden uzak bir zattı...." .
(...) İşte bu şekilde Ve kâne gulâmen celîlen' (İyi bir çocuktu) diye her iki ke­lime de fethalı gelmiştir. Bu çok korkunç, fahiş bir hatadır. Doğrusu Ve kâne Gulâ­mu Halîlin yetezehhedu' (Gulâmu Halîl zühd ehli...) şeklinde Halîl'in Gulâm'a İzafesiyledir. Burası Öncekinden ayrı bir söz, müstakil bir haberdir. Tedrîbu'r Râvi’nin her iki baskısında geçtiği gibi, Meysere bin Abdirabbih'in haberinin devamı değil­dir. Gulâmu Halîl lakabı olup İsmi Ahmed bin Muhammed bin Gâlib el-Bâhilî el-Basrî'dir. el-Hatîb'in Târîhu Bağdaşında, V/78'de; ez-Zehebî'nİn Mîzâmı'l İ'tidâl'i I/141'de ve İbn Hacer'in Lisânu'l Mizân'ı I/272'de terceme-i hali anlatılmıstır.
[122] Tedribu'r Râvi’den, s. 185.
[123] es-Suyûtî, et-Tedrib, s/185.
[124] ez-Zehebî, el-Mizan, 11/217-8.
[125] es-Suyûtî, et-Tedrib, s. 185.
[126] el-Hatîb el-Bağdâdî, Târihu Bağdad, V/79-80.
[127] İmam en-Nevevî Müslim Şerhinde, I/94'de uzak bir mânâ vermiş ve 'hali­ni biliyorsun' sözünü 'zayıf biri olduğunu biliyorsun demek İstiyor' demiştir. Burada kastedilen bu değildir.
[128] Müslim, Sahîh, mukaddime, 1/94-
[129] Rahman, 55/27,78.
[130] ez-Zehebî, Mîzânu'l l'tidâl, 373-4.
[131] Müslim, Sahih, mukaddime, 1/94. el-Beyhakî de Yahya el-Kattân'ın Hayır ehli diye gösterilenlerin yalanlarından daha çok hiç kimsede yalan görmedim' sö­zünü şerh ederken şöyle der: "Çünkü onlar ibadetle meşgul olduklarından hadisle­rin zabtı ve iyice bellenmesine eğilmediler. Yalancılar da bu zevatın hadisleri arası­na onlara ait olmayanları kattılar. Bu insanların bir kısmı da hayra teşvik, kötülük­lerden sakındırmak için hadis uydurmanın sevap olduğunu sandı. Rasûlullah (sav) adına yalan söylemenin ne kadar büyük günah olduğunu cehaletlerinden bilemedi­ler." lbnu Muflih el-Hanbelî'nin el~Adâbu'ş Şer'iye'sinden, II/156.
[132] Müslim, 1/104.                              
[133] ez-Zehebî, el-Mîzân, 11/500.
[134] Mukâtil'İn bin Süleyman el-Hurâsânî el-Belhî, tefsir .sahibi.
[135] es-Suyûtî, et-Tedıib, s. 187.
[136] Bkz. Ahmed Muhammed Şâkir, el-Bâisu'l Hasîs, s. 94. Burada benzer birşeyi Halife er-Reşîd'in huzurunda yaptığını zikreder.
[137] el-Hatib el-Bağdâdî, Tarihu Bağdâd, Gıyâs bin İbrahim'in terceme-i halin­de, XII/3 23-4.
[138] Esasında el-Mehdî'nin günahsız güvercini bırakıp, Rasûlullah'a(sav) iftira eden yalancıya ikram ve ihsanda bulunacağına cezalandırması gerekirdi. Demek ki el-Mehdi bu yaptığıyla iki hataya düştü. Bu konuyla ilgili olarak bir yazar son dere­ce büyük bir hataya düşmüştür. Şimdi buna dikkat çekmek istiyorum:
Bu yazar, Doktor Muhammed Revvâs Kal'acî'dır. Mevsûatu Fıkhi İbrahim en-Nehaî adlı eserinde İmam en-Nehaî'nin hayatını anlattığı bölümde, s. 24'de özetle şöyle der:
"en-Nehaî vefat ettiğinde geriye iki oğul bıraktı. Biri Giyâs, diğeri Ebân. Her ikisi de hadîslerle iştigal ederlerdi.
Gıyâs'a gelince, takva ve vera sahibi biri değildi. Muhaddisler onu Rasûlullah(sav) adına geçici bir dünya metaini elde etmek için yalan uyduranlar içinde zik­rederler: Bu zat Halîfe el-Mehdî'nin huzuruna girdiğinde, onun bir güvercinle oy­naştığını görür. Yağ çekmek için der ki: Rasûlullah(sav) şöyle buyurdu: 'Kazanana hediye verilen müsabaka sadece develerle, atlarla veya kanatlılarla yapılır.'.
Kalkıp çıkarken el-Mehdî ona der ki: 'Yemin ederim ki senin o kafan Rasûlullah(sav] adına yalan uyduran bir kafadır.' Gıyâs benzer bir şeyi Halîfe er-Reşid'in huzurunda da yapmış, ona da bir hadis uydurmuş, 'Rasûlullah güvercin uçururdu' demiştir. er-Reşîd'in huzuruna çıkarıldığında (bu hadisi uydurunca) er-Reşîd 'defol buradan' dedi ve kapısından kovdu. Bundan dolayı İmam el-Cûzecânî onunla ilgili olarak şöyle der: 'Bazılarından 'hadis uyduruyordu' dediklerini duydum. Ahmed de 'insanlar onun hadislerini terketti' demiştir."
Muhterem doktor bu iddiasında çok büyük bir hataya düşmüştür. O da şudur: Gıyâs'm babası İbrâhîm en-Nehaî meşhur imam İbrâhîm en-Nehaî değil başka (...)biridir. Çünkü Gıyâs'm nesebi Ğiyâs bin îbrâhîm bin Talk bin Muâviye en-Nehaî'dir. Bu İbn Ebî Hatim er-Râzî'nin el-Cerh ve't Ta'dil adlı kitabındaki "Gıyâs bin İbrâhîm en-Nehaî, kezzâb (yalancı)"nm terceme-i halini anlatırken geçer. III/II, 57. Orada şöyle der: "Bu kişi Hafs bin Gıyâs en-Nehaî'nin amcasının oğludur."
Terceme-i hali Hafız İbn Hacer'in Tehzîbu't Tehzîb'inde {11/415) anlatıldığı gibi, Hafs bin Gıyâs en-Nehaî'nin nesebi şöyledir: "Hafs bin Gıyâs bin Talk bin Mu­âviye bin Mâlik bin el-Hâris bin Sa'lebe el-Hazrecî."
Meşhur imam İbrâhîm en-Nehaî'ye gelince nesebi şu şekildedir: "İbrâhîm bin Yezîd bin el-Esved bin Amr bin Rebîa’bin Harise bin Sa'd bin Mâlik bin en-Neha'." İmamın nesebi budur. Bu yalancı pis uydurucunun nesebiyle hiçbir bağlantısı yoktur.
Sayın doktorun iddia ettiği gibi, yalancı Gıyâs'm baba isminin büyük İmam İbrâhîm en-Nehaî îl muvank,düşmesi, pis yalancı Gıyâs'm onun çocuğu ve evlâdı olmasını gerektirmez.
Şahısların terceme-i halleri hakkında bilgisi olanların bildiği gibi, nice baba, dede, dedenin babasının isimleri arasında tevâfuklar bulunur. Doktor Kal'acî ise İmam ibrâhîm en-Nehaî'yi yalancı herifin nesebine katmış, hem
de babası yapmış­tır. Oysa büyük imam bundan beridir. Doktor bey böyle yapmış, hem de çocuğu di­ye iddia edilen kimseye vurduğu noksanlık ve âr damgasıyla İbrâhîm en-Nehaî'yi de damgalamıştır: Oğlunun yalancı, uyduran, geçici bir dünya merakı elde etmek gayesiyle sultanlara yağ çekmek için Rasûlullah'ın(sav) diliyle hadis icad eden bîri olduğuna hükmetmiştir. Vakıada ise İmam en-Nehaî'nin Gıyâs isimli oğlu olma­mıştır. Hepimiz Allah'ın^' kullarıyız ve hatalardan kurtulmak için yardım istene­cek zat Allah'tır.
Daha önce Allâme Alİyyu'l Kârî'nin el-Masnû' fî Ma'rifetı'l Hadisi'l Mevdû eserine olan dipnotumuzda (birinci baskı, yıl: 1389, s. 204; ikinci baskı, yıl: 1398, s. 254) Gıyâs'ın babası İbrahim'in meşhur İmam îbrâhîm en-Nehaî olmadığını, Gıyâs'ın nesebinin İbrâhîm bin Talk bin Muâviye olduğunu, imamın nesebinin ise îbrâhîm bin Yezîd bin Kays olduğunu belirtmiştim.
Bu hususu uzattım çünkü bu konuda yapılan hata çok büyük bir hatadır. İmam en-Nehaî'yi böyle bir kötü durumdan koruyan Allah'alccl hamd olsun. Doğruyu göstermesî ve fazlıyla ikramı sebebiyle yine O'na hamd ederim.
[139] Hicr, 15/9.
[140] Allâme Şeyh Tâhir el-Cezâirî(rh) Tevcihu'n Nazar ilâ U/suli'I Eser adlı eserinde, s. 416'da benim az yukarda zikrettiğim 'olma, sertleşip yanma yönüyle ilim­lerle ilgili üçlü taksimatı' zikretmiş, daha sonra Üçüncü bölümü (olma ve yanma bölümünü )n hadis ilmiyle irtibarianan bağlantısını tenkid etmiş ve şöyle demiştir:
"İlmin olmasıyla şu kastedilir: Tam olarak açıklanmıştır. Onu öğrenmek iste­yenin öğrenmek istediğini elde etmek için çok gayret sarfetmesine gerek yoktur.' Yanmasıyla da şu kastedilir: 'O ilmin tedkîki tamamen bitmiş ve sınırlan aşılmıştır. Bu ya olabilme ihtimali düşünülerek veya buna benzer sebeplerden dolayı ihtiyaç olmayan pekçok bilginin (o tüm içinde) zikredilmesine götürür. Artık öyle olur ki kendisine gerekli olanlarla olmayanları bilmediğinden, konuların çokluğundan do­layı öğrenmek isteyen kişi ne yapacağını bilemez, şaşırıp kalır.'
Böyle bir durum hadis ilminde değil nahiv gibi ilimlerde söz konusudur. Çün­kü nahiv ilminde ihtiyaç olniayan pekçok bilgi geçer; özellikle de ne naklin ne de aklın işaret ettiği deliller açısından durum böyledir. Öyleyse evlâ olan hadis ilmini bu bölümden çıkarmaktır.
İyice araştırılıp tedkîk edilmeyen bu sözün konferanslarda söylenmesi güzel ol­makla birlikle hu sözde dikkat edilmesi gereken faydalı bir işaret vardır. O da şu­dur: Olan ve pişen bir ilmin -öğrenen kimsenin ulaşıp faydalanması için- temizlen­mesine çalışmak gerekir. Olmayanın da olması veya olmaya yakınlaşması için, ko­nularını tamamlamak yönünde gayret etmeye gerek vardır.
Bu hususa iyice dikkatleri toplayan kimse görecektir ki her hangi bir ilmin son noktaya gelip olması onu yanmaya götürmez. Bilakis tedkîkler çoğunlukta o ilmin konularından bazılarını müsrakilleştirmeye götürür. (O ilmin yeni bir dalı açılmıs olur). Bu ayrılan konunun tedkîki genişledikçe, her ne kadar başka bir ilmin dalı olsa da kendi başına ayrı bir ilim olur çıkar. Aynı şekilde başka bir ilimden çıkan bir ilmin dallan da genelde çok olur. Muhaddislerden biri şöyle demiştir: 'Hadis il­mi pekçok bölümü ihtiva etmektedir. Her bölüm kendi başına bir ilimdir. Öğrenin kişi Ömrünü hadis ilminin tedkîki uğrunda tüketse yine de sonuna ulaşamaz."
[141] el-Hatîb el-Bağdâdî'nin el-Kifâye fi İlmi'r Rivaye'sinden, s. 403.
[142] İbn Ebî Hâtim'in el-Cerh ve't Ta'dilinden, I/İ, 34- Mevzu hadis ve benzeri hususlarda söylenen sözler İçin bu esere bakınız. 1/1, 15-36.
[143] Târihu Bağdâd, VI/166. Bkz. el-Leknevî'nin el-Ecvibetu'l Fâdıla li'l Esileti'l Aşereti'İ Kâmile eserine olan dipnotumuz s. 21-6 ile Riyad'da Şeriat Fakültesi tarafından çıkarılan Edvâu'ş Şeria dergisindeki "İsnad Dindendir" adlı makalem. Sayı 7, yıl: 1396. Burada zikrettiğim isnadın fazileti ve ehemmetiyle ilgili sözlerin
tahrîcini (kaynaklarını) bu iki yerde bulabilirsiniz. Bu sözlerin tahrîcini oraya (,..)havale ederek burada vermedim. {Müellifin İsnad Dindendir adlı makalesi, İ992'de Beyrut'ta basılmıştır: el-İsnâd mine'ci Dîn ve Safhatun Muşrika min Târihi Semâi'l Hadis inde'! Mukaddisin. Mütercim).
[144] İmam eş-Şâtıbî büyük eseri ei-İ'tisâm'da, I/225'de şöyle den "Hadisçilerin 'isnad dindendir' sözlerine gelince, onlar bu sözleriyle sadece 'falanca filancadan bana rivayet etti' demeyi kasdetmiyoriar. Bilakis kendilerinden rivayet ettikleri kimseleri tanımayı içine alan bilgiyi kastediyorlar. Çünkü bu kimseleri tanısınlar ki tnecçhûl, mecruh ve itham edilmiş kimselere dayanıp onlardan hadis rivayet etme­sinler, sadece güvenilen kimselerden rivayet etsinler. Çünkü meselenin ruhu şudur; Kişinin içinde, zann-ı galiple bu hadisi Rasûkıllahkavl rivayet etmiştir düşüncesi­nin baskın olması gerekir. Böyle olsun ki şer'î hususlarda o hadise itimad edelim ve hükümleri ona dayandıralım."
[145] Yani delil getiremeyip susa kalır veya aptallaşıp duraksaya kalır. Bu uslüb (bakiye; kalakalır) üslûbu ikinci, üçüncü ve dördüncü asırda yaşayanların konuş­malarında kullanılan maruf bir ifadedir. Daha sonra bu kullanılmaz oldu ve mânâsı insanlara kapalı geldi. Bundan dolayı İbnu'l Mübârek'in bu ve diğer rivayetlerde geçen bakiye ifadelerinde, zikri geçen asırlardan sonra insanların bunu konuşmala­rında kullanmadıklarından pekçok hatalara ve tahriflere düşülmektedir. Bu sözün mânâsını başka rivayetlerden de misaller getirerek daha önce zikri geçmiş olan Ed-vâu's Sünne dergisinde yayınlanan "İsnad Dindendir" adlı makalemde açıkladım.
[146] Bkz. s. 75'deki 1 nolu dipnot.
[147] s. 21-6, 299-300.                                   .    '
[148] el-Hatîb el-Bağdâdî bu her iki eserinde, iyi kötü, kıymetli-kıymetsiz, önemli-önemsiz, hor haberi sahibine kadar varan senedle zikretmiştir. Mevzu ha­disleri âdeti olduğu vechile- bildiği halde hakkında sükût ederek senedleriyle be­raber rivayet etmesindeki gevşekliğinden dolayı Allah(cc) onu bağışlasın. Bu duru­mu el-Buhelâ
kitabında görebilirsin, s. 179'da iki mevzu hadis rivayet etmiş ve sıh­hatleri hakkında sükût etmiştir. Bu iki hadisin mevzuluğuna ibnu'l Cevzî, el-Mevzuat’ında (1/184), es-Suyütî de el-Leâliu'l Mesnûa'da değinmiştir: 1/156.
[149] Bu iki kitabın matbu nüshalarında, basanlarca ihtisara gidilerek senedier hazfedilmiştir.
[150] el-Hassu alâ Hıfzi’l ilm ve Zikri Kibâri'l Huffâz, s. 41.   ..
[151] Bakara. 2/36.
[152] et-Taberî, Câmiu'l Beyân, 1/535.
[153] ez-Zebîdî, Tâcu'l Arûs, VI/262. Her halde matbaa hatasından olsa gerek, elinizdeki eserin Arapça baskısında ibare şu şekilde yanlış nakledilmiştir: "Müerric'e (es-Sedûsî) nisbet edilen kıraatı dinlenmemiş bir kitapta şunu okudum: Nevf in sıhhat derecesini bilmiyorum."
[154] îbmi's Salâh, Ma'rifetu Envai İlmi'l Hadîs, s. 382
[155] Büyük Hadis Kolleksiyonu'nu hazırlayan değerli araştırmacı Yusuf Özbek kitap İsimlerini geliştirip, eseri hacminin iki katma çıkararak Hadis Literatürü adıyla yayına hazırlamıştır. (İstanbul-1994). (Mütercim).
[156] Eser 1990’da Beyrut'ta beşinci baskısını yapmıştır. (Mütercim).
[157] ez-Ziriklî bunu Mubammed bin Sîrîn'in terceme-i halinde zikretmiştir, el-A'lâm,VII/25.
[158] Müslim mukaddimesi, I/104-
[159] es-Sehâvî, el-İ'lân bi't Tevbih, Kudsîbaskısı, s. 69; Diğer Bağdad baskısı, s. 125.
[160] es-Sehâvî'nin Erbau Resâil'deki el-Mütekellimûn fi'r Rical adlı cüzünden,s. 138.
[161] İbn Ebî Hatim, el-Cerh ve't Ta'diI I/I, 289; îbn Hacer, Tehzîbu't Tehzîb,1/469.
[162] ez-Zehebî, el-Mizân, III/487; İbn Hacer, Lısânu'l Mizân, V/69.
[163] ez-Zehebî, el-Mizan, IV/296.
[164] Hafız ez-Zehebî müstakil olarak Zikru men Yu'temedu Kavluhû fi'l Cerh ve't Ta'dil adını verdiği bir cüz telif ermiştir. Bu eserinde münekkid hafızları saha­be devrinden başlayarak kendi asrının seçkin-üstün âlimlerine kadar tabaka tabaka zikretmiştir. Sahabe asrından sonra tezkiye edip cerh eden iik kişi olarak eş-Şa'bî ve İbn Şîrîn İle başlamış ve İbn Dakîk el-Id, el-Kutb el-Halebî, el-Mizzî, îbn Teymiyye, Ebû'l Alâ' el-Buhârî, Ebû'l Feth bin Seyyidinnâs gibi hocaları ve muasırları ile bitirmiştir. Kendi dönemine kadar zikrettikleri 715'e vasıl olmuştur. Daha soma es-Sehâvî gelmiş ve el-İ'İân bi't Tevbîh li Men Zemme Ehle't Tevrîh adlı eserinde (Kudsi baskısı, s. 163'de; diğer Bağdâd baskısında, s. 338'de) rical hakkında konuşan zevatı zikretmiştir. el-Zehebî'nin zikri geçen cüzünü almış, onu özetlemiş ve biraz da ilavede bulunmuştur. Eserine sahabeden(ra) tenkîdde (...) bulunanlar tabakasıyla bağlayıp hocası Hafız İbn Hacer ve kendisini zikrederek bitirmiştir. Zikrettiği zevat 210'a vasıl olmuştur.Bu her iki cüzün hizmetini îfâ ettim. Her ikisi de Beyrut'ta 1401 yılında İmam Tâcuddîn es-Subkî'nin Kaide fi'İ Cerh ve't Ta'dili ve Kaide fi'I Muerrihin'i ile be­raber Erbau Resâil fi Ulumi'l Hadîs adı altında basılmışlardır.
[165] Bazı Usûl-ü fikh kitaplarında ibare şu şekildedir: 'Doğru mu yalan mı söyle­diğini bilmediğimiz bir kadının sözüne.. Bu ifade sahih olarak sabit olmamıştır. Geniş bir mevzu olduğundan anlatılması buraya sığmaz.
[166] 65/Talak,l. Müslim, Talak, bâbu'l mutallakati'l bâini lâ nefakate lehâ, X/104- Bedruddîn ez-Zerkeşî'nin el-İcâbe li İradi me’stedrekethu Aişe ale's Sahabe adlı eserinde bu hadise benzer güzel örnekler vardır. Bunlardan bir tanesi de bu ki­tapta s. 33'de geçen, Hz. Aişe(ra) nin efendimiz Hz Ömer ve oğlunun 'ailesinin ona ağlaması sebebiyle ölüye azap edilir' hadisini tenkid edip, doğru halini beyan etmesi ve de onların bu rivayetini reddetmek için 'kimse kimsenin günah yükünü taşımaz' (Enam, 6/164) âyetini delil olarak getirmesidir.
[167] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve't Ta'dil, I/I, 21. er-Râmehurmuzî'nin el-Muhaddisu’l Fâsıl'inde, s. 318'de "hadislerden bildiklerini alıyor, inkar 'ettiklerini de bırakıyorduk" ifadesiyledir. el-Hatîb el-Bagdâdî'nin el-Kifâye'sinde, s. 431'de de "hadislerden bildiklerini alıyor, inkar ettiklerini de terkediyorduk" şeklindedir.
[168] Enam, 6/164.
[169] Şunlar gibi: Yâkût el-Hamevî, Mu'cemu'l Udebâ, IV/18; et-Tâc eş-Subkî, Tabakâtu'ş Şâfiiyyeti'l Kübrâ, IV/35; Hafız ibn Kesîr, el-Bidâye ve'n Nihâye, .XII/101-2; es-Sehâvî, el-İ'lân bi't Tevbîh, s. 10 (Kudsî baskısı), 8. 25 (diğer Bagdâd baskısı).
[170] XII/101.
[171] 1/7.9.
[172] s. 102-5.
[173] el-Envâru'l Kâşife, s. 6-7. Ben de derim, ki: Hadisi dinlerken aklı göz önün­de bulundurmalarıyla şunu kastediyor: Hadis dinlemek istediği hocayı dinlemeden önce, zeki talebenin onu sınayıp kontrol etmesidir. Bu kontrolü neticesinde, hafı­zası sayıf, hadisleri birbirine zıt, rivayet anında çok tedlîs yapan, zayıf, münker ha­disler rivayet eden, mevzu-hurafe şeyleri hadis diye nakleden, senedteri-metinleri değiştiren, durumu hadisleriyle bağlantılı olsun olmasın bid'at ehli olduğu ortaya çıkan kimseden hadis dinlemekten ve almaktan vazgeçer. Bazı talebeler çoğu zaman kendilerinden hadis alacakları hocaları Önceden imtihan ederlerdi. Bir takım hadislerin senedlerini alıp onlara başka senedlerin metinlerini katarak bunların onların hadisleri ve rivayetleri olduğunu söyleyerek, bu hadislerden sual ederlerdi. Bunu kendisinden hadis almadan önce hocayı imti­han, için kasten yaparlardı. Eğer hoca durumu farkedetse zabtının sağlamlığını, ha­fızasının kuvvetli oluşunu, son derece uyanık, ezberlediğinde dikkatli olduğunu an­larlar ve ondan hadis alırlardı. Eğer hoca kendisine sorulan bu değiştirilmiş ve bir­birine katılmış hadisi onaylayıp ikrar ederse ondan rivayeti terkederlerdi.' (Beraberinde Ahmed bin Hanbel de olduğu halde) Yahya bin Maîn ile hocası Hafız Ebû Nuaym el-Fadl bin Dukeyn el-Küfî arasında böyle bir olay olmuştur. Bu Ebû Nuaym'ın Tehzîbu't Tehzib'teki (VIII/274) terceme-i halinde geçmektedir. Bu rivayet konumuzla ilgili nefis bir örnek olup, güzel esprili bir yönü de vardır. Oraya bakarsınız. (Burada Yahya'nın Ebû Nuaym'ın rivayet ettiği otui hadisi bir kağıda yasması, her on hadiste bir onun olmayan bir hadis ekleyip gelip onu sınaması an­latılmaktadır. Ebû Nuaym bu sınavı başarıyla verdikten sonra kasten yaptığını an­lar ve ayağıyla göğsüne vurduğu gibi Yahya'yı yere serer. Mütercim). Dinlerken aklı göz önünde bulundurarak hadisi kabul veya reddettikleriyle il­gili misaller rical kitaplarında, özellikle de zayıf ricale dair kitaplarda çoktur. Bura­da bunlardan üç misal zikrediyorum: ed-darekutni,, es- sünende, 111/175'de, Kitâbu'l Hudud ve'd Diyât ve Gayrihî'nin ortalarında zikredilmiştir: "Sufyân bin Uyeyne anlatıyor: el-Haccâc bin Ertât'ın yanına girdim. Kendisini dinledim. Kabul etmediğim birşey zikretti. Bu sebeple ondan hiçbir şey almadım. Yahya bin Saîd el-Kattân da diyor ki: el-Haccâc bin Ertât'ı Mekke'de gördüm. Ondan hiçbir hadis almadım."2- Müslim es-Sahîh'inin mukaddimesinde (1/121) rivayet etmiştir: (Önceleri
cennete girmekle Abdullah bin el-Muharrer'i (el-Cezerî er-Rakkî, Rakka kadısı) görmek arasında muhayyer
bırakılsaydım, onu görüp Öyle cennete girmeyi tercih ederdim. Onu gördükten sonra ise davar pisliği bana daha sevimliydi."3- Tehzibu't Tehzib'te (II/75) sika, hüccet zat İshak bin Râhuye'nin ve o dö­nemin hocası Ebû Abdillah Cerîr bin Abdilhamîd ed-Dabbî el-Kûfî'nin terceme-i halinde zikredilir: "Muhammed bin Amr Zuneyc, Cerîr'den şöyle dediğini işitmiştir: ‘ibn Ebî Necîh, Câbir el-Cu'fî ve lbn Cureyc'i gördüm. Hiçbirinden hadis yaz­madım.' Kendisine 'kaybetmişsin ey Ebû Abdillah' denilince, dedi ki: Hayır! Câbir ricate (Hz. Ali'nin, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer'in kıyamete yakın tekrar hayata dö­nüp, Hz. Ali'nin onlardan intikam alacağına) inanıyordu. lbn Ebî Necîh de kaderî idi. İbn Cureyc de mut'a nikâhına cevaz veriyordu."Hadisçilerin dinlerken ve alırken değil de rivayet ederken hadisin kabul edil­mesi veya reddedilmesinde aklı göz önünde bulundurmalarına gelince; bunun pek çoksebebi vardır:Birisi şudur; Çok hadis toplayan, geniş çalışmalar yapan hafız muhaddislerin âdeti rivayet edilen-edilmeyen hadisleri dinleyip toplamaktı. Çünkü bu pekçok ha­dis ilmi zaviyesinden faydalı bir İştir. Bundan dolayı şu kaideyi söyleyip yerleştir­mişlerdir: "Yazdığında topla, rivayet ederken araştır." Ravilerden hadisleri alırken, gücün yettiğince her raviden hadisleri topla. Rivayet ederken ve senden alınırken sadece zabit ve adil olanların hadislerini seçip rivayet et.Bunlardan birisi de şudur: Çok hadis toplayıp geniş çalışmalar yapan muhad­disler, ravî hakkında adil ve zabit oldukları yönünde hüsn-ü zan beslediklerinden ve de kendilerine göründüğü kadarıyle hadis bu şeyhten doğm olarak geldiğinden ondan hadisleri alıyorlardı. Daha sonra bu hocanın yalan söylediği, hatalara düştü­ğü ortaya çıktığında veya eksik yönleri tesbît edildiğinde ondan hadis rivayet etme­yi durduruyorlardı. Oysa Önceden ondan hadis alıp yazmışlardı. Böyle durumlarda onların hadislerinin olduğu satırları kitaplarında veya defterlerinde karalayıp çizi­yorlardı, îmam Ahmed bin Hanbel'in kendilerinden Müsnei'inde ve başka yerde rivayet ettiği kimselerden büyük bir topluluğun terceme-i hallerinde bu durumun zikredildiğini görürsün. Burada bununla ilgili bazı misaller zikredeceğim:1- el-Hatîb el-Bağdâdî'nin Tdrihu Bağdad’ında (X/172) yalana uydurucu Ebû Ca'fer Abdullah bin Misver el-Hâşimî el-Medâinî'nin terceme-i halinde el Hatîb’in(rh) sözü geçer: "Ali bin Muhammed bin Abdillah el-Muaddil; Muhammed bin Ahmed bin el-Hasan es-Savvâf, Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, babası (Ahmed bin Hanbel), Ebû'l Cevvâb, Ammâr bin Ruzeyk, Hâlid bin Ebî Kerîme (...) tarikiyle Ebü Ca'fer el-Medâinî'den bizlere nakletti. (Abdullah bin Ahmed bin Hanbe! senedin ardından babasının hadisi zikretmediğini söyleyip şunu diyor): "Babam 'ben onun hadislerini çiziyorum. Rivayetleri mevzudur' dedi ve bize on­dan hadis rivayet etmeye yanaşmadı."Yine bu zatın Mizânu'i İ'tidâl'deki(11/504) terceme-i halinde şöyle geçer:" Ahmed dedi ki: Arar bin Murre, HSlid bin Ebî Kerîme, Abdulmelik bin Ebî Beşîr ondan rivayet etmiştir. Ben ise onun hadislerini bıraktım. İbn Mehdî de ondan bi­ze hadis rivayet etmiyordu."2- Târihu Bağdad'ında (V/22) Hafız İbn Ukde es-Şîî'nin (Ebû'l Abbas Ahmed bin Muhammed bin Saîd bin Ukde) terceme-i halinde el-Hatîb el-Bagdâdî'nin şu sözü geçer: ''Ali bin Muhammed bin Nasr, Hamza bin Yûsuf tarikiyle Ebfı Ömer bin Hayyûye'nin şöyle dediğini rivayet etti: Ahmed bin Muhammed bin Saîd bin Ukde -Bağdâd'da Şîîiere^ait- Berâse Camii'nde Râ5iîiüllah'misavl ashabının veya Seyhan'ın -Hz. Ebûbekir ile Hz. Ömer'in- kusurlarını yazdırıyordu. Bunun üzerine onun hadislerini bıraktım. Ben ondan hiçbir şey rivayet etmem. Bu hadiseden son­ra da ondan hiçbir şey dinlemedim."Muhaddislerin raviler hakkında ve hadislerle ilgili hüküm verirken aklı göz önünde bulundurmalarına gelince, rical, hadis, tahrîc, ilel, mevzuat ve diğer kitap­lar bunlarla doludur. Bununla ilgili misalleri burada zikretmeye gerek yok.Şeyh el-Muallimî(rn) bu dört hususa kısaca değinmiştir. Ben ise bunları misal­lerle daha da genişletip izah etmek istedim ki bu ilimde yetişmemiş olan talip bu hususlar geçtiği zaman dikkat etsin. Başarının güvencesi Allah'tır(cc)
[174] eş-Şâfiî, er-Risale, s. 399.
[175] s. 429.
[176] el-Muallimî'nin sözü burada bitti.
[177] el-Hâkim, el-Ma'rife, s. 52.
[178] Kâtib Çelebî, Keşfu'z Zunûn, 1/532.
[179] Hucurât.49/6.
[180] Bu zat Uyeyne bin Hısn el-Fezârî'dir. Mahreme bin Nevfel olduğu da söy­lenmiştir.
[181] Bunu el-Buhârî es-Sahîh'inde rivayet etmiştir. Edeb'te üç. yerde: babun lem yekuni'n Nebiyyu fahişen ve lâ mütefâhişen, X/452; bâbu mâ yecûzu min iğtiyâbi ehli'l fesâdi ve'r reyb, X/471; babu'l mudârât mean nâs, X/527-
[182] Tevbe, 9/100.
[183] Bunu el-Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Her ikisi de İmrân bin Husayn'dan rivayet etmiştir. el-Buhârî: Şehâdât, bâbun lâ yeşhedu alâ çevrin izâ ustuşhide, V/258; Müslim: Fedâilu's Sahabe, bâbu fâdli's sahabe summellezîne yelûnehum, XVI/87.
[184] Müslim Rivayet etmiştir XVl/95.                                    .
[185] Çünkü yukarıdaki beş maddeden biri sebebiyle raviyi cerh etmiş olması İh­timal dahilindedir.
[186] ibn Dakîk el-îd, el-İktirâh, s. 330-44.
[187] eş-Şâmi Ukudu'l Cuman, s. 405.
[188] es-Sehâvî, Fethu'l -Muğis, s. 478.
[189] îbnu's Salâh, el-Ma'rife, s. 389-90.
[190] Hafız Ibn Hacer'in talebesi Hafız el-Bikâî en-Nüketu'l Vefiyye bi mâ fi Şerhi'l Elfiyye adlı eserinin yazma nüshasında, I/84'de şöyle der: "Kadislerdeki illetleri tanıyıp bilme hususunda otorite olan münekkidlerin sayısı gerçekten azdır. Muhad­dislerin çoğu (hafe diye isimlendirilirse de) bu seviyeye ulaşamazlar; hadislerin sıh­hatini ve zayıflığını tesbitte ehil olsalar da bu zevatın seviyesine varamazlar."
[191] el-Leknevî'nin pekçok eserini tahkik eden müellif âdeta el-Leknevî uzma­nıdır. (Mütercim).
[192] Onlarla ilgili haberlerden kesitler için Safahat min Sabri'l Ulemâ alâ Şedâidi’l İlmi ve't Tahsil adlı eserimin birinci, ikinci, üçüncü baskılarına bakınız.
[193] Allâme Kadı Zekeriyyâ el-Ensârî, Fethu'l Bâkîbi Şerhi Elfiyyeti'l ırâki adlı eserinde, I/7'de şöyle der: "Hadis (sahih olan görüşe göre haber de onunla aynı ma­nadadır) Nebî'ye(as) izafe edilen söz, fiil, takrir ve sıfatlardır. Sahâbîye veya onlar­dan beride olanlara izafe edilenlere de aynı ismin verildiği söylenmiştir. Bu ilmu'l hadîs rivâyeten {rivayet yönüyle hadis ilmi) diye ifade edilip hadislerin nakline şa­mil olan İlim diye tarif edilir.İlmu'l hadis dirâyeten (yalın olarak hadis ilmi denince bu anlaşılır) şudur: Ravinin ve rivayetinin kabul veya red açısından kendisiyle tanındığı ilimdir. Meviu-su, raviyi ve rivayeti bu zaviyeden tedkîktir. Gayesi İse bunlardan kabul edilenlerle reddedilenleri tanımaktır. İncelediği meseleler, tedkîk sahasına giren hadis kitapla­rında zikredilmiş bulunan malumatlardır.
[194] Şeyh İbrahim el-Bâcûrî'nin el-Mevâhibu'l Ledunniyye Şerhu Şemâili'i Muhammediyye adlı eserinde, dirayet yönüyle hadis İlmine dair sözlerinin sonunda (s.6) Şöyle der: "Bu ilmi ilk tesis eden İbn Şihâb ez-Zührî'dir. Bu işi Ömer bin Abdülazîz'in hilafeti zamanında onun emriyle yapmıştır. Halife, İdaresindekilere (hadisleri bilen âlimlerin tükenmesinden sonra) hadisleri toplamalarını, emretmiştir. O olmasaydı hadisler kaybolacaktı. İşte bu yapılan dirayet yönüyle hadis ilmidir."Bu sözünün hadislerin tedvinini (toplanmasını) kasdettiğine hamledilmesi ge­rekir. Çünkü Halife Ömer bin Abdülazîz hadislerin toplanmasını emretmiştir, (...)kuralların, kaidelerin, ıstılahlarının toplanmasını değil- Eğer sözü bu manaya muhtemel değilse, terkedilir ve söylediğinin sıhhati vaki olmadığından kabul edil­mez.Sıddîk Hasan Hân da el-Hıtta fi Zikri's Sıhâhi's Sitte adlı eserinde, s. 85'de ona tabî olmuş, daha sonra el-Mubârekfûrî Tuhfetu'l Ahvezi mukaddimesinde, s. 2'de bu ikisine tabî olmuş, en nihayet bunlara kardeşim Dr. Nûreddin Itr da Menhecu'n Nakd fî Ulûmi'l Hadis kitabında, s. 53'de tabî olmuştur. Bunların hepsi yanlıştır. Muhammed bin Şihâb ez-Zührî'nin ne yaptığını öğrenmek İçin Safıîhu'İ BuMrfnin şerhlerine, Kitâbu'l İlm, bâbun keyfe yukbedu'İ ilm'e bakmış. Buraya bakarsan onun yaptığının usûl ilmi çalışmasıdır şeklindeki düşüncenin asılsız oldu­ğu sana âyân otur. (Bununla beraber ez-Zührl'nin hadisleri toplarken belli kriterleri göz önünde tutmuş olduğu akla uzak değildir. Mütercim).Burada yeri gelmişken bir hususu belirtmekte fayda van Urduca bazı kelimeler Arapça'daki telaffuz zorluğundan dolayı hafif değişiklikliklere uğramaktadır. Bu ke­limelerin geçtiği Arapça eserlere bakanlar ise bunları o eserlerden olduğu gibi ak­tarma durumunda kalmaktadır. Yukarıda geçen Mubârekfûrî gibi. Aslında bu Mu-bârekpûrî'dir. Keza Thânevî Tânevî, Fettenî de Patnî'dir... (Mütercim).
[195] el-Hâkim, el-Ma'rîfe, s. 71. Şimdi sizlere Ebû'l Hasan Alî bin el-Medî­nî'nin şu eserlerdeki terceme-i hallerinden özet bilgi'sunacağım: îbn Ebî Hatim, el-Cerh ve't Ta'dil, VI/IIÎ.194; el-Hatîb, Târihu Bağdâd, XI/458-64; Îbn Hacer, Tehzîbu't Tehzîb, VII/349-353. Ben burada onu anlatırken Alî bin el-Medînî'nin hadis ilimlerindeki imamlığına ve büyük seçkin zevatın önünde imam olduğuna taalluk eden, bu mevzuyla ilgili bilgileri vermekle yetineceğim:Adı: Ebü'l Hasan Alî bin Abdülah bin Ca'fer bin Necîh el-Medînî el-Basrî. Aslen Medînelidir. Se'dî'dir. Mevlâlık yönüyle bu kabileye nisbet edilmiştir. Pek-çok eserin sahibidir. Ebû Hatim er-Râzî şöyle demiştin "Alî bin el-Medînî insanlar arasında, hadis ve illetlere dair bilgisi yönüyle önder olarak tanınırdı. Ahmed bin Hanbel yüceltmek için adıyla değil de Ebû'l Hasan künyesiyle anardı. Ahmed'den adını söylediğini hiç duymadım." en-Nesâî de demiştir ki: "Sanki Allah Teâlâ Alî bin el-Medînî'yi bu iş için yaratmıştır."Ebû'l Abbâs es-Serrâc ta Ebû Yahya'dan şöyle duyduğunu söylemiştir: "Alî bin el-Medînî Bağdâd'a geldiğinde ilim halkasının başına geçti. Ahmed, Yahya, Halef, el-Mu'aytî ve diğer insanlar gelip aralarında münazara ederlerdi. Bir şeyde ihtilaf ettikleri vakit Alî o konuda konuşurdu. Ahmed bin Hanbel sağ yanma, Yahya bin Maîn de sol yanına oturur ve ikisine hadisleri yazdırırdı."Ebû'l Abbâs es-Serrâc da demiştir ki: el-Buharî'den duydum:
(Kendisine 'ne arzuluyorsun?' diye sorulmuş) o da şöyle demişti: "Irak'a gideyim. Alî bin el-Medînî de sağ olsun ve onunla beraber oturayım." el-Buhârî şunu da demiştir: "Alî bin el-Medînî hariç hiç kimse yanında nefsimi küçük görmedim."
Yahyâ bin Maîn'e 'Alî bin el-Medînî mi, el-Humeydî mı daha bilgilidir?' diye sorulmuş, o da şöyle demiştir: "el-Humeydî'nin diğerinden yani Alî bin el-Medî-nî'den yazması gerekir." Ebû Davud'a da 'Alî mi, Ahmed mi daha bilgilidir?' diye sorulmuş, o da 'Alî hadisler arasındaki ihtilafları Ahmed'den daha iyi bilir' demiş­tir. Furâhinâî'ye (Hafiz Ebû Alî Muhammed bin Alî bin Hamza) Yahya, Alî, Ah­med ve Ebû Hayseme'den sual edilmiş, o da şöyle cevap vermiştir: "Hadisleri ve hadislerin illetlerini en çok bilenleri Alî'dir. Yahya ise en çok rical bilgisine sahip olanlarıdır. Ahmed de içlerinde en çok farklı malumatı olandır. Ebû Hayseme ise seçkin zevattandır."Abdulmu'min en-Nesefî de şöyle der: Ebû Aİî Salih bin Muhammed'e sordum: Yahyâbin Maîn hadisleri ezberliyor muydu? 'Hayır' dedi. Tanında vazıh olarak bulunduruyordu.' Ebû Alî'ye Alî bin el-Medînî ezberliyor muydu?' dedim. 'Evet' dedi. 'Hadise baktığında ne durumda olduğunu biliyordu.'el-Hatîb eİ-Bağdâdî, el-Câmi' li Ahlâh(cc) Râvî ve Adâbi's Sami' adîı eserinde, II/199'da Ebû Alî el-Hasan bin Muhammed bin Osman el-Fesevî'den onun Ca'fer bin Derestûye'den şunu duyduğunu rivayet eder: 'Alî bin eİ-Medînî'nin kitabtan rivayet ettiğini hiç görmedim. Sadece Sufyân bin Uyeyne'den işittiklerini ayn: la­fızlarla rivayet etmek istediğinde kitaba bakıyordu.'Ca'fer diyor ki: 'Alî bin el-Medînî'nin yarınki hadîs meclisi için bugün ikindi­den yer kapardık. Yarınki mecliste dinleyebileceğimiz bir yer bulamayız korkusuyla gece boyunca otururduk. Hatta mecliste yer kapan bir yaslı gördüm. Bevl için kalk­tığında yerimi kaptırırım korkusuyla bitirene kadar elbisesine bevl yaptı. Bevl ya­parken bir taraftan da katlıyordu."
[196] el-Hatîb’el-Bagdâdî.el-Câmi', 11/361.
[197] el-Hatîb onun hacmi büyük, kıymetli eseri Müsned'ini bu cüzler arasında zikretmedi. Çünkü bu eser müellif hayattayken telef olmuştur. Alî bin el-Medînî
bununla ilgili olarak şöyle diyor: "Müsned'i hadislerin tariklerini iyice araştırarak tasnif ettim. Kağıtlara yazıp büyük bir sandığa koydum. Sonra Basra'dan üç yıl (...)uîakta kaldım. Geri döndüğümde baktım ki güveler onu birbirine katmış, ha­mur haline getirmiş. Daha sonra tekrardan toplamaya muvaffak olamadım."
[198] îbn Hacer, et-Tehzib, VII/357.
[199] s. 8,38.
[200] el-Kevserî, el-Makâlât, s. 83.
[201] Hicr, 15/9.
[202] el-Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, VI/352.
[203] Yalancının biriydi. Senedleri birbirleriyle değiştirir, mürsel hadisi merfu yapar, mesnedsiz münker hadisler rivayet ederdi.
[204] el-Hatîb el-Bagdâdî, el-Câmi', 11/250.
[205] Ebû Zur'a ed-Dimeşkî, et-Târih, 1/263; er-Râmehurmuzî, el-Muhaddisu’l Fasıl.s.419.
[206] Bu zatın nispeti hakkında ihtilaflar çoktur. Doğrusu el-Cevrekânî'dir. Ese­rin muhakkikinin 1/66-70 arası verdiği malumata bkz. (Mütercim).
[207] Beşinci baskısı: Beyrut-1994. Bu eser Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu adıyla Ahmet Serdaroğlu tarafından terceme edilmiştir. İst.-1986.
[208] Altıncı baskısı: Beyrut-1994. Eser aynı adla Muzaffer Can tarafından ter­ceme edilmiştir. lst.-1992.
[209] Hocamız İmam el-Kevserî'nin Mahâlâtu'l Kevsert adlı eserinde neşredilmiş olan "Ezher'de Sünnet İlimlerini İhya" makalesinden (s. 565-7) alınan yer bu ka­dardır. Hocamı; bunu Ezher Üniversitesi Rektörü Şeyh Mustafa Abdurrezîâk'ı teş­vik etmek için yazmıştır. Bu makaleye bakınız. Gerçekten önemlidir ve içinde kıy­metli bilgiler vardır.                  
[210] s.82
[211] Rivayetin mütevatir olmayan hadise aykırı olmasını mevzuluk için alamet saymaktan çıkarır; bu alamet olmaz.
[212] 11/1,425.
[213] "îstekarrat" (yerleşme) kelimesi Tenzihu'ş şeria'da (I/7) iki yerde tahrif edilerek ustukriet fîhi'l ahbâr (haberlerin araştırıldığı bir zamanda) şeklinde yazıl­mıştır. Doğrusu istekarrat'tır. Nitekim e-Mahsüİ, II/I 425 ve et-Tâc es-Subkİnİn Cemu'l Cevâmi'sinde sünnet bahislerinde ibare böyledir: 11/123.
[214] s. 180.
[215] İbn Arrâk'ın zikrettikleri burada bitti. Ben durumun gerektirdiği kadar az bir ilavede bulundum.
[216] İbn Kayyım el-Cevziyye, el-Menâru'l Munîf, s. 43-115.
[217] el-Hût el-Beyrûtî, Esne'l Metâlib, s. 271.
[218] Şeyh Muhammed el-Hût'un(rh) buradaki "mevzu hadislerin bir kısmı Şeri­ata muhalif, bir kısmının ise manası doğrudur" sözüne gelince; el-Hatîb el-Bağdâdi’nin Târîhu Bağdâd'mda (X/172) hadis uyudurucu, yalancı Ebû Ca'fer el-Hâşimî el-Medâinî'nin {Abdullah bin Misver) terceme-i halindeki bilgi onun bu sözünü doğrulamaktadır: "Osman bin Ebî Şeybe, Cerîr bin Abdilhamîd ed-Dabbî el-Kûfî vasıtasıyla Rakabe bin Maskale el-Kûfî'den nakletti: 'Ebû Ca'fer el-Hâşimî el-Medâinî Rasûlullah(sav) adına hak sözler uydurup rivayet ediyordu.'Yine bu yalancının İbn Hacer'in lısânu'İ Mîzân'ındaki (III/361) terceme-i ha­linde şu zikredilir: Rakabe "Abdullah bin Misver Rasûlullah'ın(sav) hadislerine (...)
benzer hadisler uyduruyordu." derken İbnu'l Medînî de "Rasûlullah'savJ adına hadis uyduruyordu. Sadece edeb ve ziihd konularında hadisler uyduruyordu. Bu yaptığı sorulunca da 'bunda sevap vardır' diyordu." demiştir.
el-Hatîb ve eİ-Mîzân'daki terceme-i haiinde (11/505) e:-Zehebî; Ca'fer bin Avn, Hâlid bin Ebî Kerîme tarikiyle Ebû Ca'fer Abdullah bin Misver'den şöyle de­diğini rivayet eder: "Fatıma birşey istemek için babasına(sav) geldi. Rasûlutlah'^' ona dedi ki: İstediğin şeyden daha hayırlı birşeyi sana öğreteyim mi? Yatağına gir­diğinde şöyle de: Ey Allahım! Sen her zaman Allah'sın. Herşeyi sen yarattın. Se­ninle beraber bir başkası yaratmadı. Herşeyi sen takdîr ettin. Öğrenim görmeksizin herzeyi sen yaptın. Senden gayri İlâh yok. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla. Günahları ancak sen mağfiret edersin."Bu söz mânâ yönüyle doğru bir sözdür fakat Rasûlultahısav! adına uyduruimuş bir yalandan ibarettir. Rasûlullah'a(sav) iftira ederek sevap ve ecir isteyen bu yalan­cı iftiracı tarafından uydurulmuştur. İşte bazı mevzu hadisler sadece isnad ve riva­yet edeni tanımakla tesbît edilir.
[219] s. 103
[220] s.82
[221] 15/Hicr,9.
 
Facebook
 
Reklam
 
Sezai Karakoç'tan...
 
Onlar sanıyorlar ki;
Biz sussak mesele kalmayacak
Halbuki biz sussak, tarih susmayacak..
Tarih sussa, hakikat susmayacak.
Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar.
Vicdan azabından kurtulsalar,
Tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar,
Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar."
Necip Fazıl Kısakürek'ten...
 
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Necip Fazıl Kısakürek'ten...
 
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!
Mehmet Akif Ersoy'dan...
 
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
 
Bugün 5 ziyaretçi (13 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
La ilahe illallah...