Onlar sanıyorlar ki; Biz sussak mesele kalmayacak Halbuki biz sussak, tarih susmayacak.. Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar, Tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar
   
 
  DUYGU EĞİTİMİ - Yaşar Fersahoğlu
 
 
 
Zihni yetersizliği olmayan her insanın kendine özgü bir hayat anlayışı, bir dünya görüşü vardır. Onun bu dünya görüşü hayati süreç içinde oluşturduğu sayısız tutum ve tavırlardan oluşmaktadır.
İnsanlar davranışlarını bu tutum ve tavırlara göre oluşturur; geliştirir ve yönlendirir. Başka bir ifade ile eşya ve olayları ve onlara karşı ortaya koyacakları dav­ranış normlarını, sahip oldukları tutum ve tavırlar ışı­ğında ele alırlar. Bu itibarla tutumlarımızın hayatı­mızda önemli yerleri vardır.
Tutum ve tavırlarımız ne kadar önemli ise, onla­rın sağlıklı, dengeli ve yerleşik olmaları da o kadar önemlidir. Bunu sağlamanın yolu ise eğitimdir. Bunun içindir ki eğitimciler, eğitimi, aynı zamanda bir tutum kazandırma etkinliği olarak da kabul ederler.
Tutumlarımızın, zihinsel, duygusal ve davranışsal olmak üzere üç temel öğesi vardır. İnsanlarda sağlıklı tutumlar oluşturabilmek için bu üç öğenin dengeli bi­çimde eğitilmeleri gerekir.
Bu çalışma din eğitim ve öğretiminde duygu eği­timi ile ilgilidir. Teksifi bilgiler vermekten çok genel prensipler üzerinde durmaktadır. Çalışma girişim dı­şında üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde duygu ve heyecanların değişik tanım ve tasnifleri yapılmakta; ikinci bölümde çocukta dini duygu ve düşüncenin geli­şimi irdelenmekte; üçüncü bölümde ise duygu eğitimi ile ilgili bazı önerilerde bulunulmaktadır.
İnsanın duygu dünyasının böyle küçük çaplı bir çalışmaya sığdırılamayacak kadar girift ve zengin ol­duğunu biliyoruz. Bu çalışma ile yapmak istediğimiz şey, İslâm eğitim sisteminde duygu eğitiminin önemine dikkat çekmek, okuyuculara az da olsa bazı bilgiler vermektir. Bunu bir nebze başarabilirsek kendimizi mutlu sayacağız.
Bu çalışmada benden yardımlarını esirgemeyen bütün dostlarıma, özellikle Mehmet Akif Demir'e teşek­kür eder; Allah'tan, bu çalışmanın hayırlara vesile ol­masını dilerim. Yaşar Fersahoğlu, Üsküdar - 1998[1]
 
 
Hayata konan önemli kanunlardan biri de denge kanunudur. Hayatın hemen her sahasında denge bozul­duğu zaman herşey alt üst ulur; hayatın bizzat kendisi yaşanmaz hale gelir. Vücuttaki su dengesinin bozul­ması, kandaki alyuvar-akyuvar dengesinin bozulması, atmosferdeki oksijen dengesinin bozulması v.b. bizim hayatımızı bir anda karartıverir.
Denge kanunu eğitim için de geçerli bir kanundur. Bilindiği gibi eğitimin konusu insandır. İnsanı eğitir­ken de bir bütüncül yaklaşımla onu bütün yönleriyle eğitmemiz gerekir. Sadece insanı fizik yapısı ile ele alır, ruhsal yapısını yok sayarsak dengeli insan yetişti­remeyiz. İnsan bir bütün olmakla beraber onun bir iradî yönünün, bir zihinsel, bir duygusal, bir sosyal yönünün bulunduğunu unutmamamız gerekir. Eğitimcilerin gö­revi her yönüyle bir dengeyi ifade eden insanı bütün yönleriyle eğitmektir. Bu yapıldığı zaman eğittiğimiz insanlar hayata daha kolay ve çabuk uyum sağlarlar. Dengeli bir eğitim sadece hayata intibak sağlamakla da kalmaz; aynı zamanda insanı kendinden emin, kom­plekssiz, tutarlı ve mutlu bir insan yapar.
Günlük hayatımızda çeşitli işler yapar, değişik kimselerle etkileşim ve iletişimde bulunuruz. Bizim dı­şımızda mevcut olan birçok varlık ve olaylarla şu veya bu ölçüde ilişkilerimiz olur. Bu ilişkilerde bazan aklı­mızın, bazan duygularımızın, bazan da her ikisinin rolü ağır basar. En ideal yaklaşım biçimim seçtiğimiz tak­dirde hem işimize en iyi uyumu sağlar; hem de yaptığı­mız işten mutluluk duyarız. Özet bir ifadeyle söyleyecek olursak hayatı aklımızla tanır; duygularımızla yaşarız. Bu itibarla bunları kesin hatlarla birbirinden ayırmak da mümkün değildir.
“Kur'ân'da Zihin Eğitimi” adlı doktora çalışma­mızda zihin eğitimini gücümüz yettiğince irdelemeye gayret ettik. Bütünlük bozulmasın düşüncesiyle de duygu eğitimine kısaca yer verdik. Fakat o kısa temasımız bizi tatmin etmemişti. Bu konunun ayrıca işlenmesi gereği kafamızı hep meşgul ediyordu. Çünkü kanaatimize göre İslâm terbiye sisteminde duygu eğitimi önemli bir konu­dur; ihmale gelmez. İhmal edildiği veya zayıf bırakıl­dığı zaman insanlara kuru ve yavan bir İslâm anlayışı egemen olur. İbadetlerde vecd hali kalmaz; herşey bir angaryaya dönüşür. İnsanla Allah arasındaki bağ sevgi ve aşktan ziyade korkuya dayanır. Korku ise taraflar arasında bir cazibe unsuru olmaktan çok itici bir rol oy­nar. İbadetler şekilde kalır; sahibine haz vermez. Davranışlar benimsemeden çok itaate dayanır.
Duygu eğitimine yeterince yer verilmeyen bir ter­biye sisteminde iyi duygular gelişmeyebilir. İnsanlar kötü duygularının tutsağı haline gelir. Var olan duygu­larda birtakım sapmalar ve aşırılıklar başgösterir. İnsan neyi, kimi ne kadar seveceğini, kimden ne kadar nefret edeceğini kestiremez. Bazan sevmesi gerekeni sevmez; sevmemesi gerekeni sever. Sevmesi gerekeni aşırı derecede sever; gönlünde putlaştırır. Sevme­diklerinden o kadar nefret eder ki   onlardan   adaleti esirger. Yaptığı işler zulme dönüşür. Akılla duygular arasındaki denge bozulur.
Bilindiği gibi insanların hayat felsefeleri, dünya görüşleri sahip oldukları sayısız tutum ve tavırlardan oluşur. Allah'a karşı tutum ve tavırlar, insanlara karşı tutum ve tavırlar, hayvanlara karşı tutum ve tavırlar, çevreye, olaylara v.s. karşı tutum ve tavırlar, bunların hepsi bizim hayatımıza yön veren onu anlamlı kılan kazanımlardır. Şayet eğitimciler bu tutumların bir zihin­sel, bir duygusal ve bir de davranışsı [2] öğesinin bulundu­ğunu, dolayısıyla eğittikleri kimselerin hem kafalarına, hem gönüllerine ve hem de davranışlarına yönelmeleri gerektiğini düşünerek eğitim yaparlarsa yukarda kısaca işaret ettiğimiz problemlerin ortadan kalkacağını düşü­nüyoruz. Buradan hareketle diyebiliriz ki: Her kesimden ve her kademeden bütün eğitimciler, eğitimin bir yerde bireylere tutum kazandırma [3] faaliyeti olduğunu, bu tu­tumun da birtakım ihmal edilemeyecek öğelerinin bu­lunduğunu düşünmeli, ona göre hareket etmelidir.
Eğitimle zengin bir duygu dünyasına sahip olan insanlar her ibadet ve davranışlarını bir vecd halinde yapmaya çalışır; bunu yaparken de mutlu olurlar. William James, “Duygu dindarlığın ilk ve en derin kaynağıdır.” derken bu gerçeğe işaret etmektedir. Ona göre, “Allah'dan korku, Allah'a saygı ve bağlılık, Allah aşkı tamamen insana özgü bir psikolojik haldir.”[4]
C. Schware da aynı gerçeğe ışık tutarak insan ruhunda ilk beliren psikolojik halin duygu olduğunu ve bunun ömür boyu o ruhun temeli olarak kalacağını belirtmektedir. [5]
Her din kendi müminim yetiştirirken onların za­rif, ince, nazik insanlar olarak yetişmelerini hedefler. Aksi halde gerçek fonksiyonlarından uzaklaşmış olur; toplumların yücelmesini sağlayamazlar. Bergson'a göre “Bir din ne kadar incelmiş ve ulvîleşmiş ise, bir toplu­mun ve bir insanın hayatında da o derece yükseltici bir yer tutar.” [6] Bir dinin incelip ulvîleşmesi o dini temsil eden insanların nazik ve ince duygulu olmalarıyla mümkündür. Bunu temin edecek kimseler ise her kade­meden eğitimcilerdir.
Duygularımızın karekter teşkilimizle de yakından ilgisi vardır. G. Kerschensteiner, manevî karekter isti­dadını dört temel unsura bağlarken “ince duygululukwa önemli yer vermektedir.”[7]
Karekter terbiyesinin gerçek terbiye olduğunu sa­vunan A. Carrel, modern terbiyenin yalnız aklı inkişaf ettirmek gibi bir hatasına işaret ettikten sonra şunları söylüyor: “Çocuk daha okula girdiği anda alfabenin harfleriyle beraber en esaslı sosyal kurumlara itaat et­meyi öğrenmelidir. Nezaketsizlik, pislik, çekememezlik, iki yüzlülük, iftira; coğrafya veya gramer bilme­mekten çok daha ağır suçlardır. Hakikî kıymet hem psikolojik, hem ahlâkî, hem de entellektüel unsurlardan ibarettir.”[8] Ona göre, “Modern cemiyet, ruhun gelişmesi kanununa itaatsizlik ederek büyük bir hata işlemiştir. Keyfi olarak ruhu zekâya inhisar ettirmiştir. Okullarda ne nefse hakim olma, ne intizam, ne nezâket, ne de ce­saret öğretilir. Medenî insanlar henüz ruhun gelişmesi kanununa tamamen itaat etmemenin ne kadar tehlikeli birşey olduğunu anlamamışlardır. Zekâyı inkişaf ettir­menin ruhu geliştirmekle aynı şey olduğunu zannetmek­tedirler. Hayatın rasyonel bir şekilde tanzimi için akim yanında elzem olan birtakım diğer manevî faaliyetlerin mevcut olduğunu henüz keşfetmemişlerdir.”[9]
Batının bu yanlıştan ötürü düştüğü çıkmaza ülke­mizde de işaret edilmektedir. Robert E. Ornstein'in Yeni Bir Psikoloji adlı eserinin Türkçe çevirisinin önsözünde Erol Göka, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Batı kültürü ise insanın otomatlaştığı, kendisine ve doğaya yabancılaştığı bir bunalımı yaşamaktadır. Batı bu nok­taya, Descartes'tan itibaren insanın düşüncesi ile duygu­sunun arasını açmasıyla duygusal yaşantıların akıl dışı kabul edilerek reddedilmesiyle gelmiştir. Batılı in­san, maddî alanda birçok başarılar kazanmış, fakat bunlar kendi iç dünyasının anlamını kaybetmek paha­sına olmuştur. “[10]
İnsanlara mahsus olan ruhi yücelik sadece onların bilgi veya zekâ düzeyiyle ölçülmez. Bilgi veya zekâ dü­zeyi yüksek olan öyle insanlar vardır ki, içinde yaşa­dıkları toplumun hatta bütün dünyanın birtakım trajediler yaşamasına sebep olmuşlardır. Atom bombasını, hid­rojen bombasını keşfedenler, kimyasal veya biyolojik si­lah üreten kimseler hiç şüphesiz bilgi düzeyi yüksek zeki insanlardı. Bilgi bir araçtır. O aracı iyiye kullanmak mümkün olduğu gibi kötüyle kullanmak da mümkün­dür. Bu ise onu kullanan insanların yüksek duygularla bezenmiş olup olmamalarına bağlıdır. Yüksek duygu­larla bezenmemiş insanlar bilgilerini de zekâlarını da rahatlıkla kötüye kullanabilirler. İnsanları, hayvanları, doğayı, daha genel bir ifadeyle Yaratıcıyı ve O'nun yarattıklarını sevmeyen, insan ve diğer canlıların mutlu­luğu için fedakarlığı göze alamayan, mutluluğun paylaşıldığı zaman güzel olacağını düşünmeyen insanların kime ne yararı olabilir. Bu tür insanların zeki ve bilgili olmaları sadece tehlikelerini artırır. İnsana ruhî yüce­lik kazandıracak, onu erdemli kılacak şey bilgi ve zekâ ile beraber yüksek duygulardır.
Birçok tartışmalara rağmen bugün yeryüzünde dinlerin insanlar üzerindeki bağlayıcı etkisi sürmekte­dir. Bu itibarla din eğitimcilerinin, eğittikleri kimsele­rin ruh yüceliğine ağırlık vermeleri, modern eğitimcile­rin de bunlarla işbirliği yapmaları gerekmektedir. Çünkü dinler, “Üzerinde düşünülen bir gerçek olmaktan çok, duyulan ve yaşanılan bir hakikattir.”[11]
İnsanlar herhangi bir tesir karşısında duygu­lanma kabiliyetine sahip olarak dünyaya gelirler. [12] Bütün mesele eğitimcilerin, insanın bu gerçeğim gör­mesi, yaptığı eğitimi bu gerçeğin ışığında yapmalarıdır.
Bilinmektedir ki insanlar akıllarıyla bilmekte, duygularıyla karar vermektedir.
Muhammed Kutup, İslâm Düşüncesinde Sanat adlı eserinde Kur'ân'ın duygu konusuna yaklaşımını şu sözleriyle açıklamaktadır:
“İnsan hissini güzele yönelten ve açıkça bunu teşvik eden bu mübarek kitap, sanatın her vasıtasını kullanarak, sözlü ifadenin tüm yollarını deneyerek duygunun güzele tevcih edilmesi için hiçbir engeli kabul etmez.” [13] Çünkü “Manevî gücün sahası sadece ilim değildir. Aynı zamanda sanat, inanç, fazilet, ahlâk ve benzer nice yüksek değerleri de şâmildir.”[14]
Duygu ve heyecanlarımız düşünce ve davranış-la-rımızm adeta roketi durumundadırlar. Davranışları­mızın temelinde yatan haz veya elem duygusu o davra­nışı etkileyen iki önemli etmendir. Haz duyduğumuz davranışlara koşar, elem duyduğumuz davranışlardan kurtulmaya çalışırız. Buradan hareketle şunu söyleye­biliriz: Heyecanlarımız bizim için bir güç ve enerji kaynağıdır. Organizmayı güçlü ve mücadeleci yapan etkenler duygu ve heyecanlarırmzdır.[15]
“Hisler, insanın çabasını ve hareketini sağlar. Vücudumuzun dinamizmi, bunların ihtiyaçlarının temininden doğar...” diyen Ali Medar, insan hayatının gelişim tarihine bakıldığında, tarihi, akıldan çok hislerin yazdığının görüleceğini söylemektedir.[16]
Görülüyor ki, hislerimiz sadece bir iç hali olarak kalmamakta, tutum ve davranışlarımızı başlatmakta, değiştirmekte, yönlendirmektedir. Onlarla sevdik­lerimize yaklaşıyor, sevmediklerimizden uzaklaşıyo­ruz, [17] Çevremizle kurduğumuz her tür etkileşimde olumlu veya olumsuz duygularımızın izleri vardır. Çevremize uyum sağlamada onların rolü olduğu gibi, intibaksızlıklarımızda da onların rolleri vardır.[18]
C. Morgan, duygu ve heyecanlarımızdan “... Nelere erişip nelerden kaçınmaya çalışacağımızı tayin eden yönlendirici ve güdüleyici (motivating) kuvvetler olarak bahsetmektedir. [19] Bütün bunlardan anlıyoruz ki, duygu ve heyecanlarımızın hayatımızda önemli yerleri vardır.
Duygu ve heyecanlar insan davranışında her zaman yapıcı rol üstlenmezler. Zaman zaman onları uyandıran uyarımlarla mütenâsip olmayacak kadar şiddetlenir ve devamlılık arzederler. Bu da onların anormalleştiklerinin işaretidir. [20] Mustafa Sekip Tunç, duygu ve heyecanlarımızın bütün uzviyetimizi sarsacak, düşüncelerimizi karartacak kac”ar şiddetli olabi­leceklerine işaret etmektedir. [21] Böyle şiddetli heyecan hallerinin engelleyici bir rol oynaması kaçı­nılmazdır. [22] C. Morgan, yüksek dereceye varan uyanlmışlık halinin, aşırı kaygı (anxiety) veya şiddetli heyecan haline geldiğinde öğrenmeyi ciddî şekilde engelleyeceğini haber vermektedir.[23]
Duygu ve heyecanlar kontrol edilmediği takdirde sadece öğrenmeyi engellemekle kalmaz, aynı zamanda kararlarımızı, tutum ve davranışlarımızı olumsuz yönde etkilediği gibi, fizyolojik ve psikolojik değişmelere de yol açar.[24]
Duygu ve heyecanlar olmaksızın hayatın sıkıcı olacağını, duygu ve heyecanların hayata renk kattığını, hayatın adeta tuzu biberi olduğunu bildiren Morgan, bunların yanında şiddetli ve kolay uyarılan heyecanların bizi zor durumda bırakabileceğini, bu nitelikteki heyecanların karar vermemizi olumsuz yönde etkileyeceğini de haber vermektedir. [25] Ona göre “Psikosomatik bozukluklar, kısmen heyecansal gerilimlerin (tension) meydana getirdiği çeşitli fiziksel bozukluklardır. Sempatik sistemin devamlı faaliyeti vücutta büyük yıpranmalara yol açar. Bu tür bir faaliyet, örneğin kalb atım hızını ve kan basıncını devamlı olarak yüksek düzeyde tutar. Bu ise kalbe hasar verir (to injuve) ve kalb rahatsızlıklarının meydana gelme olasılığını artırır.[26]
Henry E. Garrett, bu tür bir heyecanı vücudun bir çalkantı hali olarak ifade etmekte, bunun hızlı nefes alma, kalbin çarpması, terleme, benzin sararması, titreme, kasların gerilmesi v.s. şekillerde ortaya çıktığını bildirmektedir.[27]
İnsanlar sosyal yaratıklardır. Bir arada yaşamak, ihtiyaçlarını birlikte karşılamak, problemlerini birlikte çözmek durumundadırlar. Onların başarısı, saadeti, bir arada yaşamalarına, işbirliği yapmalarına bağlıdır. Bu birlik ve beraberliği başaramadıkları takdirde güçsüz ve aciz kalırlar. İnsanın bu gerçeğini çok iyi bilen bütün dinler insanları tekrar tekrar uyarmış, onları bir ve beraber olmaya çağırmıştır. Bu cümleden olarak Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır: “Allah'a ve O'nun rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.”[28]
İnsanların birbirleriyle çekişmesi beraberinde nefretleşmeyi getirir. Nefretleşmenin sonucu ise uzaklaşmak, yabancılaşmak, ayrılmak ve dağılmak demektir. Bu da güç ve kuvvetin elden itmesinden başka birşey değildir. Güç ve kuvveti yok olan insanlar, kendilerine güvenlerini kaybetmiş, mücadele azimleri kalmamış, hayata yenik düşmüş kimselerdir. Böyle bir zaafa düşmeleri istenmeyen insanlar Allah tarafından itici ve hoş olmayan duygulara karşı uyarılmaktadır.
Duygularımızın ihtiyaç ve beklentilerimizle yakından ilişkisi vardır. İhtiyaç ve beklentilerimizin karşılandığı ve doyurulduğu oranda kıvanç duyar; mutlu olur; karşılanmadığı veya duyurulmadığı takdirde de elem duyarız. [29]Meselâ birlikte yaşadığımız insanlardan bazı beklentilerimiz olabilir. Şayet bu beklentiler o insanlar tarafından olumlu bir şekilde karşılanır, doyurulursa haz duyar, mutlu oluruz. Bu da bizim o insanlara sevgiyle yaklaşmamızı, onlarla birlikte olmaktan zevk almamızı sağlar. Şayet beraber olduğumuz insanlar beklentilerimize bigâne kalıyor, istek ve ihtiyaçlarımıza olumlu cevap vermiyorlarsa elem duyar, mutsuz oluruz. Bu takdirde de içimizde onlara karşı hoş olmayan duygular uyanabilir. Hoş olmayan bu duygular bizi onlarla çekişmeye kadar götürebilir. Kur'ân bu durumda bize sabretmeyi, hoş olmayan duygularımıza ketvurmamızı öğütlüyor.
Yukarda verdiğimiz âyet mealini açıklama sadedinde Mevdûdî, sabır kelimesiyle ilgili olarak şunları söylemektedir: Sabretmek şu anlama gelir: Duygu ve arzuları kontrol altında tutmak, acelecilik, şaşkınlık, ümitsizlik ve açgözlülükten sakınmak; soğukkanlı olmak ve düşünceli kararlara varmak, tehlike ve zorluk anlarında bile yanlış adım atmamak; çok büyük belalarla karşılaşıldığında ve çok kötü bir durumda olunduğunda dahi kontrolü kaybetmemek, görünürde yardımcı olan bir araçla, amaca gecikmeksizin hemen ulaşmak için sabırsızlıkla acele bir davranışta bulunmamak ve dünyevî kazanç ve faydalar elde etmeye veya nefsin eğilimlerine kendini kaptır m am ak.”[30]
Duygu ve heyecanların bir başka önemi, onlara, tebliğ, telkin ve komuoyu oluşturmada da büyük ölçüde yer vermemizdir. İnsanlarla olan bütün ilişkilerimizde onlardan hayli yararlanırız. Yararlanmamız da gerekir.   Sohbetlerimizde,   tartışmalarımızda, istek ve arzularımızda duygularımızın önemli yeri vardır. Bir kişi veya kitleyi etkilemek, düşüncemiz istikâmetinde kamuoyu oluşturmak istediğimiz zaman akılla beraber duyguları da kullanmak durumundayız.” [31] Kitlelere yön vermek, onları sevk ve idare etme), isteyen insanlar tezlerinin haklılığını sadece aklî izahlarla anlatmaya çalışmaz, hedef kitlelerin duygu ve heyecanlarına da yönelirler. Onlar bilirler ki, sadece akıl yoluyla fikir sahafına nüfuz edilmez. Duyguları da kullanmak gerekir. [32] Hatta bazılarına   göre duyguların insan üzerindeki tesiri fikrin tesirinden daha kuvvetlidir. [33] C. Morgan,   konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir: “Sonuç olarak mantık kurallarının problem çözmemize yardımcı olmalarına karşın, doğru çözümü garantilemedikleri söylenebilir. Çoğu kez, öğrenilmiş çağrışımlarımız ve duygusal tepkilerimiz mantığı yener. Bunun nedeni psikolojiktir; bireyin öğrenme tarihçesinde yatmaktadır. Böylece insanlar muhakeme yaparken bile mantıksal olmaktan çok psikolojiktirler.”[34]
İnanç ve düşüncelerimizi karşımızdaki insan veya kitleye ulaştırmanın vasıtalarından biri de hiç şüphesiz dildir. [35] Etkili bir iletişimde dili nasıl kullanacağımız çok önemlidir. Yunus Emre,
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola oğulı aşı
Bal ile yağ ide bir söz [36]
Derken bu gerçeğe işaret etmiş olmalıdır.
Dili değişik üslûp ve şekillerde kullanmak mümkündür. Nasıl ve hangi şekillerde kullanırsak kullanalım etkili bir iletişim kurmak, öngördüğümüz kamuoyunu oluşturmak için yapmamız gereken en önemli şeylerden biri söze duygu katmaktır. Çünkü, “Fikrî temasların ciddiyeti içinde muhataba mesaj ulaştırmak ekseriya kolay olmaz; bu durumlarda muhatap, bir direnme halet-i ruhiyesi içine girer. Halbuki fikir, duygu içinde eritilmiş olarak sunulabilir. Bundandır ki, üstün edebiyat eserleri gerçekleri bedahet haline getirirler. Sunulan fikirler aklen isbatlaninaya lüzum kalmaksızın muhataba mal edilir. “[37]
Sosyal psikologlar, siyaset bilimcileri bilirler ki, komuoyu oluşturmak için gerekli olan görüş birliğini ve bütünlüğünü sağlamada tek başına akıl yetersiz kalmaktadır. Onun yanında duygu öğesini de kullanmak gerekmektedir.[38]Bu gerçekten hareketle toplumlarına yön vermek isteyen büyük hatip ve liderlerin ateşli nutuklar attıklarını hepimiz biliriz. Bu ateşli nutukların yer yer uyuyan kitleleri uyandırdığını, miskin ve tembel toplumları ayağa kaldırdığını görmüş, duymuşuzdur.
Kur'ân da hedef kitlelere yaklaşırken duygu unsurunu kullanmıştır. Muhammed Kutup, Kur'ân'ın bu yaklaşımı ile ilgili olarak şunları kaydetmektedir: “Kur'ân onlarla (inkarcı Araplar) mücerred, zihnî mantık kurallarıyla tartışmamıştır. Çünkü bu kurallar, insanı katı tutumundan uzaklaştıramaz. Bu mantığın yamsıra etkiyi kat kat artıran ve daha çok inanmaya vesile olan vicdanı harekete geçirmeyi denemiştir.”[39] Said Ramazan el-Bûtî ise konumuzla ilgili olarak şu görüşü ileri sürmektedir: “Kur'ân, mutlak hakikate ulaşırken aklı engelleyebilecek olan faktörleri bertaraf etmek için vicdanî duyguları harekete geçirir. Bunlar, insanda değer takdir duygusunun oluşumunda etkili olan değişik duygulardır.”[40]
M. Rahmi Balaban duygu konusu ile ilgili olarak A. Karel'den şöyle bir nakilde bulunmaktadır:
“Acı bir tecrübe ile öğrendik ki, ahlâkî duygu ve mutluluk duygusu bir milletin aktif unsurlarının çoğunda sönmüş olursa bu hal o milletin helak olmasına ve yabancı bir milletin pençesi altına düşmesine sebep olur. Eski Yunanistan böyle bir sebep ile batmıştır.”[41]
Hayatımızı yönlendiren temel duygu mutluluk duygusudur. Diğer bütün duygularımız, bu temel duygumuzu beslemeye yöneliktir. Bu itibarla bu temel duyguyu besleyecek olan diğer duyguları, sağlıklı bir şekilde hayatın içine ne kadar yayabilirsek, duygu dünyamız o oranda zenginleşir ve o nisbette mutlu oluruz. İnançta mutluluk, ibâdette mutluluk, davranışlarda mutluluk, hülâsa hayatın her kesitinde mutluluk.
Konuyu toparlayacak olursak şunları söyleyebili­riz: Duygularımızın hayatımızda önemli bir yeri vardır. Bu duyguları kullanmak da kendileri kadar önemlidir. İyi duygularımızı beslemek, kötü duygularımıza ket vurmak, onların yönünü kaybetmesine fırsat vermemek, duygularımızla ilgili herhangi bir aşırılığa düşme­mek... Bütün bunlar için bir şeye ihtiyaç vardır; o da eği­timdir... Duygu eğitimi. Bir eğitimcinin gerçek görevi diğerlerinin yanında bu eğitimi de vermektir. Tam vermektir; dengeli vermektir; sağlıklı vermektir. Çevremizle iyi ilişkiler kurmak, yaşayacağımız hayata, üstleneceğimiz rollere uyum sağlamak ancak bu eğitim sayesinde mümkün olacaktır. Bu eğitimi aldıktan son­radır ki, ilgilerimiz, dolayısıyla da algılarımız zengin­leşecek, tepkilerimiz güzelleşecektir. Barışçı bir dünyayı ancak böyle bir eğitimden sonra kurmamız kolaylaşa­caktır. Kendimizle barışık, insanlarla barışık, hayvan­larla barışık, doğa ile barışık, en güzeli Tanrıyla barı­şık yaşayacağız. Hayatımızın manâsı zenginleşecek, mutluluğumuz ebedîleşecektir. [42]
 
 
 
Duygularımız, iç dünyamızla ilgili karmaşık olaylar ve faaliyetlerdir. Onları belirli anlamlar içinde ifade etmek oldukça güçtür. Bu itibarla onların tek bir tanımını yapmak imkânsızdır. [43] Hatta bazılarına göre duygunun ne olduğu sorusu tartışmalı bir meseledir. [44] Bununla birlikte bilim adamları duygu kavramını de­ğişik açılardan muhtelif şekillerde tanımlamaya ça­lışmışlardır. Bu tanımlar bir ölçüde bizleri duygula­rımızla ilgili bir kanaate ulaştırır sanırım.
F. Krueger, duyguyu, “... ruhta tecrübe edilen şeylerin ve onların en verimli beslenme yerlerinin ana kaynağı”[45] olarak görmektedir. H. Rahrocher'e göre ise “... Duygular, şuurun etkisi olmadan iç ve dış olaylara bir tepki (reaction) olarak beliren ve ekseriya dil ile anlatılması güç olan, hoş ya da hoş olmayan ruhsal olgu­lardır.”[46]
B. Ewert, duyguyu, “... İnsan ruhunda cereyan eden, belli bir süre içinde karekteristik bir gelişme gös­teren ve yaşanmakta olan çevreye, ya da çevrede ya­şanılan çeşitli durumlara karşı yönelmeyi (zuwendung) ve sakınmayı (abwendung) gerektiren olumlu ya da olumsuz özel iç yaşayışlar” [47] olarak ta­nımlamaktadır.
Duygular, “Fizyolojik temel ve belirtileri çoğu kez bilinmeyen ve şiddeti olmayan duyusal durumlar.”[48] Olarak da kabul edilmektedir.
Bazı psikologlar için “... İnsanın içinde türlü eği­limlere ve fiillere ait durumların doğrudan doğruya farkına varılması...” da bir duyguyu ifade etmektedir.[49]
Duyguyu, “Çeşitli heyecanların meydana getir­dikleri yaşayış şekilleri” [50] olarak açıklayanlar da var­dır. Morgan, “His (feeling), bir şeye karşı içte oluşan bir duygusal ve heyecansal tepkinin farkında oluş­tur.” [51] Diyor. Bu tanımları daha da çoğaltmak müm­kündür. Fakat biz bunlarla yetiniyoruz. [52]
 
 
Affektif hallerimizden bir diğeri heyecanları-mızdır. Biraz da heyecan kavramını tanımaya çalışa­lım.
Heyecan, “Zihinde ve organizmada sarsıntı ve düzensizlik doğuracak surette kendini belli eden duy­gulara (emation)” [53] denmektedir. Başka bir tanımıyla heyecan, olumlu veya olumsuz, çok yeğin olarak duyu­lan ve organizmada gerginlik yaratan duygulardır. [54] Heyecanı, “Organizmanın hoş olan veya olmayan bir durumu karşısında duyusal mânâda bir cevabı...”[55] Olarak algılayanlar da vardır.
Ansiklopedik Eğitim Sözlüğünde heyecan için şu tanımlar yapılmaktadır: “
1- Bir uyarıcıya karşı göste­rilen ve yüksek derecede duygulanmadan ötürü fizyo­lojik değişikliklerle sonuçlanan uyarım (tepki); 
2- Organizmanın, sessiz ve olağan durumundan herhangi bir biçimde uzaklaşması...”[56]
Duygularımız her zaman itidal halinde değildir. Bazan onların kasırgaya dönüştüğünü, derûnî dün­yamızı alt üst ettiğini görürüz. Adasal, duygularımı­zın bu hali ile ilgili olarak şu bilgileri veriyor: “Heyecan hallerinin bazıları bir şok, bir sarsıntı şek­linde belirmekle beraber bunlar geçicidir. Acı, sevinç, kızgınlık, korku şokları..., gibi Aralarında elem, tiksinti, öç alma duygusu..., gibi, bazıları da daha şiddetli olmak üzere daha sürekli olabilirler. Bunlardan bi­rinci gruba, “Heyecan şokları”, ikinci gruba da “Heyecan Duyguları” veya sadece “Duygular” diyoruz. Ancak bunları derece farkı ayırır ve bazı hallerde de bunlar arasında belli bir sınır yoktur.”[57]
Adasal'ın yukardaki açıklaması bizi tutku ve ih­tiraslara getiriyor. Ona göre tutku ve ihtiraslar, sosyal ve meslekî hayatta önemli bir kişilik dengesizliği ve intibaksızlığı yaratan kompleks duygulardır. Cimrilik, kumar, alkol, kıskançlık, aşk v.b.[58]
Tutkuları şöyle tanımlamak da mümkündür: “Yoğunluğu ve sürekliliği ile öteki özlemlerden ayrı­lan aşın özlem veya istek, tutkunluk, ihtiras.”[59]
Bu tanımları daha da çoğaltmak mümkün, fakat biz bu kadarıyla yetiniyoruz.
Yukardan beri yapageldiğimiz tanımları tahlil ettiğimiz zaman duygularımızla ilgili şu sonuca ula­şabiliriz:
Duygularımız, iç dünyamızla ilgili olay ve faali­yetlerdir. Yoğunluk ve fonksiyonları itibariyle çok de­ğişken olmalarından dolayı onları, belli bir çerçeveye sığdırmak mümkün değildir. Bu nedenle de net olarak tanımları çok zordur.
Duygularımız, iç ve dış olaylara karşı bir tepki­dir. Bunların dil ile ifadesi çok zordur. Bir kısmı hoş­tur; bizde haz uyandırır; bir kısmı ise nahoştur; elem ve sıkıntı doğurur. Hoş olan duygu kaynaklarına yaklaşırken, hoş olmayan duygu kaynaklarından uzakla­şırız. Bir tarafa yönelirken, öbür taraftan sakınmaya çalışırız.
Duyguların bir özelliği de özel oluşlarıdır. Bunların rengi, tonu, şiddeti, kaynağı, sürekliliği in­sandan insana değişiklik gösterir.
Duygular, hayatımıza yön veren, davranışları­mıza renk katan önemli etmenlerden biridir.
Heyecanlarımız, mutedil duygularımıza oranla yoğunluk bakımından biraz daha zengindirler. Bu ne­denle zihinde ve organizmada sarsıntı ve düzensizlik meydana getirebilirler. Bir uyarıcıya karşı yüksek de­recede duygulanmayı ifade ederler. Heyecan halleri bazan bir şok ve sarsıntı şeklinde kendini gösterebilir. Yukarda da ifade edildiği gibi bu durum geçicidir.[60]
Yoğunluk bakımından en şiddetli duygularımız tutkularımızdır. Kontrol edilmedikleri takdirde sosyal ve meslekî hayatımızda önemli bir kişilik dengesizli­ğine, intibak yetersizliğine yol açabilirler. “Aşkın gözü kördür” özdeyişi böyle bir ruh halini ifade etmek için söylenmiş olsa gerektir.
Zihin hayatından çok önce başlayan duyguların kökleri, ihtiyaçlara, eğilimlere ve içgüdülere dayan­maktadır.[61]
 
 
Duyguların tasnifi de tanımları gibi birçok fark­lılıklar göstermektedir. Bu çalışmamızda bunların bir kısmına işaret etmekle yetineceğiz.
Bir tasnife göre duygular üç sınıfa ayrılmaktadır:
1- Bencil (egoist) duygular;
2- Benci-Özgeci duygular;
3- İdeal ve yüksek duygular.[62]
Bencil duygular, kendini beğenmek, kendini dü­şünmek şeklinde ifade edebileceğimiz duygulardır.
Benci-özgeci duygular, kişiyi, insanlığa ve top­luma bağlayan, başkalarına iyi yaklaşmaktan, onlar için fedâkârlık yapmaktan haz ve zevk duyuran duy­gulardır. Bunların temelinde sempati duyguları var­dır.
İdeal ve yüksek duygular ise, yüksek bir ideal ve ülküye dayanan, o ideal ve ülkülerin yücelmesine yö­nelik olan duygulardır. Din ve ahlâk sevgisi, millet, va­tan sevgisi, ilim aşkı v.s.[63]
M. Günzel - Hanbold, duyguları başka bir tasnifle üç grupta ele almaktadır:
1- Bedenî duygular;
2- Ruhî duygular;
3- Manevî duygular.[64]
Duyguları, içeriklerine bakarak tasnif eden H. Ebinghaus, onları haz ve elem kapsamı içinde ele al­maktadır.[65]
Max Scheler, duyguları dört bölümde incelemek­tedir:
1- Bedensel ve duyusal duygular. Haz ve elem duygusu gibi,
2- İçgüdüsel duygular. Korku ve kıskançlık duy­gusu gibi,
3- Manevî ve ruhî değerlere ait duygular. Dinî ve ahlâkî duygular gibi.
4- İnsanın benini iyice saran veya onun içine iş­lemiş olan duygular. Mutluluk, düşkırıklığı v.b. gibi.[66]
Ruhsal olaylardan yola çıkan Höfler, duyguları dört grupta incelemektedir:
1- Tasavvurlardan doğan duygular;
2- Karara bağlı duygular;
3- Hayal uyandıran duygular;
4- İçgüdü uyarıları ile uyanan istek duyguları[67]
Hubert Rohracher, duyguları üç ana grupta top­lamaktadır:
1- Duyularla ilgili duygular;
2- İçgüdüsel duygular. Bunlar da iki kısımda ele almıyor:
a) Canlı içgüdüsel duygular. Korku, endişe, deh­şet v.s.
b) Sosyal güdüsel duygular. Haset, kıskançlık v.s.
3- Kişiliği gerektiren duygular. Bunlardan aşağı­daki duygulardan oluşmaktadır:
a) Dinî duygular;
b) Ahlâkî duygular;
c) Estetik duygular;
d) Mantıkî duygular;
e) Sempati ve aynı duyguları paylaşma duygusu;
f) Adalet, ölçülü ve edepli olma duygusu. [68]
Duygular, kaynaklarına ve içyapılarına göre de sınıflandırılmaktadır. Buna göre duygular:
1- Vücud organlarından ve duyulardan gelen duygular;
2- Benlik duyguları;
3- Toplumsal duygular;
4- Ülkü ile ilgili yüksek duygular;
5- Heyecansal yönü güçlü olan duygular. [69]
Duygular, gerginlik uyandıranlar, gevşek olanlar şeklinde de tasnif edilmektedir. [70] Meselâ bekleyiş. Bu durumda olan insanlarda gergin bir duygu hali olu­şabilir.
Wundt, duyguları üç sınıfta ele almaktadır: Haz ve elem; az ya da çok yeğinlik; gevşeklik ve gerginlik.[71]
Duyguları bunların dışında daha birçok şekil­lerde tasnif etmek mümkündür. Maddî duygular, ma­nevî duygular;[72] olumlu duygular, olumsuz duygular.[73]
İslâm kültür ortamında duygular, iç-dış (dahili-haricî); açık-gizli (zâhirî-bâtınî) şeklinde ele alındığı gibi, dinî ahlâkî duygular, kin, öfke, sığınma, teslim olma v.s. tek tek olarak da ele alınmıştır. [74] Bunun ya­nında insanî duygular, hayavanî duygular şeklinde bir sınıflama da yaygındır. [75]
 
 
İnsan, gelişmesini tamamlayamamış bir varlık olarak dünyaya gelmektedir. Bununla birlikte, gizli pek çok yeteneklere sahiptir. Gelişmesini tamamlayabil­mesi için uzun bir sürece ihtiyacı vardır. Bir başka ifadeyle insanın potansiyel yeteneklerini en geniş öl­çüde kullanabilmesi için onun gelişmeye elverişli veya gelişmesi gereken bütün yönleriyle birlikte terbiye edilmesi, eğitilmesi gerekmektedir.[76]
Sağlıklı bir eğitim faaliyeti için çocuktaki gelişim sürecinin, ayrıntılarıyla birlikte ne olduğu ve nasıl ce­reyan ettiği, gelişmeyi etkileyen faktörlerin, gelişme­nin çeşitleri ve ferdi farklılıkların bilinmesi gerekmek­tedir. Nitekim yapı an gözlem ve incelemeler, çocukluk döneminin, insan gelişiminde özel ve çok önemli bir evre olduğu fikrini güçlendirmiş ve bunların neticesinde çocukluk dönemlerinde kazanılan tutum ve dav­ranışların büyük bir kısmının, yetişkinlik dönemle­rinde ferdin kişilik yapısını, inanç, değer yargıları ve alışkanlıklarım şekillendirdiği tesbit edilmiştir. Derinlik psikolojisi, çocukluk çağının, kişinin geliş­mesinde bir ana dönem olduğu noktasında önemini ortaya koymaktadır. Psikologlar, genellikle gelişmenin temelini çocukluk çağının oluşturduğunu kabul et­mektedir. Bu anlamda, yaşadığımız dünyada çocuğa yönelik ilgiler gün geçtikçe artmakta ve çocukların ruhen sağlıklı ve insani vasıflara sahip olarak yetiş­meleri için çok daha fazla çaba sarfedilmektedir.
İnsan davranışlarının niteliğini inceleyen Genel Psikolojinin, veri ve bulgularının eğitimde değerlen­dirme   yöntem ve tekniklerini araştıran Eğitim Psikolojisinin günümüzde yeni alanları doğmuştur. Çocukta sağlıklı bir kişilik gelişiminin prensiplerini belirleyen Gelişim Psikolojisi, öğrenmenin nitelikleri ve bilgi, beceri ve tutumların kazanılması yollarını ele alan Öğrenme Psikolojisi bu yeni alanlardandır. Ayrıca Pedegojik Antropoloji gibi bilim dalların eğitim ve öğretimde daha güçlü olunması yolunda görüş ve deneyimleri tesbite çalışarak, çocuklara, içinde bulun­dukları gelişim dönemlerinin kapasite, ihtiyaç ve di­ğer özelliklerine göre yaklaşılması, bu doğrultuda eğitim-öğretim yapılması sağlanmaktadır.
Bu bilimsel gelişmeler içerisinde çocuk açısın­dan din problemi de ele alınmaktadır. Çocuklardakı dini duygu ve düşünce gelişimi, bu gelişimi etkileyen faktörler, din eğitimi ve öğretimi noktasında metod, teknik ve kuramlar geliştirilmekte ve eğitimcilik sorumluluğunu taşıyanlar için bilgilendirme gayreti sarfedilmektedir.
Her tutum ve tavırda olduğu gibi insanın din ile ilişkisinde de egemen olan unsurlar, bilgi, duygu ve davranıştır. Bunlan bilişsel (zihinsel-cognitive) öge, duygusal (emotional) öge ve davranışsal (behavioral) öge olarak sıralayabiliriz. Buradan hareketle diyebili­riz ki: İnsan iki yönü olan bir varlıktır. Bunlardan bi­rincisi sevgi, korku, heyecan, aşk, vicdan, nefret ve benzerlerini ihtiva eden his ve duygularımızdır. Hislerimizin merkezi olarak kalp kabul edilmektedir. İnanmanın bir kalp işi olduğu düşünülürse dini aki­delerimizin duygu dünyamızla çok ilgili olduğu söyle­nebilir.
İnsanın ikinci yönü ise fikir, tefekkür, kıyas, mantık, zihin ve zeka kavramlarını içine alan akıl ve düşüncedir. Düşünmenin merkezi olarak da beyin ka­bul edilmektedir.[77]
İnsan davranışı bu iki yönün sağlıklı birleşimi­nin bir ürünüdür ve bu iki yönümüzün dengelenmesi gerekir. Bu dengeyi sağlayamayan bir eğitim amacına ulaşamaz.
Bu bölümde, çocuğun ruh ve zihin dünyasında mevcut olan kabiliyetlerin ortaya çıkanlması ve geliş­tirilmesi düşüncesinden hareketle insan ruhunun gelişmesinde varlığı kabul edilen dini duygu ve dü­şüncelerin gelişim ve eğitim psikolojisi açısından ge­nel bir değerlendirilmesi amaçlanmıştır. [78]
 
 
Psikolojinin temel kavramları arasında yer alan gelişim (development) kavramının, “büyüme” (growth) kavramıyla karıştırılmaması gerekir. Bu iki kavram birbirinden farklı olup, biri diğerinin yerini alamaz.
Çocukta yapısal artışı dile getiren “büyüme”, be­dende gerçekleşen sayısal değişiklikleri içermekte­dir. [79] Bedeni gelişmenin en önemli özelliği, biyolojik kanunlara ve genetik yapıya bağlı olarak kendiliğin­den cereyan etmesi ve bir yaştan sonra sona ermesidir.[80]
Gelişme kavramı ise, değişikliklerin niceliği yanısıra, niteliğim de içeren, genel anlamda, olumlu yönde ilerlemenin kastedildiği bir süreci içermekte­dir. [81] Bir çocuğun gelişiminden bahsedildiğinde, ço­cuğun bedensel büyümesinin yanısıra nitelik bakı­mından yaşadığı değişiklikler de kastedilir. Kavram olarak gelişim, büyüme, olgunlaşma, hazır bulunuşluk ve öğrenme kavramlarını içeren genel bir kav­ramdır.[82]
Gelişme (growth) bireyde, veraset, çevre ve zaman esaslarına göre meydana gelen büyüme ve olgun­laşma yönündeki olumlu değişimlerdir de denebilir. Bu tanımlama da daha çok bedeni gelişimin vurgu­landığı samlabilir. Bunun için gelişmenin tanımını, beden ve ruh yönünden organizmanın kendisinden beklenen faaliyetleri yapabilmesi yolunda geçirmiş ol­duğu merhalelerdir şeklinde genişletebiliriz. “Bireyin gelişimi bir bütünlük içinde olur. Onu ruh ve beden olarak ayırmak ya da bir yönünün diğer yönlerinden bağımsız olarak geliştiğini söylemek mümkün değil­dir. “[83] Günümüzde insanın ruh ve beden gelişimini ilmi metotlarla sürekli bir şekilde tesbit ve takip ede­rek, ulaşılan verilerin doğrultusunda eğitim-öğretim yapmak gerekecektir. “Eğitim, çocuğun ruh ve beden gelişmesine göre yapılacaktır.”[84]
Kavram olarak kullanıldığı alana göre özel ta­nımları olan gelişim kavramı, davranış bilimlerinde bir sistem olarak düşünülmüş ve bu sistem üç genel unsurla belirlenmiştir:
1- Algılama ve Düşünme Yeteneği: Birey obje ve olayların özelliklerini algılar; analiz ve sentezini ya­par.
2- Algıları Duygularla Yorumlama ve Hissetme Yeteneği: Birey algıladıklarına ve düşündüklerine an­lam vermeye çalışır; yargılarda bulunur.
3- Duygu ve Düşünceleri İfade Etme Yeteneği: Birey, konuşarak, yazarak, jest ve mimiklerini kulla­narak duygu ve düşüncelerini ifadeye ve yansıtmaya çalışır.
Bu unsurlar kendi içlerinde dinamik güçtürler. Birbirleriyle bağıntılı ve bir bütünlük içinde iş görür ve bireyin çevresiyle olan etkileşimim sağlar. Bu bağıntı­daki ilerleme gelişmedir. [85] Zira birey belirlenmiş üç unsur olan algılama, düşünme, hissetme ve ifade ye­teneklerini çevreyle etkileşim ortamında, dengeli ve bütünlük içersinde kullanarak tecrübe edinir ve dav­ranışlarını olumlu yönde düzenleyerek gelişir. Sistemin unsurlarından birindeki aksama, unsurlar arası bağlantılı işleyişi olumsuz yönde etkiler. Bu da bireyin çevresiyle olan etkileşiminde karşılaştığı prob­lemleri çözmesinde zorlanmasına ve uyum problem­leri çekmesine neden olur.[86]
Yapılan inceleme ve gözlemler, insanların geli­şim aşamalarında ortak özellikler, eğilim ve davranış kalıplarının varlığını ortaya koymaktadır. Bu ortak özelliklerin bilinmesinin eğitimde kullanılabilecek yöntemlerin belirlenmesinde önemli rolü vardır. [87] Bunların ışığında baktığımızda insan gelişimine ait şu ilkeleri tesbit edebiliriz:[88]
a- Gelişim genetik kapasite ile sınırlıdır. Uygun çevre şartlarında birey genetik özelliklerinin belirle­diği gelişim sınırlarına ulaşabilir.
b- Etkileşim bireyden çevreye, çevreden bireye ol­mak üzere karşılıklıdır. Bu yönüyle gelişim dinamik­tir.
c- Gelişme, davranışların birbirine dayalı olarak geliştiği bir süreçtir.
d- Bireyin gelişimi farklı yaş dönemlerinde farklı özellik ve hızda seyreder. “Gelişme süreci bir akış ha­lindedir ve bir bütündür. Fakat bu akış zaman zaman aksamalar, değişmeler gösterir. Her ne kadar bu dö­nüşümler birbirine bağlı ve birbirinin devamı iseler de yine birbirinden farklı özellikler gösterir.”[89]
e- Her bireyin gelişim hızlarının, yetenek seviye­lerinin, çevre şartlarının, kısaca bireysel farklılıkları­nın olması, gelişimi bireye özel kılmaktadır. Bu ne­denle de her birey kendine özgüdür. Çocuklar için be­deni büyümeyi tesbit etmek bugünkü anlayışta yeterli görülmeyip ferdi farklılıkların da ciddi anlamda dik­kate alınması gerekmektedir. Önceki araştırma metotlarındaki yetersizlikten ve grup ortalamasına fazla önem vererek bireysel farklılıkların göz ardı edilmesi eğitimde önemli yanlışlıkların yapılmasına neden olabiliyordu.[90]
f- Gelişme, kolaydan zora, basitten karmaşığa doğru bir yol izler. Çocuk ilk dönemlerinde basit ve somut olan işleri yapabilirken yaşı ilerledikçe soyut olan ve daha karmaşık bulunan işlemleri yapabilir hale gelir.
Psikologlar genellikle gelişmenin temelini çocuk­luk çağının oluşturduğunu kabul etmektedirler. Bu, onun diğer gelişmeleriyle birlikte dini gelişimi için de söz konusudur. Buna göre dini gelişme de, “kişinin ço­cukluktan itibaren dini hayatının basitten mükem­mele doğru geçirmiş olduğu değişim sürecidir.”[91]
 
 
Duygusal gelişimi bilgilerimizi tazelemek ama­cıyla birkaç duygu tanımı yaparak anlatmaya çalışa­lım. His (feeling), “bir şeye karşı içte oluşan bir duygu­sal ve heyecansal tepkinin farkında oluş” şeklinde ta­rif edilmektedir. [92] Çeşitli heyecanların meydana ge­tirdikleri yaşayış şekillerine de duygu dendiğini biliyo­ruz. [93] B. Ewert, duyguyu, “içerde cereyan eden, belli bir süre içinde karakteristik bir gelişme gösteren (enfaltung) ve yaşanmakta olan çevreye ya da çevrede yaşanılan türlü durumlara karşı yönelmeyi ve sakınmayı gerektiren olumlu ya da olumsuz özel ve iç ya­şayışlar...” olarak tanımlamaktadır.[94]
Rohracher, “...duygular şuurun etkisi olmadan iç ve dış olaylara bir reaksiyon olarak beliren ve ekseriya dil ile anlatılması güç olan hoş ya da hoş olmayan ruhsal olgulardır” [95] diyor.
Bir başka ifade ile de “içinde haz ve elem unsuru bulunan her çeşit ruhsal olaylar”[96] olarak tanımlanan duygular, zihin hayatından çok önce başlayan, insanın esas varlığına ait ruhsal hallerdir. Temeli ihtiyaçlara, eğilimlere ve içgüdülere dayanmaktadır.[97]
Duygularımızın bir heyecan hali olduğu kabul edilen bir gerçektir. Heyecan, organizmanın hoş olan veya olmayan bir durumu karşısında duygusal an­lamda bir cevabıdır. [98] Heyecan, “bir uyarıcıya karşı gösterilen ve yüksek derecede duygulanmadan ötürü fizyolojik değişikliklerle sonuçlanan uyarım (tepki)”, “organizmanın sessiz ve olağan durumundan her hangi bir biçimde uzaklaşması” şeklinde tanımlan­mıştır. [99]
Duygular hem doğuştan sahip olunan, hem de öğrenilen kabiliyetlerdir. [100] Yeni doğan bir çocuğun ağlama ve vücut hareketleri onun duygu yönünü açığa çıkardığı gibi, ilgi, sevgi ihtiyacı ve eğilimini göstermiş olması bebeklik döneminden itibaren duygusal hayatın varlığını ve etkinliğini ortaya koymaktadır. Duygular başlangıçta bütün halindedir ve zamanla unsurlara ayrılabilmektedir. Duygu gelişiminde hem olgun­laşma hem de öğrenmenin rolü vardır. [101] Bu da duygu ve heyecan kabiliyetinin kişilik gelişiminde önemli bir etken olduğu gerçeğini yansıtmaktadır.
Duygu ve heyecanların nelere erişip nelerden uzaklaşacağımıza dair yönlendirici ve güdüleyici özellikleri de vardır. [102] Bu anlamda duygular davranış­lara istikamet kazandırır.
Duygu ve heyecanlarımızın öğrenme üzerinde şöyle veya böyle etkileri vardır, şayet korku, sevinç, öfke, kaygı vb. [103] duygular kendilerini uyandıran uyarmalarla mütenasib olmayacak bir şekilde şiddetli ve sürekli iseler anormalleşirler. Bu durum insanın çevre ve diğer hayat şartlarıyla olan uyum ve uyum­suzluk problemlerini doğurur. Buna dayalı olarak duygular davranışlara göre olumlu ve olumsuz duygular olmak üzere ikili bir tasnife tabi tutulmuşlardır.[104]
Duygu kabiliyetini motive eden unsurlardan biri de ihtiyaçtır. Organizmada bir eksikliğin duyulması olan ihtiyaç ile duygular arasında ciddi bir alaka var­dır. Organizma, kendinde var olan eksikliği gidermek için beliren dürtü neticesinde güdü adı verilen eksik­liği giderme eğilimini gösterir. Bu güdüler neticede bir takım davranışlara yol açar. [105] Çocuğun ruhen sağlıklı yetişebilmesi için fizyolojik ve psiko-sosyal ihtiyaç ve güdülerinin yeterli bir şekilde karşılanması önemli­dir. Nitekim duygusal ihtiyaçları tam olarak karşı­lanmış çocukların gelişimlerinde, ihmal edilmiş ço­cuklara nazaran farklılıklar gözlenmiştir.[106]
W. James duygunun, dinin ilk ve derin kaynağı olmasından dolayı dini yaşayışın duygu cephesi üze­rinde hassasiyetle durmuştur. [107] Allah korkusu, Allah aşkı, Allah'a saygı ve bağlılık tamamen insana mah­sus psikolojik hallerdir. [108] Buradan hareketle çocuğun güvenme, sığınma ve sevme duygularının beslenmesi çok önemlidir diyebiliriz. Özellikle aile bireylerinin bu duyguları beslemeleri ve gelişmelerini sağlamaları önem taşımaktadır. Çünkü çocuk, anneye babaya karşı sevme, sığınma ve güvenme duygularından Allah'a karşı sevme, sığınma ve güvenme duygularına daha rahat geçebilir. [109]
 
 
Gelişim kavramım tanımladığımızda bireyin al­gılama, düşünme, hissetme ve ifade yeteneklerini, çev­reyle etkileşim ortamında bütünlük içerisinde kulla­narak tecrübeler edindiğini görürüz. Çocuğun fiziksel olarak büyümesi süreci içerisinde onun beyni ile iç or­ganlarının yapısal özelliklerinde değişimler olur. Beynin gelişimi sonucu, çocukta giderek artan bir öğ­renme, anımsama ve muhakeme yeteneği oluşur. Böylelikle fiziksel büyümeye bağlı olarak, çocuk, zihin­sel olarak da gelişir. [110] Bir başka ifadeyle insan, ka­zandığı deneyim ve bilgilerin ışığında algılara, kav­ramlara, bilgilere, fikirlere, sınıflamalara ve neticede de belli bir hayat anlayışına sahip olur. Bütün bunlar insanın içinde yaratıcı zihni bir gücün harekete geç­mesi ile olacaktır.[111]
Çocuklarda zihni gelişmenin en üst seviyesi akıl yürütmedir. Muhakeme ve düşünme tabirleri ile de ifade edilen bu güç, sebep-sonuç ilişkilerini kavramaya dayalıdır. Buna göre düşünme kendi özellikleri içinde olayları, tecrübeleri ve gerçekleri belirli bir sıralamaya tabi tutarak ruhun zihnen işlemesidir denebilir.[112]
Düşünceler kendini oluşturan kavramlarla olu­şur. Zira, düşünce dediğimiz ruhsal fonksiyonun oluşmasında başta kavramlardan faydalanılmaktadır.[113]
Düşüncenin gelişiminde öğrenmenin anlamakla yakından ilişkisi vardır. Zihinsel faaliyetlerin oluşma­sında ve hız kazanmasında öğrenmenin geniş ölçüde katkısı olduğu bilinmektedir. Çocuk öğrenme ve an­lamayı birleştirerek düşüncelerini geliştirmektedir ve zaman içerisinde kendini ve dış dünyayı kavrayabil­mektedir. Bunun yanında o, geçmiş, şimdi ve gelecek üzerinde yavaş yavaş düşünme denemeleri yaparak anlayışını artırmaktadır.[114]
Piaget'e göre bilişsel (cognitive) gelişimin üç önemli unsuru vardır. Bunları içerik, işlev ve yapı ola­rak sıralamak mümkündür. İçerik, çocukların, hak­kında bilgi sahibi oldukları şeyi belirtir ve bilişsel et­kinliği yansıtan gözlenebilir davranışlara (duyu-motor-kavramsal) verilen addır. Doğası itibariyle zekanın içeriği yaştan yaşa ve çocuktan çocuğa değişir. İşlev sözcüğü ile bilişsel etkinliğin asimilasyon ve akomodasyon gibi durağan ve bilişsel gelişim boyunca devam eden özellikler kastedilir. Yapı ise, birtakım davranışların ortaya çıkışını açıklayan örgütsel özelliklere denmektedir.[115]
 
 
“Din” kavramı farklı açılardan bakılarak değişik şekillerde tarif edilmiştir. Dinin çok yönlü ve karmaşık bir yapıya sahip olması, onun tam bir tanımını yap­mayı zorlaştırmaktadır. [116] Filozofların, sosyal bilimci­lerin ve ilahiyatçıların yapmış oldukları pek çok tanım tek bir bakış açısına göre yapılan sübjektif tanımlar olarak algılanabilir. Bununla birlikte biz, maksadı ifade edebilmesi açısından bazı tanımlamaları uygun buluyoruz.
İslami kaynaklarda yer alan bir tarife göre din, “Akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayır olana eriştiren ilahi bir nizamdır.” Bir başka tanıma göre ise, “Din, akıl sahiplerini, peygamberin tebliğ ettiği hususları kabul etmeye çağıran ilahi bir nizamdır. [117] Din kısa ve geniş bir ifadeyle “insan-Allah ilişkisi” şek­linde de tanımlanmıştır.[118]
Din kavramı içerisinde gönülden bağlanmak, şartsız itaat etmek unsuru vardır. Kalbe hitabedip ruha nüfuz etme, dinin önemli vasıflarındandır. Dini inanç, insanın canlı bir sentez ve canlı bir birlik ha­linde kaynaşan bütün ruhi kuvvetleriyle Tanrı'ya dönmesi ve derin bir tutkunlukla ona bağlanmasıdır.[119]
Dini hayatta kalbin fonksiyonunun yanında zihnin de fonksiyonu vardır. [120] Manevi bir dinamizmle, öteki ruhi yaşantılardan ayrılan dini yaşantı, ne yalnız aklın, ne de yalnız duygunun eseridir.
Antropolojik araştırmalar, insanın doğuştan inanan bir varlık olduğu sonucuna varmıştır. Pedegojik tecrübe kadar müsbet araştırmalar da ço­cukta büyük bir dini hazırlığın bulunduğunu ortaya koymuş, dokuz yaşma kadar şüphenin yokluğunun çocukta dinin temel karakteristiği olduğu ifade edil­miştir.[121]
İnsanda tapmak sevmek kadar doğal bir eğilim­dir. [122] Tüm davranışların kaynağı, insanda var olan duygular olduğuna göre dinin kaynağı da duygudur diyebiliriz. İnsanda mevcut tüm duygular, onda dini bilincin doğması ve gelişmesinde ayrı ayrı rol oynar­lar. Özellikle başkalarının himayesine, sevgi ve şefkatine muhtaç olma duygusu, insanların dinsel yaşayı­şında çok önemli bir yer tutar.[123]
Dinle ilgilenmek insan için bir gelişme basama­ğıdır ve kendiliğindendir. İnsan bir çocuk da olsa ne­reden geldiğini, kime ait olduğunu düşünmekte ve bunu bir soru olarak kabul edip cevap aramaktadır.
Bunu bilmek onun için dayanılmaz ve vazgeçilmez bir duygudur. [124] Çok küçük yaşlardan itibaren kendisi, çevresi ve var olan her şeyin nereden geldiği, niçin var olduğu tarzında sorular soran insan, bu soruların cevaplarını ve çözümünü ise dinde bulmaktadır.
Din, tabiatüstü ile ilişkiye dayalı olarak dünyanın ve hayatın bütün yönlerim birleştirmeye yönelir. Bu birleştirme, bir kavramlar düzenlemesi olmayıp, canlı ilişki ve yaşayış bütünlüğüdür. Dindar insan böyle bir ilişkiye, kişiliğinin her yönü ile katılır. Böylece dini ya­şayış insanın bütün boyutlarını kuşatmış olur.[125]
Din duygusu, din kültürüne bağlı olarak sadece insanda meydana gelen duygu sentezlerinden biri­dir. [126] İnsanın herhangi bir etki ve tesir karşısında duygulanması veya duyarlık göstermesi fıtri bir eğilim ve kabiliyet olduğu gibi, dini duygu da, insanın dini konular karşısında etkilenmesi ve duygulanması da fitridir. [127] Din duygusunun diğer duygular gibi doğal ve şuur dışı (la-şuuri) olduğunu, insan organizmasının yapısına bağlı bulunduğunu ifade eden W. James başta olmak üzere din psikolojisi alanında araştırma yapan Flournoy, Scheler, Berkson gibi pek çok otorite­ler de dini duygunun fıtri olduğunu kabul etmekte, bunu, içgüdü, eğilim, tabiatüstü varlığa inanma gibi sebeplere bağlı olarak açıklamışlardır. [128] Max Scheler, insana bu özelliklerinden dolayı “Tanrı'yı arayan var­lık” demiştir.[129]
Bununla birlikte dini, insanın doğuştan sahip ol­duğu fıtri bir ihtiyaç olarak algılamamak gerekir. Dini temayüllerin temelinde bu unsurun yer aldığı iddiası eksik ve belirsiz bir açıklama tarzı olarak değerlendirilmektedir.[130] Bu değerlendirmenin gerekçeleri ise şöyle açıklanmaktadır:
İhtiyaçların kendiliklerinden sebep olucu bir karakterleri yoktur ve fertteki dini eği­limler, onun niyetine bağlı olarak arzu konusu haline gelirse, dini davranışı güdüleyici olur. Dini arzu tabii eğilimlere göre farklılaşmış bir psikolojik yapıdır. O halde dini davranışlar da güdülenme faktörü olarak dini ihtiyaçtan değil, dini arzudan bahsetmek daha uygun olacaktır.[131]
Dinin şahsiyet üzerindeki etkisi, dini şuurun oluşmasına bağlı olarak davranışlarda kendini ortaya koymaktadır. Dini şuur, din duygusuna dayalı olarak insanın daha çok bilişsel (cognitive) gelişimine bağlı­dır. Doğuşta insanda var olan Allah'a inanma fikri, insan zekasının gelişmesiyle şuurlaşır. [132] Çocuğun eş­yayı kavrama, hatırlama ve hayal etme yeteneği art­tıkça soyut değerlere de ilgisi belirmektedir.[133] Nitekim İslamiyet de kişinin dinen mükellef sayılabilmesi için akıl ve baliğ dönemi adı verilen bilişsel ve duygusal gelişimin ortaya çıktığı ergenliği şart koşmaktadır.
Din öğrenme yoluyla gelişir. Çocuğun, lisan ve özbilinç gibi birçok şeyleri dinden önce öğrenmesi la­zımdır. Bunun yanı sıra fizyolojik ve psişik fonksiyon­ların olgunlaşması, dini duygunun gelişimini önemli derecede etkiler. Dini bilgilerin ilk dönemlerdeki geli­şip çoğalması, söz ve hareketler biçiminde mekanik olarak kendini gösterir. Bilgiler derinliğine bir nüfuz olmadan öğrenilir.[134]
Çocuklarda dini duygu ve düş incenin ne zaman belirdiği konusunda değişik fikirler vardır. J. J. Rousseau gibi, dini duygunun geç başladığını iddia edenlerin aksine dini duygunun erken başladığını id­dia edenler de vardır. Onlara göre din duygusu çok er­ken yaşlarda başlayıp gelişmektedir. Bir inanca veya dine bağlı bir çevrede doğan ve büyüyen bir çocuğun nasıl ki o çevrenin duygu ve düşünce yapısından etki­lenmemesi mümkün değilse, aynı şekilde buna bağlı olarak dini duygu ve düşüncelere de uzak kalması mümkün değildir. Hatta çocuklar toplumdan uzak ve dini atmosferden mahrum da kalsalar kendi içlerinde bir din duygusu geliştirebilmekte ve Tanrı arayışına girmektedirler. Zira din duygusu doğuştan gelen bir özelliktir.[135]
Günümüzde de gerek pozitif ve gerekse sosyal ilimler sahasında araştırmalar ve ihtisas yapan ilim adamları da din duygusunun fıtri olduğunda ittifak etmişlerdir.[136]
Kur'an-ı Kerim ve hadislere baktığımızda da dini duygu ve düşüncenin doğum öncesinden başladığına işaret edildiğini görebiliriz. Peygamberimiz, “Her do­ğan fıtrat üzere doğar...” [137] buyurmaktadır. Kur'an'da geçen bir ayette ise, “Yüzünü doğru bir din olan İslam'a, insanların fıtratına uygun olan dine çe­vir... “[138] şeklinde bir ifade kullanılmaktadır.
Ayet ve hadisde yer alan “fıtrat” kelimesi terim olarak “hakkı, gerçeği kabul ve idrak etme yeteneği” anlamlarında kullanılmaktadır. [139] Buradan hareketle İslam eğitimcileri insan fıtratına, kendisini araştırıp bulma, ibadet etme ve hak dini benimseme kabiliyeti­nin Allah tarafından verildiğini ve insanın tüm olum­suz şartlar içerisinde bile Allah'ın varlığını kavrayabi­lecek ve benimseyecek yetenekte yaratıldığını ifade et­mişlerdir.
Yukarıda ifade edilen hadisin belirlediği önemli bir tesbit vardır ki o da, insanın dini gelişiminde, fıtri eğilimin yanı sıra, anne-baba ve diğer çevre özellikle­rinin karşılıklı etkileşiminin de önemli bir etmen ol­masıdır. Aslında bu etkileşim sadece dini gelişim için söz konusu olmayıp, kişilik gelişiminin her yönü için geçerli olan genel bir psikoloji kanunudur.
İnsanda fıtri bir özellik olan dini duygunun uyanışı ve gelişmesi bebeklik çağının bitip, ilk çocuk­luk çağının başlaması dönemine denk gelmektedir.[140]
 
 
Çocuğun doğuştan sahip olduğu her türlü Özel­liklerinin gelişiminde uygun çevre şartlarının olması gerekir. Dini şuurun gelişmesinde çocuğun ergenlik dönemine kadar olan süreç içerisinde aile içi dini eği­timin ve sosyo-kültürel çevrenin etkin rolü vardır.
Çocuğun dini düşünce ve duygulan, kaçınılmaz olarak günlük yaşantısındaki görgülerinin ve gözlem­lerinin etkisinde kalacaktır. [141] “Her doğan fıtrat üzere doğar; sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar...”[142] hadisi, aile ve sosyal çevrenin dini şuurun oluşması ve gelişmesindeki fonksiyonel özel­liğini ifade etmektedir.
Çocuğun gelişim çağları içerisinde çevresi ve buna bağlı olarak ilgi ve etki alanları da genişlemekte­dir. Bunları, aile başta olmak üzere kitle iletişim araç­ları, arkadaş, oyun çevresi ve okul çevresi olarak sıra­layabiliriz.
Aile, çocuğun her türlü ihtiyacının karşılandığı, karakter ve şahsiyetinin teşekkülü için eğitim ve kül­türü aldığı önemli bir sosyal birimdir. Aile içerisinde çocuk alıcı konumundadır. Ebeveyn veya diğer aile fertleri ise çocuk için bir modeldir. Modelin olumlu ve sağlıklı olması çocuğun gelişimi için önemlidir.
Ailenin bünyesinde din eğitimi, çocukları derin bir şekilde etkiliyorsa bu, ailenin aynı zamanda dini değerlerin ve dini ilişkilerin modeli olmasından ileri gelmektedir. Dolayısıyla bu durum ailenin çocuk üze­rindeki etkisinin sadece erken öğrenme ile sınırlı ol­madığı neticesini doğurmaktadır. Dini tavırlar, aile içi hayatta bireyler arası bir paylaşım olgusuyla değer kazanmaktadır. Dini bayramlarda, törenlerde vs. gö­rülen bu paylaşımcılık ve birliktelik hali aileye bağlılık ve güven duygularını da oluşturmakta ve pekiştirmek­tedir. Ayrıca tabi oldukları veya olacakları dini hisleri ve eğilimlerini belirler ve doğmasını sağlar.
Dini ilgi ve yaşayışı zayıf olan ailelerde çocukla­rın dini duygu ve düşüncesi yine pekişecektir. Ama bu gelişim, gecikmeli ve kuvvetle muhtemel sağlıksız ola­caktır.[143]
Dini duygu ve düşünce gelişiminde dil ve kav­ramların önemli bir etkinliği söz konusudur. Bu ko­nuda da ailenin önemi tartışılmaz. Zira çocuklarda dil ve kavramların gelişmesi ailenin kültürel seviyesi ile paraleldir.[144]
Dini duygu ve düşüncenin uyanışı ve geliştiril­mesinde aile çevresinin Önemi ve çocuğa dini hayatın sevdirilmesi, benimsetilmesi için onlara sevgi dolu, sı­cak bir ilgi ile dostça davranmanın gereği unutul­mamalıdır.
Ailenin arkasından gelen kitle iletişim araçları ve sosyal çevre alanları da içerdikleri olay ve motiflerle çocuğun dini kimliğinin gelişiminde olumlu veya olumsuz etkileri olan faktörler olup, kendi şartları içinde değerlendirilmeli ve ona göre ağırlığı tesbit edilmelidir. [145]
 
 
Bireyin gelişiminin farklı yaş dönemlerinde farlı özellik ve hızda seyir takip ettiğini söylemiştik. Gelişim evreleri birbirinden çok kesin hatlarla ayrılamazlar. Çünkü bu evrelerin her biri bir önceki dönemin etki­sinde olup, bir uzantısı durumundadır. Evreler arası geçişi belirleyen faktör sadece beden gelişimi olmayıp, fiziki çevrenin sosyo-ekonomik ve kültürel şartları da önemli rol oynamaktadır.[146]
İnsanın doğumdan ölüme dek gelişimini ve fonksiyonel değişmelerinin özelliklerini inceleyen psi­kolog ve eğitim bilimcileri insan hayatını bazı değişik isimler altında evrelere ayırmışlardır. Bir sınıflamaya göre;[147]
Prenatal Dönem (Doğum Öncesi Dönem)
Ovum Evresi
Embriyo Evresi
Fetus Evresi
Postnatal Dönem (Doğum Sonrası Dönem)
Yeni Doğan Bebek: 0-4 hafta.
Bebeklik: 4 hafta-2 yıl
İlk Çocukluk: 2-6 yıl
Son çocukluk: 6-11 yıl (kızlarda)
6-13 yıl (erkeklerde)
Ergenlik: 11-20 yıl (kızlarda)
13-20 yıl (erkeklerde)
Çocuğun psiko-fîzyolojik gelişimi açısından yapı­lan bir sınıflamaya göre;[148]
İlk Çocukluk: (1-4 yaş)
İkinci Çocukluk:  (4-8 yaş)
Üçüncü Çocukluk: (8-12 yaş)
Diğer bir sınıflamaya göre ise;[149]
Süt Çocukluğu: (0-12. aylar)
Özerklik Dönemi: (12-36. Aylar)
Oyun Dönemi: (3-6. Yaşlar)
İlkokul Dönemi: (6-11. Yaşlar)
Bireyin gelişimi evrelere ayrıldığı gibi, duygu, zihin gelişimi gibi alanlara da ayrılmıştır. Bu, gelişim evreleri ve gelişim alanları tasnifi, inceleme ve tanım­lamaları pratik nedenlerden dolayı gerekli ve bireyin ruh sağlığı bakımından önemli görülmüştür. Nitekim Gelişim Psikolojisi insanın gelişim safhalarını ve bun­ların kendilerine özgü özelliklerini tesbit etmiştir. Buna göre her dönemin, daha doğrusu her yaşın ken­dine mahsus duyguları, düşünceleri, ilgileri, merak­ları, problemleri, istekleri, arayışları, beklentileri, ihti­yaçları vb. özellikleri vardır. Bunlar beklendiği ölçüde doyuma ulaştırılabilirse gelişme olacaktır.[150]
Kur'an-ı Kerim ve hadislerde de çocuğun özel­likle doğum öncesine ait gelişim evreleri incelenmiş­tir.
“Andolsun ki biz, insanı çamurdan bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe olarak sağlam bir yere koyduk. Sonra nutfeyi alakaya çevirdik; alakayı da bir çiğnemlik ete çevirdik; bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik; kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir varlık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah ne yücedir.”[151]
“Çocuk ana rahminde 40 gün nutfe olarak bulu­nur; sonra bir kan pıhtısı, sonra bir et parçası duru­muna gelir. Daha sonra Allahu Teala bir melek gön­derir de ona ruh üfler.”[152]
 
 
Okul öncesi çağın ilk dönemi “bebeklik” dönemi­dir. Bebeklik dönemi doğumla başlayıp en çok iki ya­şına kadar geçen süredir. Bu dönem çocuğunun temel gereksinimi huzur içinde beslenmek, yani çevresinden yeterince almaktır. Buna karşılık çevre de, özellikle anne, vermeye hazırdır. Çocuğun içinde bulunduğu çevrede kendisini rahat hissetmesi onda güven duygu­sunun oluşmasını ve yerleşmesini sağlar. Güven duy­gusu ileride edinilecek başta dini olmak üzere diğer duyguların motiv unsuru olacaktır.[153]
Duyguların, doğuştan gelen özellikler ve istidat­lar arasında yer aldığını daha önce ifade etmiştik. Bu duygulardan bazıları (açlık, susuzluk gibi) hemen kendini gösterirken, bazıları da gelişim aşamalarına bağlı olarak zamanla ortaya çıkar.
Çocuğun bebeklik dönemi içerisinde dini teza­hürler söz konusu değildir. Bir başka ifade ile çocuk doğduğu zaman dini duygulara sahip değildir. Zira çocuk beşeri varlığını kuvveden fiile çıkaracak yete­nekte değildir. Daha ilkel olan davranışları bile yavaş yavaş ortaya çıkarken, insanın son derece karışık ve anlaşılması güç sayısız ruhsal yetilerinden biri olan dini daha doğar doğmaz çocuğun yaşayabilmesi bek­lenilemez. Din, diğer ruhi fonksiyonlarla o kadar içice girmiş durumda olmasına rağmen gelişmesini onlar­dan ayrı olarak yapar.
16. ayından itibaren eşyayı zihninde saklayabilen, iki yaşından itibaren tasavvur kabiliyeti gelişen çocuk, 3 yaşına kadar yaşadığı süreç içerisinde kendini haya­tın merkezi olarak görürken üç yaşından itibaren di­ğer insanların ve çocukların varlığını farkeder. Artık kendisi tek merkez değildir: Bu değişim çocuk için önemlidir.[154]
Çocuk üç yaşından itibaren artık farklı bir hayatı yaşamaya başlar. Konuşmayı yeterince öğrenen, öğrendiklerinden hareketle öğrenmesi gerekenleri an­lamayı da öğrenen çocuğun bu yaş dönemindeki en önemli özelliği öğrenmeye yönelik oyuna düşkün ol­ması ve soru sormasıdır. Bu dönemde çocuk sürekli soruşturan, etrafındaki her şeyi algılamak isteyen ve öğrenme arzusu gösteren bir varlıktır. Devamlı konu­şur, sorar, araştırır ve gün boyu oynamak ister. [155] Oyun, çocuğun en ciddi uğraşılarından biridir ve tecrübe ile öğrenme aracıdır. Çocuğun gelişmesi ve kişi­lik kazanmasında sevgiden sonra gelen ikinci en önemli etmendir. Gün boyunca bıkmadan ve yorulma­dan oynayan çocuk, oyun sayesinde duygu ve kabiliyet­lerini geliştirmektedir. Çocuk, okul öncesi yaşlarındaki bu tek uğraşısını, büyüdükçe, gelişim düzeyine göre biçim değiştirerek sürdürmeye devam eder.[156]
Sorular sorması ise çocuğun büyüklere duyduğu güveni yansıtır. Güven duygusu, çocuğun doğduğu ilk günden ititbaren hissettiği ve psikolojik refleksler ola­rak kendini gösteren bir duygudur. Çocukta bu duy­guyu gerekli kılan ise himaye altında bulunma hissi­dir. Bu his az veya çok bütün hayatı süresince devam eder ve dini yaşayışın özünü teşkil eden Allah'ın yar­dımına sığınma duygusuna çok benzer. [157] Bu güven duygusu içerisinde çocuk sorarak öğrenme gayretine girer.[158]
Dini duygu ve düşüncenin iyi bir şekilde işlen­mesi ve bu konudaki ihtiyaçların karşılanmasının ge­rekli olduğu en kritik çağ, dini duygunun uyandığını gösteren soruların yöneltilmeye başlandığı ilk çocuk­luk dönemidir (2-6 yaş).
Bu dönem, din eğitimi ve öğretimi açısından ço­cuklarda kritik bir dönemdir. Zira çocuklar bu yaş­larda telkin almaya oldukça müsaittirler. [159] Çocukta üç yaşlarından itibaren taklidin yanında duygusal planda da dini hayata bir katılım söz konusu olmaya başlar. [160]
İlk çocukluk dönemi çocuklarında belirgin bir takım psikolojik özellikler görülür. Özellikle, taklitçi­lik, animizm, antropomorfizm, egosantrizm, inatçılık, merakhlık, müşahhas düşünce gibi duygusal ve zi­hinsel özellikler dikkat çekmektedir.[161]
Dört yaşındaki çocuğun Allah anlayışında bir zorluğu yoktur. Çocuğun bu yaş dönemi dini dünyaya ilgisinin yoğun olduğu bir dönemdir. Üç yaşından iti­baren çocuk dini nitelikte bir korku ve saygıyla kutsal olan şeye ilgi gösterir. Bu korku ile beraber olan saygı duygusu, ebeveynin, bilhassa babanın imajının arka­sında akseden Allah imajı gerçeği ile kuvvetlenir. Bu dönemde Allah tasviri hayali ve hissidir. Peri masallarındaki bir şahsiyet gibidir. Aile dindarlığı hisleri, ebeveynden Allah'a doğru yön değiştirir. Bağlılık, gü­ven ve saygı hisleri gelişir.
Bu yaş döneminde çocuklardaki Allah imajı ile ebeveyn imajı birbirine karışıyor görünmektedir. Çocuklara göre bütün kudreti ve imajı ile her şeye ha­kim olan Allah, ebeveyn gibi çocuğun hizmetini gören bir koruyucu gibi algılanır.
Okul öncesi çağın, dini duygunun uyandığını gösteren soruların yöneltilmeye başlandığı kritik bir dönem olduğunu daha önce ifade etmiştik. Bu dönem çocukları için dikkat edilmesi gereken husus bu soru­ların karşılıksız bırakılmamasıdır. Çocukların soru­ları ciddiye alınmalı, sade ve tek anlamlı kelimelerle cevaplandırmaya çalışılarak, basit veya mübalağalı davranış ve konuşmalardan kaçımhnahdır. [162] Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da çocuk soru sordu diye çocuğu yoğun bir bilgi aktarımına maruz bırakmamaktır. Zira erken verilen bilgiler çocukların ruh sağlığında olumsuz tesirler yapmaktadır.[163]
Ayrıca çocuğa bilgi veya alışkanlık kazandır­mada uygun zaman ve ortam göze tümelidir. Çocuğun duygu yoğunluğu yaşadığı olaylar firsat olarak değer­lendirilmeli veya çocukta ilgi uyandırarak duygu yo­ğunluğu oluşturacak masal ve hikaye anlatımların­dan istifade edilmeye çalışılmalıdır. İlişkilerde sevgi ile yaklaşılmahdır. Zira Allah inancı ve din duygusu sevgi kanalıyla kazandırılmalıdır. Korkutmak veya yasaklamak yerine, sevdirme ve kolaylaştırma yolu esas kabul edilmelidir. Çocuk bu sevgi ve güven orta­mından, yakın çevresinde gördüğü verici, öğretici, af­fedici vb. olumlu tutum ve davranışlardan hareketle, bu sıfatların gerçek sahibi olan Yüce Allah fikrine ulaşmada kolaylıklar yaşayacaktır. Aynı şekilde çocu­ğun yakın çevresindeki kişilerin tutum ve davranışla­rından hareketle din duygusunu ve kutsalı hissetmesi de söz konusudur.
Okul öncesi çağı eğitiminde önemli görülen hu­suslardan biri de, çocuklara, onları zorlamadan, tedrici bir usûlde küçük duaların, şükür ifadelerinin ve ilahilerin öğretilmesidir.[164]
 
 
“Çocukluk” veya “son çocukluk dönemi” olarak da ifade edilen bu çağ 6-11 veya 6-12 yaşlar arası süreçtir. Çocuğun aile çevresinden ayrılıp, dış dünyaya yönel­diği ve sosyal çevreye katıldığı bir dönemdir.
Bu dönem çocuklarında okuma ve öğrenme için duyu gelişimi (görme, işitme, tat alma, koku alma, do­kunma) tamamlanmış, bilişsel, duygusal, sosyal, v.s. gelişimlerinde ciddi bir gelişme kaydedilmiştir. Çocuk bilgileri almaya ve öğrenerek benimsemeye hazırdır. [165] Zihin fonksiyonları yeterince gelişmiş ve somuttan soyuta ve sürekli “entellektüel realizme” doğru bir açılış içerisindedir.[166]
Temyiz döneminin başladığı kabul edilen 7. yaş içerinde çocuk iyi-kötü, doğru-yanlış, ayırımını yapabi­lecek seviyeye ulaşmış kabul edilmektedir.[167]
Bu dönem çocukların en belirgin özelliklerinden biri de, kız ve erkek çocukların kendi aralarında grup oluşturmalarıdır. İlköğretim 2-3. sınıflarında çocuklar arkadaş gruplarını kendi cinsleriyle kurarken, karşı cinsiyetler arasında mesafeli tutum ve davranışlar sergilenir.[168]
Çocukların bu yaş dönemlerinde dini konuları anlama ve öğrenmeleri daha kolayıdır. Ahlaki konu­ları değerlendirme yetisini nispeten kazanmıştır. Mesuliyet duygusu gelişmiştir. Buna paralel olarak dini konu ve meselelere yönelik ilgi artmakta ve hatta bazı dini uygulamalara başladığı gözlemlenmektedir. Dini tutum ve davranışlarda hassasiyeti artan çocuk­lar, özellikle namaz, oruç gibi toplu olarak yapılan iba­detlere iştirak etme gayretini gösterecektir. Günlük hayatta gerekli görülebilecek dua ve sureleri ezberle­mek ve öğrenmek isteyeceklerdir. Zira bu dönem ço­cuklarında Allah'ın, besleyen, büyüten, isteklerini karşılayan, tehlikelerden koruyan güvenilir bir varlık olduğu, bunun için de ona inanılması, ibadet ve dua edilmesi inancı hakimdir. Maddi isteklerinin yerine getirilmesi için de olsa, çocukların yapacakları şekli ve taklide dayalı ibadetler ve dualar, zamanla gerçek dini duygunun uyanmasını ve gelişmesini sağlayacak­tır.[169]
Çocuğun zihni gelişiminin henüz yeterli olma­dığı okul öncesi dönemlerinde tenkitçi bir zihin veya zeka yapısına sahip olmadığından gördüklerini ve öğ­rendiklerini direkt taklit yolunu kullanarak öğren­mektedir. Ancak okul çağının özellikle son dönemle­rine doğru, soyut düşünce dönemine ulaşılmasıyla bir­likte sorgusuz taklide dayalı davranış sergilemek yerine daha şuurlu ve kavramaya yönelik bilinçli taklit­lere yönelerek tenkitçi düşüncelerle hareket etmeye başlayacak, olay ve şahısları değerlendirmeye tabi tu­tarak bir takım neticelere ulaşacaktır.[170]
Allah düşüncesi ve tasavvuru, 7 yaşından itiba­ren nispeten daha gelişmiştir. Somuttan soyuta doğru bir anlayış içerisinde olan bu dönem çocuklarında Allah anlayışı da gittikçe ruhanileşecektir. Çocuğun 6-7 yaş dönemine kadar olan süreç içerisinde Tanrı an­layışındaki antropomorfizmden bahsedilen çocuğun 8 yaşından itibaren 11. yaşa kadar antropomorfizmi ha­fifler. 12 yaşına gelindiğinde çocukta kesin olarak ruhanileşmiş bir Allah inancı vardır.
Çocuktaki bu dini antropomorfizm, onun Allah gerçeğini kendi şahsında temsil etme eğilimiyle açık­lanır. Fakat aynı zamanda korku, hayranlık, emniyet ve dindarlık duygularyıla meşbu olarak, sembolik bir değer almasıyla bu antropomorfik Allah anlayışı beşeriliğin ötesine yönelir. Çocuk, Allah'ı beşeri bir modele göre tahayyül eder ve Allah'ı bir insan kadar gerçek olarak tasavvur eder. Fakat aynı zamanda o, Allah'ı daha başka bir alemde teşekkül etttirmek için insan­dan ayırır. O halde antropomorfizm, kıyası düşünce­nin ilk iptidai şekli olarak anlaşılmış olmalıdır. [171]
Bu dönemin çocukları için gösterilebilecek en iyi yaklaşım tarzı onları ciddiye almak olacaktır. Çocuk kendi psikolojisi içerisinde çocukluktan gençliğe doğru geçiş yaptığının farkında olmakta ve sosyal ben­liğe kavuşmaktadır. Bu geçişin tezahürlerinden ola­rak kendine değer verilmesini isteyecek, bu eğilim içe­risinde tutum ve davranışlar sergileyecektir.
8-9 yaşlarında bütünden parçaya doğru anlama ve kavrama gelişimlerini elde eden çocuğun bu süreç içerisinde hayal alemi masal, hikaye, film vb. unsur­lar sayesinde gelişmektedir. Daha genel bir ifadeyle, dışa yönelim halinde olan çocuk için kültürel, sosyal ve dini çevre önemli etkileşim unsurlarıdır. Çocukta sağlıklı bir sosyal, kültürel ve dini gelişim sağlanması bu faktörlerden gelecek olumlu tesirlere bağlıdır. Yetişmiş olan neslin yetişmekte olan nesil yapacağı rehberlikleri, teşvikleri veya olumsuz tutum ve dav­ranışlarının onlar üzerindeki olumlu veya olumsuz tesirlerini dikkate almak gerekir.
Temel eğitim çağı çocuklarının dini duygu ve dü­şünce gelişimleri, yaşlarına ve yetiştikleri sosyal ve dini çevre şartlarına göre olduğu kadar cinsiyetlerine göre de değişimler sergilemektedir. Kız ve erkek ço­cuklarının, dini duygulardaki istek ve inanç noktala­rında bir mukayesesi yapıldığında kız çocuklarının erkek çocuklarına nazaran daha yoğun, içten ve istekli oldukları tesbit edilmiştir.[172] Bu farklılık çocukların Allah anlayışlarında dahi kendini göstermektedir. Erkek çocukların Allah'ı, dini kanunla sağlam bir şe­kilde belirlenmiştir. Allah'ı ahlaki kemali, kudreti ve kuvvetiyle aşkın (trancendant) bir varlık olarak gören erkek çocuk, Allah'ın kendisi için ne olduğundan çok, Allah'ın kendisinden ne istediğine dikkat eder. [173] Bu dikkatlilik halı onda ilk önce yetişkinin iradesine uy­gun, sonra da Allah'ın iradesine uygun hareket etme eğilimini doğurur. Buna karşılık kız çocuğu ise Allah'ı, hissi bir huzur veren aşk ve sevginin kaynağı olarak görürken, Allah'ın kendisinden istediği şeyden çok, Allah'ın kendisi için ne olduğuna dikkat eder.[174]
Buna göre, temel eğitim çağı çocuklarının dini duygu ve düşünce gelişimleri yaşlarına, cinsiyetlerine ve yetiştikleri sosyal ve dini çevre şartlarına bağlı ge­liştiği söylenebilir.[175]
Sosyal ve dini çevre şartları olumsuz olan, dini inançlar ve bunlarla ilgili konuları öğrenme imkanı bulamayan ve buna dayalı olarak dini birikimi yete­rince gelişememiş olan çocuklar, bu ihtiyaçlarını di­rekt olarak karşılayamadıklarından dolaylı bir şekilde karşılamaya çalışacaklardır. Bu da onların doğru inanç yerine sahte inançlara kapılmaları riskini artı­racaktır.[176]
 
 
Temel eğitim çağı dediğimiz çocukluktan sonra gelen ve “ergenlik çağı” da denilen gençlik dönemi yaklaşık 12. yaştan itibaren başlayıp, 7-8 yıl kadar de­vam edip 20- 21 yaşlarına kadar devam eden bir süreci kapsar.
Daha gelişmiş ve olgunlaşmış olan gençler so­mut ve soyut olan her şeyi rahatlıkla kavrayabilecek güce sahip, zihnen ve bedenen yeterince gelişmiş ol­malarının yamsıra sosyal gelişmelerini de büyük öl­çüde ilerleterek toplumsal değerleri benimsemiş ve kendilerine maletmiş durumdadırlar. Ayrıca duygu­sal gelişimleri de olgunlaşmıştır.
Bu dönemin en önemli evresi ve organik, belirtisi, gençteki cinsel gelişimin yaşandığı “ergenlik”, bir di­ğer ifadeyle “buluğ” dönemidir. İnsan hayatında en önemli safhalardan biri olan buluğ dönemi, kızlarda yaklaşık 13 yaşlarında adet görmeyle, erkeklerde ise 14-15 yaşlarında rüyalarda ihtilam olmayla başlamak­tadır.
Buluğa hazırlık, buluğ başlangıcı ve cinsel ge­lişme olarak üç dönem halinde ele alınan[177] buluğ dö­neminin ilk evresinde ciddi fiziksel değişimler yaşa­nır. İkinci evrede kızlar adet görme, erkekler ise ihti­lam olma hallerini yaşamaya başlarlar. Gençler, ken­dileri için önemli bir dönüm noktası olan bu evrede ol­dukça duygusal yoğunluk ve değişim yaşarlar. Gençlik döneminin sonlarına kadar süren buluğ dö­neminin son evresi olan kızlarda yaklaşık 18, erkek­lerde ise 19 yaş dönemi içerisinde gençler artık cinsel gelişimlerini tamamlamış ve yetişkin birer insan gö­rünümünü kazanmışlardır.[178]
Buluğ dönemi, dini sorumluluğun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu durum dönemin ehemmiyetini daha da artırmaktadır. İslam Dini er­genlik dönemindeki genci yetişkin insan statüsünde kabul etmekte ve ona dini emir ve yasaklar çerçeve­sinde hareket etme sorumluluğunu yüklemektedir.
Bağımsız bir kişilik sahibi olma, toplumsal statü ve rolünü idrak etme, bu dönemin diğer özellikleridir. Cinsiyet güdüsünün sebep olduğu problemlerin yoğun olarak yaşandığı bu dönem içerisindeki ergen kişi, belli bir hayat anlayışına, dünya görüşüne sahip olma, kendine yön kazandıracak değerleri araştırma, haya­tın anlamı, kendi varlığının konumu ve rolü meselele­rinde tatminkar cevap arama gayretindedir.
Ergenin gerek kendi iç dinamizmindeki çalkantı­lar, gerekse toplumda sürekli değişen değer yargıları sebebiyle gencin dini problemler yaşaması ve çelişkili durumlarda kalmasına rağmen çok sayıdaki genç için din, “güvenlik”, “kimlik”, “bağlanma” ve “anlama” gibi psikolojik istek ve ihtiyaçlarına cevap vermesi ba­kımından etkisi güçlü yüksek bir değer olarak anlam kazanmaktadır. [179] Ergenin dini dünyası birçok merkeze sahiptir: dostluk, mukaddese az çok panteist olan bir iştirak arama, suçluluk ve ahlaki ideal.[180]
Gençlik dönemindeki çocukların dini duygu ve düşünce gelişimleri, buluğ döneminin yukarıda ifade edilen evrelerinin herbirini karakterize eden ifadeler kullanılarak, I.dönemdekine “Taklidi İman”, II. dönemdekine “Buhranlı iman” ve III. dönemdekine de “Kişiselleşmiş İman” şeklindeki tanımlamalarla[181] kendi içinde değerlendirmeye tabi tutularak ele alın­mıştır.
Gençlik dönemini,
a- Ergenlik Öncesi Dönem,
b- Ergenlik Dönemi,
c- Son Ergenlik Dönemi olmak üzere üç bölümde ele almak mümkündür. [182]
 
 
Eğitim çağı olarak ilköğretimin son üç yılını, yaş itibariyle de yaklaşık 12-14 yaş arasını kapsayan ergen­lik öncesi dönem içerisinde kişi çocukluktan henüz çıkmış bir genç adayıdır.
Ergenlik öncesi dönemindeki gençte bir takım fizyolojik değişiklikler meydana gelir. Erkeklerde, bıyık ve sakallanmanın başlaması, sesin kalınlaşması, kızlarda ise, vücudun ve bazı organların hızlı gelişimleri bunun en bariz örnekleridir. Bedendeki bu hızlı deği­şimlere paralel olarak genç, aynı zamanda birtakım ruhsal değişikliklerle de karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum kişiyi biyolojik ve psikolojik hızlı gelişimlere intibak etmede güçlüklerle karşılaşmasına neden olur. Sahip olunan yeni görüntü ve kimliğin yakın çev­reler tarafından şaka ve alay konusu edilmesi, ergeni toplumdan uzaklaşmaya ve içe kapanık bir yapıya bü­rünmeye sevkeder.
Zihinsel gelişim açısından somut düşünce dö­nemini geride bırakıp soyut düşünce dönemine giril­diği bu çağın çocuğu, olayları daha gerçekçi bir şekilde görme ve kavrama kabiliyetine sahip olmada belli bir seviyeye ulaşmıştır. Dini konulara ilgisi artmış ve di­nin özünü kavramaya başlamıştır. “Dini uyanış çağı” da denilen bu dönem içerisinde çocuk, itirazsız kabul­leri terketmiş, eleştirel bir anlayışa sahip, tenkitçi dü­şüncelerle hareket eden biri olmuştur. Buna paralel olarak dini duygu ve düşünceleri şuur ve irade seviye­sine yükselerek, onların bütün kişiliklerine nüfuz et­miştir. Böylece erken yaşlardan itibaren din duygusu ve ona bağlı heyacanların yerini, ergenlik öncesi dö­nemde “dini uyanma” alır. [183] Bu uyanış çocukların kendi içlerinde dini çok ciddiye almalarını sağlar. Oruç ve namaza ilgi artar. Genç, sahip olduğu sağlıklı duygusal yapısında herhangi bir problem yaşamadığı için hiç bir zorlamaya mahal kalmaksızın din çocuk ruhuna yerleşir ve ergenlik dönemine kadar yoğun­luğu devam eder.
Allah'a yönelik duygu ve düşünceleri de oldukça dengelidir. Korku ve ümid duyguları arasında Allah'ı algılayan gençler, yeri geldiğinde Allah'tan korkul­ması ve çekinilmesi gerektiğini, yeri geldiğinde ise sevilmesi ve saygı duyulması gereken bir varlık olarak inanılması gerektiğini düşünürler. Toplu olarak yapı­lan ibadetlerden özellikle bayram ve kandil gecelerin­den etkilenirler.[184]
Dini istek ve irade, erkek çocukları ile mukayese edildiğinde kız çocuklarında ilkokul çağı kızlarında olduğu gibi yine daha yoğundur. Erkeklere nazaran ilgi ve başarılarının daha fazla olduğu gözlemlenmiş­tir.[185]
Bu değerlendirmelerin ışığında ergenlik öncesi, dönemdeki gencin dini ilgi ve ihtiyaçlarının, gelişen zihinsel ve duygusal dünyasına uygun bir şekilde kar­şılanması önemlidir. Bunun için de ilmihal bilgileri­nin kazandırılması, sevgi prensibinden hareketle sa­mimiyet ve yakınlık gösterilerek soru ve problemlerin çözümünde rehberlik edilmesi eğitimci sorumluluğu olan herkesin ciddiye alması gereken bir husustur. [186]
 
 
Gençlik döneminin en önemli evresi olan ergen­lik dönemi yaklaşık 15-17 yaş arası geçici bunalımla­rın yaşandığı bir dönemdir, imanla ilgili şüphelerin, çatışma ve kararsızlıkların en çok yaşanması, gele­neksel anlamdaki her türlü toplumsal ve dini kalıpla­rın tenkit ve değerlendirilmeye tabi tutulması en çok bu dönemde görülür.
Bu evrede, gencin çocukluk dönemindeki büyüme ve gelişmelerinde takip ettiği düzenli seyir, yerini iç dünyasındaki dinamizminde iniş ve çıkışlara bırakır. Ruh dünyalarında ciddi anlamda değişiklikler ve dengesizlikler görülür. Ergenliğin başlangıcında benliğin ve şuurun uyanması ve zihin gelişiminin en üst basamağa ulaşması bunalımı hazırlayan şartların baş­langıcını oluşturur. [187] Kendilerince orjinal fikirler üretmeye çalışmak, popüler insanlara benzeme özen­tisi içine girmek, moda unsurlardan etkilenmek gibi davranışların yanısıra, kendine güven problemini ya­şamaları, kendilerini yalnız hissetmeleri gibi zıt eği­lim ve davranışlar sergilemeleri bu durumun en çar­pıcı davranış özelliklerindendir.
Kendisine yönelik yapılan telkin ve tavsiyeleri, çocukluk döneminde itirazsız kabul eden ergen, buluğ döneminde eleştirel yaklaşım ve değerleiidirmelerde bulunur. Beş duyusu yeterince gelişmiş, her şeyi ve her olayı kendilerine göre düşünme, hissetme ve de­ğerlendirme seviyesine ulaştığı için hür ve bağımsız olma arzuları yoğunlaşmıştır. Arkadaş gruplarına daha fazla önem vermeye başlar; “artık büyüdükleri ve' yetişkin adam oldukları” duygusuna sahip oldukları için grup psikolojisi içerisinde hareket etmeye eğilim gösterirler. “Katı akılcılık” ve “iradecilik” [188] ve kendi benliğini en üstün tutma eğilimleri, onları aile ve okul içi disiplinsizlik problemlerine iterek uyum ve çatışma sorunlarının doğmasına neden olur.
Bu dönemdeki en önemli değişikliklerin başında cinsiyet duygusunun uyanması gelmektedir. Bu duy­gunun uyanması, dini duygularda geçici olarak bir duraklamaya neden olabilir. Cinsiyet duygusunun ve buna bağlı zevk heyecanlarının dini duygu gücünü azaltmasının yanısıra genç, ruhundaki dini ve ahlaki idealizm ile çatışma içerisine de girebilir. [189] Ruh dün­yalarının çok karışık olmasından dolayı bir taraftan aşırı derecede şüpheci ve zayıf inançlara sahipken, kimi zaman da dindar bir görüntüye bürünüp dini duyguları yaşayabilirler. Bazan kendisini kuşatan-prensip ve kuralların duygu ve düşünce gelişimlerine engel olduğu düşüncesine kapılarak red veya inkar yo­lunu tercih edebilirler; bazan da dini ve ahlaki pren­sipler doğrultusunda hareket etmemekten veya ede­memekten dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ya­şarlar.
Bu suçluluk duygusunun kaynağı, cinsi güdü­nün uyanmasıyla birlikte ortaya çıkan ahlaki sorunlardır.[190] Ergenlerin ahlaki kaygıları gerçekten suçluluk duygularını çoğaltır. [191] Ergenlik müddetince meydana gelen yeni güç ve enerjiler, gencin ruhi yapı­sında karmaşa ve dengesizliklerin doğmasına yol açar. Bunun neticesinde meydana gelen gerginlik, er­genin kendi adına yetersizlik duygusuna kapılmasına neden olur. Bir yandan iç dünyasında kendince ideal bir dünya oluşturmaya çalışırken, bir yandan da dini ve ahlaki sorumluluklarını ihmal etmemek istemesi, kararsızlıklara kapılması, vicdani rahatsızlık ve piş­manlıklara doğru genci sürükler.
Ergenlik dönemi, dini duygu ve düşüncelerde şüphe dönemidir ve yaşanılan problemlerin içerisinde “şüphelerin yol açtığı sıkıntı”[192] da önemli bir etmen­dir. Ergenlerde dini şüpheler son derece duygusaldır. [193] Ve ergenin sosyal çevre ile veya geleneksel inançlarla zıt düşen entellektüel kavram ve bakış açılarıyla tanışmasıyla ortaya çıkan bu sıkıntı problemi, gencin yetişmiş nesille olan çatışma ve uyumsuzluklarını artırır. Dini şüphe ve çatışmalar daha ileri yaşlara doğru devam edecek olursa, bu durum genellikle duygusal olmayıp düşünsel niteliktedir ve bu ciddi olumsuz durumlara neden olabilir.
Ergenin yaşadığı dini şüphelerin üç temel kay­nağı vardır. Bunlardan birincisi, iç dünyasını keşfe ça­lışan gencin kendi bağımsızlığını tasdikte, otoriteyi reddeden isyankar bir yapıya bürünmesidir. Cinsel dürtülerin şiddeti ikinci bir şüphe faktörü olarak kendini gösterir. Üçüncü ana faktör ise, kendi iç dünya­sında sevgi ve barış problemi yaşayan ergenin bazen hayatın mantıksızlığının güçlü hissini duymasıdır.
Tüm bu yaşanılanlar buluğ döneminin bir çeliş­kiler dönemi olmasından ve bunun bunalımlarını ya­şamalarından kaynaklanmaktadır. Gencin iç çatış­maları, asilikleri ve istikrarsızlıkları buluğ döneminin sonlarına doğru, duygu ve heyecan hayatının olgun­laşmaya başlaması ve ergenlik bunalımlarının yatış­maya başlamasıyla yerini istikrar, denge ve düzenli­liğe bırakacaktır.
Gencin suçluluk ve günahkarlık duygusu dini gelişimin temel dinamiklerinden birini oluşturmaktadır. Yeterki marazi bir hal alacak kadar yoğunlaş­masın. Dinin tevbe unsuru, gencin suçluluk ve gü­nahkarlık duygularını kontrol altına alması ve ken­dini teskin etmesinde önemli bir destek olmaktadır. Bu durum biraz da ergenin dini değer ve inanç unsurla­rını benimseme ve ruhuna sindirme oranıyla eşdeğerdir. [194] Bu dönem çocukları için hoşgörülü davranış, anlayış ve ilgi göstermek yapılabilecek en isabetli yaklaşım tarzları olacaktır. [195]
 
 
Yaklaşık 17-21 yaşları arasında yaşanan, “buluğ sonrası” veya “gençlik” gibi değişik isimlerle anılan bu dönemdeki kişi buhranlı devrelerini atlatmaya ve du­rulmaya başlamış, gençliğine vakıf, sosyal görevlerini kabullenmiş bir haldedir. Bu durulmanın her gençte belli bir şekil ve zamanda olamayacağını bilmek lazım; Bazı gençler sıkıntı ve problemlerini dışanya fazla yansıtmadan, kendi iç aleminde ve kısa bir süreç içe­risinde yaşayarak son ergenlik dönemine geçiş yapar­ken, diğer bir kısmı da aksine bir yapıyla, dışa vurumcu bir şekilde ve daha uzun bir zaman diliminde gelişim kaydeder.
Gençlik dönemindeki kişiler soyut kavramları çok rahat bir şekilde kavrayabilecek düzeyde zihni ge­lişimlerini yeterince tamamlamıştır. Meseleleri ve olayları sebep-sonuç ilişkileri içerisinde, objektif ola­rak değerlendirebilecek yetiye sahiptir. Duygu ve dü­şüncelerinde daha tutarlı ve dengelidir. Sosyalleşme kabiliyeti de gelişen genç, sahip olduğu sosyal rollerin gereğini yerine getirebilecek erktedir.
Bu dönemdeki gençler din konusunda kendi ka­rar ve tutumlarını belirleyebilecek düzeyde zihni geli­şimi elde etmişlerdir. 16-17 yaşından itibaren şüpheler yatışmaya başlamıştır, ergen tercihlerini belirlemek­tedir. Daha sonra şüpheler yeniden görülebilir ama bu şüpheler duygusal kaynaklı olmakdan ziyade zihin­seldir. [196] Bununla birlikte dini duygu ve düşünce alanlarında genci, olumlu veya olumsuz etkileyen zihni, psikolojik ve sosyal etmenleri [197] sözkonusudur. Bu etmenler gencin şüpheci,” dindar veya inkarcı olma durumlarını belirleyebilecek ciddiyettedir.
Şayet genç, olumlu ve yeterli bir dini eğitim al­mışsa, dini gerçek ve güzellikler kendilerine anlatıla­rak yetiştirilmişler ve olumlu yönde etkilenmişlerse ergenlik öncesinden itibaren tenzihi bir Allah inancı oluşmakta ve mücerred bir Allah anlayışı gelişmiş bu­lunmaktadır. Bunda gencin katıldığı namaz, oruç gibi toplu ibadetler, insan ruhunu etkileyen Kur'an veya ezan, dini musiki, dini mimari vb. dini motiflerin de dini duygu ve düşüncenin gelişiminde olumlu tesirleri vardır. Böylece genç, kesin inançlara sahip olmuş, dengeli, bir yapı içerisinde arkadaş ve diğer çevre in­sanlarını da olumlu yönde etkileyebilen, kendisini yönlendirebilen ve idare edebilen bir yapı kazanmış olur.
Yukarıda çizilen tablonun aksi de söz konusu­dur. Bir kısım gençlik de bu dönemde dini redederek ilgisiz, dinsiz veya bilinnıezci (agnostik) [198] olabilmek­tedir. Eğer genç, sağlıklı bir dini eğitim alamayıp, kendisine Allah ve din kavramı gereğince anlatılamamışsa, dini duyguları olumsuz yönde etkilenmişse, “din” kavramı genç için itici gelebilir. Din ve dini ko­nulara karşı aleyhte tepkiler gösterip tavır alabilir. Bu aleyhteki tepki ve tavırlar bazı gençlerde alenen ortaya konulurken bazılarında da sosyal tepkiden çekindik­leri için dine karşı ilgisiz kalma şeklinde veya umur­samaz bir hal içerisinde kendilerini ortaya koyarlar. [199]
 
3- İSLAM TERBİYE SİSTEMİNDE DUYGUEĞİTİM VE ÖĞRETİMİYLE İLGİLİ BAZIÖNERİLER
 
İnsan, atalarından kalıtım yoluyla doğuştan ge­tirdiği birtakım yetenekleri çevre faktörünün etkisiyle yeterliğe dönüştürür. Yeterlik, insanın gizil gücünün bir kesimi olan yeteneklerinin, iş yapabilecek, ürün üretebilecek, uygulama yapabilecek, eyleme geçebile­cek nitelikte geliştirilerek açığa çıkarılması şeklinde tanımlanabilir. [200]Yeteneklerin öğrenme yoluyla ulaştığı yeterlik, bilebilme, becerebilme, uygun tutumu takınabilme, eyleme geçebilmeyi ifade eder.[201]
Çevre, diğer gelişimlerde olduğu gibi duygusal gelişimde de önemli rol oynar. Gerek aile, gerek okul ve gerekse bunların dışındaki çevrede olumlu olumsuz duyguları yeşertecek şartlar birlikte bulunur. Öğrenci, istenen ve istenmeyen duyguları bu çevrelerde yaşaya­rak öğrenir.
Din eğitimcilerinin görevi, bireyin duygularını, çizilen hedefler istikametinde eğitmektir. Bunun için yapılması gerekenleri dört başlık altında toplamak mümkündür: [202]
 
 
Uyandmlması gereken duyguların hemen hep­sini burada sayıp dökmek tabiatiyle mümkün değildir. Çünkü duygu durumlarını ifade eden o kadar çok kav­ram vardır ki onların herbirini sayarak izah etmek ça­lışmamızın sınırını aşmamıza sebep olur. Onların gelişmeleri, şiddet ve yoğunlukları, sürekli ve değişken oluşları, çeşitleri ve farklılıkları dikkate alınacak olursa meselenin daha da geniş boyutlara sahip ol­duğu görülür. Değer-takdir duygusu, adalet duygusu, sevgi, sevinç, ümid, vekar, haz, elem, acıma, hoş­lanma, saygı, utanma, alçak gönüllülük, hayranlık, minnet duygusu, edeb, güzellik, çirkinlik, dostluk, hoşgörü, güven, bağlanma, sığınma, teslim olma, ar­kadaşlık, kardeşlik, doğruluk, kutsallık, inanç, ilgi, şefkat bunlardan sadece birkaç tanesidir.
Aşağıda bunlardan bize göre önem taşıyan bir­kaçı üzerinde durmakta yarar görüyoruz: [203]
 
 
Değer-takdir duygusu öğrencilerde uyandırılması ve geliştirilmesi gereken önemli duygulardan biridir. Eğitim-öğretimin amacı insanlara sadece bilgi ve beceri kazandırmak değil, aynı zamanda onlarda değer-takdir duygusunu da geliştirmektir.[204]
Değer, “belli bir toplum tarafından psikolojik, top­lumsal ve estetik nedenlerle önemli olduğuna inanılan bir özellik...”[205] olarak tanımlanmaktadır. Takdir ise, “... değeri benimseme ve ona duygusal bakımdan olumlu yönde tepkide bulunmadır.”[206]
Değerler, kişi ve toplumların tekrar ve devamını istedikleri normlarını ifade ederler. İnsanlar bu de­ğerler sayesinde eşya ve olaylara karşı bir tutum ve tavra, daha geniş anlamıyla dünya görüşüne sahip olurlar. Aynı dünya görüşüne sahip olan insanlar bir araya gelerek, toplumları, milletleri oluşturur. Demek oluyor ki, insanları bir araya getiren, onları bir yığın olmaktan kurtaran en önemli etkenler, onların sahip olduğu değerlerdir. Bu itibarla eğitim-öğretim çalış­malarında yapılacak önemli işlerden biri de çocuklara değer-takdir duygusunun kazandırılmasıdır. Bu duy­gudan yoksun olan insanlar için millet, devlet, vatan, din, iman, aile, insan ve benzer değerlerin fazla bir an­lamı yoktur.
İnsanın değer-takdir duygusuna sahip olabil­mesi için bir beğeni eğitiminden geçmesi gerekir. “İnsanı bir nesnenin, olayın, kişinin güzel ya da çirkin olduğu yargısına ulaştıran duygu”[207] olarak tanımla­yabileceğimiz beğeni, kişiye özgü bir duygudur. Beğeni duygusu, insanın hayatı boyunca kültürünün kendine kazandırdığı ve kendinin geliştirdiği değerlere dayanır.
Beğeni eğitiminin amacına ulaşmasında eği­timcinin yararlanabileceği bilim dalı, “güzeli araştı­ran bilim” diyebileceğimiz estetiktir. [208] Eğitimci, öğ­rencisine beğeni eğitimi vermek, onda değer-takdir duygusunun gelişmesini sağlamak için estetiğin ça­lışma alanına giren edebiyat, resim, müzik ve tiyatro gibi güzel sanatlardan yararlanmalıdır. Ancak böyle bir eğitimle öğrenciler, doğal güzelliklerin, kültürel güzelliklerin, hayatın güzelliklerinin ayırdımına varır ve duygusal olgunluğa ulaşır.
Duygusal olgunluğa ulaşamayan insanların Allah'ı bile hakkıyle takdir edemedikleri bildirilmek­tedir. Kur'ân'da bu kimseler için şöyle buyurulmaktadır: “(Onlar), Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir.” demekle Allah'ı hakkıyla takdir edemediler...”[209]
Âyette geçen “kadr” kelimesi. “Bir şeyin ne oldu­ğunu iyice bilmek; takdir etmek...” anlamlarına gel­mektedir. Âyette, “Onlar layıkıyla Allah'ı takdir ede­mediler; O'nu gereği gibi bilemediler; O'na gereğince saygı gösteremediler...” [210] anlamında kullanılmıştır. Mevdûdî, “Allah'ı gereğince takdir edemediler.” ifade­sini tefsir ederken, O'nun kudret ve hikmetini değer­lendirirken büyük bir hata işlediklerine işaret etmek­tedir. Mevdûdî'ye göre, “Allah, gerçeğin bilgisini ve hayat için hidayeti indirmedi.” diyen kimse şu iki yan­lış değerlendirmeden birini yapmış olmaktadır:
1- Ya Allah'ın vahiy gönderme gücüne sahip olmadığına inanmaktadır;
2- Ya da Allah, insanın doğru yolda gitmesi için herhangi bir düzenlemede bulunmamış ve onu dünyada istediği şekilde davranmaya bırakmış­tır düşüncesiyle, insana tabiatın kaynaklarını kul­lanma zekâsı ve yetkisi vererek Allah'ın hikmetini kü­çümsemektedir.[211]
Hac sûresinin 73. ve 74. âyetlerinde de putperest­lerin yanlış değerlendirmelerine işaret edilmektedir. Şöyle buyuruluyor:
“Ey insanlar (size), bir örnek ve­rildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tap­makta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelse­ler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. Onlar Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz, Allah güç sahibidir; azizdir.”[212]
Kur'ân'a göre değer-takdir duygusuna sahip, duygusal olgunluğa ulaşmış kimselerin Allah'a karşı tavırları son derece olumludur.
“Onlar öyle kimselerdir ki Allah'ın ismi anıldığında kalpleri titrer; âyetleri okunduğunda imanları artar.” [213] “Onlar gaybe inanır­lar; namazı kılarlar. Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan yerli yerince sarfederler. Onlar Hz. Muhammed'e indirilen Kitaba da ondan önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de yalnız onlar kesin olarakinanırlar. Kur'ân'ın bildirdiğine göre rablerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler de onlardır.”[214]
Kur'ân'a göre insanın, sevdiğini neden sevdiği­nin, değer verdiğine niçin değer verdiğinin bilincinde olması önemlidir. Zira duygu dünyamızla zihnî muh­tevamızın yakın ilişkisi vardır. İnsanların tutum ve tavırları sahip oldukları bilgilerle şekillenir. [215] Her­hangi bir objeye dair zihnî muhtevalarda bir değişme olduğu takdirde bu değişme kişiyi objeye karşı olan duygu ve davranışlarda da bir değişmeye sevkeder. [216] Bu itibarladır ki Kur'ân, değer olarak kabul ettiği varlık ve olaylarla ilgili bilgi verir; insanların onlara bilinçli olarak bakmasını sağlar.   Allah'ı tanıtır; peygamberi tanıtır, kendini tanıtır v.s. O, sadece değer kabul ettiklerini tanıtmakla kalmaz; gerçek bir değere sahip olmayan varlıklar hakkında da bilgi verir. İnsanın bizzat kendisini bir değer olarak tanıtan Kur'ân, bir insanı haksız yere öldürmeyi bütün insan­ları öldürmek olarak, bir kimseyi ölümden kurtarmayı ise bütün insanları ölümden kurtarmak olarak değer­lendirir. [217] Allah'dan başka ilâh kabul edilen varlık­ları tanıtırken onların insanlara hiçbir yarar veya za­rarlarının dokunamayacağım, onlardan hiçbir sıkın­tıyı kaldıramayacağını bildirir. [218] Şu âyet-i kerimede insanlara bir taraftan bilgi verilirken, diğer taraftan onların bu bilgileri ve bu bilgilere konu olan varlık ve olayları karşılaştırmaları istenmekte, onların takdir hislerinde yanılgıya düşmemeleriyle ilgili uyarıda bu­lunulmaktadır:
“De ki: “Göklerin ve yerin rabbi kim­dir?” Hem de ki; “Allah'dır.” “Ondan başkalarını, ken-dikendilerine ne bir faydası, ne de bir zararı dokunabilen birtakım veliler mi tutuyorsunuz?” de. Ve yine de ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklar ile nur bir olur mu? Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendile­rince birbirine benzer mi göründü?” De ki: “Allah herşeyi yaratandır. O birdir; herşeye galip ve hâkimdir.”[219]
Kur'ân'a göre bütün peygamberler, onlar içinde Hz. Muhammed de insan ve peygamber olması hase­biyle bir değerdir. Kur'ân'da Hz. Muhammed'le ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:
Muhammed, içinizden herhangi bir adamın babası değil, O, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur...” [220] “Âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.” [221] “O'nun, ümmetine karşı tu­tumu şöyle anlatılmaktadır: “Andolsun, size, içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğra­manız Ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mümin­lere karşı çok şefkatlidir; merhametlidir.”[222]
Kur'ân'da Hz. Muhammed'le ilgili bilgi verilip, onun bir cleğer olduğu ifade edildikten sonra insanla­rın ona karşı hangi takdir hisleri içinde bulunmaları gereğine işaret edilmekte, bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır:   “De ki: “Allah'a itaat edin;Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, o peygamber kendisine yükletilenden ve sizde kendinize yükletilenden sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederse­niz doğru yolu bulursunuz. Peygambere düşen sadece apaçık tebliğdir.”[223] Şu âyette ise Allah sevgisi ile pey­gambere tabî olma arasında bağlantı kurulmaktadır:
“Ey Muhammed, de ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışla­sın...”[224]
Kur'an bizzat kendisinin de bir değer olduğunu bildirmektedir. Ona bu değeri kazandıran en önemli özelliği Allah tarafından indirilmiş olmasıdır; [225] Hz. Muhammed'e indirilmiş olmasıdır. [226] Nitekim pey­gamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir peygamber yoktur ki, ona, insanların inanmak zorunda kalacak­ları türden bir mucize verilmiş olmasın. Bana verilen mucize ise Allah'ın bana vahyettiği (Kur'ân)'dır. O nedenle onların içinde ümmeti en kalabalık bulunanın ben olacağımı umuyorum.”[227]
Böyle bir değere karşı insanlardan nasıl bir tak­dir hissi içinde olmaları, Kur'ân'a karşı nasıl bir tu­tum içinde bulunmaları istenmektedir? Bu soruya ve­rilecek cevaplardan biri şöyle ifade ediliyor:
“Doğrusu bu kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir kitapta mevcutken âlemlerin rabbi tarafından indirilmiş olan Kur'ân-ı Kerim'dir.” [228] Demek oluyor ki Kur'âna ancak arınmış olanlar dokunabilir. A'raf sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır: “Kur'ân okun­duğu zaman ona kulak verin, dinleyin ki merhamet olunasınız.” [229] Kur'ân'a arınmamış insanların do­kunmamasını, o okunduğu zaman mutlaka dinlen­mesini isteyen Allah, özellikle onun üzerinde düşü­nülmesini emretmektedir: 
Kur'ân'ı durup düşün­müyorlar mı? Eğer o Allah'dan başkasından gelseydi onda çok aykırılıklar bulurlardı.”[230] Kur'ân'a göre, Kur'ân'ı okumak, Kur'ân üzerinde düşünmek insan­ların doğru yolu bulmalarını sağlayacak, hidâyetle­rine vesile olacaktır. Çünkü Kur'ân Allah'dan sakı­nanlar için bir hidâyet rehberidir[231]Ve insanları en doğru yola götürür.[232] Bu nedenledir ki Rasulullah, Veda hutbesinde,
Ey mü'minler, size bir emânet bırakıyorum. Ona sıkı sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşır­mazsınız. O emânet de Allah'ın kitabı Kur'ân'dır.[233] buyurmuştur.
Hz. Mevlânâ Kur'ân'a değer veren insanlara şöyle tercüman olmaktadır:
Yaşadığım sürece ben, Kur'ân'm kölesiyim Ben Muhammed-i Muhtarın yolunun toprağıyım Birisi,   sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse Ben nakledenden de, o sözden de şikâyetçiyim.[234]
Değer-takdir duygusu eğitilmiş insanların en belirgin vasfıdır. Bu vasıfladır ki insanlar doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, hayri serden ayrabilecek, mutlu ve başarılı olmanın yollarını bulabilecektir. Bu vasfı taşımayan insanlar her güzelliğe bîgâne kalacak, her doğruya yüz çevirecek, sanatı ve sanatkârı gerçek yüzüyle tanımaktan mahrum kalacaktır. Bu itibarla, insanlar eğitilirken onlarda değer-takdir duygusunun geliştirilmesine özen gösterilmelidir. [235]
 
 
İnsanlarda uyandırılması gereken duygulardan bir diğeri adalet duygusudur. Varlık veya olaylarla il­gili olarak insanların pasif bir değer-takdir duygu­suna sahip olmaları meseleyi halletmez; o varlık ve olayı lâyık oldukları yere koymaları da gerekir. Bu da insanda adalet duygusunun oluşmasına, gelişmesine bağlıdır. Çünkü adalet, “... Eşyayı kendilerine mahsus olan yerlerine koymaktır.”[236] Varlıklar, eşya ve olaylar doğru değerlendirilemediği, konmaları gereken yere konmadığı takdirde hayatın düzeni bozulur; güzelle çirkin, doğru ile yanlış, hayır ile şer yer değiştirebilir; haksız haklı yerine geçebilir; haklı haksız durumuna düşebilir. Bu ise bir anarşinin, bir zulmün ortaya çık­masına sebep olur.
Adalet evrensellik ifade eden bir kavramdır. Adaletin sınırı yoktur. Dünyanın her yerinde, her ha­lükârda, herkes ve herşey için geçerli olan, olması ge­reken bir kanundur. Adaletin egemen olduğu ortam­larda kim neye layıksa o verilir; kimseye haksızlık edilmez. Hiçbir varlık veya olay taşıdığı özellik nede­niyle layık olmadığı yere konmayacağı gibi, layık ol­duğu yerden de mahrum bırakılmaz. Yaratan lâyık olduğu yerde, yaratılan layık olduğu yerde, âlim lâyık olduğu yerde, cahil lâyık olduğu yerde, zalim layık ol­duğu yerde, mazlum layık olduğu yerde, hülâsa her­kes ve herşey nerede bulunması, gerekiyorsa orda bu­lunur; nasıl bir muamele görmesi gerekiyorsa öyle muamele görür. Ne kadar sevilecekse o kadar sevilir; ne kadar verilecekse o kadar yerilir. Kimseye layık ol­duğunun altında veya üstünde bir değer verilmez. Adaletin bulunduğu yerde hiçbir sapmaya, hiçbir aşı­rılığa yer yoktur. Bu, insanın dışındaki âlem için böyle olduğu gibi, insanın derûnî dünyası için de böyledir. “Nefs kuvvetlerinin herbirinin kendilerine mahsus yerlerinde bulunmaları; yerlerini, sınırlarını geçmemeleri...”[237] adaletin korunması açısından önem ta­şımaktadır. Çünkü dışımızdaki adaletin ihyâsı, içimizdeki adaletin ihyâsına bağlıdır.
İslâm eğitiminde adalet duygusunun önemli bir yeri vardır. Çünkü İslâm'a göre adalet kâinattaki dü­zenin temel kanunudur. Çünkü bütün güzelliklerin tesisi, bütün kötülüklerin ortadan kalkması bu ka­nuna bağlıdır. Bundan dolayıdır ki Kur'ân'ın birçok âyetinde adalet konusuna dikkat çekilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır:
“Allah, size mutlak olarak şunları emrediyor: Emâneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi...”[238]
Ayet-i kerimede islâm'ın iki prensibine dikkat çekilmektedir: Emânet ve adalet. Emânet, genelde, “korunmak ve saklanmak üzere birinin yanma geçici olarak bırakılan eşya...”[239] anlamna gelmektedir. Allah bu eşyayı (emâneti) ehline vermeyi emrediyor ki bu da bir adalettir. Kıyametin ne zaman kopacağını soran birisine, Rasûlullah, “Emânet zâyî olduğu za­man kıyameti gözetle.” buyurmuş. “Emânet nasıl zâyî olur?” sorusuna ise, “İş, ehli olmayanların eline ge­çerse kıyameti gözetle. [240]“ şeklinde cevap vermiştir.
Bir işi ehline vermek, onu lâyık olduğu yere koy­mak demektir. Yukarda da söylediğimiz gibi bu da bir adalettir; âdil davranıştır. Bu anlamda parayı cüzdana koymak da bir adalettir. Onu yıpratıp paçavraya çevi­recek bir yere koymanın zulüm olduğu gibi.
Ayetteki adalet kelimesine gelince; bu da bütün insanlara, hatta bütün varlıklara karşı gözetilmesi ge­reken bir tutumu ifade etmektedir. Karşımızdaki in­san iyi olabilir; kötü olabilir; güçlü olabilir; zayıf olabi­lir; müslüman olabilir; gayr-ı müslim olabilir; sevdi­ğimiz bir kimse olabilir; nefret ettiğimiz bir kimse olabilir. Kim ne olursa olsun ona karşı âdil davran­mak görevimizdir. Bazan duygularımız bizi zorlayabi­lir. Sevdiğimiz, korumak ve kollamak istediğimiz bir kimseye farklı, sevmediğimiz, nefret edip kin duydu­ğumuz bir kimseye farklı davranmak isteyebiliriz. Bu konuda dışımızdan da bir baskı ve zorlama gelebilir. Bu takdirde bile kendisinde adalet duygusu gelişmiş olan bir insan hiç kimseye farklı davranmaz. Mâide sûresinde konuyla ilgili olarak şöyle buyuruluyor: “Ey inananlar, Allah için adaletle şahidlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Adaletli olun. Bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranışadır. Allah'a isyandan sakı­nın, Allah yaptıklarnızı hakkıyla bilendir.”[241]
Ayette de görüldüğü gibi başkalarının haklarıyla ilgili karar ve davranışlarımızda hislerimize yer yok­tur. Şayet hislerimiz devreye girecekse adaletten taraf girmelidir. Adaletten uzaklaştığımızda elem ve acı, adaletli davrandığımız zaman ise haz ve sevinç duy­malıyız. Bu bilinç ve duygu bizde yerleşik hale gelirse o zaman iyi bir insan olabiliriz.
Rasulullah'm adalet konusuna çok önem verdi­ğini görüyoruz. “Bir günlük adaleti, altmış yıllık ibadetten efdal”[242] sayması bunu göstermektedir. Bir başka hadislerinde ise, “Kıyamet gününde Allah'ın ençok sevdiği ve kendisinin meclisine en yakın insan, âdil imam (devlet başkanındır. O gün Allah'ın en çok kızdığı ve kendisinin meclisine en uzak insan da zâ­lim imam (devlet başkanı)'dır.”[243] buyurmaktadır.
Peygamberimizin devlet başkanını örnek göster­mesi dikkat çekicidir. Çünkü bir devlet başkanının adalet veya adaletsizliği doğuracağı sonuçlar, etkileye­ceği kitleler açısından sıradan insanların adaletleri veya adaletsizliklerinden çok daha farklıdır. Sıradan bir insanın göstereceği bir adalet veya adaletsizlik belli sayıda insanları etkilerken, bir devlet başkanının tavrı, ya bir ülkeyi mâmur hale getirir veya yer ile yeksan eder. Onun için adalet devlet başkanları, devlet yöneti­cileri için bir başka Önem taşır. Devlet başkanlarının âdil olmaları halinde tebaalarının da âdil olmaları mümkündür. Devlet başkanlarının zalim olmaları halinde ise bu mümkün değildir. Onun için ataları­mız, “Balık baştan kokar.” demişlerdir.
Adaletli davranmayı kısıtlayıcı hiçbir geçerli se­bep yoktur. Yüce Allah, Yahudilerle ilgili olarak Peygamberimize şu emri veriyor: “Hep yalana kulak verir; durmadan haram yerler. Sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver; ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet. Allah âdil olanları sever.” [244] Ayette kastedilen zümre beğenilen davranışlara sahip bir zümre değildir. Yalana kulak veriyor; haram yiyorlar. Bunlar Allah'ın hiç sevmediği şeylerdir. Buna rağmen Allah, peygamberinden onlarla ilgili hüküm verirken adaletli davranmasını istiyor.
Mevdûdî, Nahl sûresinin 90. âyetini tefsir eder­ken adaletle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Adalet, sınırlama olmaksızın herkesin sahip olduğu hakları elde etmesi için gerekli olan düzenlemeleri yapmaktır. Bununla birlikte adalet, hakların eşit olarak dağıtılması anlamına gelmez. Çünkü bu çok gayr-i tabii olur. Gerçekte adalet, hakların bazı zamanlarda eşitlik denebilecek şekilde hakların ölçülerde dağıtıl­masıdır. Örneğin, bütün vatandaşlar, vatandaşlık hak­ları bakımından eşit olmalıdırlar; fakat diğer durum­larda hakların eşit olması adalet dışıdır. Meselâ, ço­cuklar ve anne-babamn toplumsal konum ve haklar bakımından eşit olması tabii ki yanlıştır. Aynı şekilde daha yüksek veya daha alçak bir iş dalında hizmet ve­renler ücret ve gelirde eşit olamazlar. Allah'ın emret­tiği şey, herkese ahlâkî, sosyal, ekonomik, kanunî veya siyasî olan tüm hakların, hak ettiği ölçüde verilmesi­dir.”[245]
Adalet duygusu gelişmiş olan insanların kendi şahıslarında, kendi şahısları için adaleti gözetmeleri yeterli değildir. Öyle insanlar adaleti başka insanlar için de gözetir ve savunurlar. Onlar bilirler ki adaleti korumak, ayakta tutmak gibi bir başka görevleri daha vardır. Onlar ne pahasına olursa olsun, karşılarında kimler bulunursa bulunsun görevlerini yerine getir­meye çalışırlar. Bu ilke Kur'ân'da şöyle ifade edilmek­tedir: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve ya­kınlarınız aleyhinde bile olsa, Allah için şâhidler ola­rak adaleti ayakta tutun (Onlar) ister zengin olsun, is­ter fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevi­rirseniz, şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.”[246]
Adaleti yerine getirme konusunda Mevdûdî, şun­ları kaydediyor: “Sadece adaleti yerine getirmekle de­ğil, haksızlığı ortadan kaldırıp, yerine adaleti ve hakkı getirmek için adaletin koruyucuları ve şahidleri ol­makla da yükümlüsünüz. Müminler olarak ne zaman sizin desteğinize ihtiyaç duyulsa, adaleti korumak için hemen harekete geçmelisiniz.”[247]
Allah, adaleti ayakta tutması konusunda Rasûlullahı şöyle uyarıyor: “(Ya Muhammed), onun için sen (İslama) davet et ve emrolunduğun gibi dos­doğru ol. Onların keyiflerine uyma da de ki: “Ben, Allah'ın indirdiği her kitaba iman getirdim ve ara­nızda adalet yapmakla emrolundum. Allah, bizim de rabbimizdir; sizin de rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize aittir; sizin amelleriniz size aittir. Sizinle bizim aramızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya getirip hükmünü verecektir. Dönüş O'nadır.”[248]
Âyette geçen “Aranızda adaletle emrolundum” cümlesini Mevdûdî şöyle yorumluyor:
a) Ben, grup­laşmadan uzak ve tarafsız olarak doğruyu söylemekle emrolundum. Benim görevim, herkese insaf ve ada­letle davranmaktır. Haklıların yanındayım. Hak sahibi ne kadar yabancı, haksız ne kadar yakınım olursa olsun ben haklının yanındayım ve haksıza karşıyım.
b) Benim size getirdiğim haklar herkes içindir. Hiç kimseye ayrıcalıklar tanımam ve herkese hak ile muamele ederim. Bu yüzden akraba-yabancı, büyük-küçük, zengin-fakir, güçlü-güçsüz demeden hepsi de benim yanımda aynı ölçüde haklarını alırlar. Hak ve haksızlık, günah ve suç ölçüsü herkes için aynıdır. Ve ben de dahil hiç bir istisnası yoktur,
c) Dünyada adaleti muhafaza etmekle, adaletsiz­liği ve haksızlığı toplumumuzdan kaldırmakla emrolundum.
d) Bunun anlamı Hicretten sonra anlaşılmıştır: “Ben, Allah tarafından tayin edilmiş kadı ve hâkimim; aranızda adaletle hükmetmek benim görevimdir.”[249]
Bütün bunlar insanın gelişmiş bir adalet duygu­suna sahip olmasını gerektirir. O ise sağlıklı bir duygu eğitimini. Küçük yaştan itibaren insanlara bu eğitim verilmelidir.
İslâm eğitim sisteminde, özellikle de Kur'ân'da, insanlarda uyandırılması gereken pek çok duyguya temas edilmektedir. Allah'a minnet duygusu, Allah sevgisi, Allah korkusu, Allah'ın sevdiklerini sevme, O'nun düşmanlarını sevmeme, ümid, korku, hoşgörü, tevazu, mutluluk, diğer kâmlık, vekar, güvenme, sı­ğınma, utanma, sahavet, yardımseverlik, cesaret, kah­ramanlık ve daha birçok duygular. Bunların hepsine burada ayrı ayrı yer veremiyor verdiğimiz örneklerle yetiniyoruz. [250]
 
 
Derûnî dünyamızda sadece bizi doğruya, güzele yönelten duygularımız yoktur. Bizi kötülüklere sevkeden, hayırdan uzaklaştıran, bu yüzden de beğenilme­yen duygularımız da vardır. Nasıl olumlu duyguları­mızın uyandırılıp, geliştirilmeleri gerekiyorsa bunla­rın da bastırılıp, susturulması gerekir. Aksi halde bizi, iyiye, güzele ve doğruya yönelten duygularımızdan uzaklaşır, kötü duygularımızın esiri haline gelebiliriz. Meselâ, bir insanda hem adalet duygusunun, hem zu­lüm duygusunun bir arada bulunması imkânsızdır. Adalet duygusunun bulunduğu yerde zulüm duygusu, zulüm duygusunun bulunduğu yerde de adalet duy­gusu barınamaz. Bu itibarla din eğitimcilerinin, in­sanlarda bir taraftan adalet duygusunu geliştirirken, bir taraftan da zulüm duygusunu susturup, kontrol al­tına almaları gerekir.
Adalet, nasılki bir şeyi lâyık olduğu yere koymak anlamına geliyorsa zulüm de bir şeyi lâyık olduğu yere koymamak anlamına gelmektedir. Başka bir ifade ile zulüm, bir şeyi lâyık olmadığı bir yere koymak demek­tir.[251] Bu ise hakka tecâvüzdür; hakkı gasbetmektir; haksızlıktır.[252]
Zulüm, sadece insanlar için değil, hayatın ve hayattakilerin bütünü için geçerlidir. Lâyık olmayan bir kimseyi insanların başına yönetici tayin etmek bir zu­lüm olduğu gibi, kazılmaması gereken bir yeri kaz­mak, kopanlmaması gereken bir çiçeği koparmak da bir zulümdür. Bir yeri kirletmek, bir insanı aldatmak, bir hayvana fazla yük vurmak, onu aç bırakmak, iş­kence etmek, bir insanın malına, ırzına, namusuna tasallut etmek zulüm olarak nitelenebilecek davranış­lardır. Keza yerlere tükürmek, kullandığımız eşyayı hor kullanmak bir zulümdür. Hülâsa herkese ve her-şeye hakkını vermek nasıl ki bir adâletse, hakkını vermemek de bir zulümdür. Rasûlullah, konuyla ilgili olarak insanları şöyle uyarmaktadır: “Hak sahibine hakkını veriniz.”[253]
Kur'ân'a göre en büyük zulüm Allah'ın hakkını vermemektir. Çünkü Allah'ın hakkını vermeye ya­naşmayanlar, O'nun yarattıklarının hakkını hiç ve­remezler. Kur'ân, Allah'ın hakkını teslim ederek O'na kulluk borcunu yerine getiren insanlar için mü'min, müslim, muhsin, muttaki gibi isimler kullanırken, etmeyip O'na karşı gelenler için kâfir, münkir, müş­rik, münafık gibi kelimeleri kullanmaktadır.
Kur'ân'da müminlerle ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:
Onlar gaybe inanırlar; namazı kılarlar; kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda har­carlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce in­dirilene iman ederler; âhiret gününe de kesinkes ina­nırlar. İşte onlar, rablerinden gelen bir hidâyet üze­redirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.” [254] En'am sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır: “İnanıpda imanlarına herhangi bir haksızlık (zulüm) bulaş-tırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” [255] Ayette, haksızlık kelimesi­nin karşılığı olarak “zulüm” kelimesi kullanılmakta­dır ki bununla da Allah'a şirk, yani ortak koşmak kas­tedilmektedir. Çünkü Kur'ân'a göre en büyük zulüm Allah'a ortak koşmadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Lokman, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum, Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk (Allah'a ortak koşma) bü­yük bir zulümdür.” demişti.”[256]
Şirk neden büyük bir zulümdür? Çünkü olmayan bir şey Allah'a isnad edilmektedir. “Onun ortağı yok­tur”[257] buyurulmasma rağmen müşriklerin Allah'a karşı ortak yakıştırması, O'nu lâyık olduğu yere koy­mamak demektir ki bu da en büyük zulümdür.
Rasûlullah bir hadis-i şeriflerinde üç tür zulüm­den bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, Allah'ın af­fetmeyeceği bir zulümdür ki bu Allah'a ortak koşmak­tır ve de en büyük zulümdür. Nitekim âyette, “Şirk bü­yük bir zulümdür.” buyurulmaktadır. İkinci zulüm, kulun rabbi ile kendisi arasında olan ve kendi nefsi ile ilgili bulunan zulümdür. Kur'ân'da bu tür zulümle il­gili olarak şöyle buyurulmaktadır: “Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar; günahlarının bağışlanmasm dilerler. Günahları Allah'dan başka bağışlayan kim vardır? Onlar yaptıklarında bile bile direnmezler.” [258] Bir başka âyette nefsine zulmedenlerle ilgili olarak şu müjde verilmektedir: “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'dan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır.”[259]
Peygamberimizin hadislerinde zikrettiği üçüncü zulüm, kulun kula yaptığı zulümdür ki, Allah bunun peşini bırakmayacaktır. Ne zamana kadar? Haklının hakkını haksızdan alıncaya kadar; [260] Buna örnek ola­rak yetimlerin hakkını gasbetmeyi gösterebiliriz. Allah, yetim haklarıyle ilgili ola k şöyle uyarmakta­dır: “Haksızlıkla (zulmen) yetimlerin mallarını yiyen­ler şüphesiz, karınlarına ancak ateş takınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”[261]
Son âyetin nüzul sebebi ilginçtir. Uhud savaşında şehid düşen Sa'd b. Rubai’nin dul karısı, iki kızıyla bir­likte Rasûlullah'a gelerek,
“Ey Allah'ın elçisi, işte bun­lar Uhud'da şehid olan Sa'd'ın kızları. Amcaları onla­rın mirasının hepsini aldılar ve bunlara bir dirhem bile kalmadı. Bundan sonra bunlarla kim evlenir?” der. Bunun üzerine bu âyet nazil olur. [262] Ayetteki ifa­denin şiddeti Kur'ân'ın zulüm karşısındaki tutu­munu yansıtmaktadır. Kur'ân'da “zaleme” kökünden 315 civarında kelimenin bulunması da onun konuya verdiği önemin bir başka göstergesidir. Rasûlullah da, “Mazlumun bedduasından sakınınız.” [263] buyurmak suretiyle haksızlığa karşı insanların dikkatlerini çekmiştir. Bir başka hadislerinde ise, “Zulümden sa­kınınız. Çünkü o, kıyamet gününde karanlıklardan ibarettir.”[264] buyurmuştur.
Kur'ân, müminlerin Allah'a karşı olumlu tu­tumlarını açıklamaya devam ediyor: “Mü'minler, an­cak Allah'a ve Rasûlüne gönülden inanmış kimseler­dir...” [265]
“Müminler, ancak Allah anıldığı zaman yü­rekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okundu­ğunda imanlarını artıran ve yalnız rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar, namazlarını dosdoğru kı­lan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için rableri katında nice dereceler bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.[266]
İnsanlar içinde Allah'a inanarak O'na karşı gö­revlerini yerine getirenler olduğu gibi, Allah'ı hakkıyle tanıyıp takdir edemeyen kimseler de olmuştur. Bunlar, Allah'a isyan etmiş, ortak koşmuş, O'na karşı birçok suç işlemiş kimselerdir. Kur'an'a göre bunlar en büyük zulme giriftar olmuş insanlardır. Bunlar kendilerine gönderilen peygamberin uyarılarına ku­lak asmamış inkâr ve isyanlarında inad göstermişler­dir. Kur'ân'da bunlarla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: “Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman et­mezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine bir çeşit perde geril­miştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azapvardır.”[267] İnanmayanlar, uğrayacakları bu azaba Allah'a karşı yalan uydurmaları, O'nun âyetlerini tekzib etmeleri yani zulüm irtikâp etmeleri nedeniyle müstahak olmuşlardır. Çünkü yukarda da belirttiği­miz gibi onların yaptıkları, yapageldikleri şey Kur'ân'a göre apaçık bir zulümdür. Kur'ân soruyor: “Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanla­yandan daha zâlim kim vardır? Zâlimler bunun için saadete ulaşamazlar.”[268] Kur'ân sormaya devam edi­yor: “Allah'a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir şey vahyedilmemişken, “Bana   vahyolundu”, “Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim.” diyenden daha zâlim kim olabilir? Bu zâlimleri can çekişirken melekler ellerini uzatmış, “Canlarınızı verin; bugün Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden, O'nun âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” derken bir görsen.[269]
Kur'ân'a göre zulüm sadece insanın Allah'a karşı tavırlarında görülmez. Varlıkların, eşya ve olay­ların doğru değerlendirilip lâyık oldukları yere kon­madıkları her halde zulümden söz edilebilir. Şu âyette insana karşı yapılan bir zulme işaret edilmektedir: “Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.”[270]
Kur'ân'a göre zulüm sadece sahibine zarar ver­mez; toplumun bütününe zarar verir. Şöyle buyurulmaktadır:
Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o, içiniz­den sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umûma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.”[271] O halde insanların kendilerinin âdil davranmaları yetmez; zulme başvuranlara da en­gel olmaları gerekir. A'raf sûresinde konumuzla ilgili çarpıcı bir örnek vardır. Bu sûrede İsrailoğulları ile meskûn bir şehirden bahsedilmektedir. Şehirde üç grup insan bulunmaktadır. Bunlardan birinci grubu teşkil edenler, Allah'ın koyduğu kanunlara karşı ge­len, hak hukuk tanımayan zâlim kimselerdir. İkinci gruptakiler, kendileri ilâhî kanunlara karşı gelme­mekle beraber, yapılan zulme seyirci kalan, hatta zâ­limlere nasihat ederek onları kötülüklerden uzaklaş­tırmaya çalışan insanlara, “o kanun tanımazlara herhangi bir nasihatta bulunmanın hiçbir faydası yoktur.” diyen pasif insanlardır. Üçüncü gruptakiler ise son derece cesaret ve vekara sahip, herşeye rağmen kanunsuz zâlimlerin ilâhî kanunlara karşı gelmele­rine asla müsamaha göstermeyen, onlara nasihatta bulunarak kötülüklerden vazgeçirmeye çalışan basi­retli kimselerdir. Bu son gruptakiler, kanun tanıma­yan o zâlim kimselere karşı, “Belki doğru yola tekrar dönerler” diye, en azından zâlimleri uyarma konu­sunda üzerlerine düşeni yapmış olmak ve böylece Allah'a bir mazeret beyan edebilmek için onları daima iyilik yapmaya ve kötü işlerden uzak durmaya çağırır­lar. Bu çağrılar bir sonuç vermemiş olmalı ki o şehre korkunç bir belâ gelir. [272] Kur'ân'ın ifadesine göre bu afetten kurtulanlar, kötülüğün ortadan kaldırılması için ellerinden geleni yapmış olan bu insanlardır. Bu olay Kur'ân'da özetle şöyle haber verilmektedir: “İçlerinden bir topluluk, “Allah'ın helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?” dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: “Rabbinize mazeret beyan edelim diye. Bir de sakınır­lar ümidiyle (öğüt veriyoruz). Onlar kendilerine yapı­lan uyarılan unutunca, biz de kötülükten menedenleri kurtardık; zulmedenleri de yapmakta oldukları kötü­lüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.”[273]
Görüldüğü gibi İslâm terbiye anlayışında kötü­lüğe, haksızlığa seyirci kalmak yoktur. Çünkü öyle belâ ve musibetler vardır ki, bunlar sadece o kötülük­leri yapan zâlimlere isabet etmemekte, masum görü­nen insanların da canını yakmaktadır. Bundan dola­yıdır ki, Allah'ın Rasûlü, “İnsanları kötülükten alı­koyman susmandan daha hayırlıdır” buyurmuştur. [274] Bir başka hadislerinde ise “Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmiyorsa diliyle, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle düzeltsin. Bu ise imanın en zayıf noktasıdır.[275] buyurmuştur.
Mevdûdî, Enfal sûresinin 25. âyetini yorumlar­ken şunları söylüyor: “Bu şekilde Allah, müslümanlara, Hz. Peygamberin (s.a.) gönderiliş amacı olan ve onun çağırdığı ideali oluşturan iyiliği emredip kötü­lükten sakındırma görevinin önemini anlatmaktadır: “Bu görevde hem birey, hem de toplum olarak rolünüz vardır. Eğer bu idealin gerçekleşmesi ve kötülüklerin yok edilmesi için samimiyetle çaba harcamazsanız, içinizden bu kötülükleri işleyen, onları yayan veya bi­reysel olarak bu kötülüklerden uzak bir hayat yaşayan­lar arasında hiçbir ayırım gözetilmeksizin hepinizin azaba uğramasına neden olacak bir fitne salgını çıka­caktır.”[276]
“Bazı günahlar vardır ki, zararı umûma şâmil olur.” diyen Elmalılı, şöyle devam ediyor:
“O günahla­rın sebep olacağı fitne ve karışıklık, getireceği sıkıntı ve bela, yalnızca o günahı işleyenleri ve işi yerinden oynatanları yere sermekle kalmaz; o zâlimlerle birlikte o işe bulaşmamış, o günahı işlememiş olanlara da isabet eder; birçok suçsuzları da gelir bulur. Kurunun yanında yaşı da yakar. Meselâ, yasakların duyurul­masında, iyiliği emir ile kötülükten menetme gibi ko­nularda yağcılık yapmak, akide ve inanç ile cihad ko­nusunda tembellik ve gevşeklik göstermek bu çeşit gü-' nahlardandır.   Bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, bir geminin dibini delmeye uğraşan bir kişinin fiili, Öyle bir boğulma olayı meydana getirir ki, bu fitne, o geminin içinde bulunanlardan yalnızca onu delen­leri ve onlara yardım edenleri değil, hiç haberi olma­yanlara varıncaya kadar hepsine isabet edecek şekilde bir musîbet halinde ortaya çıkar. Belki bu işten hiç ha­berdar olmayanlar, daha hazırlıksız yakalanacakla­rından dolayı daha zararlı çıkarlar. Bundan dolayı böyle umûmî fitnelere meydan vermemek için, işin ba­şından itibaren iyi korunmak, muhtemel gelişmelere karşı önceden tedbirli olmak, içtimaî hadiselerde kontrolü elde tutmak o gemide bulunanların hepsine farz-ı kifâye olan bir görevdir. İçlerinden bir kısmı bu gö­revi yerine getirdiği zaman, hepsi kurtulur; hiçbirisi aldırmayıp gemi delindiği zaman ise hepsi musibete uğrar.”[277]
Zulme karşı çıkmak, kötülüklere müdâhele et­mek önemli olduğu gibi, bu müdâhelenin şekli de önemlidir. Bu şekli bilmeyen insanlar, bir kötülüğü önleyelim derken bir başka kötülüğe, bir zulmü önleye­lim derken bir başka zulme sebep olabilirler. Elmalılı, bu konuda da bize ışık tutmaktadır:
“Fakat dikkat et­mek lazım gelir ki, gemiyi delene manî olalım derken, bütün gemidekileri harekete geçirmek ve karışıklık çı­karıp, geminin dengesini bozarak, onun devrilmesine meydan vermemek de gerekir.”[278]
İslâm eğitimcilerinin, eğittikleri kimselerde ön­celikle bu bilincin oluşmasını sağlamaları gerekir. Bu ise iyi bir demokrasi ve özgürlük eğitimine bağlıdır. Bu eğitimi almış olan insanlar, özgürlük sınırlarının başkalarının özgürlük sınırında bittiğini bildiği gibi, kendi özgürlük sınırlarını daraltmak isteyenlere karşı da yasal ve törel kurallar içinde karşı çıkar.[279]
 
 
Duygu eğitiminde bastırılması, kontrol altına alınması gereken duygulardan biri de kendini büyük görme duygusudur. Bu duygu, Arapça'da gurur, kibir, tekebbür gibi kelimelerle ifade edilmektedir.
Gurur, aldanmak demektir. İstılahta ise, “İnsanın pek hoş bir şey buldum zannıyle keyflenip sonra onun pek fena bir şey olduğunu anlayarak müteellim olması (elem duyması); önceden yalan yere se­vinip, sonradan cidden yerinmesi yani aldanması...”[280]anlamına gelmektedir.
“Boş şeylere güvenerek aldanma, boş şeylerle böbürlenme, kendini yüksek ve değerli tutma duygusu”[281] olarak da tanım­lanmaktadır.
Kibir kelimesi, gurur kelimesiyle eş anlamlı bir sözcüktür. O da büyüklük taslama, birisine yukardan bakma anlamındadır.[282]
Dikkat edilirse hemen görülecektir ki her iki ke­lime de aldanmayı ifade etmektedir. İslâmî telakkiye göre büyüklük Allah'a mahsus bir sıfattır. Bu sıfatı kendinde varsayan insan aklanıyor demektir. Zira İslâm'da zillet olmadığı gibi, kibir, tekebbür de yoktur. Bu tekebbür insanın Allah'a karşı tavrında kendini gösteriyorsa bir inkâr ve isyandan bahsedilebilir. Böyle insanlar için Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanoğlu, seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenâsip kılan istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan rabbine karşı seni aldatan nedir.”[283]
Bir insanın, kendisini yaratıp şekil veren, düzen­leyen, mütenâsip kılan, istediği gibi terkip eden ve kendisine istediği herşeyi veren bir varlığa karşı gel­mesi, büyüklük taslaması Kur'ân'a göre aldanmak olarak değerlendirilmektedir. Bunun için Allah, in­sana soruyor: “Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
Gurur bir kişilik sorunudur. Kendi benlik kav­ramını abartılı bir şekilde algılayan insanların ruh halini yansıtır. Bu ruh hali seçicilik özelliği taşıyan algı olayını çarpıtarak insanın gerçeğin bilgisine ulaşmasını engeller.
Gurur, şeytanın sıfatıdır. Kendisini bir üstünlük kompleksine kaptıran şeytan bu kompleks sebebiyle Allah'a isyan etmiş, O'nun, insaı secde etmesi ile il­gili emrine uymamıştır. Kur'ân bu olayı şöyle haber veriyor:
“Hani biz, meleklere (ve cinlere) Adem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı; böylece kâfirlerden oldu.”[284] Ayetten de anlaşılmaktadır ki gurur ve kibir bir inkâr ve isyan sebebidir. Bir başka âyette gurur sözcüğü kullanılarak, “İnkarcılar, sadece aldanmak­tadırlar.”[285] buyurulmaktadır. O halde gururla inkâr ve isyan arasında yakın bir ilişki vardır.
Allah'ın emrine karşı gelerek nsana secde et­meyen şeytan o günden beri insanın düşmanıdır; in­sanı yoldan çıkarmak için yapabileceği herşeyi yap­maktadır. Şu âyet, şeytan-insan ilişkisini anlatmakta­dır: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytan­larını düşman kıldık (Bunlar), aldatmak için birbirle­rine yaldızlı sözler fısıldarlar...”[286] Görüldüğü gibi kendisi tekebbür içinde bulunan şeytan, bu olumsuz duyguyu insanlara da bulaştırmak istemektedir.
Şeytandan başka, insanı gurur yani aldanmaya sevkeden bir başka unsur dünya hayatıdır. Kur'ân'a göre dünya hayatı, insandaki gurur ve kibir duygu­sunu beslemektedir. Şöyle buyuruluyor: “Ey cin ve in­san topluluğu, içinizden size âyetlerimi anlatan ve bu­günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamber­ler gelmedi mi?” Derler ki: “Kendi aleyhimize şahidlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir oldukla­rına dair kendi aleyhlerine şahidlik ettiler.”[287]
Kur'ân, insanı, şeytanın aldatmasına karşı nasıl uyarıyorsa, dünyaya karşı da uyarmaktadır: “Ey in­sanlar, rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın, babası namına birşey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah'ın verdiği söz gerçek­tir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.”[288]
Bu bilgiler ışığında denebilir ki: Eğitimciler, eğit­tikleri kimseleri böyle bir komplekse sokmamak için onlara kendi gerçeklerini, yani dünya hayatındaki yer ve durumlarını, güç ve kuvvetlerini, Allah ve O'nun gönderdikleriyle olması gereken ilişkilerini çok iyi an­latmalı, bu ilişkiler zincirini kıracak olan en önemli faktörlerden birinin, insanın, kendini büyük görme kompleksinin olduğunu bildirmeli, onları bu doğrul­tuda eğitmelidirler.
İnsan davranışları, onların kişiliklerini yansıtır. Bu itibarla kendi benlik kavramlarını olumlu bir şe­kilde algılayamayarak ya üstünlük veya aşağılık kom­pleksine kapılan insanların bu tür komplekslere düşmemek için herşeyden önce bir kişilik eğitiminden ge­çirilmeleri gerekir. Böyle bir eğitimden yoksun olan insanlar, yeteneklerinin ne olduğunu kestiremedikleri gibi, yeterliklerinin gücünü de tayin edemezler. Bu du­rumda kendilerinin kim olduğuna ve ne olacaklarına dair inançlarında, kendilerine uygun buldukları kim­liğin gerçekliğinde ve kendilerine biçtikleri değerin düzeyinde yanılgıya düşebilirler.[289]
Üstünlük duygusunun egemen olduğu kimse gerçekçi olamaz. Bu tür insanlar başkalarının yargı­larına hiç aldırmazlar.[290]
Aslında üstünlük duygusu insanın kendisini yetersiz bulmasından kaynaklanmaktadır. Aşırı bir kendini beğenmişlik içinde olan bir kimsenin kendi değerine güvenmediği tahmin edilebilir. Böyle insan­lar hep kendilerini başkalarından üstün gördükleri için herkesi tenkid etmekten âdeta zevk alırlar. Onlardaki kimseyi beğenmeme, herkese eleştirel bir gözle bakma gayreti kendilerini ön plana almaya, baş­kalarını değersiz bulmaya yöneliktir. [291] Bu tipler, baş­kalarının değerini kabul etmeyi kendi kişiliklerine bir hakaret kabul ederler.[292]
İnsanları böyle bir kompleksten kurtarmanın en çıkar yolu yukarda da söylediğimiz gibi kişilik eğitimi­dir; onların kendi benliklerini olumlu bir şekilde algı­lamalarını sağlamaktır. [293]
 
 
İslâm terbiye sisteminde duyguların yönlendi­rilmesi de önemlidir. Çünkü insanlarda, sevgi-nefret, cesaret-korku, bencillik-özgecilik, dostluk-düşmanlık gibi birbirine zıt birçok duygu vardır. Bu duygular lâ­yık olan yere tevcih edildikleri takdirde değer kazanır­lar. İnsan kimi seveceğini, kimden nefret edeceğini bilmek durumundadır. Kimi seveceğini, kimden nefret edeceğini bilemeyen insanlar dostlarını karıştırırlar. Dostlarını şaşıranlar yollarını da şaşırırlar. Bu sebep­ledir ki insanların iyi duygularla bezenmesini isteyen Kur'ân-ı Kerîm, insandaki bu duyguların istikametini de tayin etmiştir. Yukarda da söylediğimiz gibi duygu­larımız biraz da yönlerine göre değer kazanırlar. Bir kardeşin bir kardeşe, bir dostun bir dosta yöneltmesi hiç de hoş olmayan nefret, gadap ve büyüklük duy­gusu, düşmana yöneltildiğinde gayet mâkul ve ma­sum bir duygu haline geliverir. Cephede savaştığı düşmnını seven bir insan düşünülemez. Aynı siperde vatan savunması yapan arkadaşım sevmeyen bir in­san düşünülemeyeceği gibi. Tank ve toplarla ülkesi iş­gal edilen hiçbir insan, hiçbir millet düşmanına gül atarak cevap vermez.
Bu kısa açıklama insanın, duygularını yönlen­dirirken kime, neyi, ne kadar vereceği ilkesini ortaya çıkarmaktadır. İnsan öncelikle kimi seveceğini, kim­den nefret edeceğini; kimi ne kadar seveceğini, kimden ne kadar nefret edeceğini bilmek durumundadır. Baz olarak sevgi ve dostluk duygularım ele alırsak, bunla­rın nereye, ne kadar tevcih edileceği önem taşımakta­dır.
Kur'ân sevgi ve dostluk duygularını öncelikli ola­rak Allah'a, O'nun peygamberine ve O'na inanan mü'minlere yönlendirmektedir. Meselâ Mâide sûre­sinde şöyle buyurulmaktadır: “Sizin dostunuz (veliniz), ncak Allah'dır; Rasüldür; iman edenlerdir...”[294]
Öncelikle kimlerin sevileceğine dikkat çeken bir âyette kendi içinde bir öncelikler dizisine de şâhid olu­yoruz. Önce Allah, sonra peygamber ve sonra da mü­minler.
Ayetin devamında duyguları takviye edecek bir haberle karşılaşıyoruz: “Kim Allah'ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır.”[295]
Ayet-i kerimede sevgi ve dostluğun baz alındığı bir duygusal birliğe de işaret edilmekte, başkalarına üstün gelmenin sırrı bu duygusal birlikte bulunmak­tadır. O halde ülkemiz için de geçerli olan bu ilke, dost olmayanlara karşı galip gelmenin sırrını millî birlik ve beraberliğe bağlamaktadır. Bu birliğin çimentosu ise sevgidir; dostluktur. Eğitimciler, eğittikleri kimse­lerde ve ülkenin bütün insanlarında bu gönül birliğini sağlamalıdırlar.
Yukardaki âyette Allah'la dostluk kuranların üstün geleceği haber verilirken şu âyette bu bağa sahip olanlar için korku olmadığı bildirilmektedir: “Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur. Onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, âhirette de onlaramüjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.”[296]
Elmalılı'nın bildirdiğine göre âyette geçen “evliyâullah” unvanı, Allah'a dost olanlar, Allah için dost olanlar, Allah için birbirine destek olanlar anla­mına gelmektedir. [297] Bu unvana kimlerin lâyık olduğu hususunda müfessirler değişik rivayetler nakletmiştir. Said b. Cübeyr'den rivayet olunduğuna göre peygambere “evliyâullah”ın kim olduğu sorulmuş, Rasûlullah da, “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldük­leri zaman Allah zikrolunur; yâd olunur.” buyurmuş­lardır. [298] Bir başka rivayette ise “Onlar görülür gö­rülmez Allah hatırlanır.” buyurmuşlardır.[299]
İslâm'a göre Allah'ı sevmek önemli olduğu gibi, Allah ruhu ile Allah'da sevişmek de önemlidir. Hz. Ömer'den rivayet olunan bir hadiste Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
“Allah'ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, enbiya değiller, şehid de değiller; ama kı­yamet gününde Allah katında makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehidler imrenerek bakacaklardır.”
“Bunlar kimlerdir? Ne gibi hayırlı ameller yapmışlar­dır? Bize bildirin de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim ya Rasûlallah” dediler. Rasûlullah şöyle bu­yurdu:
“Bunlar bir kavimdir ki, aralarında ne akraba­lık, ne de ticaret ve iş ilişkisi olmaksızın, Allah ruhu ile Allah'da sevişirler. Vallahi yüzleri bir nur ve ken­dileri de nurdan birer minber üzerindedirler.
İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar; in­sanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” [300] Hz. Peygamber sözünün sonunda, “Açın gözünüzü, Allah'ın dostları üzerine ne korku vardır; ne de onlar mahzun olurlar.” âyetini okumuştur.[301]
Kur'ân, bir taraftan dostluk ve sevginin nereye ve kime yönlendirilmesi gerektiğini bildirirken, bir taraf­tan da kimlere yönlendirilemeyeceğini haber vermek­tedir. Hud sûresinde şöyle buyurulmaktadır: “Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur (Cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'dan başka dost­larınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsi­niz.”[302]
“Örnek “Allah” ismi etrafında gelişmektedir. Neden?” diye bir soru akla gelebilir. Bunu şu şekilde açıklamak mümkündür:
Örgün olsun yaygın olsun eğitim bir yerde insana tutum, kazandırma etkinliğidir. Eğitimin hedefi, bireylere bilgi, duygu ve davranış ögeleriyle donatılmış yerleşik tutumlar kazandırmaktır. Başarının şartı da budur. Bu sonuca ulaşamayan bir eğitim faaliyeti işlevini yitirmiş demektir.[303]
Yaşadıkça hergün yeni şeyler öğrenir, yeni tu­tumlar oluştururuz. Bu tutumlar, zamanla sayılama­yacak kadar çoğalırlar. Tutumlarımız, birbiriyle ilişki­leri bakımından farklılık gösterirler. Bazı tutumları­mız birbiriyle sıkı bir ilişki içindeyken, bazıları, diğerlerinden kopmuş vaziyette tek başlarına kalabilirler. Bazı tutumlarımız da vardır ki, diğer tutumlarımızın merkezinde bulunmakta, onlara yön vermektedir. [304] Dünya görüşümüz bu merkezî tutum etrafında gelişir. Hayata politik tercihlerimizi ön plana alarak bakabile­ceğimiz gibi, ekonomik veya dinî tercihlerimizi ön plana alarak da bakabiliriz. İslâm eğitim sisteminde merkezî tutum din kökenlidir. Diğer bütün tutumlar o merkezî tutum etrafında şekillenir ve gelişir. “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır...[305] âyeti bunu göster­mektedir. Ayette geçen “hayat” kelimesi, hayatın her­hangi bir kesitini değil bütününü ifade eder. Bu bütün­lük içinde cereyan eden iman, amel, ilim, niyet ve ihlas gibi kalbe ait gizli amellerle, dil ve diğer uzuvlar­dan ortaya çıkan bütün davranış ve eylemler imtihan kapsamına girmektedir.[306]
İslâm eğitim sisteminde nasıl ki merkezî tutum, din kökenli ise, dinî tutumlar içinde de Allah'la ilgili tutumumuz merkezî tutumu oluşturmaktadır. Yani dini bütün bir müslüman için herşeyin merkezinde Allah vardır; Allah'la ilgili tutum vardır. Çünkü bü­tün değer ölçülerini o kaymaktadır. Bu itibarla dinle ilgili diğer bütün tutumlar bu merkezî tutumun çevre­sinde şekillenir; güçlerini ve yönlerini o tutumdan alırlar. Allah sevilir; Allah için sevilir. Nefret edilecek şeylerden Allah için, Allah adına nefret edilir. Hülâsa bütün duygular gıdalarını, O'na sevgiden, O'na güvenden, O'ndan korkudan ve O'na sığınmadan alırlar.
Merkezî tutumu oluşturan dinî tutumun bütün ögeleriyle sağlıklı ve dengeli bir şekilde oluşturulması İslâm eğitimi açısından önem taşımaktadır. Merkezî tutumun zayıf ve sağlıksız olduğu yerlerde duygular yönlerini kaybedebilir; Allah'dan başka dostlar arana­bilir. Bu durumda olan insanları Allah şöyle uyar­maktadır: “(Rasûlüm), de ki: “Göklerin ve yerin rabbi kimdir?” De ki: “Allah'dır.” O halde de ki: “O'nu bıra­kıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?...”[307] En'am sû­resinde ise peygambere hitaben şöyle buyurulmaktadır: “De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'dan başkasını mı dost edi­neceğim?...”[308]
Dostluk ve sevginin Allah'dan sonra Rasûlullah'a ve ailesine yönlendirildiğini görüyoruz. Bununl ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: “Pey­gamber, mü'minlere kendi canlarından daha ya­kındır. Eşleri onların analarıdır...”[309]
“De ki: “Eğer ba­balarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasın­dan korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size, Allah'dan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâ­yete erdirmez.[310]
Ayette tâdât edilen şeyler insanlar için şüphesiz önemli şeylerdir. Fakat Allah ve Rasûlü için vazge­çilmez şeyler değildir. Bunların sevgisi Allah ve Rasûlünün sevgisi üzerine çıkmamalıdır. Elmalılı, “Bunlara sevgi göstermek, din ve Allah yoluna hiz­mete vesile olduğu müddetçe güzel şeydir. Din sevgi­sine ve Allah yolundaki hizmete ters düştükleri ve en­gel oldukları zaman da birer bela ve musibettirler.” di­yor ve ekliyor: “Bunları her sevgiye tercih edecek şe­kilde sevenler, insanlıkta ve ahlâkta yükselemezler. Hak ve hukuku ihlâl ederler; zulüm ve haksızlıklara sebebiyet verirler. Her türlü bayağılığa rıza gösterirler de gerektiği zaman Allah yolunda mücâdele edemez­ler; cihada gidemezler. Can ve mal, evlâd ve iyal kaygı­sıyla her zillete, her alçaklığa boyun eğerler.”[311]
Şu âyette, peygamberle ona inananlar arasında duygusal bir bağ kurulmaktadır: “Andolsun, size ken­dinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkın­tıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir; merhametlidir.”[312] Bu duygusal bağ tarihî süreç içinde semeresini ver­miş, Hz. Muhammed'le ona inananlar arasında sar­sılmaz bir gönül birliği oluşmuştur.
Sevgi ve dostluk duygusunun üçüncü olarak müminlere yönlendirildiğini görüyoruz. İslâmî anla­yışa göre bir mü'min, Allah'dan ve peygamberden sonra mü'min kardeşini sevmeli, bütün iyi duygula­rını ona yöneltmelidir. Böyle bir dostluğa işaret eden Allah şöyle buyurmaktadır:
Mü'min erkeklerle mü'­min kadınlar da birbirlerinin velîleri (dostları)'dir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten akkorlar; namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler; Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz, Allah azizdir; hikmet sahibidir.”[313]
Kur'ân'a göre mü'minlerin dostlukları kardeş­liklerine dayanmaktadır. Onların kardeşliği ise din kardeşliğidir. Şöyle buyurulmaktadır: “Mü'minler an­cak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasım dü­zeltin ve Allah'dan korkun ki esirgenesiniz.”[314]
Mevdûdî, İslâm kardeşliğinin, yeryüzündeki bütün müslümanları içine alan evrensel bir kardeşlik olduğunu söylemekte, bunun hiçbir dinde bir örneği­nin bulunmadığını bildirmektedir. [315] Böyle bir kardeş­likte esas olan kardeşlerin birbirlerini sevmeleridir. Çünkü dinin özü sevgidir; dostluktur. Elmalılı, iman etmek için tek başına bilginin yetmeyeceğini, bir ira­denin fiil olabilmesi için sevmenin de gerektiğini vur­gulamakta, “Bundan dolayı dinin başı muhabbettir; sevgidir”[316] demektedir. Böyle bir kardeşliğe rağmen saygısızlığı esas alan kimseleri Rasûlullah şöyle uya­rıyor:
“(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine hakaret etmesi kendisine yeter. Her müslümanm, diğerine, kanı, malı ve namusu haramdır.”[317] Bir başka hadislerinde ise şöyle buyurmaktadır:
“Birbirinize hased etmeyiniz; birbirinizin satışna engel olmayınız; kızmayınız; sert çevirmeyiniz; ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanm kardeşidir; ona zulmetmez; onu rüsvay etmez; ona hakaret etmez.” Rasûlullah bu sözü söyledikten sonra üç defa
“Takva buradadır” diyerek göksüne işaret etmiştir.[318]  O, mü'minleri birbirini tutma hususunda bir binanın taşlarına benzetmiştir.[319]Bu benzetmenin vech-i şebehi (benzetme yönü) kenetlenmedir. Bu ifade ile, müslümanlardan birbirleri ile kenetlenmeleri istenmektedir. Peygamberin konu ile ilgili bir benzetmesi de şöyledir: “Birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve merhametlerinde mü'minler bir tek cesede benzerler. Cesedin bir organı rahatsız olursa diğer or­ganları da uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını hisseder.”
Sevgi, dostluk ve kardeşlik duygularını mü'min-, lere yönlendiren Kur'ân-ı Kerîm, mü'minler içinde de bazı kişilere özellikle dikkat çekmektedir. Bunlar, anne, baba, yetimler, yoksullar, düşkünler, memurlar, gönlü İslama ısındırılacak olanlar, köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler, yolcular v.s.dir.
Kur'ân, dostluk ilişkilerinde imanı baz almış gö­rünmektedir. Ona göre islâm inancına sahip olan her kişi ve kuruluş dostluğa lâyık olduğu gibi, İslâm inan­cına ters düşen, tevhid akîdesiyle bağdaşmayan her kişi ve kuruluş da dostluğa lâyık değildir. Burada bahse konu olan dostluk kardeşliğe dayanan bir dost­luktur; siyasî veya beşerî bir dostluk değildir. Beşerî ve siyasî dostlukların da kendine özgü şartlan vardır; onu uzmanları bilir.
Dostluk ilişkilerinde imanın baz alındığını göste­ren bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman eden­ler, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî edinmeyin. Sizden kim on­ları dost edinirse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eş­leriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size, Allah'dan, Rasûlünden ve Allah yo­lunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah em­rini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar toplulu­ğunu hidâyete erdirmez.”[320]
Süleyman Ateş âyetteki bir konuya dikkat çek­mektedir. Ona göre âyette, “Babalarınızı, oğullarınızı... sevmeyin.” buyurulmuyor; “Bunlara karşı beslediğiniz sevgi, Allah'a, Elçisine ve Allah yolunda cihada bes­lediğiniz sevgiden daha fazla ise...” buyuruluyor. Çünkü adı geçen yakınlara karşı sevgi ve saygı besle­mek insanın mayasında vardır.[321]
Müslümanları, gayr-i müslim kişi ve kuruluş­larla ilişkilerinde dikkatli olmaya zorlayan birçok se­bep vardır şüphesiz. Kanaatimize göre bunların en önemlilerinden biri, onun inanç ve düşünce dünyası­nın korunmasıdır. Rasûlullahın şu hadisi bu konuda müminler için bir düsturdur:
“Kişi sevdiği dostunun dini üzeredir. Onun için her biriniz kiminle dostluk kurduğuna iyi baksın.”[322]
İslâm eğitim sisteminde bahsettiklerimiz dışında duyguların yöneltildiği başka varlık ve objeler de var­dır elbette. Bunların hepsini bu çalışmanın içine sığ­dırmak tabiatıyle imkansız. Aslında Kur'ân'ın veRasûlullah'm hadislerinin hemen hepsi bir yönlen­dirmeden ibarettir diyebiliriz. Biz bu bahiste eğitimde “yönlendirme” sözcüğünün altını çizdik. Amacımız okuyucuların, özellikle her kademeden eğitimcilerin bu konuya dikkatlerini çekmek, konu üzerinde dü­şünmelerini sağlamaya çalışmaktan ibarettir. Burada önemli olan, hangi duyguların kime, neye ve ne kadar yönlendirileceğini bilmektir. Öğrenciye öncelikle bu bilincin verilmesi gerekir. Sevecekse kimi, neyi, ne ka­dar sevecek, nefret edecekse kimden, neden ve ne ka­dar nefret edecektir. Öğrenci bunu bilmeli, bu bilinç ışığında çevresiyle ilişki kurmalıdır. [323]
 
 
Hayatta geçerli olan kanunlardan biri de denge kanunudur. Bu kanunun uygulandığı ortamda düzen ve sağlık, uygulanmadığı ortamda ise düzensizlik ve hastalık vardır. Meselâ, atmosferdeki oksijen dengesi­nin bozulması hayatı anormal şekilde etkiler. Sudaki oksijen veya hidrojen dengesi bozulduğunda toprak ana vasfını kaybeder, bitki besleme gücünü yitirir.[324]
Sosyal açıdan da durum farksızdır. Bir toplumda kadın-erkek, fakir-zengin, yaşlı-genç dengesi bozuldu­ğunda düzen bozulur; toplumun huzuru kaçar. Vücudumuzda belli mikdarda su vardır. Bu su den­gesi bozulduğu zaman sağlığımız da bozulur. O halde insanların bu dengeyi sağlamaya veya korumaya özen göstermeleri gerekir.
Denge ruhsal hayatımız için de geçerlidir. Tutumlarımızın, bilişsel, duygusal ve davranışsal öğe­lerden meydana geldiğini daha önce belirtmiştik. Gerek tutumlar arasında, gerekse bir tutumun kendi öğeleri arasında da bir dengenin sağlanması gere­kir. [325] Bu denge bazı hallerde yüzdeyüzlük bir eşitliği ifade edebileceği gibi, belli bir oram da ifade edebilir.
Biz, bu başlık altında duyguların dengelenmesi üzerinde durmak istiyoruz. Bunu da üç bölümde ele almayı uygun buluyoruz. [326]
 
 
Günlük hayatımızda fikir, tefekkür, nazar, istid­lal, kıyas, mantık, zekâ ve zihin gibi değişik kavram­larla karşılaşırız. Bu kavramlar bizim akıl ve düşünce yönümüzü ifade eder. Bir de duygu, heyecan, cezbe, vecd, vicdan, sevgi, aşk, nefret gibi kavramlarla karşı­laşırız ki bunlar da his ve duygu yönümüzü ifade eder­ler.[327] Davranışlarımız bu iki yönümüzün, yani zihin­sel yönümüzle duygusal yönümüzün mahsulüdür. Bunlar ne kadar güçlü ve dengeli ise davranışlanmızda o oranda tutarlı ve mükemmel olacaktır. “Sadece hisseden, duyan, fakat düşünmeyen veya sa­dece düşünen fakat hissi ve duygusu olmayan veyahut da çok az olan insan tiplerinin normal insanlarla ilgi­leri azdır”[328] diyen Süleyman Uludağ, Şer'î yolun sa­dece akla veya sadece hisse hitap etmediğini, hem akla, hem hislere yöneldiğini, kafayı okşadığı gibi kalbi de okşadığını söylemektedir.[329]
Duyguların zihinsel muhteva ile yakından ilgili olduğunu daha önce söylemiştik. Bu bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Akıl ve duygu, birbirine fevkalâde muhtaç iki yönümüzdür. Bunlar birbirlerini tamamlarlar.[330]
İnsan fıtratını esas alan Kur'ân-ı Kerîm, iman konusunda sadece aklı esas almamış, aynı zamanda vicdanî duygulara da müracaat etmiştir. [331] Kur'ân'daki bu dengeden bahseden S. Ramazan el-, Bûtî şunları söylüyor: “Şüphesiz herhangi bir faali­yette yahut ıslah ameliyesinde bulunmak için hem akla, hem vicdana ihtiyaç vardır. Çünkü birisi (akıl) plan, program yapar; taslak hazırlar. İkincisi (vicdan) ise kişiyi uygulama ve tatbike sevkeder. Biri diğerinin yapacağı görevi yapmaz. Her ikisinin de görevlerini yapabilmeleri için, biri diğerine karışmayacak şekilde aralarını ayırıp düzene koymak gereklidir.”[332]
“Mecliste sarhoş sarhoş şarkılar söyledim. Çamura hayat kıvılcımları çaldım. Gönlü akıl nuruyla aydın­lattım. Aklı da gönül ayarına vurdum” [333] diyen İkbal, akıl-duygu dengesine dikkat çekmektedir. Bu düşün­ceden hareket eden H. Atay, Kur'ân'ın gayesinin, in­sanoğluna sadece zihnî kavramlara dayanan mücerred bir fikir ve inanç aşılamak olmadığını, onun vic­dana da seslendiğini belirtmektedir. Ona göre Kur'ân, anlaşılması, kavranılması, muarızlarına karşı koya­bilmesi ve hükmedebilmesi için akla dayanmakta, in­sanın içinde yaşayabilmesi için de vicdana yönelmek­tedir.[334]
Şu âyetlerde akim ve vicdanî duyguların nasıl dengelendiğini görüyoruz:
İnsanoğlu yiyeceğine bir baksın. Gerçekten suyu bol bol indirmekteyiz. Sonra yeryüzünü yarık yarık yarmakta ve orada tahıllar, üzümler, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, koca koca ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlar bitirmekteyiz (Bunlar), hem sizin, hem de hayvanlarınız için ya­şama vastalarıdır. O kulakları patlatıcı, gürültülü kı­yamet kopup geldiğinde, işte o gün kişi, kardeşinden, ana-babasından, hanımından, oğullarından köşe bu­cak kaçar. O gün herkesin kendine yeter derdi vardır. O gün sevinçten parlayan, gülen, neşelenen birtakım yüzler olacaktır. O gün bazı yüzler ise solgun olacaktır. O yüzleri karanlık basacaktır. İşte bunlardır kâfirler; Allah'ın buyruğundan çıkanlar.”[335]
Ayetlerin birinci pasajında akla, yaratıcının var­lığının delilleri gösteriliyor; akıl, bu deliller yoluyla imana çağrılıyor. İkinci pasajda ise korku ve ümid duygularına hitap edilmek suretiyle nefsin, aklın an­layışından ve vereceği hükümden etkilenmesini sağ­lamak suretiyle akıldan ayrılmaması ve ona karşı direnmemesi hedefleniyor.[336]
Kur'ân'da akıl-duygu dengesine örnek teşkil ede­cek pek çok âyet-i kerime vardır. Şu âyet onlardan biri­dir:
“Ey peygamber, biz seni şahid, müjdeci, uyarıcı, Allah'ın izniyle O'na çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.”[337]
Ayetler tahlil edildiği zaman görülecektir ki, Rasûlullah, bir şahid, bir müjdeci, bir uyarıcı, bir davetçi ve ışık saçan bir lamba olarak gönderilmiştir. İnsanların, Allah'ın buyruklarına uyup uymadıkla­rına tanıklık edecek; doğru yolda olanları Allah'ın kendilerine vereceği ödüllerle müjdeleyecek; hak yol­dan ayrılanları Allah'ın azabıyla korkutacak; Allah'ın izniyle, insanları, Allah'a çağıracak ve ışık saçan bir lamba gibi, onlara bilgi vererek aydınlatacak. “Nurlandırıcı, aydınlatıcı, parlak bir kandil...” ifade­sini Elmalılı, “... Cehalet ve şaşkınlık karanlıklarında akılları, gönülleri aydınlatıp doğru yolu gösteren bir ışık” olarak yorumlamaktadır. [338] Görüldüğü gibi bu­rada da bir akıl-duygu dengesi mevcuttur.
Yukardaki âyetlerden iki önemli sonuç çıkarmak mümkündür:  
1- İnsanları eğitmek, terbiye etmek üzere gönderilen peygamberin, insanları eğitirken on­ların akıl ve duygularını birlikte, bir denge içinde eğitmesi.
2- Tebliğ görevini yaparken de insanların hem akıllarına, hem duygularına yönelmesi. Bugün de aynı ilkelerin geçerli olduğunu söylemek müm­kündür. O halde konuyu şöyle bitirebiliriz: İnsanları eğitmek, onların tutum ve tavırlarını etkilemek üzere yola çıkan eğitimci veya propagandacılar, onların hem akıllarına, hem duygularına yönelmek durumunda­dırlar. [339]
 
 
Duygu eğitiminde, akıl-duygu dengesinin sağ­lanması yalnız başına yeterli değildir. Farklı duygula­rın birbirleriyle de dengelenmesi gerekir. “Kur'ân'da insanı, yalnız korkuya ya da korku endişesinden ta­mamen arınmış bir müjde temennisine kaptıran tek bir âyet bulamazsınız” diyen S. R. el-Bûtî, sevinç, emel, istek-korku, endişe, esirgeme-beğenme, hayranlık, kutsama gibi, içgüdülerimizi harekete geçiren vicdanî unsurlardan biri veya birkaçının ağırlık kazanması, dolayısıyla dengenin bozulması halinde bunların bir kötülük kaynağı, helak sebebi olabileceklerini söyle­mektedir.[340]
Kur'ân'da bazı kavramlar vardır ki, onlarla sık sık karşılaşırız. Bunlar bizim duygu dünyamızı etkile­yen kavramlardır. İnzâr, tebşir, va'd ve vaîd gibi. Bunlar bazan açık, bazan kapalı bir şekilde karşımıza çıkabilirler. Genellikle de arka arkaya gelirler. Bir tehdidin arkasından bir müjdeyi, bir müjdenin arka­sından bir tehdidi her zaman görmek mümkündür. [341] Bu da bir dengeyi gösterir. Aksi halde insanoğlunun ruh dünyası alt üst olur. Kur'ân'da, cennetliklerle ce­hennemliklerin amellerinin aynı zamanda bahsedil­mesini S. Ramazan şu hikmete bağlamaktadır: “Mü'minlerin sıfatlarını düşünüp, onları kendi du­rumunla karşılaştırdığında, kendini bu seviyeden aşağıda görürsün. Çünkü söylediğimiz gibi onlar, en büyük sıfatlarla ve en yüce salih amellerle bezenmiş­lerdir. Böylece onlardan biri olma ümidin gitgide azalmaya başlar. Cehennemliklerin özelliklerini düşünüp, onların halini kendi halinle karşılaştırdığında da kendini onlardan üstün görürsün. Zira dedik ya on­lar, en kötü amellerle batmışlardır. Bundan dolayı on­lardan biri olmamayı ümid edersin. Artık kendi ölçü­lerinde bu iki grup arasında orta bir hal üzere kalır­sın. Haz duygusu seni kamçılar; destek olur; elem duygusu ise korkutur. Çalışıp gayret ederek kâfirlerin durumundan üstün olmaya, mü'minlerin haline ulaşmaya bakarsın.”[342]
M. Kutup, sağlıklı bir ruh yapısına sahip olan kimselerde olması gereken duygu dengesine işaretle şunları söylemektedir: “Sağlıklı ruh yapısına sahip olan kimselerde bir duygunun diğerini ortadan kal­dırması veya yenmesi sozkonusu olamaz.”[343]
Kur'ân'da duyguların dengelenmesiyle ilgili bir­çok âyet-i kerîme bulmak mümkündür. Bunlardan birinde Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim âyetleri­mize o kimseler inanırlar ki, onlar, kendilerine âyetler hatırlatıldığı zaman derhal secdeye kapanırlar; rablerini överek teşbih ederler; büyüklük taslamazlar. Yanları yataklardan uzaklaşır. Korkarak ve umarak rablerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızık-tan hayır için harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı nimetlerin saklandı­ğını hiç kimse bilmez.” [344] Bu âyetlerde, Allah'ın âyet­lerine inanan kimselerin özellikleri belirtiliyor. Buna göre, inanan kimseler, Allah'ın âyetleri okunduğunda secdeye kapanan, rablerini övgüyle teşbih eden, böbür­lenmeyen, geceleri ibâdetle meşgul olan, korku ile umud arasında bulunan, kendilerine verilen rızıktan hayır için harcayan kimselerdir. Burada da bir korku-ümid dengesine şahid olmadayız. Şu âyette de farklı iki duygunun dengelendiğini görüyoruz:
“Doğrusu biz seni Hak (Kur'ân) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin”[345]
Konuyu günümüze taşıyacak olursak şunları söyleyebiliriz: Duygu eğitiminde yapılacak işlerden, biri, “Etkili vicdanî unsurları terkibi olarak, dengeli bir şekilde kullanmaya bakıp, bunlardan birini diğerle­rinden üstün tutmamak”tır. [346] Eğittiğimiz kimseleri ne tür bir yönlendirmeye tabi tutarsak tutalım, yaptı ğımız işin sağlıklı bir şekilde yürümesi için haz ve elem duygularını dengelemek zorundayız. [347] Bu ger­çek, bütün duygular için geçerlidir. [348]
 
 
Bir duygunun kendi içinde dengelenmesinden kasdımız, onun her türlü aşırılıktan uzak olmasıdır. Baz olarak yine sevgiyi ele alacak olursak, kimi, ne ka­dar seveceğimiz, konumuz açısından önem taşımak­tadır. Allah'ı da, peygamberi de, mü'minleri de sev­mek durumundayız. Ama kimi, ne kadar, ne için se­veceğimizi bilmemiz gerekir. İnsanları sevelim derken onları peygamberleştirmek, peygamberleri sevelim derken onları ilâhlaştırmak her zaman ihtimal dahilindedir. Günlük hayatımızda bazı yatır ve türbe­lere karşı gösterdiğimiz ta'zimin zaman zaman üç noktalara vardığı görülmektedir.
İslâm terbiye sisteminde sevdiklerimizi “kehubbillah” değil, “lihubbillah” sevmek meşru kı­lınmıştır. İslâm'a göre sevginin ölçüsünü kaçırma­mak da bir başka esastır. Bu itibarla eğitime tabî tutu­lacak kimselere kimi, neyi, ne kadar ve ne için seve­ceklerini öğretmek gerekmektedir. Nitekim Rasûlullah,
“Sevdiğinizi aşırı sevmeyiniz; kötülediğiniz kimseleri fazla kötülemeyiniz.” [349] buyurmuştur. Çünkü öyle olur ki, ileri derecede sevdiğiniz bir kim­seyi putlaştırabileceğiniz gibi, zamanla ondan nefret de edebilirsiniz. Keza aşırı derecede nefret ettiğiniz bir kimseyi zamanla sevebilirsiniz.
Aşırı duygular sahiplerine de zarar verirler. Aşırı duygular onların devamlı gergin yaşamalarına sebep olabileceği gibi, başkalarına karşı haksız dav­ranmalarına da sebep olabilir. Bir kişi veya kavme, aşırı derecede kin ve nefret besleyen insanlar, onların haklarına tecâvüz edebilirler. Bu sebepten olsa gerek­tir ki Allah, inananları şöyle uyarmaktadır: “Ey ina­nanlar, Allah için adaletle şahidlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten sap­tırmasın. Âdil davranın; takvaya yakışan budur.” [350] İçindeki nefret duygusunu uç noktalara vardıran in­san heran adaletten uzaklaşabilir.
Duyguların denge hali itidal halidir. İtidal ise istek ve tutkularda aşırı gitmeme, ölçülü davranma halidir. [351] Ancak bu denge halindeyken insanlar sağ­lıklı kararlar verebilir; sağlıklı davranabilirler. [352]
 
 
Duygu eğitimi, eğitimin önemli bir parçasıdır. Bu eğitimin objesi olan insan sosyal bir yaratıktır. Diğer insanlarla birlikte yaşamak zorundadır. Başkalarıyla yaşamak demek yardımlaşmak, birlikte üretmek, pay­laşmak, kaynaşmak demektir. Bu da sevmeyi, say­mayı, anlayış ve hoşgörüyü, bazı hallerde fedakârlığı gerekli kılar. İnsanın başarısı, huzuru, yükselişi bun­lara bağlıdır. Sevgi, saygı, hoşgörü, fedakârlık v.s. ol­madan insanların birbirlerine yaklaşmaları, kaynaş­maları mümkün değildir. Nasıl ki nefret ve sevgisiz­lik, itici ve ayırıcı duygularsa, sevgi ve diğerleri de bir­leştirici, kaynaştırıcı duygulardır.
Bir arada, uygarca, huzur içinde yaşamak iste­yen insanların sadece yukarda saydığımız duygulara değil, birçok duygulara ihtiyaçları vardır. Dinî duygu­lar, millî duygular, ahlâkî duygular, estetik duygular, hamasî duygular bunların başlıcalarıdır. Bunlar arasnda özellikle toplumsal duygular zaafa dönüştü­rülmemelidir. Zira toplumsal eğilimler, “... aile ahlâ­kının ve sosyal ahlâkın zayıflık veya kuvvetinin en önemli yapı taşlarıdır.”[353] Bu itibarla çocuklarımız başkalarının duygularından etkilenme, başkalarının dertleriyle dertlenme gibi sosyal duyarlılığa sahip kilınmalı, onların şefkat ve merhamet duyguları bes­lenmeli, kuvvetlendirilmelidir.[354]
Özgeci duyguların, insanın kendini sevmesiyle ilişkili olduğu düşünülerek çocuğun benlik saygısının geliştirilmesi gerekir. Kendini sevme eğilimi zamanla anne-babaya, aile bireylerine ve giderek topluma yayı­lır. O halde insanın kendini ve aile bireylerini sevmesi birçok duyguya kaynaklık etmektedir. Çocuklar, insan­ları sevmeye, iyiliksever olmaya buradan ulaşmakta­dır. Güzel duyguların diğer bir kaynağı okullarımız­dır. Çocuklar için ikinci aile durumunda olan okullar, çocuklarda sevgi, saygı uyandırmalı, güzel duyguların körlenmesine izin vermemelidir. [355] Vatan ve millet sevgisi ihmal edilmemeli, bunlar verilirken de aşırı­lıklardan kaçınmaya özen gösterilmelidir.
İnsanın, bunların dışında, gerektiği zaman kul­lanabileceği, nefret etme, mücâdele etme, savaşma, di­renme, azmetme, sebat gösterme gibi duygulan da vardır. Hülâsa, hayatta tavır koyabileceği herkes ve herşey hakkında kullanabileceği, temelinde haz ve elem bulunan sayısız duyguları mevcuttur.
İnsanın bu kadar karmaşık bir duygu dünya­sında işin içinden çıkabilmesi için eğitilmesine ihtiyaç vardır. Bu eğitimde nelere dikkat edilmelidir? Bunların başlıcalarmı yukarda zikrettiklerimize ilâve­ten satırbaşları halinde şöylece sıralayabiliriz:
Duygularımızın zihnî muhtevamızla yakından ilişkili olduğunu daha önce belirtmiştik. Buradan hareket ederek diyebiliriz ki: Sağlıklı bir duygu eğitimi için sağlıklı bir zihin eğitimi gerekir. Hangi uyarımla­rın bizde haz ve elem meydana getireceği öğrenmeye bağlı olduğu gibi, heyecanlarımızın nasıl ifade edile­ceği de öğrenmeye bağlıdır.[356]
Duygu eğitimi kötü ve yetersiz olduğunda affektif gelişmelerde saplanmalar ve olgunlaşma yeter­sizlikleri başgösterir. Bu durumda duyguları olgun­laşmamış, özgeci eğilimlerden uzak insan tipleri or­taya çıkar.[357]
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, duygu­larımızın normal olarak gelişebilmesi için uygun uyarmalara ve dürtmelere ihtiyaç vardır. Hayatın er­ken safhalarından itibaren bu normal uyarma ve kamçılamalardan yoksun olan veya yeteri kadar fay­dalanamayan kimseler bu uyarıcı karşısında normal bir algı geliştirme ve gerçekleştirmede güçlük çeker­ler.[358]
İslâm eğitimi, küçük yaşlardan itibaren insanı değişik duygu durumlarıyla karşı karşıya bırakarak onun bir duygu birikimine sahip olmasını ister. Gerek Kur'ân-ı Kerîm'de, gerek peygamberin uygulamala­rında bunun değişik örnekleri vardır. Muhammed Kutup, Kur'ân'ın bu yöntemi ile ilgili olarak şunları söylüyor: “İnsan duygusunu, sadece gökyüzünü süsle­yen meş'alelerde, zevk dolu bahçelerde, dağlarda, ır­maklarda, parlak kuşluk vaktinde, karanlık dolu gecede göze çarpan güzelliğe değil, hayvanlardaki güzel­liğe bile yönelten eşsiz bir kitap.”[359]
Allah, Kur'ân'da, “Biz, dünya göğünü ışıklarla süsledik” [360] buyurmaktadır. M. Kutup, âyetteki “süsleme” tabirinin son derece duygulandırıcı oldu­ğunu belirtiyor ve şunları söylüyor: “Bununla, evrenin yaratıcısının, yarattığı şeylerin güzel olmasını istediği ve güzelliğin bu evrenin yapısında köklü bir bölümü oluşturduğu ifade edilmektedir.”[361] Konumuza ışık tu­tan el-Elmaî, Kur'ân'ın, delil getirirken, insan aklının önüne hikmet ve öğüt ufuklarını serdiğini, kalplere binbir çeşit vicdanî duygular yerleşti diğini; teşvikler, gönül yumşatmalar, sakmdırmalar, nefretler, kor­kutmalar, şaşmalar... Onun âyetlerini düşünen, ince­leyen herkesin bütün bunları gözleyip hissedeceğini söylemektedir.[362]
Kur'ân'da duygular eğitilirken iyi duygular geliştirilmekte, kötü duygular törpülenmekte, her duygu kendi tabiî yönüne kanalize edilmekte, duygular arasında sağlıklı dengeler kurulmaktadır.[363]
Duyguların normal olarak gelişebilmelerine zemin hazırlayan önemli faktörlerden biri de güzel sanatlardır. Eğitimciler, yetiştirmekte oldukları kim­seleri güzel sanatlarla doğrudan ilgi kurmaya sevketmeli, onların güzel sanatlardan azamî ölçüde yararlanmalarını sağlamalıdırlar. Bu, onlarda, hem göz, hem kulak zevkinin gelişmesine, hem de duygu dünyalarının zenginleşmesine sebep olacaktır. Böylece ruh kabalığından uzak, ince duygulu gönül insanları ortaya çıkacaktır.
Duygu ve heyecanlarımızın istek ve ihtiyaçla­rımızla yakından ilgileri vardır. İstek ve ihtiyaçları­mız doyurulmaz da birtakım engellerle karşılaşırsak bu durum bizde bir gerginliğin ortaya çıkmasına sebep olur. [364] Bu da bizi bir çatışmaya götürür; bizde kaygı, öfke ve yılgınlık gibi olumsuz ruh hallerine sebep ola­bilir. Hatta kompleks gibi kişilik problemlerine sürük­leyebilir. [365] Bu durumda insanlara tûl-i emelden uzak, ölçülü ve sakin bir hayat sürmeyi öğretmek gerekir. [366] İslâmın öngördüğü hayat böyle bir hayattır. Bütün aşırılıklardan uzak, itidal noktasında bir hayat; Kur'ân'da şöyle buyuruluyor:
“İşte böylece sizin insan­lığa şahid olmanız, Rasûlün de size şahid olması için sizi mutedil (îtidal halinde) bir millet kıldık.”[367]
Eğitiminde, aşırılıklara yer vermeyen Kur'ân-ı Kerîm, putperestlerin aşırılıklarını şöyle eleştiriyor: “Yemin olsunki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden herbiri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptık­larını eksiksiz görür.”[368]
Duygular bir birikimi ifade ederler. Özellikle, “Allah sevgisi, hak duygusu ya da merhamet hissi ki­şide birden ortaya çıkmaz. Bu duygu hallerinin derin­liği ise, insanın doğuştan sahip olduğu yeteneklerle, sonradan kazandığı kültür ve eğitimle yakından ilglidir.”[369]
Duygularımızın kişiliğimizle de ilgisi vardır. Yukarda, istek ve ihtiyaçlarımız yeterince doyurulamaz ve bir engelle karşılaşırsa birtakım gerginlik ve çatışmaların ortaya çıkacağını söylemiştik. Şayet sağ­lıklı bir kişiliğe sahipsek yenilemeyecek engeller, doyurulamayacak istekler karşısında gerginliği lüzu­mundan fazla artırmadan yaşayabiliriz. Bunu, ya en­gellenen isteğimizden vazgeçerek veya onu daha uy­gun bir zaman ve şarta tehir ederek veyahut da onun yerine uygun ve engellenemeyecek bir başkasını ge­çirmek suretiyle yapabiliriz. Çağdaş toplumlarda ba­şarıyla yaşayabilmenin yolu engellere başarılı intibak­lar yapmaktan geçer. [370] Tabi bunu yaparken kişiliği­mizden ve temel değerlerimizden taviz vermeden yapmak esastır. O halde eğitimcilere, yetiştirdikleri insanları şahsiyetli insanlar olarak yetiştirmeleri ge­rekiyor.
Duygu ve heyecanlarımızın ifadesinde irade­mizin de önemli yeri vardır. Çünkü zaman zaman mücadele durumunda kalabileceğimiz gibi, zaman zamanda frene basmak durumunda kalabiliriz. Bilinmektedir ki, tutumların oluşmasında alışkanlık­ların da yeri vardır. Her alışkanlık ise başında bir engelle karşılaşır. Azmeder, o engeli aşabilirsek alışkan­lıklar kazanabilir; dolayısıyla yeni tutumlara sahip olabiliriz. Karşımıza çıkan engelleri aşmak için de bir irade gücüne sahip olmamız gerekmektedir. O halde duygu eğitimi veren bir eğitimcinin aynı zamanda irade eğitimi de vermesi gerekmektedir.
İslâm eğitim anlayışında duygularımızın inanç ve ibadet hayatımızla da ilgisi vardır. Özellikle bâtıla karşı üstünlük duygusu, Allah'a karşı sürekli bir ibadet ve O'nunla daimî bir temasın meyvesi olarak ortaya çıkmaktadır. [371] Allah inanmışsanız üstün olan sizsiniz.”[372]
Duygularımızın sosyal çevremizle de alâkası vardır. Hatta, insan çevresinin mahsulüdür, diyebili­riz. Çevremizdeki insanlar hangi duygular içindeyse o duyguların birgün bize de geçtiğini göreceğiz. “Üzüm üzüme baka baka kararır”, “Körle yatan şaşı kalkar” sözü bunu anlatmaktadır. Nitekim Rasûlullah, “Kişi sevdiği dostunun dini üzeredir. Onun için her biriniz kiminle dostluk kurduğuna iyi baksın”[373] buyurmuş­tur.
Duygular bazan izafî (rölatif) bir karakter arzederler. “Değişik sebeplerden dolayı bazan elem kaynağı olan duygular haz, bazan haz kaynağı olan duygular elem verebilir. [374] Kur'ân bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir; siz bilmezsiniz”[375]
Duygu eğitimiyle ilgili olarak şüphesiz, söylene­cek daha pek çok şey vardır. Biz bunlarla yetiniyor; bu iddiasız çalışmanın okuyanlara faydalı olmasını dili­yoruz. [376]


[1] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 7-8.
[2] Namık Kemal Önedr, Öğretimde Program, İlke ve Yöntemler, İstanbul 1980, s. 22.
[3] Önder, a.g.e., s. 22, 23.
[4] Neda Armaner, Din Piskolojîsİne Giriş, Ankara 1980, c. I, s. 115.
[5] Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Ankara 1983, s. 29.
[6] Armaner, a.g.e., c. I, s. 124.
[7] H. Mahmud Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazalî, İstanbul 1983, s. 51, 52.
[8] A. Carrel, İnsanlar Uyanın (Çev: Leyla Yazıcıoğlu), İstanbul 1959, s. 151'den H. M. Çamdibi, a.g.e., s. 51.
[9] A. Carrel, a.g.e., s. 82,83.
[10] Robert E. Ornstein, Yeni Bir Psikoloji (Çev: Erol Göka), İstanbul 1990, s. 8.
[11] Süleyman Uludağ, İslâm Düşüncesinin Yapısı, İstanbul 1985, s. 202.
[12] Bk. Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul 1968, s. 94.
[13] M. Kutup, İslâm Düşüncesinde Sanat (Çev: Akif Nuri), İstanbul 1979, s. 285.
[14] M. Kutup, İslâm Terbiye Metodu (Çev: Ali Özek), İstanbul 1975, s. 214.
[15] Lutfi Öztabağ, Psikolojide İlk Adım, İstanbul 1970, S. 162, 163.
[16] Ali Medar, İnsan Eğitiminin Kur'ân'î Metodu (Çev: Ali Yüksel), İstanbul 1987, " s. 48.
[17] M. Sekip Tunç, Terbiye Bakımından Psikoloji Dersleri, istanbul 1947, s. 58.
[18] Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dini Motifler, Ankara 1990, s. 54.
[19] C. Morgan, Psikolojiye Cİriş (Çev: Hüsnü Arıcı ve Ark.), Ankara 1991, s. 213.
[20] Mitat Enç, Ruh Sağlığı Bilgisi, İstanbul 1964, s. 77.
[21] M. Şekİp Tunç, a.g.e., s. 58.
[22] Rudolf Pirtner ve Ark-, Eğitim Psikolojisi (Çev: Sabri Akdeniz), İstanbul 1987, s. 62.
[23] Bk. C. Morgan, a.g.e., s. 78.
[24] Rasim Adasal, Medikal Psikoloji, İstanbul 1977, s. 851.
[25] Morgan, a.g.e., s. 213.
[26] Morgan, a.g.e., s. 220.
[27] H. E. Carrett, Psikolojiye Çiriş (Çev: Fevzi Ertem-Remzi Öncül), İstanbul 1954, s. 50.
[28] Enfal: 8/46.
[29] Feriha Baymur, Genel Psikoloji, İstanbul 1994, s. 77.
[30] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'ân (Çev: M. Han Kâyânî ve Ark.), İstanbul 1991, s. 173, 174.
[31] Osman Zümrüt, İslâm'da Kamuoyu Oluşumu, Ankara 1977, s. 65.
[32] Zümrüt, a.g.e., s. 65.
[33] Hüseyin Atay, Kur'ân'a Göre İman Esasları, Ankara, ts., s. 103.
[34] C- Morgan, a.g.e., s. 156.
[35] Acar Baltaş -Zühal Baltaş, Bedenin Dili, İstanbul 1992, s. 31,
[36] Faruk Kadri Timurtaş, Yunus Emre Divanı, İstanbul, ts., s. 79.
[37] Suat Yıldırım, Kur'ân-ı Kerîm ve Kur'ân ilimlerine Giriş, İstanbul 1985, s. 106.
[38] Bülent Daver, Siyaset Bilimine Giriş, s. 263'den, O. Zümrüt, a.g.e., s. 65.
[39] Muhammed Kutup, Kur'ân Araştırmaları (Çev: Akif Nuri), İstanbul 1981, s. 104.
[40] S. Ramazan el-Bûtî, Kur'ân Eğitiminin Eşsiz Metodu (Çev: Şükrü Özen), İstanbul 1987, s. 65.
[41] M. Rahmi Balaban, İlim-Ahlâk-İman, Ankara 1950, s. 63.
[42] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 9-24.
[43] Kerim Yavuz, Çocuğun Dünyası ve Gelişme, İstanbul 1992, s. 29, 30; Yurdagül Konuk, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Ankara 1994, s. 10.
[44] Yavuz, a.g.e., s. 29.
[45] Yavuz, a.g.e., s. 30.
[46] Yavuz, a.g.e., s. 30; Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, Ankara 1983, s. 29.
[47] Yavuz, a.g.e., s. 30; Çocukta Dîni Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, s. 30.
[48] Konuk, a.g.e., s. 10.
[49] Yavuz, Çocuğun Dünyası ve Gelişme, s. 31.
[50] Lutri Öztabağ, a.g.e., s. 169.
[51] C. Morgan, Psikolojiye Giriş, s. 225.
[52] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 25-26.
[53] Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul 1968, s. 77.
[54] Feriha Baymur, Genel Psikoloji, İstanbul 1994, s. 78.
[55] Rasim Adasal, Medikal Psikoloji, İstanbul 1S77, s. 851.
[56] Ruşen Alaylıoğlu - A. Ferhan Oğuzkan, Ansiklopedik Eğitim Sözlüğü, İstanbul L 1976, s. 128.
[57] Adasal, a.g.e., s. 851.
[58] Adasal, a.g.e., s. 851.
[59] Alayhoğiu ve Ark., a.g.e., s. 315.
[60] Adasal, a.g.e., s. 851.
[61] Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, s. 78. Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 27-29.
[62] Pazarlı, a.g.e., s. 77, 78.
[63] Pazarlı, a.g.e., s. 78.
[64] Kerim Yavuz, Çocuğun Dünyası ve Gelişme, s. 34; Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, s. 31.
[65] Yavuz, Çocuğun Dünyası ve Gelişme, s. 35.
[66] Yavuz, a.g.e., s. 35.
[67] Yavuz, a.g.e., s. 35.
[68] Daha fazla bilgi için bk. Yavuz, a.g.e., s. 34-37.
[69] Yurdagül Konuk, a.g.e., s. 11.
[70] Feriha Baymur, a.g.e., s. 78.
[71] Baymur, a.g.e., s. 78; Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, s. 32, 33.
[72] Öztabağ, a.g.e., s. 163, 164.
[73] Mualla Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, Ankara 1990, s. 54.
[74] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, s. 33, 34.
[75] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 30-33.
[76] Kerim Yavıu, Eğitim Psikolojisi, Kayseri 1991, s. 15, 16.
[77] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, İstanbul 1985, s. 177.
[78] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 35-37.
[79] Haluk Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, İstanbul 1993, s. 29.
[80] Bedii Ziya Egemen, Terbiye ilminin Problemleri ve Terbiye Felsefesi, Ankara 1965, s. 102.
[81] Gülten Ülgen, Eğitim Psikolojisi, istanbul 1997, s. 20.
[82] Mualla Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dini Motifler, Ankara 1990, s. 24.
[83] Mualla Selçuk, a.g.e., s. 25.
[84] Halis Ayhan, Eğitim Bilimine Çiriş, İstanbul 1995, s. 68
[85] Gülten Ülgen, a.g.e., s. 21.
[86] Gülten Ülgen, a.g.e., s. 21.
[87] Haluk Yavuzer, a.g.e., s. 30.
[88] Gülten Ülgen, a.g.e., s. 21.
[89] Bedii Ziya Egemen, a.g.e., s. 102.
[90] Halis Ayhan, a.g.e., s. 69.
[91] Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, İstanbul 1996, s. 331.
Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 38-42.
[92] C. T. Morgan, Psikolojiye Giriş, çev: Hüsnü Arıcı, Ankara 1991, S. 225.
[93] Lütfi Öztabağ, Psikolojide İlk Adım, İstanbul 1970, s. 163.
[94] Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşünce Gelişimi, Ankara 1983, s. 30.
[95] Kerim Yavuz, a.g.e., s. 29.
[96] Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul 1972, s. 92.
[97] Osman Pazarlı, a.g.e., s. 93.
[98] Rasim Adasal, Medikal Psikoloji, İstanbul 1 977, s. 851.
[99] Ruşen Alaylıoğlu ve Ark., Ansiklopedik Eğitim Sözlüğü, İstanbul 1976, s. 1 28.
[100] Beyza Bilgin, İslam ve Çocuk, Ankara 1991, s. 132.
[101] Arthur T. Jersild, Çocuk Psikolojisi, çev: Gülseren Günce, Ankara 1971 s. 74.
[102] Morgan, a.g.e., s. 213.
[103] Mithat Enç, Ruh Sağlığı Bilgisi, İstanbul 1978, s. 77.
[104] İbrahim Ethem Başaran, Eğitim Psikolojisi, Ankara 1974, s. 108.
[105] Mualla Selçuk, a.g.e., s. 55.
[106] Norma Razon, Çalışan Anne ve Çocuk, İstanbul 1983 s. 29-33
[107] Bedii Ziya Egemen, Din Psikolojisi, Ankara 1952, s. 11.
[108] Neda Armaner, Din Psikolojisine Giriş, Ankara 1970, c. I, s. 115.
[109] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 42-45.
[110] Haluk Yavuzer, a.g.e., s. 29.
[111] Kerim Yavuz, a.g.e., s. 70.
[112] Kerim Yavuz, a.g.e., s. 71.
[113] Kerim Yavuz, a.g.e., s. 72.
[114] Kerim Yavuz, a.g.e.,s. 74.
[115] Mübeccel Gönen - Nursel Uyar Dalkılıç, Çocuk Eğitiminde Drama, İstanbul 1998, s. t 9.
Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 46-47.
[116] Recep Yaparel, "Din Tarifi Mümkün mü?", O.E.Ü.İ.F. Dergisi, c. IV, s. 403-404.
[117] İslam Ansiklopedisi, "Din" md., s. 314.
[118] Beyza Bilgin, Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara 1990, s. 7.
[119] Kamiran Birand, "Din Kavramının İncelenmesi Hakkında", A.Ü.İ.F. Dergisi, c. VII, s. 15-18.
[120] Bekir Topaloğlu, "Din, İslamiyet ve Beynelmilel Akımlar", Meselelerimiz, İstanbul 1988 (Aydın Ocağı Vakfı Yay.), c. i., s. 312.
[121] Antoine Vergote, "Çocuklukta Din", çev: Erdoğan Fırat, A.Ü.İ.F. Dergisi, c. XXII, s. 315-329.
[122] Alexis Carrel, Basarının Sırları, İstanbul 1949, s. 185.
[123] W. H. Clark, "Çocukluk Dönemi Dini", çev: Neda Armaner, A.Ü.İ.F. Dergisi, c.XXIV,   s. 180.
[124] Beyza Bilgin, "Okul Öncesi Çağı Çocuğunda Din Duygusu", Din Öğretimi Dergisi, sy. VIII-IX, s. 21-29.
[125] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara 1 993, s. 73.
[126] Neda Armaner, a.g.e., c. I, s. 114.
[127] Osman Pazarlı, a.g.e., s. 96.
[128] Osman Pazarlı, a.g.e., s. 95.
[129] Beyza Bilgin, "Din Eğitiminin Genel Eğitimdeki Yeri", A.Ü.İ.F. Dergisi, c.XXIV, s. 472.
[130] Hayati Hökelekli, a.g.e., s. 82.
[131] Hayati Hökelekli, a.g.e., s. 82.
[132] I. Turgut Ulusoy, Din Psikolojisi, istanbul 1970, s. 21.
[133] Beyza Bilgin, "Okul Öncesi Çağt Çocuğunda Din Duygusu", Din Öğretimi Dergisi, sy. Vlll-IX, s. 12.
[134] W. H. Clark, a.g.m., s. 181.
[135] Mustafa Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar, Ankara 1991, s. 69, 70.
[136] Mustafa öcal, a.g.e., s. 71.
[137] Buhari, Kader, 3.
[138] Rum 30/45.
[139] Eimaldı Mubammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an DM, İstanbul, te. c. VI, s. 3824.
[140] Oca!, a.g.e., s. 71.
Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 48-54.
[141] Jersild, a.g.e., s. 610.
[142] Buhari, Kader, 3.
[143] Öcal, a.g.e., s. 75.
[144] Oca!, a.g.e., s. 76.
[145] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 54-56.
[146] Mualla Selçuk, a.g.e.,s. 25.
[147] Haluk Yavuzer, a.g.e., s. 31; ayrıca bkz. Mualla Selçuk, a.g.e., s. 26-27.
[148] Rasim Adasal, a.g.Ğ., $'. 50-53.
[149] Atatay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara 1984, s. 18-54; ayrıca bkz. Kerim Yavuz, a.g.e., s. 79; Halis Ayhan, a.g.e., s. 79.
[150] Kerim Yavuz, a.g.e., s. 15-16.
[151] Mü'minun 23/12-14.
[152] Cami'us-Sağir, I, 88.
Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 56-59.
[153] Gökçe Cansever, "Psiko Sosyal Gelişimin Görevleri", Boğaziçi Ön. Der., Vol-1, 1973, s.s38.
[154] Beyza Bilgin, Okul Öncesi Çağı Çocuğunda Dini Kavramlar, s. 22-23.
[155] Halis Ayhan, Eğitim Bilimine Giriş, İstanbul 1995, s. 85.
[156] Atalay Yörükolu, Çocuk Ruh Sağlığı, s. 50.
[157] W. H. Clark, a.g.m. s. 178.
[158] Tf   Beyza Bilgin, a.g.m., s. 23.
[159] Mustafa Öcal, a.g.e., s. 67.
[160] Mehmet Emin Ay, Çocuklarımıza Allah'ı Nasıl Anlatalım, Ankara 1987, s. 12-15.
[161] Habil Şentürk, Din Psikolojisi, Konya 1997, s. 93.
[162] Beyza Bilgin, "Okul Öncesi Çağı Çocuğunda Din Duygusu", s. 17.
[163] Beyza Biigin, a.g.m., s. 17.
[164] Beyza Bilgin, a.g.m., s. 18.
Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 59-64.
[165] M. Öcal, a.g.e., s. 90.
[166] Kerim Yavuz, Çocukta Dinİ Duygu ve Düşünce Gelişimi, s. 3.
[167] M. Öcal, a.g.e., s. 90.
[168] Halis Ayhan, Eğitim Bilimine Giriş, s. 88
[169] M. Öcal, a.g.e., s. 93.
[170] Kerim Yavuz, Çocuk ve Din, İstanbul 1994, s. 131-133.
[171] Arttoine Vergote, "Çocuklukta Dîn", çev. Erdoğan Fırat, A.Ü.İ.F. Dergisi, c XXII, s. 320.
[172] Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşünce Gelişimi, s. 95.
[173] Antoine Vergote, a.g.m., s. 328.
[174] Antoine Vergote, a.g.m. s. 329.
[175] M. Öcat, a.g.e., s. 93
[176] M. Öcal, a.g.e., s. 94.
Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 64-68.
[177] M. Öcal, a.g.e., s. 136.
[178] M. Öcal, a.g.e., s. 136.
[179] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 267.
[180] Antoine Vergote, "Ergenlikte Din", çev. Erdoğan Fırat, A.Ü.İ.F. Dergisi, c. XX!V,   s. 583-592.
[181] Guittard, Louis, "Gençlerde Dini Gelişim", çev. Ömer Özyılmaz, Uludağ Ün. İ. F. Dergisi, sy. 2, c. II,   s. 229-232.
[182] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 68-71.
[183] 135   M. Öcal, a.g.e., s. 137,
[184] M. Öcal, a.g.e., s. 138.
[185] M. Öcal, a.g.e., s. 138.
[186] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 71-73.
[187] Hayali Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 270.
[188] Hayati Hökelekli, a.g.e., s. 278.
[189] M. Öcal, a.g.e., s. 140.
[190] Hayati Hökelekli, a.g.e., s. 274.
[191] Antoine Vergote, a.g.m. s. 583-592.
[192] Hayati Hökelekli, a.g.e., s. 279
[193] Antoine Vergote, a.g.m., s. 589.
[194] Hayati Hökelekli, a.g.e., s. 276.
[195] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 74-77.
[196] Antoine Vergote, a.g.m., s. 591.
[197] Mustafa Öcal, a.g.e., s. 143.
[198] Hayati Hökelekli, a.g.e., s. 281.
[199] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 77-79.
[200] İbrahim Ethem Başaran, Eğitim Psikolojisi, Ankara 1996, s. 27.
[201] Başaran, a.g.e., s. 27.
[202] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 80-81.
[203] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 81.
[204] İzzettin Alıcıgüzel, İlk ve Orta Dereceli Okullarda Öğretim, İstanbul 1979, s. 19.
[205] Ahcıgüzel, a.g.e., s. 19.
[206] Alıcıgüzel, a.g.e., s. 19.
[207] Başaran, a.g.e., s. 133.
[208] Başaran, a.g.e., s. 134.
[209] En'âm: 6/91.
[210] Süleyman Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsin, İstanbul 1990, c. İli, s. 196.
[211] Mevdûdî, a.g.e., c, 1, s. 575, 576.
[212] Hac: 22/73, 74.
[213] Bk. Enfal: 8/2, 3.
[214] Bakare 2/2-5.
[215] David Krech ve Ark., Cemiyet İçinde Ferd (Çev: Mümtaz Turhan), İstanbul '983, c. I, s. 308.
[216] Krech ve Ark., a.g.e., c. I, s. 231.
[217] Bk. Mâide: 5/32.
[218] Bk. İsra: 17/56.
[219] Ra'd: 13/16.
[220] Ahzab: 33/40.
[221] Enbiya: 21/107.
[222] Tevbe: 9/128.
[223] Nur: 24/54.
[224] Âl-i İmran: 3/31.
[225] Bk. Ahkaf: 46/2; Mü'min: 40/2; Fussilet: 41/2.
[226] İnsan: 76/23.
[227] Buharı, İ'tisam, 1.
[228] Hadid: 57/77-80.
[229] A'raf: 7/204.
[230] Nisa: 4/82.
[231] Bk. Bakara: 2/2.
[232] İsra: 17/9.
[233] Zekâi Konrapa, Peygamberimiz, İstanbul 1968, s. 407.
[234] Şefik Can, Hz. Mevlânânın Rubâîleri (Kültür Bakanlığı Yayınları), İstanbul 1991, c. II, 1311, rubâî.
[235] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 81-89.
[236] H. Mahmut Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, İstanbul 1983, s. 176.
[237] Çamdibi, a.g.e., s. 176.
[238] Nisa: 4/58.
[239] Süleyman Ateş, a.g.e., c. II, s. 305.
[240] Buhari, İlim, 2,
[241] Mâide: 5/8.
[242] Adûnî, Keşfu'l-hafâ, c. M, s. 58.
[243] Tirmizî, Ahkâm, 4.
[244] Mâide 5/42.
[245] Mevdûdî, a.g.e., c. ili, s. 52.
[246] Nisa 4/135.
[247] Mevdûdî, a.g.e., c. I, s. 415.
[248] Şûra: 42/15.
[249] Mevdûdî, a.g.e., c. V, s. 231.
[250] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 89-96.
[251] İbrahim Enis ve Ark., el-Mu'cemu'l-vasit, Kahire 1972, s. 577.
[252] M. Said Şimşek – Taceddin Uzun, Arapça-Türkçe Deyimler, Kalıp ifadeler, Atasözleri Sözlüğü, İstanbul 1991, s. 268.
[253] Buharı, Savm, 51; Edeb, 86; Tirmizî, Zühd, 64.
[254] Bakare: 2/3, 4, 5,
[255] En'am: 6/82.
[256] Lokman: 31/13.
[257] Âl-i İmran: 3/135.
[258] Mâide: 5/39.
[259] Nisa: 4/110.
[260] Abdurraûf el-Münâvî, Feyzü'l-Kadir, Mısır 1938, c. IV, s. 295.
[261] Nisa: 4/10.
[262] Mevdûdî, Tefrıîmu'l-Kur'ân, c. I, s. 333.
[263] Aclûnî, a.g.e., c. I, s. 39.
[264] Aclûnî, a.g.e., c. I, s. 46.
[265] Nur: 24/62.
[266] Enfal: 8/2, 3,4.
[267] Bakare: 2/6, 7.
[268] En'am: 6/21.
[269] En'am: 6/93.
[270] Şûra: 42/42.
[271] Enfal: 8/25.
[272] Mevdûdî, a.g.e., c. II, s. 107.
[273] A'raf: 7/164, 165.
[274]Ahmed b. Hanbel, c. V, s. 225.
[275] Buharî, İlim, 28; Müslim, İman, 78; Aclûnî, a.g.e., c. II, s. 250.
[276] Mevdûdî, a.g.e., c. II, s. 163.
[277] Elmalılı M- Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, c. IV, s. 218.
[278] Elmalılı, a.g.e., c. IV, s. 218.
[279] Başaran, a.g.e., s. 173, 195.
Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 97-106.
[280] Elmalılı, a.g.e., c. M, s. 1474.
[281] Ferid Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, "Gurur", md.
[282] Develioğlu, a.g.e., "kibr" md.
[283] İnfitar 82/6-8.
[284] Bakare: 2/34.
[285] Mülk: 67/20.
[286] En'am: 6/112.
[287] En'am: 6/130.
[288] Lokman: 31/33.
[289] Bk. Başaran, a.g.e., s. 28, 33.
[290] H. Mahmud Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali İstanbul 1983, s. 101.
[291] Çamdibi, a.g.e., s. 101.
[292] Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı (Çev: Şelâle Başar), İstanbul 1985, s.156
[293] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 106-110.
[294] Mâide: 5/55.
[295] Mâide: 5/56.
[296] Yunus: 10/62, 63, 64.
[297] Elmalılı, a.g.e., c. IV, s. 494.
[298] İbn Mâce, Zühd, 4.
[299] Suyûtî, ed-Dürerü'l-Mensûr, Mısır 1314 h., c. IV, s. 370.
[300] Hâkim, el-Müstedrek, c. IV, s. 170.
[301] Elmalılı, a.g.e., c. !V, s. 494, 495.
[302] Hud: 11/11-3.
[303] Namık Kemal Önder, Öğretimde Program, İlke ve Yöntemler, s. 23, 24.
[304] Bk. Ç. Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar, s. 90, 91.
[305] Mülk: 67/2.
[306] Bk. Elmalılı, a.g.e., c VIİI, s. 182, 1 83.
[307] Ra'd: 13/16.
[308] En'am: 6/14,
[309] Ahzâb: 33/6.
[310] Tevbe: 9/24.
[311] Elmalılı, a.g.e.,c. IV, s. 301.
[312] Tevbe: 9/128.
[313] Tevbe: 9/71.
[314] Hucurat: 49/10.
[315] Mevdûdî, a.g.e., c. V, s. 447.
[316] Elmalılı, a.g.e., c. VII, s. 197.
[317] Müslim, Birr, 32.
[318] Buharî, Nikah, 45; Müslim, Birr, 30, 32.
[319] Bk. Buharî, Salat, 88; Edep, 36; Müslim, Birr, 65; Aclûnî, a.g.e., c. 11, 293. 263 Ahmed b. Hanbel, II, 159, 293.
[320] Tevbe: 9/23, 24.
[321] Ateş, a.g.e., c. IV, s. 46, 47.
[322] Ebu Dâvûd, Edeb, 12; Tirmizî, Zühd, 45.
[323] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 111-121.
[324] Bk. Bayraklar Bayraklı, islâmda Eğitim, İstanbul 1983, s. 154.
[325] Bayraklı, a.g.e., s. 154.
[326] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 121-122.
[327] Süleyman Uludağ, İslâm Düşüncesinin Yapısı, İstanbul 1985, s. 177.
[328] Uludağ, a.g.e., s. 177.
[329] Uludağ, a.g.e., s. 180.
[330] Uludağ, a.g.e., s. 178.
[331] Muhammed Kutup, Kur'ân Araştırmaları (Çev: A. Nuri}, İslanbu! 1981, c. I, s. 103, 104.
[332] S. Ramazan el-Bûtî, Kur'ân Eğitiminin Eşsiz Metodu (Çev: Ş. Özen), İstanbul 1987, s. 79.
[333] Muhammet Kutup, İslâm Düşüncesinde Sanat (Çev: Akif Nuri), İstanbul 1979, s. 368.
[334] Hüseyin Atay, Kur'ân'a Göre İman Esasları, Ankara, ts., s. 104.
[335] Abese: 80/24-42.                                                                           
[336] el-Bûtî, a.g.e., s. 66.
[337] Ahzap: 33/45, 46.
[338] Elmalılı, a.g.e., c. VI, s. 325.
[339] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 122-126.
[340] el-Bûtî, Kur'ân Eğitiminin Eşsiz Metodu, s. 82.
[341] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, Ankara 1998, c. I, s. 14.
[342] el-Butî, a.g.e.e, s. 85, 86.
[343] Muhammed Kutup, İnsan Düşüncesinde Sanat, s. 151.
[344] Secde: 32/15, 16, 17.
[345] Bakare: 2/119.
[346] ei-Bûtî, a.g.e,, s. 80.
[347] el-Bûtî, a.g.e., s. 85.
[348] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 126-129.
[349] Tirmizî, Sünen, Birr, Sıla, 8.60 (Hadis no: 1997) Denge konusunda fazla bilgi ıçm bk. Bayraktar Bayraklı, İslâmda Eğitim, İstanbul 1983, s. 154-159.
[350] Mâide: 5/8.
[351] Ruşen Alaylıoğlu - A. Ferhan Oğuzkan, Ansiklopedik Eğitim Sözlüğü, "ılım"md. s. 132
[352] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 129-130.
[353] Beyza Bilgin-Mualla Selçuk, Din Öğretimi, Ankara 1991, s. 99.
[354] Beyza Bilgin - Mualla Selçuk, a.g.e., s. 99.
[355] Bilgin - Selçuk, a.g.e., s. 99.
[356] Sabrı Özbaydar, Psikoloji Ders Kitabı, İstanbul 1970, s. 51.
[357] Rasim Adasal, Medikal Psikoloji, s. 837.
[358] Adasal, a.g.e., s. 729.
[359] Muhammed Kutup, İslâm Düşüncesinde Sanat, s. 283.
[360] Mülk: 67/5.
[361] M. Kutup, a.g.e., s. 54.
[362] Zahir b. Avvâd el-Elmaî, Kur'ân'da Tartışma Metodlari (Çev: Ercan Elbinsoy), İstanbul 1984, s. 112.
[363] M. Kutup, a.g.e., s. 170, 171.
[364] Mitat Enç, Ruh Sağlığı Bilgisi, İstanbul 1964, s. 47.
[365] M. Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, Ankara 1990, s 55.
[366] Adasal, a.g.e., s. 515.
[367] Bakare: 2/143.
[368] Bakare: 2/96.
[369] Neda Armaner, Din Psikolojisine Giriş, Ankara 1980, c. I, s. 114.
[370] Enç, a.g.e., s. 47.
[371] M. Kutup, İslâm Terbiye Metodu (Çev: Ali Özek), İstanbul 1975, s. 106.
[372] Âl-i İmran: 3/139.
[373] Ebu Dâvûd, Edep, 12; Tirmizî, Zühd, 45.
[374] L. Öztabağ, Psikolojide İlk Adım, s. 164.
[375] Bakare: 2/216.
[376] Dr. Yaşar Fersahoğlu, Duygu Eğitimi, Marifet Yayınları, İstanbul, Haziran 1998: 131-138.
 
Facebook
 
Reklam
 
Sezai Karakoç'tan...
 
Onlar sanıyorlar ki;
Biz sussak mesele kalmayacak
Halbuki biz sussak, tarih susmayacak..
Tarih sussa, hakikat susmayacak.
Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar.
Vicdan azabından kurtulsalar,
Tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar,
Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar."
Necip Fazıl Kısakürek'ten...
 
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Necip Fazıl Kısakürek'ten...
 
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!
Mehmet Akif Ersoy'dan...
 
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
 
Bugün 27 ziyaretçi (54 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
La ilahe illallah...