Onlar sanıyorlar ki; Biz sussak mesele kalmayacak Halbuki biz sussak, tarih susmayacak.. Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar, Tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar
   
 
  Dört İncil Farklılıkları ve Çelişkileri - Şaban KUZGUN
Hristîyan Batı Kültürünün Ana Kaynağı
KİTAB-I MUKADDES'in
Kutsallığı Üzerine
İRT İffll
 Yaz,lması Derlenmesi Muhtevas,
fMUUKUll
Prof. Dr. Şaban KUZGUN
Genişletilmiş İkinci Baskı
Hristiyan Batı Kültürünün Ana Kaynağı
KİTAB-I MUKADDES'in
Kutsallığı Üzerine
DÖRT İIİL
Yazılması Derlenmesi Muhtevası
 
 
FARKLILIKLARI
Prof. Dr. Şaban KUZGUN Genişletilmiş İkinci Baskı
Birinci Baskı, İstanbul, 1991 Genişletilmiş İkinci Baskı, Ankara, 1996
ISBN 975 - 95695 - 1 - 5
İsteme Adresi:
• Şaban KUZGUN
Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
ELAZIĞ
Tel: O (424) 212 28 07
• Şaban KUZGUN P.K. 70 - KAYSERİ Tel: O (352) 437 49 60
Baskı: ERTEM MATBAA LTD.ŞTİ.
Kızılırmak Sokak No: 10 Bakanlıklar - ANKARA Tel : 0(312) 418 07 11
"Dört incil Yazılması Derlenmesi Muhtevası Farklılıkları ve Çelişkileri" isimli bu eserin birinci baskısı, Milli Eğitim Ba­kanlığı Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı tarafından incele­nerek lise ve dengi okullara yardımcı ders kitabı olarak tavsi­ye edilmiştir. Eserin tavsiye duyurusu Tebliğler Dergisi eylül 1991 sayısında yayınlanmıştır.
BAŞBAKANLIK DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ANKARA
31 MAYIS 1991
Din Işl.Y.Krl. Bask.
SAYI: 10/212-3/910
KONU : "Dört İncil Farklılıkları ve Çelişkileri"
MÜTALEANO:112
DÎNİ YAYIMLAR DAİRESİ BAŞKANLIĞINA İLGİ: 8 Mayıs 1991 gün ve 15.1/515-39 sayılı onay.
Doç. Dr. Şaban KUZGUN tarafından hazırlanan ve ilgi onayla Başkanlığımız yaymevlerinde satışının uygun olup ol­madığı konusunda görüş bildirilmesi istenen "Dört İncil (Yazıl­ması Derlenmesi Muhtevası) Farklılıkları ve Çelişkileri" adlı istanbul'da basılmış 288 sayfadan ibaret eser incelenmiştir.
Son yıllarda giderek artan Hristiyanlık propagandası ve misyonerlik faaliyetlerine karşı halkımızın ve gençliğimizin elde mevcut Incıllerın ilmî mahiyetini, tuarsızlıkları ve çelişki­lerim ortaya koyan mezkûr eserin, Başkanlığımız yaymevle­rinde satışında bir sakınca görülmediği mütalea olunmuştur.
Bilgi ve gereğini rica ederim. İmza
İrfan YÜCEL Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan V.
 
 
 
 
 
 
İÇİNDEKİLER
KISALTMALAR...............................................................          X
ÖNSÖZ...............................................................................        XI
İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ........................................        XV
KÎTAB-I MUKADDESTEN SEÇMELER.....................     XXIX
GİRİŞ...................................................................................        45
BİRİNCİ BÖLÜM KİTAB-I MUKADDES NEDİR?
A-     KİTAB-I MUKADDES SÖZÜNÜN ANLAMI....../..    56
B-     KÎTAB-I MUKADDESİN TASNİFİ............................    59
1-      ESKİ AHÎD...................................................................    60
2-      YENİ AHÎD..................................................................    74
C-     KİTAB-I MUKADDES ÜZERİNDE YAPILAN
ÇALIŞMALAR..............................................................    76
1-      GENEL OLARAK TENKÎD İLMÎ...............................    76
a-DışTenkid..................................................................    77
b- İç Tenkid.....................................................................    78
2-      MÎLAT ÖNCESİ YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR................................................................    81
3-      MİLAT SONRASI İLK YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR.................................................................   83
V
-
4-   İSLAM DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR.....    90
5-   HRİSTİYAN BATI DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR....................................................................     97
İKİNCİ    BÖLÜM
İNCİLLER
A-   İNCİL KELİMESİ VE ANLAMI.....................................   117
1-     KELİMENİN MENŞEİ.....................................................   117
2-    HRÎSTİYANLIKTA VAHİY VE İLHAM ANLAYIŞI. 127
3-    HRÎSTÎYANLIKTA PEYGAMBERLİK ANLAYIŞI...   139 B-   İNCİL VEYA ÎNCİLLER..................................................   148
1-    İNCİLLERİN TEKLİĞİ VEYA ÇOKLUĞU MESELESÎ.14 8
2-    KONSİLLER VE YENÎ AHİDÎN KANONİZASYONU. 154
3-    KİLİSE TARAFINDAN SAHTE (APOKRİF) SAYILAN İNCİLLER........................................................163
4-    BARNABA İNCİLİ..............................................................163
C- DÖRT İNCİL........................................................................168
1-    DÖRT İNCİLİN DİLİ......................................................... 175
2-    DÖRT İNCİLİN YAZARLARI..........................................183
3-    DÖRT İNCİLİN YAZILIŞ TARİHLERİ...........................196
4-    DÖRT İNCİLİN ELDE MEVCUT EN ESKİ NÜSHALARI...................................................................... 205
5-    DÖRT İNCİLİN İLK MATBAA BASKILARI................. 215
6-    DÖRT İNCİLİN MUHTEVASI........................................ 219
a-Muharref Dört İncile Göre Hz. İsa'nın Hayatı.......... 221
1) Hz.İsa'mn Gençliği Hakkında İndilerde Bilgi Olmayışı.........."..............................................................221
2) Muharref İndilere Göre Hz.îsa'nm Cinsel Hayatı.. 224 b- Muharref Dört İndide Geçen Hz.İsa'mn Mucizeleri.. 228
1) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Hastaları Tedavi Etmesi........................................-....................... 229
Vf
Sayfa
2) Muharref İndilere Göre Cinleri Çıkarması veya Kovması........................................................................ 232
3) Muharref İndilere Göre Gelecekte Olacağını
Haber Verdiği Hadiseler............'..................................241
4) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Suretinin Değişmesi........................................................................250
5) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Ölüleri Diriltmesi........................................................................251
6) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Yiyeceği, İçeceği Arttırması ve Malı Bereketlendirmesi......... 252
7) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Su Üstünde Yürümesi........................................................................254
8) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Fırtınayı Dindirmesi......................................................................255
9) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Suyu Şaraba Çevirmesi.........................................................................256
c- Muharref Dört încilde Geçen Hz.İsa'mn Vaaz ve
Nasihatleri....................................................................... 258
1) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Kendisine
Karşı Olanlara Karşı Tutumu ve Hitap Tarzı.............259
2) Muharref İndilere Göre Dostlarına Karşı Tuturh
ve Davranışları............................................................... 260
3)Muharref İndilere Göre Annesine ve Kardeşlerine Karşı Tutumu...................................................................262
4) Muharref İndilere Göre Hz.îsa'nm İncir Ağacına Lanet Olayı......................................................................265
5) Muharref İndilere GöreHz.İsa'da Hayvan Sevgisi, Onun Hayvanlara Saldırması......................................266
6) Muharref İndilere Göre Hz.İsa'mn İnsanı, Kendi Bedenine Eziyet Etmeye Teşvik etmesi........................268
7) Muharref İndilere Göre Hz.İsa'mn Sözlerinde Kin
ve Nefret Unsurları.........................................................270
VII
Sayfa
8) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Kölelik Anlayışı.. 278
9) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'da Irk Ayırımı............283
10) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Sözlerinde ErkeklerinKendilerini Hadım Etmeye ve Evlenmemeye Teşvik Edilmeleri................................... 290
11) Muharref İndilere Göre Hz.İsa'nın Sözlerinde
Kadın Haklan ve Boşanma........................................... 293
12) Muharref İndilere Göre Hz.îsa'nın Sözlerinde
Servet Düşmanlığı ve Tembellik.................................. 295
13) Muharref İndiler ve Komünizm.................................... 297
14) Muharref İndilerde Sömürü ve Faiz Anlayışı............. 302
7-      DÖRT İNCÎLDE GÖRÜLEN ÇELİŞKİLER
•T,     a- Muharref İndilerde Hz.îsa'nın Nesebi   Konusunda
Görülen Çelişkiler..............................................................305
b- Muharref İndilerde Hz.Yahya ile İlgili Çelişkiler.........311
c- Muharref İndilerde Dans Sahneleri................................314
d- Muharref İndilerde Havarilerle İlgili Çelişkiler...........314
e- Muharref İndilerde Kızı İçin Yardım İsteyen Kadının
Milliyeti ve Memleketi ile İlgili Çelişkiler......................323
f- Muharref İndilerde Hz.İsa'mn "İnsanoğlu" ve
"Allah'ın Oğlu" Olarak Anılması ile İlgili Çelişkiler.... 324 g- Hz İsa'nın Tutuklanma Gecesinde Meydana Ge len
Hadiseler ile İlgili Olarak Görülen Çelişkiler.............327
h- Muharref İndilerde Hz.îsa'nın Kudüs'e Giderken
Bindiği Hayvan Konusundaki Çelişkiler.......................330
i- Lanetlenen İncir Ağacı Konusunda Görülen Çelişkiler.330 j- Muharref încillerde Hz.îsa'nın Kendi Nefsi İçin
Şehadeti Konusunda Görülen Çalişkiler.................... 331
 
VIII
k- Muharref İndilerde Hz.îsa'nın Muhakeme Edilmesi Çarmıha Gerilmesi ve Yeniden Dirilmesi ile İlgili Olarak Görülen Çelişkiler.....................................,•.........332
1- Muharref İndilerde Görülen Diğer Çelişkiler................338
SONUÇ........................................................................................343
BİBLİYOGRAFYA.............................*........................................348
İNDEKS.......................................................................................356
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
IX
KISALTMALAR
 
a.g.e.
Adı geçen eser
a.g.m.
Adı geçen makale
a.g.md.
Adı geçen madde
A.S.
Aleyhi's-Selam
Bkz.
Bakınız
C.
Cilt
cc.
Celle Celalühü
Çev.
Çeviren
E.R.E.
Encyclopedia of Religion and Ethics
E.Ü.
Erciyes Üniversitesi
Hz.
Hazreti
İ.D.B.
The înterpreter's Dictionary of the Bible
MÖ.
Milattan önce
M.S.
Milattan sonra
P-
Page
s.
Sahife
S.A.S.
Sallallahu aleyhi ve sellem
Trans.
Translated
U.S.A.
United States of America
V.
Volume
vb.
Ve benzeri
X
Ö N SOZ
 
Hristiyan Batı dünyasında on asırdan beri İslâmiyet ve İslâmî ilimlerle ilgili yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bilhassa XVII. yüzyıldan itibaren hızını arttırarak yürütülmekte olan bu çalışmalar, Kur'an-ı Kerim, Hadis-i Şerifler ve Hz. Muham-med'in hayatı üzerinde yoğunlaştırılarak sürdürülmektedir. Batıda yapılan bu çalışmalar genellikle üniversitelerde Öğre­tim elemanları tarafından yürütülmekte, araştırmacılara başta dil öğrenimi olmak üzere kaynakların temin edilmesi vb. hu­suslarda her türlü imkân devlet eü ile sağlanmaktadır.
Batıda İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan bu çalışmalar, Türkiye'de ve diğer İslâm ülkelerinde pekçok kimse tarafın­dan takdir ve hayranlıkla karşılanmakta, bu çalışmaların İslâmî ilimlere büyük çapta katkıda bulunduğu ileri sürül­mektedir. Acaba, yapılan bu çalışmalar sadece ilim uğruna mı yapılmaktadır? Yoksa bunun arkasında başka gayeler mi vardır? Şimdiye kadar Sovyetler Birliği başta olmak üzere bazı devletler tarafından yürütülmekte olan Türkoloji çalış­maları hakkında, başlangıçta aynı şekilde iyi niyetli değerlen­dirmeler yapılmışken, son zamanlarda bu çalışmaların sadece ilim aşkına yapılmadığı, bunların arkasında siyasî ve ekono­mik bazı hesapların yattığı konusunda şüpheler uyanmıştır. 1 Tıpkı bunun gibi, Hristiyan batı dünyasında İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan çalışma ve araştı rinaların arkasında, dinî, siyasî ve ekonomik bir takım hesapların bulunduğu konusun­da en azından şüphe etmek gerekir.
Batılı devletlerin, bugün kaynamakta olan Orta Doğu ve Basra Körfezine göstermekte oldukları aşırı alâka ve hassasi-
XI
yet, yüzyıllardan beri yapılagelmekte olan bu çalışmaların sa­dece ilim aşkına yapılmadığım, Avrupalıların bu çalışmalar sayesinde İslâm dünyasını tanıyıp kontrol altında tutmaya çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Irak'ın Kuveyt'e saldırması­na önce göz yuman ve işgale zemin hazırlayan batılı devlet­ler, bu işgali bahane ederek daha sonra buraya kalıcı bir şe­kilde yerleşmişler ve kendilerine bu bölgede önemli üsler te­min etmişlerdir. Körfez krizi dolayısı ile İslâm ülkelerinin iki­ye ayrılmaları, hatta Arap devletlerinin birbirleri ile savaşa tu­tuşmaları ve ABD'nin bir Arap ülkesi olan Irak tarafından iş­gal edilmiş olan diğer bir Arap ülkesi Kuveyt'i kurtarma ve Irak tehdidi altındaki Suudi Arabistan'ı koruma pozisyonuna girmesi, yıllardan beri Batının bu bölgede uygulamış olduğu stratejilerin bir sonucu olup bu stratejiler, bahsettiğimiz çalış­malar sayesinde tesbit edilmişlerdir
Batıda yapılmakta olan İslâmiyet ile ilgili çalışmaların büyük bir kısmının, bu dinde bir takım kusur ve eksiklikler bulmaya yönelik olduğunu da görüyoruz. İlim adına yapıldı­ğı iddia edilen bu çalışmaların, İslâmiyetİ üstün yönleri ile ta­nıtma veya îslâmiyetten insanları uzaklaştırma gayesi gütme­mesi gerekirken, hemen hemen hiçbir çalışmada bu prensibe riayet edilmemiştir.
Hrİstiyan dünyasında İslâmiyet ile ilgili yoğun bir
araştırma faaliyeti olmasına karşılık, İslâm dünyasında Hristi-
) yanlıkla ilgili çok az çalışma yapılmaktadır. XIX ve XX.
Yüzyıllarda Türkiye'de bu din İle ilgili olarak hemen hemen
ciddî hiçbir çalışmanın yapılmadığını söylersek mübalağa
etmiş olmayız. Dört milyona yakın Müslüman Türkün Hristi-
| yan Avrupa'da çalışıp, hergün Hristiyan kültürü ile yüzyüze
geldiklerini biliyoruz. Bu insanlara tarafsız bir şekilde
Hıristiyanlığın ne olduğunu öğretmeyip, bu konuda onları
XII
misyoner propagandalarından etkilenebilecek şekilde bilgisiz / bırakıyoruz. Ayrıca Avrupa ekonomik topluluğuna girmeye / çalıştığımız- şu günlerde, topluluğa girdiğimiz takdirde 1 şimdikinden çok daha fazla haşir neşir olacağımız insanların | kafa yapıları, inançları ve kültürleri haldanda hiçbir bilgimiz olmadan, bu insanları tanımadan, bunlarla birleşmek ne derece doğru olur? Dış yüzü ile çok medenî görünen Hristi­yan Avrupalı, iç âleminde acaba nasıl bir insançjır? Avrupalı, dinî konularda aynı medenî görünümünü ortaya koyar mı? Farklı inançlara sahip iki topluluğun birbirine karışması esnasında ahenk ve uyum sağlanabilir mi? Daha açık bir ifade ile şu soruyu sormalıyız: En azından, cami ile kilise yan yana yaşayabilecek mi? Yoksa biri kapanıp öbürüne iltihak mı edecek? Eğer böyle olacaksa Batı, kilisesini kapatır rnı? Veya biz camimizi kapatabilir miyiz?
Hergün daha fazla temas kurduğumuz, ilerde bu temasımızı daha da arttırmayı hedeflediğimiz ve milyonlarca insanımızın aralarında yaşadığı Batı âleminin dini olan Hristiyanhğm, ne olduğunu öğrenmek bizim için gerekli hale gelmiştir. Bu bilgileri, misyoner propagandistlerden, Hristi-yanlığı öven propaganda broşürlerinden veya mektuplardan öğrenmek yerine, tarafsız ve ciddî olarak yapılmış araştırma­lardan almak lazımdır.
Batı'da İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda ilk sırayı nasıl Kur'an-ı Kerim alıyorsa, İslâm dünyasında Hristi-yanhkla ilgili olarak yapılacak çalışmalarda ilk sırayı, Hristi-yanların kutsal kitabı "Kitab-ı Mukaddes" almalıdır. Biz, geli­şen dünya olaylarının da tesiri ile, devamlı temas halinde ol­duğumuz Batı dünyasının kültürünün temel taşı olan Kitab-ı Mukaddesi, ilmî usûllerle ele alıp tarafsız bir şekilde (Batılı araştırmacıların Kur'an-ı Kerimi araştırdıkları gibi) araştırma-
XIII
yi düşündük. Bu kitap, gerçekten kutsal olma niteliklerine sa­hip mi? Batı insanının karakterinin oluşmasında bu kitabın bir rolü var mı? Bu kitabın içinde gerçekten neler vardır? Bunları bilmek bizim en tabiî hakkımızdır.
îki ayrı kitap şeklinde planladığımız bu çalışmamızın bi­rinci kısmında, önce Kitab-ı Mukaddes hakkında genel bilgi­ler vereceğiz, sonra bu kitabın en mühim kısmını teşkil eden indileri ele alıp İnceleyeceğiz. İndiler, ne zaman, kimler tarafından, nasıl yazıldılar ve toplandılar? Bu kitapların içinde neler var, muhtevalaları nedir? Son günlerde hemen hemen herkesin eline geçen misyoner propaganda mektupla­rında denildiği gibi bu İndiler, gerçekten insanlara bir kurtuluş ve müjde sunuyorlar mı? Yoksa bunlarda bir takım eksiklikler, tenakuzlar, akla ve mantığa aykırı hükümler var mı? Bu araştırmamızda bütün bu soruların cevaplarını verme­ye çalışacağız. İkinci kitapta ise, Kitab-ı Mukaddesin bir kıs­mını teşkil eden ve Yahudilerin yanısıra Hristiyanlar tarafın­dan da kabul edilip benimsenen Tevratı ele alıp inceleyeceğiz.
Şimdiye kadar bu konuda Türkiye'de müstakil, ciddî bir çalışma yapılmamış olmasına karşılık, diğer bazı İslâm ülkele­rinde konuya eğilen ve bu mevzuda e^er yazan araştırmacılar görmekteyiz. Biz, araştırmamızın Türkiye'de bu noktadaki boşluğu dolduracağını ümid ediyoruz. Ancak, yeni yetişmek­te olan araştırmacıların bu mevzuda daha derin araştırmalar yapmalarım, Kitab-ı Mukaddesin orjinal dili olan Yunanca ve îbranîceyi öğrenerek daha detaylı incelemeler yapmalarını da diliyoruz.
Doç. Şaban KUZGUN
 
XIV
İKİNCİ   BASKININ   ÖNSÖZÜ
1991 mart ayında birinci baskısı yapılmış olan elinizdeki kitabın ilk baskısı kısa sürede tükenmiş olmasına rağmen, uzun süre ikinci baskıyı hazırlamak mümkün olmamıştır. 1996 yılında İkinci baskısının yapılmasına karar verilen bu ki­tabın birinci baskısı piyasaya çıktığı zaman özellikle Hristi-yan çevrelerden büyük tepki görmüş, kitabm Hristiyan inan­cına haksız ithamlarda bulunduğu, Hristiyanlığı ve Hristiyan-lan rencide ettiği ileri sürülmüştür. Türkiyede faaliyet göste­ren Hristiyan misyonerler ile birlikte, çeşitli mezheplere men­sup Kiliseler, kitabımızın yayınlanmasından sonra kendi İn­dilerinin sahte olmadığını, aksine gerçek olduğunu iddia eden yayınlar yaptılar. Özellikle Katoliklerden kaynaklanan iddiaya göre biz eserimizi hazırlarken sadece Protestanların Kİtab-ı Mukaddesini esas almış, Katolik Kitab-ı Mukaddesini gözönünde bulundurmamışız. Kitabımızın bibliyografyası in­celendiğinde bu iddianın kesinlikle doğru olmadığı görüle­cektir. Çünkü biz, incelememizde Protestan Kitab-ı Mukadde­si ile birlikte diğer Hristiyan mezheplerine ait Kitab-ı Mukad­desleri, özellikle Katoliklerin Arapça yayınladıkları Kitab-ı Mukaddesi gözönünde bulundurduk ve tenkide tabi tuttuğu­muz hususlarda bunlar arasında hiçbir farkın olmadığını gör­dük. Bibliyografyanın incelenmesinden, bizim 1960 yılında Beyrut Katolik matbaasında basılan Arapça Kitab-ı Mukad­des ile birlikte, 1979 yılında Kudüs'de (Jarusalem) basılan Ta-nah'dan dahi istifade ettiğimiz görülecektir.
Araştırmamız tamamen ilmî ölçülere uygun olarak hazır­lanmış, çalışma esnasında hiçbir din veya mezhep hedef ola­rak alınmamıştır. Dolayısı ile böyle bir kitabın yayınlanması
XV
ile Hristiyanlık veya Hristiyanların rencide edilmesi ve onlara haksız bir şekilde saldınlması amaçlanmamıştır. Amaç saldırı olmamakla beraber, çalışma alanı İndiler olunca, bu kitaplar­da ne varsa onları ortaya koymak gerektiği için dört încildeki çelişkileri, tutarsızlıkları elbette olduğu gibi yazmak zorunlu olmuş ve biz bu zorunluluğu yerine getirmişizdir.
Kitabın yayınlanmasından rahatsızlık duyanlara soruyo­ruz, indilere göre Hz. İsa Yeryüzünde selamet getirme­ye geldiğimi sanmayın; ben selamet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babası­nın, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır, demiş midir, dememiş midir? Protes­tan İndilerde yer alan bu pasaj, acaba Katolik İndilerde farklı mıdır? Kitapta ele aldığımız İncil pasajlarının hiçbirine kendi­mizden hiçbir ilâve yapmadan, Hristiyanlar tarafından bası­lan İndilerde ne yazıyorsa onu olduğu gibi aktardık ve İncil metinleri üzerinde bu şekilde çalıştık.
Batılı Hristiyan araştırmacılar tarafından yüzyıllardan be­ri sürdürülen ve günümüzde dahi devam ettirilen Kur'an-ı Kerim üzerindeki çalışmalarda, bu kitabın metninde bulun­madığı halde birtakım zorlamalarla, yorumlarla sözde Kur'an-ı Kerimde yanlışlıklar ve çelişkiler bulunmaya çalı­şılmıştır. Batıda yapılan bu tür çalışmalardan hiç rahatsız ol­mayanlar, sıra kendi kutsal kitaplarına gelince neden rahatsız oluyorlar? Üstelik biz bir kısım Batılı araştırmacı gibi metin­leri çarpıtmıyoruz, metni aynen aktararak bu metin üzerinde çalışma yapıyor, zorunlu olarak yaptığımız yorumlarda met­nin ruhuna tamamen sadık kalıyoruz.
Belki Türkiye'de yaşayan bazı Hristiyanlar, bir İslâm ülke­sinde böyle bir çalışmaya neden gerek duyduğumuzu sorabi-
XVI
lir ve bu çalışma ile onların inançlarının hedef alındığını, do-layısı ile kendilerinin bu tür bir çalışmadan rahatsız oldukları­nı ifade edebilir ve onları rahatsız etmeye hakkımızın olmadı­ğını söyleyebilirler. Evet Türkiye bir İslâm ülkesidir ve bu ül­kede az da olsa Hristiyanlar yaşamaktadır. Normal olarak herkesin inancına saygı göstermek, doğru veya yanlış neye inanıyorsa ona karışmamak gerekebilir. Ancak bu ilmî bir ça­lışmadır, böyle bir çalışmadan bazıları rahatsız olacak diye vazgeçmek gerekmez. Batılılar yüzyıllardan beri bu çeşit ça­lışmaları "bilimsel araştırmadır" diyerek devam ettirdiklerine ve bunların bir kısmını Türkçeye çevirerek Türkiye'de ya­yınladıklarına göre, bunda bir sakınca olmamalıdır ve bizim bu çalışmamızı Türkiye'nin yanısıra Batı dillerine çevirip Batı ülkelerinde dahi yayınlama hakkımız vardır.
Bugün Avrupa'nın çeşitli yerlerinden Türklere yönelik Türkçe Hristiyanlık propagandası yapan radyo istasyonları vardır. Ayrıca çeşitli mezheplere mensup Hristiyan misyo­nerleri Türkiye'yi adım adım dolaşarak İslâmiyet aleyhine ko­nuşmakta ve Hristiyanlığm İslâmiyetten daha üstün olduğu­nu söylemek sureti ile Hristiyanlık propagandası yapmakta­dırlar. Bu misyonerlere Türkiye'nin hemen hemen her yerinde rastlamak mümkündür. Biz bu propagandistleri üniversite­lerde, orta öğretim kurumlarında, hastahanelerde, çarşılarda, pazar yerlerinde, hatta sokak aralarında evlerin kapılarının al­tından Hristiyanlık propagandası ihtiva eden broşürler atar­ken sık sık görmekteyiz. Tamamen ilmî ölçüler içinde yaptığı­mız bu araştırma ile ortaya çıkan ve Hristiyanları ürküten gerçeklerin, Hristiyanlık propagandasına maruz kalan insan­lar tarafından Öğrenilmesi kimseyi rahatsız etmemeli d ir. J3ü-trekli olarak Hristiyanlığm sevgi ve barış dini olduğu kendile­rine propaganda edilen insanlara, muharref İncİIIerdeki sa-vaş tahrikçiliği yapan, kin ve nefret tohumları saçan pasajların
XVII
aktarılmasından rahatsız olunmamalıdır. Çünkü Hristiyanlık propagandasına maruz kalan bu insanlar bizim insani arımız -dır. Bunların nüfus cüzdanlarında müslüman oldukları yazılı­dır, anne ve babalan da müslümandır. Eğer hazırladığımız bu kitap, onların Hristiyanlık propagandalarına kanmalarına en­gel oluyorsa, kitap bir hizmeti yerine getiriyor demektir, kim­se bu hizmetin yapılmasından şikayet edemez.
Zaman zaman gazete sütunlarında yer alan haberlerden öğrendiğimize göre Türkiye'de bulunan bazı Batılı ülkelerin büyükelçilik ve konsolosluklarının bahçelerinde kiliseler ku­rulmuştur. Bu kiliselerin bir kısmı sadece Müslüman ailelerin çocuklarım kandırarak Hristiyanlaştırmak için faaliyet gös­termekte, buralarda yapılan konuşmalarda İslâmiyet suçlan­maktadır. İsveç Hükümetinin İstanbul'daki konsolosluk bah­çesinde pazar günleri özel vaftiz törenleri yapıldığı, bu tören­lerde bir kısım Müslümanların Hristiyanlığa çevrildiği ve vaf­tiz .edildiği basında açıkça yazıldığı halde, bundan rahatsız ol­mayanlar, günümüz Hristiyanlarınm elindeki muharref İndi­lerde'yer alan akla, mantığa aykırı hususların yazılmasından şikayetçi olamazlar.
Hristiyan Batı dünyası, İslâm dünyasına bir yandan Hris­tiyanlık propagandası yaparak taarruz ederken, öbür yandan ordularla ikinci bir saldırıyı gerçekleştirmektedir. Dünyada birçok İslâm ülkesi, Hristiyan orduları tarafından işgal edil­mekte, kadın, yaşlı, çocuk denmeden müslümanlar topyekün katliamlara maruz kalmaktadır. Bugün dünyanın neresinde savaş varsa bakınız, saldırganlar ya doğrudan doğruya Hris-tiyandır veya Hintliler gibi Hristiyanlarm kuklalarıdır, saldırı­ya uğrayanların hemen hemen hepsi Müslümandır. Halbuki Hristiyan misyonerler "Hristiyanlık sevgi dini, Müslümanlık ise barbarlık dinidir, Müslümanlar kan dökücüdür" diye pro­paganda yapmaktadırlar. Bu ne biçim bir sevgi dini ki, dün­yanın her yerinde kan döküyor, etnik temizlik adı altında je-
XVIII
nosit uygulayıp birçok milleti tarih sahnesinden silmeye çalı­şıyor, eli kanlı katiller tankların üstünde haçlı bayrakları salla­yarak dünya ile alay ediyorlar! Yine bu ne biçim bir barbarlık­tır ki, barbar denilen Müslümanlar zulme uğruyor, evlerin­den, yurtlarından kovuluyor, aç, bî ilaç, perişan halde kendi­lerini savunmaktan dahi aciz bir şekilde yapılan saldırılara dahi cevap veremiyorlar! Azerbaycan, Afganistan, Çeçenis-. tan, Bosna-Hersek, Hindistan, Filistin, Filibinler vb. birçok üj-fcedc saldırganlar hep Hristiyandır, saldırılanlar ise istisnasız Müslümandır. Hristiyan dünyasının saldırganlığından rahat­sızlık duymayanlar, onların bu davranış bozukluklarının te­melinin neye dayandığının ortaya konmasmdan"Bizim inancı­mıza saldırılıyor" diyerek şikâyetçi oluyorlar. Bu, bir yerde "Biz size hertürlü saldırı hakkına sahibiz, ancak siz bizim sal­dırılarımıza cevap veremezsiniz, buna hakkınız yok, bize ce­vap vererek suç işliyorsunuz" demekten başka birşey değildir.
Vatikan başta olmak üzere, bütün Hristiyan Kiliselerine sesleniyoruz: "Hristiyan-îslâm diyalogu senaryoları ile İslâm Dünyasının gözünü boyamaya çalışacağınıza, önce Bosna, Çeçenistan, Azerbaycan, Filistin vb. yerlerdeki katil clindaşla-rınıza ve yandaşlarınıza silahlarını bıraktırınız, oralardaki akan kanı durdurunuz, sonra bizi diyaloga çağırınız. Lütfen, bir yandan katillerin savaşıkazanmaları için takdis ayinleri düzenlerken, öbür yandan mağdurlara 'gelin anlaşalım1 de­meyin, buna kimseyi inandıramazsınız. Önce samimiyetinizi ispat edin sonra diyalog isteyin".
Günümüzde bütün İslâm Dünyası sinsi bir şekilde Hristi­yan kültürü tarafından kuşatılmıştır. Şeklen bağımsız görü­nen İslâm ülkelerinin büyük bir kısmı aslında bağımsız de­ğildir, bu ülkelerin politikaları Batılı Hristiyan odaklar tara-
XIX
' fından yönlendirilmektedir. Hrİstiyan Batı Dünyası, İslâm ül­keleri ile adeta oynamakta ve her istediğini onlara yaptır­maktadır.
Bu noktada özellikle bir hususu belirtmekte fayda vardır. İslâm Dünyasında Müslüman ülke ve milletlerin tek düşmanı sadece Yahudilermiş gibi gösterilmekte, Müslüman milletleri sözde uyandırmaya yönelik olarak yapılan bazı yayınlarda tek suçlunun sadece Siyonistler olduğu ileri sürülmektedir. Bu tür eserlerin bir kısmında bütün dünyayı Yahudilerin yö­nettiği, dünyadaki ABD ve Rusya gibi süper güçlerin de as­lında Yahudiler tarafından İdare edildiği, Hristiyan Dünyası­nın Yahudilerin elinde esir olduğu şeklinde görüşlere yer ve­rilmektedir. Bu görüşe göre Hrİstiyanlar sütten çıkmış ak ka­şık misali masumdur, İslâm Dünyasının başına açılan gaile­lerde ve Müslümanlara yapılan zulümlerde Hrİstiyanlar suçlu değildir, aksine tek suçlu Yahudilerdir. Biz bu görüşe katılma­dığımızı belirtirken elbette "Yahudiler masumdur" demiyo­ruz, bize göre tek suçlu Yahudi değildir. İslâm Dünyasının başına açılan belâlarda en az Siyonistler kadar Haçlı ruhuna sahip olan Hrİstiyanlar da pay sahibidir ve ekleyerek şunu söylüyoruz: "Bugün Kudüs sadece Yahudi işgali altında değil­dir^ orada görülmeyen bir Hristiyan işgali de sözkonusudur. Orta Doğu'ya ve bütün Asya'ya yönelik misyoner faliyetleri-nin merkezi Kudüstür, Dünyadaki bütün misyoner örgütleri­nin Kudüste merkezleri vardır". Asırlarca Kudüs'e gireme­yen Haçlı orduları İsrail'in arkasına saklanarak buraya girmiş­lerdir ve buradan dünyanın çeşitli yerlerine misyoner sevket-mektedirler.
Hristiyan Dünyasını Yahudilerin idare ettiği görüşüne karşı, îslâm Dünyasına saldırma konusunda Siyonistleri Hris­tiyan Batı Dünyasının kışkırttığı ve Siyonistleri Hristiyan Ki-
XX
liselerinin yönettiği şeklinde bir görüşü de ortaya atmak mümkündür. Belki de Hristiyan Dünyası, îslâm ülkelerinde Yahudilerin tek düşman olduğunu belirten yayınların yapıl­masını gizlice desteklemekte, bu yolla îslâm ülkelerinde orta­ya çıkacak bütün tepkiyi Yahudiler üzerine çekerek kendileri­ne gelecek tepkilerden kurtulmakta ve kendi sömürü sistemi­ni rahatça yürütmektedir. Rakipler, İslâm Dünyasına iki kol­dan saldırırken ve İslâm Dünyası, savunmasını iki kola karşı yürütmek zorunda iken, Batının gizlice organize ettiği bu propaganda neticesinde savunma sadece tek cephede yapıl­makta ve Hristiyan cephesi terkedilmekte, dolayısı ile bu cep­hede Hrİstiyanlar kolayca galip gelmektedir. Müslüman mil­letler bu Haçlı cephesinde sürekli olarak kaybetmekte, fakat kime karşı nasıl kaybettiğini bir türlü anlayamamaktadır.
ABD, İsrail ve Suudi Arabistan ilişkilerini dikkatle ince­lediğimiz zaman Hristiyan Dünyasının Siyonizm propagan­dası ile İslâm Dünyasını nasıl kandırdığını ve oyuna getirdi­ğini daha açık bir şekilde görürüz. Filistin'i İşgalinde dünyada İsrail'in en büyük destekçisi Amerika'dır. İsrail;'Araplarla sa­vaşırken en büyük yardımı bu ülkeden almıştır. İsrail'in Müs­lüman Araplara reva gördüğü her türlü zulüm ve işkence Amerika tarafından hoş karşılanmakta, hatta Birleşmiş Millet­lerde İsrail aleyhine alman kararların uygulanmasını ABD ve­to hakkını kullanarak engellemektedir. Olayı dış yönü ile in­celediğimiz zaman bütün Arap Dünyasının, dolayısı ile Suudi Arabistan'ın, İsrail'in can düşmanı olduğunu görürüz. Ama Orta Doğuda İsrail'i ayakta tutan en büyük güç Amerika'nın, bölgedeki ikinci derecedeki müttefikinin de Suudi Arabistan olduğunu müşahede etmekteyiz. Amerika, bir yandan İsra­il'in bölgede devlet olarak ayakta kalmasını sağlarken, öbür yandan İsrail'in can düşmanı Suudi Aarabistan'm da savun­masını üstlenmekte ve sözümona onu Irak'a karşı korumak­tadır. Tabi ki Saddam tehlikesine karşı kendisini koruyan
XXI
Amerika'ya karşı Suudiler borçlarını Ödemekte, yeraltı ve ye­rüstü kaynaklarını ABD'nin emrine sunmaktan büyük mutlu­luk duymaktadır. Amerika, Suudi Arabistan'ı Saddam'a karşı koruduğu için Suudilerden aldığı dolarları Filistin'de Müslü­man Arapları insafsızca katleden İsrail'e, katliamlarını daha iyi yapsın diye yardım olarak vermektedir, israil'in can dostu Amerika, İsrail'in can düşmanı Suudi Arabistanı niye koru­yor veya İsrail'in can düşmanı Suudi Arabistan! İsrail'in en yakın dostu Amerika'ya nasıl güveniyor ve onunla nasıl işbir­liği yapıyor? Bu oyunda bütün insiyatif, İsrail'in elinde midir? Komployu esas tezgaha koyan güç Amerika olamaz mı?
Gerek Körfez Krizinde ortaya çıkan tablo ve gerekse İran-Irak savaşında bütün Avrupa ülkelerinin aynı anda hem İran'a, hem de Irak'a silah ve mühimmat satması Hrİstiyan Batının, İslâm Dünyasına karşı masum olmadığını, İslâm ül­kelerini birbirine düşürmede tahrikçilik rolü oynadığını or­taya koymaktadır.
Yukarda verdiğimiz birkaç örnek bile, dünyayı yönet­me hususunda Siyonistlerin yanlız olmadığını, enaz Siyonist­ler kadar Haçlı ruhunun da bu yönetimde etkili olduğunu or­taya koymaktadır. Hristiyan Dünyasının bu agressif tavrı ne­reden aldığını anlamak için Batılıların dinî durumlarını ve özellikle kutsal kitaplarını incelemek gerekir. Biz bu görevi yerine getirmeye çalışıyoruz. Batı'da İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan çalışmalara bakılınca bizim araştırmamızın sadece gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olduğu, Batı'da yazılanlar gibi belgelerin çarpıtılmadığı ve konunun tek yanlı olarak ele alınmadığı görülecektir.
Kitabımızın 1991 yılında yapılan ilk baskısından, Hristi-yanlarla birlikte sözüm ona bazı Müslüman aydınların da ra­hatsız olduklarına şahit olduk. Bir kısmı üniversite mensubu olan ve uzun süre Batıda kalmış olan bazı kişilere göre, İncil-
XXII
leri böylesine bir eleştiri süzgecinden geçirmeye hakkımız yoktur. Bu, inanç hürriyetine aykırı bir davranıştır. Aynı kişi­lere, Hristiyanlarm Türkiye'de yapmış oldukları propaganda faaliyetlerini anlattığımız zaman, olayı çok büyüttüğümüzü, Türklerin de Avrupa'da cami açtıklarını, buna karşılık Avru­palıların da Türkiye'de propaganda yapma haklarının oldu­ğunu iddia etmişlerdir. Bu iddiayı İleri sürenlerin büyük bir kısmının Batıda eğitim gördüklerine, akademik çalışmalarının bir kısmını Batıda tamamladıklarına şahit olmaktayız. Şüphe­siz Batıda eğitim görmüş herkesinböyle düşündüğünü söyle­miyoruz. Batıda eğitim gördüğü halde manevi ve milli duy­guları güçlü, Batıya uydu olmamış birçok aydınımızın var ol­duğunu biliyoruz. Ancak Batı ülkelerine eğitim ve araştırma yapmak üzere giden aydınlarımızdan bir kısmının burada Hristiyan misyoner örgütlerinin eline düştüğünü de bilmekte­yiz. Maddi, imkânsızlıklar yüzünden bu örgütlerin eline dü­şen bir kısım öğrencilerimiz, misyonerler tarafından sinsi bir şekilde denetlenmekte, kendi ülkeleri aleyhinde gizlice prog­ramlanmaktadırlar. Bu öğrencilerin büyük bir kısmı, bulun­dukları ülke lehine ve kendi ülkeleri aleyhine programlandık­larından dahi habersiz olarak, eğitim gördükleri ülkenin ve bu ülkenin dininin hizmetkârı olarak kendi ülkesine geri dön­mektedir. Batılılar kendi ülkelerine gelen bu öğrencileri adeta beyinlerinden iğdiş etmekte, onların Batı ve Hristiyanlık aley­hinde düşünemeyecek kadar fikir ve düşünce iktidarsızlığına uğramasını sağlamaktadırlar.
Batı aleyhine fikir üretemeyecek kadar bu şekilde iktidar-sızlaştırdıkları insanların, kendi ülkelerinde önemli mevkile­re, özellikle devlet yönetiminin kilit noktalarına gelmesini sağlayan Batılılar, bir taşla iki kuş birden vurmakta, eğitim için ülkelerine gelen bu insanları bir yandan kendilerine bağ­larken, öbür yandan bu kişiler vasıtası ile onların ülkelerini kendilerine sömürge haline getirmektedirler. Tabi ki çoğunlu-
XXIII
ğu sömürge aydını mantığına sahip olan bu insanların, Hristiyan-lıgın ve İndilerin içyüzünü anlatan bir kitaptan rahatsızlık duyma­maları mümkün değildir. Bu tür bir kitaptan rahatsızlık duyma­maları onların yetiştirilme ve programlanma amaçlarına aykırıdır.
1995 yılı içinde İngiltere Hükümeti Başbakanının Bosna-Hersek ile ilgili olarak söylemiş olduğu sözler İslâm Dünyasının, özellikle Türkiye'nin gözlerini açacak ve körü körüne Batının emrine âmâde insanları uyandıracak mahiyettedir. John Major'a göre "Avrupa'nın göbeğinde (Bosna'da) Müslüman bir ülkenin var olması Baü kültü­rü ve Hristiyan Dünyası için büyük bir tehlikedir, dolayısı ile böyle bir devletin kurulmasına müsade edilmemelidir. Sırplar tarafından Bosna'da yapılan katliama müdahele edilmemeli ve Bosna parça-lanmahdır". Majör bu görüşünü açıkladıktan sonra, Sırpların yaptı­ğı katliama Müslüman ülkelerin müdahele etmeleri konusunda en­dişe etmeye gerek olmadığını, zira bu devletlerin yöneticilerinin büyük bir çoğunluğunun kendi kontrolleri altında olduğunu ve kendileri (Batılı liderler) istemediği sürece onların Bosna'ya müda­hele edemeyeceklerini tevile imkân bırakmayacak açıklıkta ifade etmiştir. Major'un bahsettiği kontrol altında olan ve her işi Batı'dan izin alarak yapmaya alışan liderler, biraz önce bahsettiğimiz müs­temleke aydınlarıdır, bunların herşeyi Batı'ya endekslidir. Bunlar Batı menfaatleri gerektirdiği zaman bir İslâm devleti ile dahi sava­şa girilebilirler, ama kendi ülkelerinin yararına olsa bile Batı'ya, Hristiyan Dünyasına karşı asla savaşamazlar. Bu mantıkla hareket eden insanların Hristiyan Batı Dünyasının hoşuna gitmeyecek bir kitabın yayınlanmasından rahatsız olmamaları mümkün değildir. Kendilerine "aydın" unvanım veren bu kişilerin, Batı'nın menfaat­lerini koruma konusunda fanatiklik derecesinde yobazlaşıp bağ-nazlaştıklarmı görürüz
Bosna konusunda Batı'nın çifte standardını anlayamayanların uyanması için Çeçenistan'da meydana gelen olaylar bir fırsattır. Rus şovenizminin ve barbarlığının Müslüman Çeçenleri yokedişi ve Batlı liderlerin hadiseyi görmezlikten gelişi bile bu insanları Ba-
tı konusunda uyaramıyorsa bunlara ne söylenebilir! Rus zul­münden kurtulmak isteyen bir milyonluk Çeçen halkının, 150 milyonluk Hristiyan Slav kitle tarafından imha edilemeyişi karşısında şaşkına dönen Batılı liderler, Rus yetkelere "Daha ne duruyorsunuz, bitirin artık şu işi de dünya) u iOzii olma­yın" demekte ve Rusların Çeçenleri imha edebilmesi İçin onla­ra her türlü yardımı yapmaktadırlar.
İslâm Dünyasında ve ülkemizde mevcut olan müstemleke aydınlarını gaflet uykusundan uyandırabilecek son bir örnek de Türk bayrağındaki ayyıldızın bayrağımızdan çıkarılmak is­tenmesidir. Avrupa Topluluğuna katılmak için canla başla ça­lışan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanına Batılı bir parla­menter, açık açık Türk bayrağındaki ayyıldızdan Batının ra­hatsız olduğunu, bayrağımızdan ayyıldızın çıkarılması halinde Avrupa Topluluğuna girişin çok kolaylaşacağını söylemiştir. Bu ifade, Batının Türkiye'yi Gümrük Birliğine veya Avrupa Topluluğuna almak istemeyişindeki temel gerekçeyi ortaya ko­yuyor. Türk bayrağında hilal bulundukça Batılının haçlılık da­man kabaracak ve Türkiye'yi topluluğa almayacaktır.
Kırım, Kafkasya, Azerbaycan vb. yerlerden gelen son ha­berler bütün İslâm Dünyası için ürküntü vericidir. Katolik, Protestan ve Ortodoks mezheplerine mensup Hristiyan misyo­nerler, bizim araştırdığımız ve içinde yüzlerce çelişki tesbit et­tiğimiz İndileri buralarda köy köy, kasaba kasaba dolaşarak propaganda etmekte, İslâmî bilgilerden yoksun insanları Hris-tiyanlığa davet etmektedirler. Bu misyonerler propaganda yaptıkları halkın fakirliğinden ve cahilliğinden de istifade ede­rek onları Hristiyanlaştırmaktadırlar. Hristiyanlığı kabul etme­leri halinde kendilerine maddi yardım yapılacağı, hatta Avru­pa'ya mülteci olarak götürülecekleri vadedilen bazı insanlar İslâmiyet hakkında da hiçbir şey bilmedikleri için maddi menfaat karşılığında Hristiyanlığı kabul etmektedirler. Bu va-
XXIV
XXV
him durum karşısında kitabımızın Ruscaya çevrilerek eski Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan Müslüman toplulukla­ra dağıtılması ve hile ile Hristiyanlaştırılmâk istenen bu insan­ların uyarılması gerekli hale gelmiştir.
Batı Dünyası için yukarda ileri sürmüş olduğumuz görüş­ler yüzünden, bazı kişilerin bizim, "Avrupa'ya savaş açalım" şeklinde bir çağrı yaptığımızı sanmalarını doğru bulmuyoruz. Dünya siyaseti neyi gerektiriyorsa o yapılmalı, devleti yöne­tenler temkinli davranmalı, hatta tenkide tabi tuttuğumuz Ba-tı'da bize yarayacak iyi ve güzel şeylerin hepsi hiç vakit geçi­rilmeden alınmalıdır. Ancak onların inançları ve inançların­dan kaynaklanan çifte standardlı davranışlarını da bilmeli ve gerekli tedbirleri almalıyız.
Kitabın birinci baskısından rahatsızlık duyan bir başka grup daha var ki, bu grup diğer iki gruptan çok daha farklıdır. Bu gruptaki kişiler Türkiye'deki bazı İlahiyat Fakültelerinde öğretim elemanı olarak çalışan kimselerdir. Bunlardan bir kıs­mına göre biz, încilleri tenkid ederken İncil Tefsirlerine bak­madan bu kitapları eleştirmişiz. Bunlar, belki kitabımızı tam olarak incelemediklerinden, belki de yabancı dil yetersizliğin­den dolayı araştırma esnasında faydalandığımız İngilizce İncil tefsir ve tarihlerini farkedememişlerdir. Kitabın bibliyograf­yasını dikkatle incelemiş olsalardı böyle bir tenkid yapmaya cesaret edemezlerdi.
Kitaba eleştiri yönelten ikinci bir ilâhiyatçı grubuna göre
kitabımız, apolojik bir eserdir ve İslâmiyeti savunmaya yöne­liktir, dolayısı ile bilimsel araştırma hüviyetinden mahrumdur. Onlara göre Türkiye'de bir üniversitede böyle bir kitabın ya­yınlanması büyük bir talihsizliktir, bu kitabın yayınlanması Avrupa Topluluğuna girmeye çalışan Türkiye'nin çabalarını olumsuz yönde etkileyecektir. Herşeyden önce bu kişiler, kul­landıkları "apoloji" kelimesinin anlamını ya tam olarak bilme-
XXVI
mekte veya kelimeyi kasıtlı olarak kullanmaktadırlar. Bir kita­bın apolojik olması için onun bir inancı savunması ve bu inan­ca karşı olan diğer inançları gözü kapalı olarak eleştirmesi ge­rekir. Bizim kitabımız herhangi bir inancı savunmamaktadır. Eğer biz araştırmamızda Kur'an-ı Kerim ile İndileri1karşılaştı­rıp, Kur'an-ı Kerimin İndilerden daha üstün bir kitap olduğu­nu söylese idik, Kur'anı savunduğumuzdan apoloji yapmış olurduk. (Böyle bir karşılaştırmanın yapılmasının gerekli oldu­ğuna da inanmaktayız). Halbuki biz sadece İndilerin senedi ve metni üzerinde bir çalışma yaptık. Kur'an-ı Kerim ve diğer İslâm kaynaklan ile herhangi bir karşılaştırma yapmadan İn­dilerin senet ve metinleri üzerinde yapılan çalışma, peşin hü­kümle yapılmış bir çalışma değildir. İndilerde var olmayan hiçbir şeyi, (bazı müsteşriklerin Kur'an-ı Kerim üzerinde çalı­şırken yaptıkları şekilde) bu kitaplarda varmış gibi gösterme­dik. Eğer bu kitap apolojik bir kitap ise Nöldeke'nin, Goldzi-her'in, M. VVatt'm vb. oryantalistlerin Kur'an-ı Kerim üzerinde yaptıkları bütün çalışmalar apolojik eserlerdir. Adı geçen Batılı bilim adamlarının eserlerini başucu kitabı gibi kullanan bu ki­şilerin, bizim kitabımıza apolojik eser demeleri, onların gerçek niyetlerini ortaya koyar. Bu kişiler, oryantalistlerin Kur'an-ı Kerime ve îslâma yönelttikleri tenkidleri aslı var mı, yok mu hiçbir araştırmaya tabi tutmadan olduğu gibi kabullenmekte ve kendileri sanki birer müsteşrikmiş gibi Batılı hocalarının yö­nelttikleri tenkidleri aynen İslama yöneltmektedirler. Onlara göre herşeyi Batılılar bilir, onlar ne demişlerse bir hikmeti var­dır ve onların dediği mutlaka doğrudur.
Kitabın apolojik mahiyette olduğu, ilmî bir eser olmadığı şeklindeki iddialara karşılık, Genel Kurmay Başkanlığı, Milli Güvenlik Kurulundan kitabın incelenmesini istemiş, Milli Gü­venlik kurulu da akademisyenlerden kurulu bir jüriye kitabı
XXVII
inceletmiş ve jüri kitabın bilimsel metodlarla hazırlanmış İlmî bir eser olduğu yolunda rapor vermiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı da yaptığı inceleme sonunda Lise ve dengi okullarda yürütül­mekte olan misyoner faaliyetlerine karşı, bu okulların öğrenci­lerine kitabı tavsiye etmiştir. Yine Diyanet İşleri Başkanlığı da Yüksek Din îşleri Kuruluna kitabı inceletmiş ve bu inceleme sonunda Diyanet Yaymevlerinde kitabın satılması için karar-vermiştir. Ayrıca 1993 yılında Profesörlüğe yükseltilmemiz için oluşturulan Jüri dosyasına kitap "Başlıca Araştırma Eseri" olarak konmuş, beş kişiden oluşan jüri, eseri olumlu olarak de­ğerlendirmiş ve bizi Profesörlüğe yükseltmiştir.
Kitabın Birinci baskısının üzerinden beş yıla yakın bir sü­re geçmesi yüzünden, ikinci baskıda zorunlu olarak bazı İlâveler yapıldığı gibi, bazı çıkarmalar da yapılmıştır.
Araştırmanın başlangıç safhasında konuyu seçmeme yar­dımcı olan ve akademik çalışmalarımın her döneminde bana her zaman destek olan hocam merhum Prof. Dr. Hikmet Tan-yu'yu ikinci baskı vesilesi ile rahmetle anıyorum. Kitabın bi­rinci baskısının yapılmasından sonra ortaya çıkan dayanılmaz baskılar karşısında beni sonuna kadar destekleyen ve ikinci baskı için teşvik eden ve kısa bir süre önce elim bir trafik kaza­sında kaybettiğimiz muhterem ağabeyim, hocam merhum Prof. Dr. Günay Tümer beyi de minnet ve rahmetle anıyorum.
5.1.1996 Prof. Dr. Şaban KUZGUN
 
 
 
XXVIII
KÎTAB-I MUKADDESTEN SEÇMELER
Matta inciline göre Hz.İsa şöyle söylüyor :
"Yeryüzünde selamet getirmeye geldiğimi sanmayın; ben selamet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır."
Matta,10:34-35
Kitab-ı Mukaddese göre Lut peygamber, kızları ile zina ediyor:
"Lut Tsoar'dan çıkıp dağda oturdu, iki kızı da onunla be­raberdi...O ve iki kızı bir mağarada oturdular. Büyük kızı küçüğüne şöyle dedi: Babamız kocamıştır, bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek İçin memlekette erkek yoktur, gel babamıza şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için onunla yatalım. O gece babalarına şarap içirdiler, büyük kızı girip babası ile yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi: Dün gece babamla yattım, bu gece de ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir, onunla yat. O gece de babalarına şarap içirdiler, küçük kız kalkıp onunla yattı... Lut'un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar."
Tekvin, 10:30-36
XXIX
Luka inciline göre Hz. İsa şöyle buyuruyor :
"Eğer bir kimse bana gelir ve kendi anasına, babasına, karısına, çocuklarına, kardeşlerine, kız kardeşlerine jıatta Jçen^ di canına buğzetmezse benim şakirdim olamaz."
Yine Luka İnciline göre Hz.İsa şöyle diyor :
Luka, 14:26
"Ben dünyaya ateş atmaya geldim, eğer şimdiden tutuş-muşsa daha ne isterim...Dünyaya selamet getirmeye mi geldim sanıyorsunuz? Size derim ki hayır, fakat daha doğrusu ayrılık getirmeye geldim. Çünkü bundan sonra bir evde beş kişi olacak, üçü ikiye, ikisi üçe karşı ayrılacaklar."
Luka, 12:49-52 Eski Ahide göre Davud (A.S.) şunları yapıyor :
"Akşamleyin Davud yatağından kalktı ve evinin damı üzerinde geziniyordu, yıkanmakta olan bir kadını damdan gördü, kadının bakılışı çok güzeldi. Davud kadın hakkında soruşturdu, biri onun Hitti Uriya'nm karısı ve Eliam'm kızı Bat-Şeba olduğunu söyledi. Davud ulaklar gönderip onu getirtti, kadın onun yanma geldi... Davud onunla yattı, kadm evine döndü ve kadm gebe kaldı ve Davud'a gebe kaldığını bildirdi... Davud Yoab'a mektup yazdı ve bu mektubu (Zina etmiş olduğu kadın Bat-Şeba'nın kocası) Uriya ile ona gönder­di. Mektupta, "Uriya'yı şiddetli cenkte ön diziye koyun ve onun yanından çekilin ki vurulsun da ölsün" diye yazdı. Yoab, şehri muhasara altında tutarken yiğit adamların bulunduğunu bildiği yere karşı Uriya'yı koydu. Şehrin adamları Yoab'la cenk ettiler, kavimden, Davud'un kullarından düşenler oldu. Hitti Uriya da öldü... Uriya'nm karısı kocasının öldüğünü işit­ti—Yası geçince Davud gönderip onu evine aldı.."
II. .Sarmıel, 11:2-27
XXX
tncillere göre Hz.İsa, babası ölen öğrenciye şöyle diyor :
"Şakirtlerden bir başkası İsa'ya dedi: Ya rab bana izin ver, önce gideyim ve babamı gömeyim, fakat İsa ona dedi: Benim ardımca gel, ölüleri bırak, kendi ölülerini gömsünler."
Matta, 8:21-22
Hz. İsa, Havarilerine şöyle hakaret ediyor : "    "Ey İmansız nesil! Ne vakte kadar size dayanacağım."
Markos, 9:19
Eski Ahide göre Hz.Yakub'un oğlu Yehuda, gelini ile zina ediyor:
"Yehuda ilk oğlu Er için bir karı aldı ve onun adı Tamar'dı. Yehuda'nm oğlu Er rabbin gözünde kötü idi. ve rab onu öldürdü...Yehuda dostu Adullam'lı Hira ile Timnat'a, sürüsünü kırkanlann yanma çıktı. Tamar'a (Yehuda'nm dul gelini) işte kaynatan sürüsünü kırkmak için Timnat'a çıkıyor diye bildirildi. O da üzerinden dulluk esvabını çıkardı, peçesi ile örtündü ve Timnat yolu üzerinde olan Enaim kapısında sarınıp oturdu... Yehuda onu orada görünce kendisini kötü kadm zannetti, çünkü yüzünü kapamıştı. Yolda onun yanma inip dedi: Rica ederim gel senin yanma gireyim; çünkü onun kendi gelini olduğunu bilmedi. Tamar dedi: Yanıma girmek için bana ne verirsin? Ve o dedi: Sürüden bir oğlak gönderirim. Tamar dedi: Onu gönderinceye kadar bir rehin verir misin? Yehuda dedi: Ne vereyim? Tamar dedi: Mühürünü, kaytanını ve elindeki değneğini. Yehuda onları ona verip yanma girdi... Üç ay kadar sonra Yehuda'ya: Gelinin Tamar zina etmiştir ve o bu zina ile gebe kalmıştır diye bildirildi. Yehuda dedi: Onu çıkarın, yakılsın. Tamar dışarı çıkarıldığı zaman: Bu şeyler kiminse ben bu adamdan gebe kaldım diyerek rehinleri
XXXI
 
kaynatasına gönderdi ve dedi: Bak mühür, kaytanlar ve değ­nek kimindir? Yehuda onları tanıdı...
Tekvin, 38:6-26
-    Yeni Ahide göre Pavlos kötü insanların ve günahkârların öldürülmeleri gerektiğini şu sözlerle açıklıyor : "Bütün haksızlık, kötülük, tamah, şerirlik ile dolmuş olarak haset, katil, niza, hile, huysuzluk   ile dolu, kötülük söyleyenler, zemmamlar, Alla'm menfurları, küstah, kibirli, övünücü, kötü şeyler mucidi, anaya babaya itaatsiz, anlayışsız, sözünde durmaz, tabiî sevgiden mahrum, merhametsizdirler. Bu gibi şeyleri İşleyenler Ölüme müstehaktırlar."
Romalılara Mektup, 1:29-32
Yuhanna İnciline göre Hz. îsa, hayvanlara sopa ile
saldırıyor:
"Yahudilerin feshi yakındı, îsa Yaruşalim'e çıktı. Mabette sığır, koyun ve güvercin satanlar ile sarrafları oturmakta buldu. İplerden bir kırpaç yapıp hepsini, koyunları da sığırları da mabetten kovdu, sarrafların paralarını döktü ve masalarını
devirdi."
Yuhanna, 2:13-15
•     Yuhanna İnciline göre Hz. îsa, insanlara şöyle hakaret ediyor:
"Neden söylediğimi anlamıyorsunuz? Çünkü benim sözümü dinlemiyorsunuz. Siz babanız iblistensiniz ve babanı­zın heveslerini yapmak istiyorsunuz."
Yuhanna, 8:43-44
Kitab-ı Mukaddeste Pavlos, insanları yine şöyle tarif ediyor.
"Bunu bil ki, son günlerde çetin anlar gelecektir. Çünkü
insanlar, kendilerini seven, parayı seven, övünücü, mağrur,
XXXII
küfürbaz, ana babaya itaatsiz, nankör, murdar, şefkatsiz, amansız iftiracı, nefsine mağlup, azgın, iyilik düşmanı, hain, inatçı, kibirli, zevki Allah'tan ziyade seven, takva suretini gösterip onun kuvvetini inkâr edenler olacaklardır. Bunlardan da yüz çevir."
Timoteos'a II. Mektup, 3:1-5
Eski Ahide göre Hz.İbrahim, oğlu İshak'a Kenanlı bir kız alınmasını istememekte ve şöyle demektedir :
"İbrahim.... kölesine dedi: Rica ederim elini uyluğunun altına koy ve göklerin Allah'ı rabbin hakkı için sana yemin verdiririm ki, içinde oturmakta olduğun Kenanlılarm kızların­dan oğluma kadın almayacaksın; fakat benim memleketime ve akrabalarıma gideceksin ve oğlum İshak için bir kadın ala­caksın."
Tekvin, 24:2-4
Eski Ahide göre Hz.îshak da oğlu Yakub'a Kenanlı kız­larla evlenmemesini şöyle tenbih ediyor :
"îshak Yakub'u çağırdı ve onu mübarek kıldı, tenbih edip ona dedi : Kenanlı kızlardan kadın almayacaksın. Kalk Paddan-Aram'a, ananın babası Beutel'in evine git ve oradan ananın kardeşi Laban'm kızlarından kendine kadın al."
Tekvin, 28:1-2
Matta İnciline göre Hz. İsa, Kenanlıları köpek olarak şöyle tasvir etmektedir:
"îsa oradan çıkıp Sur ve Sayda taraflarına çekildi. İşte Kenanlı bir kadın o sınırlardan geldi ve 'Ya rab bana merhamet eyle sen ey Davud oğlui Kızım kötü bir şekilde cine tutulmuş­tur' diye bağırdı. Fakat îsa ona bir söz cevap vermedi. Şakirtle-
XXXIII
ri gelip 'Onu uzaklaştır, çünkü arkamızdan bağırıyor' diyerek İsa'ya yalvardılar İsa cevap verip dedi: Ben İsrail evinin kay­bolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim. Fakat kadın geldi ve 'Ya rab bana yardım et' diye ona tapındı. İsa cevap verip dedi: Çocukların ekmeğini alıp onu köpeklere atmak iyi değildir. Fakat kadın dedi: Evet ya rab, zira köpekler de efendilerinin sofrasından düşen kırıntılardan yerler."
Matta, 15:21-27
İndilere göre Hz.İsa, İsrail ırkından olmayanları şöyle tahkir ediyor:
"Mukaddes olanı köpeklere vermeyin ve incilerinizi domuzların önüne atmayın ki, onları ayaklan altında çiğneme­sinler."
Matta, 7: 6
İndilere göre Hz. îsa şu sözlerle ırkçılık yapıyor : "İsa bu Onİkileri gönderdi ve onlara emrederek dedi: Milletlerin yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiçbirine girmeyin; fakat daha ziyade İsrail evinin kaybolmuş
koyunlarına gidin."
Matta, 10:5-6
Yeni Ahid şu sözlerle köleliği meşrulaştırarak kölelerin efendilerine itaat etmelerini emrediyor : "Boyunduruk altında olan kulların hepsi kendi efendile­rini tam hürmete layık saysınlar, ta ki, Allah'ın ismine   ve talime küfrolunmasm ve iman etmiş efendileri olanlar, kardeş oldukları için onları hor görmesinler, fakat daha ziyade hizmet etsinler; çünkü bu hizmetten istifade edenler iman eyliyen sev­gililerdir."
Timoteos'a I. Mektup, 6:1-2
/or
Yine Yeni Ahide göre kölelik şu şekilde değerlendiriliyı
"Ey hizmetçiler, efendilerinize, yalnız iyilere ve müla­yimlere değil, fakat ters huylu olanlara da tam korku-ile itaat edin- Çünkü eğer birisi haksız yere elem çekerek Allah'a karşı vicdandan ötürü hüzünlere dayanırsa bu makbuldür... İyilik isleyerek elem çekip sabrederseniz, Allah nezdinde bu mak­buldür."
Petrus'un I. Mektubu, 2:18-20
o Yeni Ahide göre köleler ve zayıflar mutlak itaat etmelidirler:
; "Reislere ve hükümetlere tabi olmayı, itaat etmeyi...
onlara ihtar et."
Titus'a Mektup, 3:1-2
Eski Ahide göre Hz. Musa, Mısır'dan çıkarken Yahudile­re, Mısırlıların mallarını çalmalarını şöyle tavsiye ermiştir: "Mısır'dan gittiğiniz zaman eli boş gitmeyeceksiniz,/aka t her kadın komşusundan ve evinde olan misafirden gümüş şeyler, altın şeyler ve esvaplar isteyecek, oğullarınızı, kızlarını­zı onlarla süsleyeceksiniz ve Mısırlıları soyacaksınız."
Çıkış, 3:21-22
° Eski Ahidde hırsızlığın yanısıra faizcilik de şöyle tavsiye edilmektedir:
"Para faizi olsun, zahire faizi olsun, yahut ödünç verilen her şeyin faizi olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya faizle ödünç verebilirsin."
Tesniye, 23:19-20
XXXIV
XXXV
Eski Ahidde hak ve hukuk anlayışı şöyle dile getiriliyor : "Komşunun bağına girdiğin zaman canının istediği gibi doyuncaya kadar üzüm yiyebilirsin, fakat kabına koymaya­caksın, komşunun ekinine girdiğin zaman elinle başakları ko­parabilirsin, fakat komşunun ekinine orak salmıyacaksm."
Tesniye, 23:24-25
İndilere göre Hz. İsa mucize göstererek suyu şaraba çeviriyor:
"Galile'nin Kana şehrinde düğün oldu; İsa'nın anası da orada İdi.İsa ile şakirtleri de düğüne çağırıldı. Şarap eksilince İsa'nın anası ona dedi: Şarapları yok. İsa ona dedi: Kadın benden sana ne? Saatim daha gelmedi... İsa hizmetçilere dedi: Küpleri su İle doldurun ! Onları ağızlarına kadar doldurdular. Hizmetçilere dedi: Şimdi çıkarıp ziyafet reisine götürün. Onlar da götürdüler. Ziyafet reisi şarap olmuş suyu tattığı zaman, onun nereden olduğunu bilmiyordu."
Yuhanna, 2 :l-9
Eski Ahide göre ölmüş hayvan etini satmak caizdir: "Hiçbir leş yemiyeceksin, onu yesin diye şehirlerinde olan garibe verebilirsin, yahut yabancıya satabilirsin. Çünkü sen Allah' rabbe mukaddes bir kavimsin. Oğlağı anasının sütünde
pişirme !"
Tesniye, 14:21
Yeni Ahidde şarap içmek şöyle teşvik ediliyor :
"Artık yanlız su içme ! Miden ve sık sık gelen rahatsızlık­ların İçin biraz da şarap iç !"
Timoteos'a I. Mektup, 5:23
XXXVI
İndilere göre Hz. İsa tükürükle hasta tedavi ediyor :
"Bu şeyleri söyledikten sonra yere tükürdü, tükürükle çamur yaptı, çamuru onun gözüne sürdü ve ona dedi: Git, Siloam havuzunda yıkan! O da gidip yıkandı ve görmekte olarak geldi."
Yuhanna, 9:6-7
İndilere göre Hz. İsa Havarilerin ayaklarını siliyor :
"îsa yemekten kalkıp esvabını bir yana koydu ve bir peşkir alıp kuşandı. Sonra leğene su koyup şakirtlerin ayakla­rını yıkamaya ve kuşandığı peşkirle onların ayaklarını silmeye başladı."
Yuhanna, 13:4-5
İndilerde Hz. İsa'nın laubali tavırları şöyle sergileniyor :
"Şakirtlerden biri sofrada İsa'nın bağrına yaslanmıştı. İsa onu severdi...."
Yuhanna, 13:23
İndilerde Hz.İsa'nm lâubaliliği sadece erkeklere karşı değildir, o kadınlara karşı da laubali ve çok samimî görülüyor:
"Şehirde bulunan bir kadın, bir günahkâr kadın, İsa'nın Ferrisinin evinde sofrada olduğunu öğrenince, bir ak mermer kapta değerli yağ getirip onun ayaklarının yanında arkada durdu, ağlıyarak ayaklarını gözyaşları ile ıslatmaya başladı ve başının saçları ile ayaklarını sildi ve öptü ve değerli yağ ile mesnetti. İsa'yı evine çağıran Ferrisİ, bunu görünce içinden de­di: Bu adam peygamber olsaydı kendisine dokunan kimdir ve
XXXVII
ne çeşit bir kadındır bilirdi... İsa kadına dönerek Simun'a dedi: Bu kadını görüyormusun? Senin evine girdim, ayaklarım için bana su vermedin; fakat o benim ayaklarımı gözyaşları ile ıslattı, saçları ile sildi. Sen bana bir öpüş vermedin, fakat o, geldiğinden beri ayaklarımı durmadan öptü."
Luka, 7:37-45
Markos İnciline göre Hz.İsa Rüzgar ve fırtınayı şöyle azarlıyor:
"Büyük bir kasırga oldu, kayığa dalgalar saldırdı, o derece ki, artık kayık doluyordu. O ise kıçta olup yüz yastığı üzerin­de uyuyordu. Onlar kendisini uyandırıp dediler: Muallim, helak olmamıza aldırış etmiyor musun? O da uyanıp yeli azarladı ve denize 'sus' dedi, yel dindi."
Markos, 4:37-39
İndilere göre Hz.İsa, kendini ayyaş ve obur olarak şu
şekilde takdim ediyor :
"İmdi bu neslin insanlarını neye benzeteyim? Ve neye benzerler? Çarşı meydanında oturan çocuklara benzerler ki, 'Biz size kaval çaldık siz oynamadmız; biz yas tuttuk siz ağla­madınız' diye birbirlerine çağırırlar. Zira vaftizci Yahya ekmek yemiyerek ve şarap içmeyerek gelmiştir, onda cin var diyorsu­nuz. İnsanoğlu yiyerek ve içerek gelmiştir. İşte, obur ve ayyaş adam, mültezimlerin ve günahkârların dostu diyorsunuz."
Luka, 7:31-34
Yeni Ahid dul kadınlar hakkında şu aşağılayıcı tabirleri kullanıyor:
"İyi İşler için hakkında şehadet olunan, bir erkeğin karısı olup altmış yaşından aşağı olmayan dul kadın, eğer çocuklar
XXXVIII
büyütmüş, eğer misafir kabul etmiş, eğer mukaddeslerin ayaklarını yıkamış, eğer sıkıntıda olanlara yardım etmiş, eğer her iyi işin ardınca gitmişse kaydolsun. Fakat daha genç dul' kadınları reddet. Çünkü Mesih'e muhalif olarak nefsanî hevslerine düştükleri zaman evlenmek isterler... Bununla bera­ber evleri gezerek aylak olmayı da öğrenirler, ancak yalnız aylak değil, .fakat üzerlerine düşmeyen şeyleri söyleyerek başkalarının işlerine karışan boşboğaz olurlar."
Timoteos'a I. Mektup, 5:9-15
İndilere göre Hz.İsa, evlenmemeyi, hatta erkeklerin kendilerini hadım etmelerini şöyle teşvik ediyor :
" Ben size derim: Kim zinadan ötürü olmayıp karısını boşar ve başkası ile evlenirse, zina eder; boşanmış olanla da evlenen zina eder. Şakirtler İsa'ya dediler: Eğer erkeğin karısı ile hali böyle ise evlenmek iyi değil, fakat İsa onlara dedi: Bütün insanlar bu sözü kabul edemez, ancak kendilerine verilmiş olanlar kabul edebilir, çünkü anadan doğma hadım vardır ve insanlar tarafından yapılmış hadım vardır, göklerin melekûtu uğrunda kendilerim hadım edenlere de vardır. Bunu kabul edebilen kabul etsin."
Matta, 19: 9-12
Yeni Ahide göre Pavlos kadınlardan uzak durmayı şu pasajla telkin ediyor:
"İmdi yazdığımız şeylere gelince: Adam için kadına dokunmamak daha iyidir."
KorintoslularaI.Mektup,7: 1
XXXIX
Bir diğer pasajda Pavlos kendi bekarlığım örnek olarak göstermekte ve şöyle demektedir:
"Evlenmemişlere ve dul kadınlara diyorum: Benim gibi kalsalar onlar için iyidir."
Korintoslulara I   Mektup, 7 : 8
Bir başka pasajda Pavlos, bekârların kendilerini eşleri ye rine Allah'a adamaları yüzünden daha kârlı çıkacaklarını Şu şekilde açıklamaktadır:
"Kızlar hakkında rabden emrim yoktur, fakat itimada layık olmak için rab tarafından merhamete nail olmuş bir adam olarak rey veriyorum... İnsanın olduğu gibi kalması iyidir. Kadına bağlı mısın? Çözülmeyi arama; kadından çözülmüş müsün? Kadım arama. Fakat evlenirsen günah etmezsin, eğer bir kız evlenirse günah etmez. Fakat böyle kimselerin bedende sıkıntısı olacaktır. Ben sizi esirgiyorum. Ey kardeşler!., vakit kısalmıştır, bundan böyle karıları olanlar, karıları yok gibi, ağlayanlar, ağlamıyor gibi... olsunlar. Çünkü bu dünyanın heyeti geçiyor... Evlenmemiş adam, nasıl rabbi hoşnut etsin diye rabbin şeyleri için kaygı çeker; fakat evlenmiş adam nasıl karısını hoşnut etsin diye dünya İşleri için kaygı çeker... Evlenmemiş olan kadın ve kız hem bedence, hemde ruhça mu­kaddes olsun diye rabbin şeyleri İçin kaygı çeker; fakat ev­lenmiş nasıl kocasını hoşnut etsin diye...kaygı çeker...Kendi kızını evlendiren iyi eder ve evlendirmeyen daha iyi eder."
Korintoslulara I. Mektup, 7:25-38
İndilere göre eli ile günah işleyen elini, ayağı ile günah işleyen ayağını kesmeli, gözü ile günah işleyen ise gö­zünü çıkarmalıdır:
"Eğer elin sürçmene sebep olursa onu kes; senin için hayata çolak olarak girmek, iki elin olarak cehenneme, sönmez
XL
ateşe atılmaktan daha iyidir. Eğer ayağm sürçme         u olursa onu kes; senin için topal olarak hayata girmek   "l? ayağm olarak cehenneme atılmaktan daha iyidir. Eğer gözü sürçmene sebep olursa onu çıkar; senin için bir gözün olarak Allah'ın melekûtuna girmek, iki gözün olarak cehenneme atılmaktan daha iyidir."
Markos, 9:43-47
İndilere göre Hz. İsa, öğrencilerinin temizlik kurallarına riayet etmemelerine aldırış etmemektedir:
"Ferrisiler ve Yaruşalim'den gelmiş olan bazı yazıcılar İsa'nın yanında toplandılar, onun öğrencilerinden bazılarının, murdar yani yıkanmamış ellerle ekmeklerini yemekte olduklarını gördüler. Ferrisiler ve yazıcılar ona sordular: Öğrencilerin niçin ihtiyarların ananesine göre yürümüyorlar ve murdar ellerle ekmeklerini yiyorlar? Onlara dedi... İnsana dışardan her ne girerse onu kirletemez... İnsandan çıkan şeydir ki insanı kirletir."
Markos, 7:1-23
İndilere göre Hz. İsa, ağaçları lanetleyerek kurutuyor :
"Ertesi gün Beytanya'dan çıktıkları zaman İsa acıktı. Uzakta yapraklı bir incir ağacı görüp belki onda bir şey bulurum diye geldi, yanma varınca üzerindeki yapraklarından başka birşey bulamadı; çünkü incir mevsimi değildi. İsa cevap verip ona dedi: Artık hiç kimse senden ebediyyen meyve yemesin... Sabahleyin, yanından geçerken İncir ağacını kökünden kurumuş gördüler."
 
Markos, 11:12-20
XU
Eski Ahidde küfürlü ifadeler şu şekilde yer almaktadır :
"Sen çok oynaşlarla fahişelik ettin, yine de bana dön! Rab diyor: Çıplak tepelere gözlerini kaldır bak, seninle nerede yatmadılar? Sen onlar için çöldeki bedevi gibi yolların kenarın­da oturdun, zinalarınla ve kötülüğünle diyarı murdar ettin."
Yeremya, 3:1-2
Sen güzelliğine güvendin ve şöhretin yüzünden fahişelik ettin, yoldan geçen her adamın üzerine fahişeliklerini dök­tün..kendine renk renk yüksek tepeler yaptın ve onların üzerine fahişelik ettin... bütün mekruh şeylerinde ve fahişelik­lerinde gençliğin günlerini aramadın...Yoldan geçen her ada­ma ayaklarını açtın ve fahişeliklerini arttırdm. Bol etli komşuların Mısır oğulları ile fahişelik ettin ve beni öfkelendir­mek için fahişeliğini arttırdm... Asur oğulları ile de fahişelik ettin, çünkü doymuyordun,.onlarla da fahişelik ettin, yine doymadın... Kildanilerin diyarına kadar fahişeliğini arttırdm, yine bununla da doymadın.. Zina eden, kocasını n yerine ya­bancılar alan bir karısın. Bütün fahişelere hediyeler verirler, fakat sen bütün oynaşlarına hediyeler veriyorsun, fahişelikle­rin için her yandan sana gelsinler diye onlara rüşvet veriyor­sun. Fahişeliklerinde başka kadınlara benzemezsin, çünkü fahişelik etmek için kimse senin ardına düşmüyor."
Hezekiel, 16:15-34
"Zina ve eski şarapla yeni şarap, aklı alır... Çünkü zina ruhu onları saptırdı ve kendi Allahlarından ayrılıp zina etti­ler... Kızlarınız, gelinleriniz zina ediyorlar, fahişelik ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandırmayacağım... Ey İsrail! Sen zina etsen de bari Yehuda suçlu olmasın. Gılgala gelmeyin, Beyt-aven'e çıkmayın... Çünkü İsrail inatçı bir inek gibi inat etti."
Hoşea,4 :11-14
XLII
"Kavmim için kura attılar ve fahişenin ücreti olarak bir erkek çocuk verdiler, içki içsinler diye şarap bedeline bir kız sattılar...."
Yoel,3:3
İndilere göre Hz.İsa tembelliği şöyle teşvik ediyor :
"Size diyorum: Ne yiyeceksiniz, yahut ne içeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için de kaygı çekmeyin."
 
Matta, 6: 25
"İsa Öğrencilerine dedi: Ne yiyeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygı çekmeyin. Çünkü hayat, yiyecekten; beden, giyecekten daha üstündür. Kargalara bakın! Onlar ne ekerler, ne de biçerler, ne kilerleri ve ne de ambarları vardır, Allah onları besler, sizler kuşlardan ne kadar daha değerlisiniz? "
Luka, 12:22-24
"Yine size derim: Devenin iğne deliğinden geçmesi, zen­gin adamın Allah'ın melekûtuna girmesinden dahakolaydır."
Matta, 19:24
"Yer yüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin ki, orada güve, pas yeyip bozar ve orada hırsızlar delip girerler ve çalarlar. Fakat kendinize gökte hazineler biriktirin ki, orada ne güve, ne de pas yeyip bozar ve hırsızlar orada ne delerler, ne de çalarlar."
Matta, 6:19-20
"Bunun için sizden her kim bütün varından böylece vazgeçmez ise benim şakirdim olamaz."
Luka, 14:33
XLIII
Yeni Ahide göre akılsız olmak, akıllı olmaktan daha iyi dir: 'Allah hikmetlileri utandırmak için dünyanın akılsız şeylerini seçti, Allah kudretli şeyleri utandırmak için dünyanın zayıf şeylerini seçti."
Korintoslulara I. Mektup, 1:27
"Kimse kendi kendisini aldatmasın. Eğer bir kimse aranız­da bu dünyada kendisini hikmetli sayarsa, hikmetli olmak için akılsız olsun. Çünkü bu dünyanın hikmeti, Allah'ın indinde akılsızlıktır."
Korintoslulara I. Mektup, 3:18-19
İndilere göre çarmıha gerildiği sırada Hz.İsa, Allah'a
şöyle isyan etmiştir:
"Üçüncü saatti, onu haça gerdiler, onun üzerinde suç yaf­tası: 'Yahudilerin kralı' diye yazılmıştı. Biri sağında, biri solunda iki haydudu onunla beraber haça gerdiler. Geçenler' Vay! sen ki mabedi yıkar, üç günde yaparsın, haçtan inerek kendini kurtar' diye başlarını sallayıp ona söverlerdi. Aynı saatlerde başkâhinler, yazıcılarla eğlenerek dediler: O, başkala­rını kurtardı, kendisini kurtaramıyor...Altıncı saat olunca, bütün yer üzerine dokuzuncu saate kadar bir karanlık çöktü. Dokuzuncu saatte İsa Yüksek sesle bağırdı : Eloi, Eloi ! Lama sabaktani, ki tercüme edildiğinde, 'Allah'ın, Allah'm! Niçin beni bıraktın?' demektir."
Markos, 15:25-34
 
 
XLIV
GİRİŞ
r Hristiyanlık, Hz. İsa'nın (1) getirmiş olduğu dinin adıdır ve Hristiyan kelimesi Yunanca "Hristos"dan gelmektedir. İHristos'un Arapça karşılığı "Mesih" kelimesidir. Mesih keli­mesinin anlamı hakkında çeşitli yorumlar yapılmaktadır. Ba­zılarına göre bu kelime, İbraniceden alınmış olup "mübarek" ma'nasına gelmektedir. Diğer bazı araştırmacılar, kelimenin "çok seyahat eden" ma'nasına geldiğini, Hz. İsa'nın Orta Do-ğu'da çok seyahat etmesi sebebi ile ona bu İsmin verildiğini ileri sürmektedirler. Yine bazı araştırmacılar bu kelimenin halk İbranicesinde "efendi" ma'nasını ifade ettiğini ileri sürer­ken, başka bir grup araştırmacı, "Mesih" kelimesinin "zeytin­yağı ile yağlanan" anlamına geldiğini, zeytinyağı ile yağlan­manın Hıristiyanlıkta çok önemli bir dinî merasim olduğunu ifade etmektedir(2). Bu kısa açıklamadan şu sonucu çıkarabili­riz. Yunanca olan Hristos veya kısaca Hrist kelimesinin Arap­ça karşılığı Mesih olduğu gibi, yine Yunanca Hristiyan kelimesinin Arapça karşılığı Mesihî kelimesidir. Hrist ve
1)        İsa İsmi, İslâm dünyasında yaygın olarak kullanılan bir isim olup, ke­lime İbranİce "Yeşua", veya Süryanİce "Yeşu"dan alınmıştır. Bkz.AbdüImelik Halfu't-Temimî, et-Tebşirfi'l- Mıntıkati'l-Halici'l-
Arabî, Kuveyt, 1982, s.23
2)        Abdülmeljk Halfu't-Temimî, a.g.e., s.26
45
Mesih kelimeleri ile kastedilen kişi Hz. İsa'dır. Böyle olunca yrİŞtiyan veyaı Mesihî ^denilince anlaşılan ma'na, Hz. İsa'yı takib eden, onun ortaya koymuş olduğu iman ve _amel_gren-siplerini benimseyen, yani Hz. İsa'ya tabi olan kimsedir.
Başta Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler olmak üzere İslâm kaynakları, Hristiyanlık ve Hristiyanlar hakkında genellikle "Nasraniyye" ve "Nasârâ" kelimelerini kullanmak­tadırlar. Kur'an ve Hadiste daha çok bu ifadeler kullanıldığı halde, Türkçede Nasrani ve Nasârâ kelimelerinden ziyade, Yunan menşeli Hristiyan kelimesinin kullanıldığı bir gerçek­tir. İslâm kaynaklarının Nasrani ve Nasârâ kelimelerini kul­lanmasına, Hz.îsa'nm Filistin'deki Nasıra kentinden olması sebep olarak gösterilmektedir. Bu durumda Nasrani, Nasıralı İsa'ya tabi olan kimse anlamına gelmiş oluyor.
Bundan 1996 sene önce dünyaya gelmiş olan Hz. İsa'ya, kendisi dünyada iken pek az kişi iman etmiş olmakla beraber, onun dünyadan ayrılışından kısa bir süre sonra, kendisine tabi olanların sayısı artmaya başlamış ve M.S. dördüncü yüzyılda tebliğ etmiş olduğu din, bir devletin resmî dini haline gelmiştir. Başlangıçta daha çok fakirlerin, kölelerin, işçilerin ve alt tabakadan diğer insanların rağbet ettiği bir din durumunda olan Hristiyanlık, bir süre sonra şekil değiştire­rek üst tabakanın ve devlet yöneticilerinin itibar ettiği bir din haline gelmiştir. Hz. İsa'dan sonra Havariler ve onların öğrencileri tarafından yayılmak istenen Hristiyanlığm, bu yayılma faaliyetlerine uzun süre devlet yöneticileri ve üst tabakadan kimseler engel olmaya çalışmışlar, zaman zaman Hristiyanhğı yaymak isteyen bu kişilere zulüm ve işkenceler yapmışlar ve onları öldürmüşlerdir. Uzun süre üst tabakanın girmeye tenezzül etmediği bu din, üç dört asırlık bir zaman
46
zarfında büyük bir güce kavuşmuştur. Bunu gören bazı devlet yöneticileri, bu gücü siyasi açıdan kendi çıkarları doğ­rultusunda kullanmak amacı ile birdenbire tavır değiştirerek Hristiyanlara bir takım imtiyazlar vermiş ve böylece büyük Hristiyan kitlelerini arkalarına almaya çalışmışlardır. Başta Kostantin olmak üzere bazı imparatorlar ve krallar, Hristiyan-ları kendi siyasî amaçlarına alet etmek için Hristiyanhğı kabul etmiş görünmüşlerdir.
Hristiyanlık ilk yüzyıllarda genellikle Roma imparator­luğu sınırları dahilinde yayılmaya çalışmıştır. Bu dönemlerde Yahudiler, kendi dinlerini kendi ırklarından olmayanlara benimsetmek için fazlaca gayret göstermemekte idiler. Putpe­rest Roma'da yayılma gayesi güden başka herhangi bir din olmadığı gibi, mevcut putperestlik, imparatorlukta yaşayan halkın ma'nevi ihtiyaçlarını tatmin etmekten uzak ve çok il­kel bir durumda idi. Ayrıca Anadolu ve çevresinde görülen Sır Dinleri, sıkı bir şekilde gizliliğe riayet ediyor ve hiçbir şekilde alenî bir yayılma faaliyetinde bulunmuyorlardı. O devirlerde dünyada mevcut olan yayılmacı dinlerden hiçbiri de Roma imparatorluğu topraklan içinde görülmüyorlardı. İşte bu ortam içinde ortaya çıkan ve yayılma faaliyetlerine başlayan Hristiyanlık, kısa sürede büyük başarılar elde etti. Önce Roma imparatorluğu topraklan üzerinde yayılan bu din, bir süre sonra imparatorluk hudutlarını aşarak Avrupa, Asya ve Afrika'da mevcut devletlerin topraklarına nüfuz etmeyi başardı. Bu uygun ortam, yayılmayı hızlandırmakla birlikte, bunun çok rahat bir şekilde gerçekleştiğini söylemek -mümkün değildir. Bilhassa Hz.İsa'dan sonraki ilk yüzyıl, v rahat bir dönem değildi. Dönemin Roma imparatorları, Hris­tiyanlığm hızla yayılmasını kendi tahtları için büyük bir tehlike olarak görmüş ve bu dini ortadan kaldırmak için her
47
yola başvurmuşlardır. Hz.İsa'nın mesajını yaymak için gece gündüz durmadan faaliyet gösteren Havarileri ve onların öğ­rencilerini sıkı şekilde takib eden devlet yöneticileri, bunların büyük bir kısmını, faaliyetlerini engellemek için öldürmüşler­di. İlk asırda başlayan işkence ve zulüm, ikinci ve üçüncü yüzyıllarda artarak devam etmişti. Öyle ki, o devirlerde yapılan kiliselerin bir kısmı, takibattan korunmak gayesi ile yer altlarına, mağara oyuklarına ve ormanların içinde tenha yerlerde inşa edilmişti. Bütün bu zulüm, işkence ve baskılara rağmen Hristiyanlık, gitgide güçlenmiş ve dördüncü yüzyılın ortalarında büyük bir kuvvet olarak ortaya çıkmıştır.
Zulme uğradıkları sıralarda devamlı olarak baskı ve işkencelerden şikayet eden Hristiyanlar, dördüncü yüzyıldan itibaren saraylara nüfuz ederek imparator- ve kralları etkile­meye başlamış ve onların güçlerinden azami şekilde faydala­narak dinlerini yaymaya devam etmişlerdir. Ancak, daha önce kendi çektiklerini çabucak unutarak kendi davetlerini kabul etmeyen insanlara devlet eli ile işkence etmekten de geri kalmamışlardır. Hristiyanlar, bir yerde iktidarı ele geçirir geçirmez kendilerine karşı gelen ne varsa hepsini birden imha etmekten asla çekinmemişlerdir. Hristiyanlar, Hristiyanhğı kabul ettirmek istedikleri insanlardan, kendi davetlerine uy­mayan ve bu dini kabul etmeyenlerin itirazlarına asla taham­mül edememiş ve onları acımasızca yoketmişlerdir.
t' Dördüncü yüzyıldan itibaren Hristiyanhğı kabul ettirme­de cebir ve şiddetin kullanılması Kilise tarafından meşru kabul edilmiş, Hristİyanlığa zorla sokulmak istenen kişilerin, bu isteği reddetmeleri halinde onlara ne gibi işkencelerin tatbik edileceği dahi tesbit edilmiştir. O devrin Hristiyan mantığına göre, bir insanın Hristiyanhğı kabul etmeden
•18
yaşamasından ölmesi daha iyidir, dolayısı ile Hristİyanlığa girmeyi reddeden, çeşitli işkence ve zulüm metodlarının uy­gulanmasına rağmen, bu dine girmemekte direnen insanları öldürmek, onların yaşamalarına müsade etmekten daha iyi­dir. Bu insanları öldürmek aslında onlara iyilik etmektir. Do­layısı ile kendi davetlerine İcabet etmeyenleri öldürmek, Hris­tiyan mantığına göre sevap olarak kabul edilmiştir(3).
Hristiyanlığm karşısına yayılma faaliyeti gösteren bir dinin çıkmaması, o dönemde mevcut olan putperestliğin in­sanları manevî yönden tatmin etmekten aciz oluşu, Hristiyan-ların dinlerini kabul ettirme hususunda her yola başvurmaları ve her şeyi mubah saymaları, bu dinin bilhassa Avrupa'da hızla yayılmasına sebep olmuştur. Kısa sürede dünyanın en büyük dini haline gelen Hristiyanlık, yedinci yüzyılın başlarına kadar çok rahat bir şekilde gelişmeye devam etmiştir. Ancak bu yüzyılın başında ciddi bir rakiple karşı karşıya kalan Hristiyanlığm ilerlemesi birdenbire durmuş, hatta gerilemeye başlamıştır. Hristiyanlığm karşılaşmış olduğu bu rakip İslâmiyet idi. Yedinci yüzyılın başında îslâmiyetin ortaya çıkışı ile beraber Hristiyanlık, bilhassa Asya ve Afrika'da büyük bir darbe yemiş, kısa sürede kendisinin doğduğu bölge olan Orta Doğu'dan tamamen silinmiştir. Müslüman devletlerin siyasî ve askerî bakımdan üstün bir durumda olmaları, Hristiyanların İslâm toprakların­da cebir ve şiddet kullanmalarına engel teşkil etmiştir. İnanç ve amel noktasından îslâmiyetin Hristiyanlıkla mücadele edebilecek kapasitede olması da, ikna yolu ile Hristiyanlaştır­ma silahını onların elinden almıştır.
3) Joachİm KahI, The Misery ofChristianity, Trans. by N.D. Smith, Eng-land, 1971, p.44; Benjamin Z. Kedar, Crusade and Mission, New Jersey, 1984, p.185
49
Başta Kudüs ve Şam olmak üzere bir kısım Bizans topraklarının Müslümanların eline geçişi, Hristiyan dünyasın­da ciddî endişelere sebep olmuş ve îslâm dünyası karşısında düşülen kötü duruma son vermek için acil tedbirlere başvu­rulmuştur. Bu cümleden olmak üzere Hristiyanlar, Kudüs'ü kurtarmak ve kutsal toprakları geri almak için büyük bir ordu kurarak Haçlı Seferleri düzenlemeye başlamışlardır. Hristi­yanlar, Haçlı Seferlerine paralel olarak kendi dinlerini yay­mak üzere dünyanın çeşitli yerlerine misyonerler göndermiş­ler ve İslâm ülkeleri ile başlattıkları silahlı mücadeleyi misyoner faaliyetleri ile de desteklemişlerdir. Misyonerlerin bilhassa müslümanlar arasında başarılı olabilmeleri için, Kilise onlara Arapça ve îslâmî ilimler öğretmeye başlamıştır. Haçlı Seferlerinin başarısızlıkla neticelenmesi sonunda, Hristi­yan Kilisesi bütün gücünü tekrar misyoner faaliyetleri üzerin­de yoğunlaştırmıştır.
Sıcak savaş yerine, misyonerler kanalı ile hem Hristi-yanlığı yaymak, hem de kaybedilen toprakları geri almak düşüncesi, dünyanın dört bir yanma yayılmış geniş bir misyoner teşkilatının kurulmasına sebep olmuştur. Misyoner faaliyet.eri her ne kadar müslüman ülkelerin topraklarında fazla b şan sağlayamadı ise de, dünyanın diğer yerlerinde özellik e putperestler arasında oldukça başarı sağlamıştır. Dünya la Hristiyan nüfusunun artarak bütün dinler arasında birinci sırayı alışının arkasında yatan gerçek faktör, misyoner teşkila iarının bu yoğun çalışmalarıdır. Haçlı Seferleri sırasın­da olduğu gibi, daha sonraki savaşlarda da misyonerler, Hris­tiyan ordularla birlikte çalışmış ve bu orduların adeta öncü kuvveti görevini ifa etmişlerdir. Bugün Hristiyanların dünya­daki toplam nüfusu bir milyardan fazladır. Avrupa, Amerika ve Avusturalya'da çoğunluk durumunda olan Hristiyanlar, Asya ve Afrika'da azınlık olarak varlıklarını sürdürmektedir.
50
Günümüzde dünyada örgütlü ve düzenli olarak yayıl­ma faaliyeti gösteren yegâne din Hristiyanlıktır. İslâm ülkelerinin, İçinde bulundukları acıklı durum sebebi ile Müs­lümanların, bırakınız Müslüman olmayanlar arasında İslâmi-yeti yayma faaliyeti göstermelerini, onlar Müslüman çocukla­rına dahi tslâmiyeti öğretmekten acizdirler. Budizm vb. yayılma gayesi güden bazı dinlerin de Hristiyanlarınki gibi, yaygın bir misyoner teşkilatı mevcut değildir. '
Dünyanın her tarafını kaplayan geniş bir misyoner ağı­na sahip olan Hristiyanlık, yayılmak için eskiden olduğu gibi her türlü vasıtayı meşru görmekte ve her yola başvurmakta­dır. Hristiyan misyonerleri dünyanın dört bir yanında her türlü tehlikeyi göze alarak faaliyetlerini sürdürmektedirler. Hristiyanlık, günümüzde sadece misyoner teşkilatları ile pro­paganda edilmemekte, Hristiyan ülkeler, çeşitli basın ve yayın vasıtaları ile de dinlerini propaganda etmektedirler. Bilhassa radyo, televizyon, sinema, tiyatro, gazete, dergi ve mecmua gibi basın ve yayın araçları ile yürütülen Hristiyanlık propagandası, bazen misyonerlerin yaptığı propagandadan daha başarılı sonuçlar   vermektedir. Hristiyan yapımı bazı flim ve televizyon dizilerinde bazen açık açık Hristiyanlık propagandası görülmekte, Kilise ayinleri sık sık sahneye getirilerek rahipler dünyanın en şefkatli ve iyilik sever insan­ları olarak takdim edilmektedir. Bu tür sahneler, dizilerde sıkça gösterildiği gibi, sinema ve tiyatro eserlerinde de aynı motifler sistemli bir şekilde işlenmektedir. Bununla her ne kadar "Gelin Hristiyan olun" türünden bir propaganda yapıl-iniyorsa da, takip edilen metod, belki o tür propagandadan daha tesirli olmaktadır.
Dua ve ibadet ihtiyacını hissettiği zaman kendi dinine göre nasıl dua ve ibadet edeceğini bilemeyen kimselerin, özellikle radyo, televizyon gibi yayın araçlarından büyük öl-
51
çüde etkilenen küçük çocukların, kiliselerdeki ayin, nikah vb. sahnelerden etkilenmemeleri mümkün değildir. Hatta bu sah­nelerin etkisi altında kalan küçük çocukların ^arnan zaman Hriştİyanlar gibi haç çıkardıklarına ve dua ettiklerine şahit ol­maktayız. Çeşitli Hristİyan mezheblerine bağlı radyo istas­yonları, dünyanın dört bir yanma Hristiyanlığı tanıtıcı yayın-lar_yapmakta, Hristiyan olmayan insanları kendi dinlerine çe­kebilmek için her türlü gayreti göstermektedirler.
Batıjıülkelerce,. geri kalmış ülkelere yardım amacı ile bu ülkelerde kurulan hastane, okul, fabrika vb. müesseselerin
kilit noktalarına genellikle mutaassıp Hristiyanlar yerleştiril­mekte, bu kişiler Hristiyanlığı yayma hususunda o bölgede faaliyet gösteren misyoner örgütleri ile ortak hareket ederek zamana ve şartlara göre faaliyetlerini yürütmektedirler.
Avrupa'nın muhtelif ülkelerinde işçi olarak çalışan Müs­lüman Türklere, Kilise rahipleri tarafından sürekli olarak Hristiyanlığa katılma çağrıları yapılmakta, çağrıya uyanlara kaldıkları ülkelerde her türlü kolaylık Kilise tarafından sağ­lanmaktadır. Ayrıca Kilise tarafından yılın belli günlerinde Hristiyan olmayanları Hristiyanlaştırmaya yönelik konferans­lar düzenlenmekte, bu konferansa katılmaya razı olanlar için işyerlerinden izin alınmaktadır.
Hristiyanlığın dayandığı ana kaynak Kitab-ı Mukaddes olduğu için, Hristiyanlık propagandasında esas ağırlık bu .kitaba verilmektedir. Dünyada en çok basılan ve dağıtılan ki­tap, Kitab-ı Mukaddesdir. Dünyanın her yerine bine yakın dil ve lehçeye tercüme edilerek dağıtılan Kitab-ı Mukaddesin(4)f
4) Kitab-ı Mukaddesin muhtelif dillere tercüme edilişi ve matbaalarda basılışı iie İlgili olarak bkz. The Gospel in Many Tongues, London, 1965
52
gerek tercüme edilmesinde ve gerekse basım ve dağıtımında Hristiyan devletlerin ekonomik ve siyasi destekleri vardır. Yılhk tirajı milyonla ifade edilen ve en ilkel kabile dillerine dahi tercümesi yapılarak dağıtılan bu kitabın muhtevası nedir, ne zaman yazılmıştır, nasıl toplanarak bir araya getirilmiştir? Denildiği gibi bu kitap gerçekten bir rehber midir, insanlığa gerçek bir kurtuluş sunmakta mıdır?
Avrupa Topluluğuna giriş için her türlü gayretin gösterildiği şu günlerde, topluluğa   üye olan ülkelerde ciddi bir endişe ortaya çıkmıştır. Bu endişe bir yetkilinin ağzından, "Siz Müslümansmız, biz Hristiyanız, biz sizi kabul edemeyiz" sözleri ile ifade edilmiştir. Bu kişi aslında "Eğer Avrupa topluluğuna girmek istiyorsanız önce İslâmiyeti terkedin ve Hristiyanlığa girin" demek istemiştir. Müslüman bir ülkenin böyle bir topluluğa girişini bir türlü mantığı kabul etmeyen bu Batılının, ne kadar tolerans ve hoşgörü sahibi olduğu da ortaya çıkıyor. Baü, Türk milletini Hristiyan kültürü potasın­da eritmeden onu kendi bünyesine almak istememektedir. Biz ise işin sadece   ekonomik yanını   düşünerek, bu topluluğa girmekte ısrar etmekteyiz. Biz, bu topluluğa girdiğimizde dünyanın her tarafında faaliyet gösteren ve propagandada çok usta olan Hristiyan misyonerlerinin, serbest dolaşım hakkından faydalanarak ülkemizde serbestçe ve açık şekilde propaganda faaliyetlerini yürüteceklerini hesaba katmamak­tayız. Şimdiye kadar ülkemizde sınırlı olarak yürüttükleri propaganda faaliyetleri ile evlerin kapılarının altından atılan Hristiyanlığa davet broşürlerinin dağıtımı ve yabana okullar­da çalışan bazı Hristiyan hocaların Kitab-ı Mukaddes propa­gandaları daha da artacak, şimdiye kadar yurt dışındaki işçilerimize tertiplenen çadır konferansları, bundan böyle Türkiye'de bizlere de düzenlenebilecektir. Yurt içinde ve dışında Türk insanına yöneltilen ve bundan sonra daha da
53
artarak yöneltilecek olan Kitab-ı Mukaddes ve Hristiyanlık propagandasına karşı, bunlar hakkında doğru bilgileri ortaya koymak bir görev olmaktadır. Ancak, bu görevi bir karşı propaganda niteliğinde değil, aksine tarafsız bir şekilde, ana kaynaklara dayanarak, ilmî prensipler çerçevesinde yapmak gerekir.
Biz, bu araştırmamızda Hristiyan kültürünün ana kay­nağı durumunda olan Kitab-ı Mukaddesi, özellikle încilleri ele alıp, zaman zaman kendi kaynaklarına da başvurmak sureti ile inceleyeceğiz. Bu kitaplar ne zaman, kimler tarafın­dan yazılmıştır? Bunlar ilk yazıldıkları gibi muhafaza edilebilmişler midir, yazarları belli midir? Bu kitapların muh­tevaları nedir? Bunlardaki bilgiler yirminci yüzyılın gerçeklerine uygunluk arzediyor mu? Bilhassa dört ayrı yazar tarafından kaleme alınan İncil nüshalarında farklılık var mıdır, şayet varsa bu farklılık esasta mı, yoksa teferruatta mıdır? Amacımız karşı propaganda niteliğinde Hristiyanlığa veya Kitab-ı Mukaddese reddiye yazmak değildir, sadece propagandası yoğun olarak yapılan ve insanlarımıza direkt olarak yöneltilen bir inancın ana kaynağını, tarafsız bir şekilde ele alıp tanıtımını yapmak ve onu incelemektir. Nitekim bir çok Batılı Hristiyan oryantalist, Islâmiyeti ve Kur'an-ı Kerimi ele alıp incelemektedirler. Bizim bu tür ya­pacağımız bir çalışma üzerinde aşırı hassasiyet gösteren ve bilimsel tarafsızlık ilkesine riayet edip etmediğimizi sıkı sıkıya kontrol eden bazı Batılı araştırmacılar, kendilerinin İslâmiyet üzerinde yaptıkları araştırmalarda, bizden istedikle­ri tarafsızlığa riayet konusunda fazla titiz değildirler. Bunların bir kısmı, kendi koymuş oldukları prensipleri ihlal ederek, hislerinin ve inançlarının etkisi altında kalmaktadırlar. Bunlar, İslâm kaynaklarında mevcut olan, ama işlerine gelmeyen bazı delilleri rahatlıkla gözardı etmekte, bazı bilgi
54
ve delilleri de eksik olarak almakta, dolayısı ile yanlış sonuç­lara ulaşmaktadırlar(5). Biz, bu araştırmamızda kaynaklar bize ne veriyorsa onlara kesinlikle bağlı kalacağız, delilleri görmezlikten gelmeyecek ve eksik olarak kullanmayacağız.
Yapmış olduğumuz bu araştırmada ele alıp zaman zaman kendilerinden örnekler verdiğimiz İndiler şüphesiz Allah'ın İsa'ya vahyetmiş olduğu gerçek İncil değildir. Çünkü İslama göre bu kitap tahrif edilmiş ve aslı yok olmuştur. Dolayısı ile muharref İndilere yöneltilen tenkidler, bu kitapların tahrif edilmemiş aslı olan İncile asla şamil değildir . İlerde geniş bir şekilde görüleceği üzere bugün elde mevcut olan bu kitaplar, Hz. İsa'dan asırlarca sonra kaleme alınmış olup bu kitaplar-daki sözlerin büyük bir kısmının Hz İsa ile hiçbir ilgisi yoktur. İndilerde bu peygamberle ilgili olarak .verilen haberlerin bü­yük bir çoğunluğunun da onunla hiçbir İlgisi mevcut değildir. Yapmış olduğumuz bu araştırmada bazı okuyucularımızın yanlış bir kanaate kapılmasını önlemek için böyle bir açıkla­ma yapmayı gerekli bulduk.
İslama göre Hz. İsa bir resul ve nebidir, Allah'tan almış ol­duğu vahyi insanlara ulaştırmıştır, o, hatadan masundur, kendisinden tevhide aykırı hiçbir şeyin sadır olması müm­kün değildir. Bugün elde mevcut olan İndilerde ona isnad edilen fiil ve sözlerin büyük bir çoğunluğu ona yapılmış olan itham ve iftiralardan ibarettir. Bu peygamberin ve ona vahye-dilmiş olan kitabın bu itham ve isnadlarla hiçbir alâkası yok­tur. Bunlar, Hristiyanlar tarafından daha sonraları ortaya atıl­mış ve büyük bir kısmı hayal ürünü olan şeylerdir.
 
 
 
 
_5) Şaban Kuzgun, İslâm Kaynaklarına göre Hz-İbrahim ve Haniflik, Ankara,    1985,s.l46
55
BİRİNCİ   BÖLÜM
KİTAB-I   MUKADDES NEDİR?
A - KİTAB-I MUKADDES SÖZÜNÜN ANLAMI:
< Hristiyanlann kutsal kitabına, Türkçede Kitab-ı Mukad­des adı verilmektedir. Kelimenin Arapça karşılığı "el-Kitabu'l-Mukaddes" olup, bu ismin menşei Yunanca "Bible" kelimesi­dir. Yunanca cemi müennes (çoğul dişil) olan "Ta Biblia", kutsal yazmalar ma'nasını ifade etmekte olup, Hıristiyanların kutsal kabul ettikleri rulo şeklindeki bütün yazma kitaplara isim olarak verilmekte idi. Ta Biblia'nın tekili, "To Bibliov" dur. İlk önceleri kelime, Yunancadaki çoğul şekli ile kullanılır­ken, sonraları Latinceye tekil olarak intikal etmiştir. Diğer Batı dilleri, kelimeyi Latinceden aldıkları şekli ile "Bible" biçiminde kullanmaktadırlar. İngilizcede "Holy Bible", Fransızcada "La Sainte Bible" şeklinde tekil olarak kullanılan bu ismin yerini tutmak üzere, zaman zaman çoğul kalıbı ile "Holy Scriptu-res" (Kutsal Yazmalar) tabirinin de bir deyim olarak kullanıl­dığını görmekteyiz.
Bugün Bible veya Türkçe karşılığı olarak Kitab-ı Mukad­des denildiğinde anlaşılan ma'na, Hristiyan Kilisesinin resmi­yet atfettiği ve kanuni otorite olarak kabul ettiği bütün kutsal
56
yazmalar koleksiyonudur. Bu kolleksiyonun sınırı muhtelif devirlere göre değişmiştir. Kilisenin meşru kabul ettiği yazmalar koleksiyonunun ihtiva ettiği kitapların sayısı, muh­telif Hristiyan mezheplerine göre birbirinden farklı olduğu gibi, değişik zamanlarda bir tek mezhebe göre de farklılık vardır(l). Mesela M.S. dördüncü yüzyılda bir mezhep, Yeni Ahidde yer alan kitapların sayısını yirmiüç olarak kabul et­mişken, aynı mezhep bir kaç asır sonra bu sayıyı yirmi yedi'ye çıkarmıştır. Hristiyanların kutsal yazmalar kolleksyonu olarak adlandırılan Kitab-ı Mukaddesin içinde yer alan yazmalar, iki kısma ayrılmaktadır: Yeni Ahid ve Eski Ahid(2).
Bazı araştırmacılar Yeni ve Eski Ahid içinde yer alan yazmaların başlangıçta kutsal bir kitap ortaya koymak amacı ile yazılmadıklarını, ancak daha sonraları bunların kutsal kitap hüviyetine büründürüldüklerini ifade etmektedirler(3).
Kur'an-ı Kerim, Hristiyanlann kutsal kitabı olarak sadece bir încilden bahseder ve Hz. İsa'ya vahyedilen bu İncilde Hristiyanlann tahrifat yaptıklarını belirtir. Kur'an, Yeni ve Eski Ahidden müteşekkil bir Hristiyan kutsal kitabından bahsetmediği gibi, birden fazla İncil nüshasının varlığından da sözetmez, sadece tekil olarak bir tek încilden bahseder ve
1)        F. W. Beare, Bible, İ.D.B., V.I., New York, 1962, p. 407 ; W. Sanday, Bible, E.R.E., V.I, New York, 1951, p.562-579 ; Frederick C. Grant, Bible, The Encyclopedia Americana, V.III, Danbury, 1980, p. 647-655
2)        Eski Ahide İngilizce "Old Testament", Fransızca " Vancien Testament"ve Arapça "el-Ahdul-Atîk" ismi verilmektedir. Yeni Ahide ise, İngilizce "New Testament", Fransızca" Le Nouveau Testamenf've Arapça "el-Ahdul-Cedîd" adı verilmektedir.
3)        W. Sanday, a.g.md.,s. 562-579
57
onda Hristiyanların tahrifat yaptıklarını belirtir. Ayrıca, Kur'an-i Kerimde Hz. İsa'nın Havarilerinin ve onların öğrenci­lerinin yazmış oldukları mektuplardan ve diğer eserlerden hiçbir şekilde bahsedilmez. Dolayısı ile İslâmî inanca göre Dört İncil yoktur, Hz. İsa'ya Allah tarafından vahyedilmiş tek bir İncil vardır. Bu İncilin, Havarilerin ve onların öğrencileri­nin kaleme aldıkları İncil adı verilen hatıra kitapları ile bir il­gisi yoktur.
 
 
 
 
 
 
 
58
B - KİTAB-I   MUKADDESİN TASNİFİ :
Daha önce belirtildiği üzere Hristiyanlann kutsal kitabı iki ana kısma ayrılmaktadır: Yeni Ahid ve Eski Ahid. Hristi-yanlara göre onların kutsal kitaplarının bu şekilde iki kısma ayrılışının temel ölçüsü, bu kitapların Hz. İsa'dan sonra veya önce ortaya çıkışına bağlıdır. Bilindiği üzere Hristiyanlığm merkezinde Hz. İsa yer almaktadır. O, bu dine göre bir peygamberden daha ileri derecededir ve ilâhlık mertebesin­dedir. O, baba Allah'ın yer yüzünde insan kisvesine bürün­müş bir şeklidir ve yaratıcı baba Allah'ın oğludur. Yaratıcı Allah'ın oğlu, oğul Allah olarak o, baba Allah'ın hükmünü icra etmek üzere yer yüzüne inmiş, bir anadan insan suretinde dünyaya gelmiş, dünyada yaşamış ve insanlığı kurtarmak üzere acı çekerek dünyadan ayrılmıştır. Bazı öğrencileri, onun dünyaya gelişini, yaşayışını, ızdırap çekerek dünyadan ayrılı­şını, dünyada kaldığı sırada söylemiş olduğu sözleri ve yapmış olduğu işleri kaleme alarak yazmışlardır. Hz.îsa'nın dünyadan ayrılışından bir süre sonra, onun hayatını ve sözlerini ihtiva eden bu yazılar, kutsal kitaplar olarak kabul edilmeye başlanmıştır. İşte Hz.İsa ile birlikte ortaya çıkan, onun dünyadan ayrılışından bir süre sonra küçük kitaplar ve mektuplar halinde telif edilen bu yazmalara, Hristiyanlar "Yeni Ahid" adını vermektedirler.
Hristiyanlar, Hz.İsa'dan sonra ortaya çıkan kutsal yazılara, yani Yeni Ahide inandıkları gibi, Hz.îsa'dan önce
59
ortaya çıkan ve Yahudilerce kutsal kabul edilen kitaplara da inanmaktadırlar. İşte Yahudilerin de kabul ettiği, inandığı ve Hristiyanlarca benimsenen bu kitaplara "Eski Ahid" ismi verilmektedir. Bu kitaplar, Hz.İsa'dan önce ortaya çıkmış olup, Hz.Musa ile Allah arasındaki sözleşmeyi (Tevrat) ve Hz.Musa'dan sonra gelen bazı Yahudi peygamberlerinin söz­lerini ihtiva ettiğinden, yani Hz.îsa'dan önce olmalarına bağlı olarak bunlara, "Eski Ahid" (Eski Sözleşme) ismi verilmiştir. Görüldüğü üzere merkezdeki Hz.İsa'dan sonraki kitaplar Yeni Ahidi, önceki kitaplar ise Eski Ahidİ oluşturmaktadır(4). Hristiyanlara göre birinci derecede önemli olan kısım Yeni Ahiddir. Çünkü, Yeni Ahid Hz.İsa'ya bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Eski Ahid ise, Hz.Musa ile Allah arasında yapılmış olan sözleşme ile ortaya çıkmış olup, önem bakımından ikinci derecededir(5). Hristiyanlar İndileri ve Risaleleri her bakım­dan Tevrattan ve Eski Ahİdin diğer kitaplarından üstün tutarlar.
1 - ESKİ AHİD :
Hristiyanların, Hz.İsa'dan tfnce gelmiş olan Yahudilerin kutsal kitaplarını aynen kabul ettiklerini biraz önce belirtmiş­tik. Ancak Yahudiler kendi kutsal kitaplarına Hristiyanların
5)
Sadece St. Jerome tarafından düzenlenen ve Roma Katolik kilisesi tarafından esas alınan Latince Kİtab-ı Mukaddesin Yeni Ahid kısmının sonunda, "Yııhanna'nm Vahyi"nden sonra, "Menase'nin Duası", "IILEzra" ve " VI. Ezra" yer almaktadır. Bu üç kitap, aslında Hz.İsa'dan öncedir, Buniar sadece "Latin VuIgate"deYenİ Ahidin sonunda yer almakta, diğer bütün Kitab-ı Mukaddeslerde Eski Ahidin   İçinde yer almaktadırlar.
AH Abdulvahİd Vafi, el-Esfaru'I-Mukaddese fil~Edyani's-Sabıka -ii'l-îsîâm, Kahire, s. 85
60
dediği gibi, "Eski Ahid" ismini asla vermezler.Yahudilere göre Hz.İsa asla bir peygamber değildir, ona Allah tarafından hiçbir kitap gönderilmemiştir. Bundan dolayı Allah ile onun arasında yeni veya eski hiçbir sözleşme olmamıştır. İlâhî sözleşme tektir ve bu sözleşme, Allah ile Hz.Musa arasında Tur-ı Sina'da yapılan sözleşmedir. Dolayısı ile bu sözleşmeye "Eski Sözleşme" (Eski Ahid) demek tamamen yanlıştır, ikinci bir sözleşme olmamıştır ki, ona eski sözleşme denebilsin.
Yahudiler kendi kutsal kitaplarına "Eski Ahid" isminin verilmesini reddederler, onlar kendi kutsal kitaplarına "Tanah" adını verirler. Yahudilere göre Tanah, üç bölümden meydana gelmiştir: Tora (Tevrat), Neviim (Nebiler), Ketuviim (Kitaplar). Tanah'ın kelime olarak bir anlamı yoktur, bu kitabı oluşturan üç bölümün isimlerinin baş harfleri olan "T'V'N" ve"K" harflerinin yanyana dizilmesi ile "Tanah" ismi ortaya çıkmıştır(6). Tora beş kitap, Neviim ondokuz kitap ve Ketuviim onbir kitaptan oluşmakta ve böylece Tanah'ın içinde yer alan kitaplar, toplam otuzbeş kitap etmektedir. Yahudiler, kendi alfabelerindeki harflerin sayısına uygun olarak Tanah'ta yer alan kitapların sayısını yirmiiki veya bazen yirmidört olarak saymaktadırlar.
îbranice yazılmış ve basılmış olan Tanah İle, Hristiyanla-rın elindeki Eski Ahid arasında hem kitapların sayısı, hem de tertibi bakımından oldukça büyük farklılıklar mevcuttur.
6)      Kısaltma esnasında Ketuviimin baş harfi "K", "H" harfine dönüş­mektedir. Çünkü İbranicede "K" ve "B" harfleri, kelimelerin başında bulunurlarsa "K" ve "B" şeklinde telaffuz edilmekte, bunlar kelime­lerin ortalarında veya sonfarmda bulunurlarsa "K"harfi "H" harfine, "B "harfi ise "V" harfine dönüşmektedir. Dolayısı ile kısaltma, Tanak şeklinde değil,Tanah şeklinde okunmaktadır. Neviim ve Ketuviim ke­limelerindeki "V" harfinin aslı "B" iken, kelimenin ortasında geldik -leri için "V"ye dönüşmüşlerdir.
61
İbranice yazılmış Yahudi Tanahına en yakın Eski Ahid, Protestanların elindeki Eski Ahİddir. Protestanların kabul ettiği Eski Ahidde kitap sayısı otuzdokuzdur, İbranice Tanah'ta ise bu sayı otuzbeş idi. İbranice Tanahta Samuel, Krallar ve Tarihler birer kitap olarak sayılmakta, Protestan Eski Ahidinde bunlar ikişer kitap olarak sayılmaktadır. Bununla beraber Protestan nüshasında İkişer kitap olarak sayılan bu kitapların tamamı Tanahta da aynen geçmekte, ancak bunlar ikişer kitap değil, birer kitap olarak değerlendi­rilmektedir. Protestan Eski Ahidinde I. Samuel ve II. Samuel şeklinde yer alan kitaplar, İbranice Tanahta Samuel A ve Samuel B şeklinde aynen yer almakta, fakat bunlar bir kitap sayılmaktadır. Krallar ve Tarihler kitaplarında da aynı durum söz konusudur. Ayrıca, Tanahın Ketuviim bölümünde yer alan Ezra-Nehemya, Yahudilerce bir kitap sayılmaktadır. Protestan Eski Ahidinde bunlar iki kitap olarak kabul edilmektedir. Böyle olunca Protestan Eski Ahidi ileYahudi Ta­nahı arasında görülen dört kitaplık fark ortadan kalkmış oluyor. Tanahta geçen Samuel A, B, Malahim (Krallar) A, B, Divre Hayamim (Tarihler) A, B ve Ezra-Nehemya ikişer kitap olarak kabul edilecek olursa sayı Protestanlarmkinde olduğu gibi otuzdokuza ulaşır. Bununla beraber kitapların sıralanışı bakımından Yahudi Tanahı ile Protestan Eski Ahidi arasında yine fark mevcuttur.Tanahta mevcut olan Tora, Neviim, Ke­tuviim şeklindeki sıralamaya, Katolikler de Protestanlar da ri­ayet etmemektedirler(7).
7)      Bu konuda karşılaştırma yapmak için bkz. Tanah, Jarusalem,1979, Koren Publishers Jarusalem LTD.; The Holy Bible, London,1965 ; The Holy Scrİpiures ofthe Old Testamenî, Hebrew and English, London; Kitab-ı Mukaddes, İstanbul, 1976; Tte Holy    Scriptures According to the Masoretic Texî (Committee of Jewİsh Scholar), Philadelphia. 1955
62
Protestanların dışındaki diğer Hristiyan mezheplerinin ka­bul ettikleri Eski Ahid ile Yahudi Tanahı arasında kitapların sayısı bakımından büyük farklılıklar vardır. Hatta, bazen aynı mezheb mensuplarının ellerinde bulunan Eski Ahidlerde bile, kitapların sayısı bakımından farklılıklar görülmektedir. Mese­la Katolik Kilisesinin neşrettiği Eski Ahidin Arapça Tercüme­sinde kitapların sayısı kırksekiz(8), Latincede kırkaltı(9), Fran-sızcada kırkbeş(lO) iken, Eski Ahidin Yunanca nüshasında bu sayı elliüçe(ll) ulaşmaktadır.
Yapılan araştırmalar sonunda, Hristiy ani arın kabul etmiş olduğu Eski Ahidlerle, Yahudi Tanahı arasında gerek kitapla­rın sayısı bakımından ve gerekse muhtevaları bakımından büyük farklılıklar olduğu, ayrıca başta Katolik ve Protestanlar olmak üzere çeşitli Hristiyan mezheblerinin elinde bulunan Eski Ahİdler arasında da sayı ve tertip bakımından farklılıkla­rın olduğu ortaya çıkmaktadır(12).
Bugün bizim Tevrat ile ilgili olarak öğrendiğimiz bilgilerin büyük çoğunluğu Hristiyan Eski Ahidine dayan­maktadır. Mesela biz Tevratın içinde yer alan beş kitabın isimlerini Yaratılış, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye şeklinde sayarız. Bunlar, îbranice Tanahta geçen isimlerin Türkçeye/ veya Arapçaya yapılmış tercümeleri değildir. Bu isimler, Hris-tiyanların elinde bulunan Yunancaya tercüme edilmiş Eski
8)        el-Kitabu'l-Mukaddes, Beyrut,1960
9)        Samuel Terrien, Bible, Encyclopedia Americana, V.III, Danbury, 1980,p.650-655
10)      S.Terrien, a.g.md., s. 650-655
11)      S.Terrien, a.g.md.,s. 650-655
12)      Ebu Abdillah Muhammed b.Bekr b. Kayyım el-Cevzİye, Hidayetu'l-Hayârâfi Ecvibetil-Yehûd ve'n-Nasârâ, Beyrut, ?, s. 48,106
63
Ahidden alınmışlardır. Bu kitapların İbranice nüshalarda ge­çen orjinal isimleri ile bunların Türkçe tercümeleri şöyledir: 1- Baraşit = Başlangıçta, 2 - Şmot => İsimler, 3 - Vayikra = Ses­lendi (Allah Hz. Musa'ya Seslendi), 4 - Bamidbar = Sahrada, 5 - Dvariim = Kelimeler. Görüldüğü gibi Hristiyanlar, Tevra-tın beş kitabının orjinal îbranice isimlerini terk etmişler ve her kitabın içinde yer alan konulara göre bunlara yeni isimler vermişlerdir(13).
Burada bir hususu daha belirtmek gerekir. Bazı araştır­macılar, Tevratı bu şekilde beş bölüme ayırarak her bölümü ayrı ayrı isimlendirmenin, Hz. Musa zamanında yapılmadı-ğını, bunun Hz. Musa'dan sonra yapıldığını ileri sürmekte-dirler(14).
•/} Görülen bütün bu farklılıklara rağmen Hristiyanlarm Eski Ahidi, Yahudilerin kutsal kitabı Tanaha dayanmaktadır. Hristiyanlar bir takım ilâveler, çıkarmalar ve değişiklikler yapmış olmakla beraber, Hz. Musa'ya vahyedilen Tora (Tev-rat)yı ve ondan sonra gelmiş olan Yahudi peygamberlerine ait kitapları benimseyip kabul etmişlerdir.
V f- Bazı araştırmacılara göre, dört İncil ve yirmiüç kitaptan meydana gelen "Yeni Ahid" gibi bir kitaba sahip olan Hrİsti-yanların, ayrıca Yahudilerin kutsal kitaplarını "Eski Ahid" adını vererek benimsemelerine tesir eden başlıca sebep, Hristiyanlığm ilk dönemlerinde onların ellerinde herhangi bir yazılı kutsal metnin olmayışıdır. Bu görüşü ileri sürenlere göre, M.S. birinci yüzyılda Hristiyanlarm elinde henüz kendi
kutsal kitapları Yeni Ahid kolleksİyonu mevcut değildi. Hz. İsa'dan hemen sonraki devirde Hristiyanlarm ellerinde kollek-siyon niteliğinde yazılı bir metnin bulunmayışı, onları o sırada yazılı halde mevcut olan Yahudilerin kutsal kitaplarını kabule zorlamıştır(15). Bazı araştırmacılar ise, İndilerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında yeterli miktarda hukukî hükümlerin bulunmamasının, Hristiyanları, hukukî hüküm­ler yönünden çok zengin olan Yahudi kutsal kitabı Tanahı kabul etmeye mecbur ettiğini söylüyorlar(16). Diğer bazı araştırmacılara gelince, onlar Hristiyanlığı, Yahudiliğin deva­mı gibi görmekte ve başlangıçta Hz.İsa'nın sadece İsrail oğul­larına tebliğ ile memur olduğunu, onun Tevratı iptal için değil, aksine teyid için geldiğini ileri sürmekte ve Hristiyan­larm Tevratı ve diğer Yahudi kitaplarını bu yüzden kabul ettiğini söylemektedirler(17).
Hristiyanhğın, başlangıçta sadece İsrail oğullarına mah­sus bir din şeklinde ortaya çıktığına ve Hz.îsa'nm yanlız İsrail ırkını tenvirle görevli olduğuna dair görüşleri incelediğimiz zaman, bu görüşü ileri sürenlerin, halen Hristiyanlarm elinde mevcut olan İndilere dayandıklarını görmekteyiz. Bugün elde mevcut olan İndilerin bir çok yerinde, Hz.İsa'nın sadece İsrail ırkını kurtarmak üzere görevlendirildiği ve onun bu gaye için çalıştığı açıkça yazılıdır(18). Ancak, yine aynı İndilerde bunun aksine ifadelere de rastlanmaktadır. Özellikle İndilerin son
13)      Hikmet Taııyu. Tarih Boyunca Türkler ve Yahudiler, C. I, İstanbul, 1979, s. 30 ; Tanah,   Baraşit, Şmot, Vayikra, Bamidbar, Dvarım
14)      Fuad Hüseyin AYı,et-Tevratu'l-Hiyeroglifiyye, Kahire, ?, s. 39
15)      Macleod Yearsley, The Story ofthe 5ıWe,London,1948, p.103     "
16)      P. R. L. Brown, Palestina and the Making ofChristianity, The Concise    Encyclopediae of World History, London.l 971, p. 102-120
17)      Mütevalî Yusuf Şelebî, Edva' ale'I-Mesihtyye,Kxweyt,l968, s.14-21
18)      Kitab-ı Mukaddes,Matta,5: 21-28
64
65
kısımlarında Hz. İsa'nın Havarilerine ve diğer Öğrencilerine, diğer milletlere de giderek onlara İncili tebliğ etmelerini em­rettiği yazıhdır(19). Bazı Müslüman araştırmacılar da bu ilk görüşe iştirak ederek, Hz. İsa'nın sadece İsrail Oğullarına peygamber olarak gönderildiğini ileri sürmekte ve bu görüşle­rini Kur'an-ı Kerimdeki bazı ayetlere dayandırmak istemekte­dirler. Al-i İmran suresinde Hz.İsa'nın, israil oğullarına resul olarak gönderildiği(20) şeklindeki ifadeden tahsis ma'nası çıkararak, onun davetinin sadece İsrail Oğullarına ait olduğu­nu, başka milletleri davetle memur olmadığını söyleyen araştırmacılardı), bu görüşün İslâmiyetin peygamberlik anlayışına aykırı olduğunu kavrayamamadadırlar. Aslında Hz.lsa için ileri sürülen bu iddianın aynısı, bazı Batılı araştırmacılar tarafından Hz.Musa için de ileri sürülmektedir. Bunlar, Hz.Musa'nm başlangıçta sadece israil Oğullarını davetle memur olduğunu ve onun diğer kavimleri ıslah için çalışmadığını iddia etmektedirler. Her iki peygamber için ileri sürülen bu iddiayı, Islâmî inanç noktasından ele aldığımız zaman bunun doğru olmadığını görürüz. Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde bu iddiayı destekleyecek açık bir hüküm yoktur. Aksine Kur'an-ı Kerim, bize Hz. Musa'nın, kardeşi Harun ile beraber israil ırkından olmayan Firavun, Karun ve Haman'ı imana davet ettiğini haber vermektedir(22). îsrail ırkından olmayan bu kimselerin Hz- Musa tarafından imana ' davet edilmeleri, Yahudiliğin onun zamanında millî bir din
19)       Kitab-ı Mukaddes, Markos,6: 15
20)      Kur'an-ı Kerim, Al'ihnran: 49
21)      Mütevalî Yusuf Şelebı,a.g.e., s.İ4
22)     Kur'an-ı Kerim,Ankebut: 39; Ahmed Abdülvahhab, Bakikatu't-TebşîrBeyne'l-Madîve'l~Hadır,Kahire,l98l,s.5
66
hüviyetinde olmadığını açıkça göstermektedir. Al-i Imran suresinde geçen, Hz. İsa'nın Benî İsrail'e resul olarak gönderil­diği tabiri, onun davetinin sadece İsrail ırkına tahsis edilmiş olduğunu göstermez. Nitekim Kur'anda, Hz. Musa için de benzeri ifadeler vardır. es-Saff suresinde Hz.Musa, İsrail oğullarına "Ey kavmim! benim Allah tarafından size peygam­ber olarak gönderildiğimi bildiğiniz halde neden bana eziyet ediyorsunuz?"(23) diye hitap etmektedir. Bu ifadeyi kullanan aynı Hz.Musa'nm, İsrail ırkından olmayan Firavun'a ve diğerlerine iman teklif etmesi, Kur'anda geçen "bir kavme gönderilmiş olmak" tabiri ile   kastedilen şeyin, bu davetin sadece o kavme mahsus olduğu anlamına gelmez. Hz İsa da kavmine, "Ey israil oğullan! ben, benden önce gelmiş olan Tevratı tasdik edici olarak ve benden sonra gelecek olan ve ismi Ahmed olan bir resulü müjdeleyici olduğum halde Allah'ın size göndermiş olduğu resulüm."(24) diye hitabet-mektedir. Bu ayetten anlaşıldığına göre Hz.İsa'nın, îsrail Oğullarına peygamber olarak gönderilmesi, onun bu kavmin dışmdakilerini kendi dinine davet edemiyeceği ma'nasına alınamaz. Çünkü, Hz.îsa, Hz. Musa'ya gelen Tevratı tasdik etmektedir ve Tevrat, Hz.Musa'nm daveti olarak sadece İsrail oğullarına tahsis edilmiş değildir. Hz.îsa,Tevratı tasdik edip ona tabi olunca, onun davetinin de Musanın daveti gibi umûmî olması kaçınılmaz olur. Hz. Isa, İsrail Oğullarına" Ben size gönderildim." demiştir. Hz.Musa da İsrail Oğullarına "Ben size gönderildim." diye hitabetmiştir. Aynı sözü söyle­yen Hz.Musa'nm daveti umûmî olurken, neden Hz. isa'nın daveti husûsî olsun? Yine es-Saff süresindeki ayette Hz.îsa, daveti umûmî olan Ahmed (Muhammed)'i müjdelemektedir.
23)     Kur'an-ı Kerim, es-Saff. 4
24 )    Kur'an-ı Kerim, es-Saff: 5
67
Bu dahi, onun davetinin de Hz.Muhammed'in daveti gibi umûmî olması gerektiğini gösterir.
Kur'an-ı Kerimde geçen "kavm" kelimesi ile, bir kan bağı veya ırkî bir birliği anlamak bize göre yanlıştır. Kur'an, bu tabirle daha ziyade birlikte yaşayan bir topluluğu kasdet-mektedir. Kur'an-ı Kerimde geçen bu kelimeyi Eski Ahidin ırkçı ve siyonist mantığı ile yorumlamak, onun cihanşumullü-ğü ile bağdaşmaz. Kur'an-ı Kerim insanları şu veya bu ırka mensub olmaları açısından değil, inananlar ve inanmayanlar açısından tasnife tabi tutar(25). Millî din, Sır dini gibi kavram­lar, İslâmî inanca aykırıdır. Hristiyanlığın başlangıçta millî bir din oluşu, Hz. İsa'nın İsrail Oğullarından başkalarını bu dine davet etmemesi, onun sadece İsrail Oğullarını hakka davet etmesi ma'nasına gelir ki, bu îslâmdaki nübüvvet ve risalet anlayışına aykırıdır. Bir peygamber kendi yakınında bulunan insanlardan bir kısmını hak yola, Allah'ın birliğine çağıracak, diğer bir kısmını ise, "Siz benim ırkımdan değilsiniz, sizi hak yola çağıramam, sizi dinime alamam." diyerek onların kendi dinine girmesini reddedecek, bu vahye dayalı hiçbir din için düşünülemez(26). Bütün peygamberlerin görevi, hangi ırk ve milletten olursa olsun bulabildiği ve ulaşabildiği her insana, Allah'ın varlığım ve birliğini tebliğ etmektir. Mamafih bazı peygamberlerin daveti mevzî olabilir, yaygın olmayabilir, hatta öyle peygamberler vardır ki, bırakın bir kavmi, sadece bir köyü hak yola davet etmekle yükümlü olmuşlardır. Ancak bunlar bile görevlerini yaptıkları köylerde insanları, "Sen şu ırktansın ,seni dinime alamam,sen ise benim ırkımdansm seni dinime alabilirim." tarzında bir ayırıma tabi tutmamışlardır.
25)      Kur'an-ı Kerim, es'Saff: 6
26)      Şaban Kuzgun, İslâm Kaynaklarına Göre HzJbrahim ve Haniflik,
s.12
68
Davetin umûmî veya mevzî oluşu, o peygamberin dini yaymadaki etkisi ile orantılıdır. Eğer bir peygamber davetin­de başarılı olur, çevresindeki insanları hak yola iknada mu­vaffak olur ve kendisine çok sayıda insan tabi olursa, onun faaliyet sahası kendine tabi olanların da yardımı ile gitgide genişleyerek İlk olarak ortaya çıktığı yerin dışına taşar, çevreye yayılır ve daveti zamanla diğer bölgelere ve ülkelere ulaşır.
Hz. İsa'nın ortaya çıktığı bölgede yoğun olarak İsrail Oğulları bulunmakta idiler. Hz.İsa'nın kendisi de annesi tarafından İsrail Oğullarına dayanmaktadır. Dolayısı ile onun davete başladığı ortam, İsrail Oğulları ortamıdır. Kendisi bir İsrailli olduğu gibi, doğup büyüdüğü ve tebliğe başladığı cemiyet de bir Yahudi cemiyetidir. Ancak onun ortaya çıktığı Filistin'de sadece Yahudiler yaşamıyorlardı, Yahudilerin yanı-sıra yerli halk olarak Araplar ve diğer başka ırklar aynı yer­de yaşamaya devam ettikleri gibi, dışardan gelen Romalılar, Yunanlılar vb. bazı ırklar da orada bulunuyorlardı. Hz. İsa, tebliğine ilk olarak Yahudiler arasında başlamıştır. Ancak o, ırkı ve dili ne olursa olsun bu bölgede yaşayan herkese hak dini tebliğ etmiş, çalışmalarını sadece İsrail Oğullarına tahsis etmemiştir. Hz. İsa'nın, Filistin'den çıkıp Hz. Musa ve Hz. İbrahim'in yaptığı gibi Suriye, Mısır ve Irak gibi yerleri dolaşarak oradaki insanlara dinini tebliğ etme imkânı yoktu. Çünkü peygamberlik süresi çok kısa idi ve üç sene zarfında diğer ülkelerin insanlarına ulaşması mümkün değildi. Onun daveti, kendisi dünyada iken mevzî kalmış ve hayatta olduğu süre içinde kendisine çok az kişi iman etmiş idi. Ancak, dünyadan ayrılmasından sonra öğrencileri tarafından onun daveti, Filistin sınırları dışına taşırılmış ve umûmî bir davet haline getirilmiştir. Hayatta iken onun daveti sadece Filistin
69
bölgesi ile sınırlı kaldığı halde, o hiçbir zaman burada yaşa­yan insanları İsrailli olan ve olmayanlar şeklinde ayırıma tabi tutmamıştır. O, rastladığı ve konuşabildiği herkese karşı tebliğ görevini yerine getirmiştir.
Hristiyanlığm başlangıçta, Hz.İsa tarafından sadece İs­rail Oğullarına tebliğ edilen bir din olduğu şeklindeki görüş, esas itibarı ile İndilere dayanmakla beraber, daha önce belirtil­diği üzere aynı İndilerde karşı görüşü destekleyen ifadelere de rastlamak mümkündür. Matta'ya göre Hz.İsa, çarmıha gerili­şinden sonra yeniden dirilmiş ve öğrencilerine görünerek "İmdi siz gidip bütün milletleri şakirt edin"(27) demiştir. Acaba Mat-ta'da ve diğer İndilerde bulunan bu ifade nasıl yorumlanacak­tır? Yoksa Hz. İsa, kendisi sadece İsrail Oğullarını dine davet ederken, öğrencilerine kendi yaptığının aksini yaptırıp, İsrail Oğulları dışına çıkmalarını ve diğer milletleri davet etmelerini mi emretmiştir? O, kendi yapmakta sakınca bulduğu şeyi yap­malarını niçin öğrencilerinden istesin? Bazı araştırmacılar, Mat­ta, 28 :19 daki ifade ile buna benzeyen ve öbür İndilerde yer alan diğer ifadelerin, İndilere sonradan sokulduğunu iddia ederek Hristiyanlığm başlangıçta sadece İsrail ırkına mahsus bir din iken, sonradan yukarda bahsedilen kısımların İndilere eklenmesi ile, bu hüviyetini kaybedip evrenselleştiğini ileri sürüyorlar. İndilere nelerin sonradan eklendiği ve nelerin çıka­rıldığını anlamak için bu kitapların orjinal nüshalarının elde
27)     Matta, 28: 19; Matta, 15 : 26 ya göre, İsrail ırkından olmayan bir kadın Hz.İsa'ya gelip kız çocuğunu iyi etmesini ondan isteyince, Hz.İsa O'na, "Çocukların ekmeğini alıp onu köpeklere atmak iyi değildir" demektedir. Yani Hz.İsa'ya göre İsrail arkından olmayanlar köpektir, insan değildir. Bize göre bu sözler Hz.İsa'ya ait olamaz. Irkçı ve siyonist mantığın hakim oîduğu bu ifadeler İsrail kavmi -yetçileri tarafından İndilere sonradan sokulmuş olmalıdır.
70
olması gerekir. Bu nüshaların hiçbiri ortada olmadığına göre, yukardaki iddia kadar, onun tam tersi de sözkonusu olabilir. Biri çıksa İndilere bu kısımlar değil de, diğer kısımlar sonra­dan eklenmiştir derse, onun iddiası da en az birinci iddia ka­dar doğru olabilir. Çünkü ne birinci iddianın, ne de ikinci iddi­anın ispatlanma şansı vardır.
Hristiyanların, Yahudi kutsal kitaplarını benimsedikle­rini daha önce açıklamıştık. Yani Hristiyanlar, şu anda Yahudi Tanahı içinde yer alan bütün kitapları kabul etmektedirler. Buna ilâve olarak Hristiyanlar, bazı Yahudi peygamberler tarafından yazıldığı söylenmekle beraber, Yahudilerce sahte (Apokrif) sayılarak reddedilen diğer bazı kitapları da benim­semektedirler. Yahudi Tanahı İçinde yer almayan bu kitaplar, Hristiyan Eski Ahidi içinde yer almaktadır. Yahudiler tarafın­dan sahte olduğu ileri sürülen bu kitapları kabul hususunda, Hristiyan mezhebleri arasında tam bir ittifak yoktur. Roma Katolik kilisesi, 1546 yılında Trento'da yapılan konsilde bu kitapların sahih ve kutsal olduğunu resmen ilan etmiş ve diğer kutsal kitaplara gösterilen saygının bu kitaplara da gösterilmesi gerektiğini söylemiştir. Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther ise, bu kitaplara kutsal yazı gözü ile bakmamış ve onları Kitab-ı Mukaddesin içine dahil etmemiştir. Fakat Luther, yine bu kitapların okunmasının faydalı olabileceğini ileri sürmüştür. Katoliklerin Kitab-ı Mukaddesi içinde yer alan bu kitaplara Katolikler 'Apokrif" demezler, onlar bu kitaplara "Deutero Ka-nonik Kitaplar" (İkinci Derecede Kanunî Kitaplar) ismini verir­ler. Katoliklerce kutsal sayılan bu kitapların sayısı, Kitab-ı Mukaddesin diğer dillere yapılan tercümelerinde birbirinden farklıdır. Yunanca Eski Ahidde bunların sayısı onikiye ulaşır­ken, Latince ve diğer bazı dillerdeki tercümelerde bu sayı daha azdır. Katoliklerin "Deutero Kanonik" saydıkları, Protestanla-
rm ise "Apokrif" kabul ettiği bu kitaplar şunlardır : 1- Tobit'in Kitabı, 2- Yudit'in Kitabı, 3- Ester'in Kitabı, 4- Makabilerin Bi­rinci Kitabı, 5- Makabilerin ikinci Kitabı, 6- Bilgelik Kitabı, 7- Si-rak Kitabı, 8- Baruh'un Kitabı, 9- Yeremya'nın Mektubu, 10-Danyal'ın Kitabına Birinci Ek: Şadrak'ın Duası ve Üç Delikanlı­nın Ezgisi, 11- Danyal'm Kitabına İkinci Ek: Suzanna, 12- Dan-yal'in Kitabına Üçüncü Ek: Bel ve Ejderha(28). Hristiyanlara göre bu kitaplar Tanahm aslında var idi ve Tanah Yunancaya ilk tercüme edilirken, bunlar Tanah'ın içinde yer almakta idi. M.S. dördüncü asırda bu kitapların kutsal olup olmadığı Hristiyanlar tarafından münakaşa edilmeye başlanınca, Eski Ahidi Latinceye çeviren Aziz Hiyeronimus, bu kitapları Yunan­ca metindekinden farklı olarak ayrı bir kısma koydu(29).
Eski Ahid, Hristiyanlar tarafından ne zaman benimsenmeye başlanmıştır? Eski Ahid, Yeni Ahidle birlikte bir bütün olarak ne zaman tertiplenerek Hristiyan Kitab-ı Mukaddesi meydana çıkmıştır? Araştırmacılar bu konuda kesin bir tarih vereme­mektedirler. Eldeki mevcut İndilere göre Hz. İsa, dünyada iken Tevratı ve şeriatı iptal için değil, aksine onu teyid ve tasdik için çahşmıştır(30). Gerek İndilerin verdiği bilgilerden ve gerekse diğer Hristiyan kaynaklardan anlaşılan şey, Hz.İsa'mn dünya­da iken, Hz.Musa'nm şeriati ile amel ettiği şeklindedir. Kur'an-ı Kerime göre de Hz.İsa, Hz. Musa'ya gönderilen Tevratı teyid ve tasdik etmiştir(31).
Bazı araştırmacılar, Hz. îsa ve onun talebelerinin Eski Ahidi, Yahudi hahamlarının kullanmış oldukları îbranice şekli
28)      Kitab-ı Mukaddesin Deuterokanonik( apokrif) Kitapları, İstanbul,1987,s.IV
29)       Kitab-ı Mukaddesin Deuterokanonik Kitapları, s. IV
30)       Kitab-ı Mukaddes, Matta, 5: 17-18
31)       Kur'an-ı Kerim, es-Saff: 6
72
ile okuyup anladıklarını ve kabul ettiklerini ileri sürmektedir­ler. Bu iddiayı ortaya atanlara göre, Hz. İsa zamanında, Hristi-yanların benimsedikleri Eski Ahid ile Yahudi Tanahı arasında hiçbir fark yoktu. Hz.îsa'dan bir süre sonra Kitab-ı Mukaddesin tamamının Yunancaya tercüme edilmesini müteakip bu farklı­lıklar ortaya çıkmıştır. Bu tercüme olayından sonra Yahudi ha­hamları, Yunanca tercümelerin, Tanahm İbranice orjinal met­ninden farklı olduğunu söylemeye başlamışlardır(32).
M.S. İkinci yüzyılın ortalarında ortaya çıkan Marcion, Hris­tiyan Kitab-ı Mukaddesi içinde Eski Ahidin yerinin olmadığını söyleyerek, Kitab-ı Mukaddesin sadece Yeni Ahidden ibaret ol­duğunu ileri sürmüştür(33). Kilisenin, Yeni Ahid ile Eski Ahidi birleştirerek bir kitap yazma işine girişmesinden bir süre sonra, Marcion ve taraftarları ortaya çıkarak, Hristiyanlığm Eski Ahid ile bir ilgisinin olmadığını, bu dinin tek kutsal kitabının Yeni Ahid olduğunu söylemişlerdir. Marcion'nun başlattığı bu Eski Ahidi red hareketine "Marcionizm" adı verilmiştir.
Hristiyan dünyasında Yeni Ahid ile Eski Ahidi bir ki­tap halinde tertip etme işine İrenaeus, Tertullian ve Clement gibi Kilise babaları öncülük etmişlerdir. Ancak, bazı araştırma­cılar bu hareketin başlangıcının Origen'e dayandığını ifade etmektedirler. Yukarda adı geçen Kilise babalarına göre, Yeni Ahid ile Eski Ahid birbirlerini tamamlamakta olup, Eski Ahid olmaksızın, ne Hz. İsa'yı, ne de Hristiyanlığı anlamak mümkün değildir. Yeni ve Eski Ahidin birlikte yazılarak bugünkü Hristi­yan Kitab-ı Mukaddesinin oluşturulmaya başlandığı yılların, M.S. 1801i yıllar olduğu ileri sürülmektedir(34).
32)      E. Von Dobschütz,Bible in the Church, E.R.E., V. II, New York, 1951,p. 579-615
33)     E. Von Dobschütz, a.gmd., s. 579-615
34)      E. Von Dobschütz, a.gmd., s. 579-615
73
2 - YENİ AHİD
 
Hz.İsa'nın hayatını, dünyadan ayrılışını, vaaz ve nasihatlerini ihtiva eden ve onun öğrencileri tarafından kaleme alman kitap ve risalelere Yeni Ahid dendiğini daha önce belirt­miştik. Yeni Ahidde yer alan kitapların sayısı hakkında Hristiyanhğın ilk dönemlerinde bir ittifak mevcut değildi.
Halen elde mevcut olan Yeni Ahidde, ayrı ayrı yazarlar tarafından kaleme alınmış dört İncil bulunmasına rağmen, başlangıçta İndilerin sayısının dört olması hususunda kesin bir karar yoktu. M.S. dördüncü yüzyılın başlarında Hristiyanlarm ellerinde İncil adı ile anılan yüzden fazla eser mevcut idi. Çeşitli konsillerde alman kararlar neticesinde, bunlardan sade­ce dördünün sahih ve kanonik olduğuna hükmedilmiş, diğerle­ri ise sahte sayılmışlardır. M.S. dördüncü asrın ortalarında alman bu karar, Hristiyan dünyasında bu konuda yapılan mü­nakaşa ve mücadeleleri engellemeye yetmemiş, bundan sonraki asırlarda da aynı münakaşalar sürmüştür. Gerek İndiler üze­rinde ve gerekse Yeni Ahidin diğer kitapları üzerinde yapılan münakaşalar asırlarca sürmüş, Hristiyan dünyasını kasıp kavu­ran bu mücadeleler, zaman zaman kaba kuvvete dönüşmüş ve Hristiyanlar birbirleri ile amansız şekilde kavgalar yapmışlar ve savaşma noktasına gelmişlerdir.
Bugün Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ve Yeni Ahid içinde yer verilen bazı mektuplar ve kitaplar, ilk zamanlarda Kilise yetkilileri tarafından kutsal sayılmamakta idi. Mesela Pavlos'un İbranilere Mektubu, Yuhanna'mn Vahyi vb. bazı kitap ve risaleler, M.S. dördüncü asra kadarki dönemde Kilise tarafından sahte sayılmakta iken, bilâhere adı geçen bu eserler dördüncü yüzyıldan sonra sahih ve kanonik kabul edilmeye
74
başlanmıştır(35). Uzun çalışmalar ve mücadeleler sonunda Hristiyan Kilisesi, Yeni Ahidde yer alan kitapların sayısının yîrmiyedi olduğu konusunda bir karar çıkarabilmiştir. Bu ki­taplar: Dört İncil, Resüller'in İşleri, Favlos'un ondort Mektubu, Yakub'un bir Mektubu, Petrusun iki Mektubu, Yuhanna'mn üç Mektubu, Yehuda'nm bir Mektubu ve Yuhanna'mn Vahyi'nden ibarettir(36).
Daha önce temas ettiğimiz gibi, gerek Eski ve gerekse Yeni Ahidde yer alan kitapların sayısı hususunda Hristiyan dünyası bir ittifak sağlayamamıştır. Bu ihtilafa ilâve olarak, kitapların muhtevalarında da büyük farklılıklar olduğu görül­mektedir. Dört ayrı yazar tarafından yazılan dört İncil arasında, esasa yönelik farklılıklar olduğu gibi, bir yazarın kaleme almış olduğu bir İndlin veya bir risalenin değişik yazma nüshaların­da dahi farklılıklar görülmektedir. Hristiyan dünyasının bu farklılıkları fazla büyük görmemesine ve onları Önemsememe­sine rağmen, detaylı olarak yapılacak bir araştırma, mevcut farklılıkların hiç de öyle önemsenmeyecek türden olmadığını gösterecektir. Bu farklılıklar o kadar fazladır ki, tek bir kitabın birkaç ayrı nüshasında onbinlerce farklılık tesbit edilebilir. Bu yüzden Hristiyanlar tarafından benimsenen hem Yeni, hem de Esk Ahidin bütün kitaplarının tek tek ele alınıp incelenmesinde fayda vardır. Böyle bir araştırmada evvela, ayrı ayrı kitaplar arasında mevcut olan önemli farklılıkları ortaya koymak, sonra bir kitabın değişik yerlerinde bulunan ve birbiri ile çelişen nok­taları bulmak gerekir. Ayrıca bir kitabın değişik nüshalarında bulunan farklı yazılmış olan yerleri ortaya koymak ve farklı yazılışları tesbit etmek icabeder. Bundan sonra mevcut farklı­lıkların Önemli mi yoksa önemsiz mi olduğu ortaya çıkar.
35)    E. Von Dobschütz. a.g.md,, s. 579-615
36)    Bilgi İçin bkz. Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahid
75
C - KİTAB-I MUKADDES ÜZERİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR
1 - GENEL OLARAK TENKİD İLMİ:
Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılan çalışmalar içinde, Yeni ve Eski Ahidde yer alan kitaplar hakkında yapılan tenkid-lerin önemli bir yeri vardır. Konuya girmeden önce genel ola­rak, Tenkid İlmi (Criticism)nin ne olduğunu açıklamakta fayda vardır. Bİlahere bu ilmin Kitab-ı Mukaddes üzerindeki uygula­nışı geniş bir şekilde açıklanacaktır.
Tenkid, hakikî (otantik) olanı, sahte (apokrif) olandan ayırma sanatı olarak tarif edilmektedir. Güvenilerek kullanıl­ması, değer verilmesi ve gerçek kaynak olarak kabul edilmesi istenen her edebî eser, tenkide muhtaçür(37).
Batılılar, tenkid ilminin XVI. yüzyılda doğduğunu iddia etmektedirler. Ancak, bundan önceki asırlarda İslâm âlimleri tarafından bu ilmin, tefsir, hadis, fıkıh, tarih vb. ilimlere uygu­landığı bilinmektedir(38). Hatta İslâm âlimleri tenkid çalışmala­rında, bugün Batıda uygulanmakta olan modern tenkid teknik­lerine benzer teknikler uygulamışlar ve bu ilmin öncülüğünü yapmışlardır. İslâm âlimleri, Tenkid İlmini, 1- Metin Tenkidi, 2~ Sened Tenkidi olmak üzere iki kısma ayırmışlardır(39).
37)      K. Grobel,Biblical Criticism, İ.D.B., V.I, New York,1962, p. 407-413
38)      Selahattin Polat, Hadiste Metin Tenkidi, E. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi,Sayı: 6, s.113-130
39)      Muhammed Abdullah eş-Şarkavî, Gazalî'nİn "er-Reddu'l-Cemİl ü İlâhihiyyeti İsa bi Sarihi İncil" isimli eserinin önsözü. Kahire, 1986, s. 47
76
Batıhlarca XVI. yüzyılda başladığı kabul edilen tenkid ilmi, bütün ilimlere, özellikle tarihe ve tarihî belgelere uygulanmış­tır. Başlangıçta tenkid'in daha çok tarihî belgelere uygulanışı sebebi ile" Tarihî Tenkid " deyimi ortaya çıkmıştır.
Tarihî tenkidde elde mevcut belgelerin değeri incelenir, ya­zının otantik olup olmadığı, yani yazının, yazan olduğu iddia edilen kişiye ait olup olmadığı, şayet ona ait ise, onun ilk bütünlüğü içinde bize ulaşıp ulaşmadığı, tahrifata ve değişikli­ğe maruz kalıp kalmadığı, inanç konusu olup olamıyacağı vb. hususlar araştırılır. Bu metod, metin analizi yolu ile bir eserin kaynaklarını ayırır, metinlerin menşeini, ilk yazılış zamanını, bu metinlerin karşılıklı bağımlılığını, uyumluluklarını veya u-yumsuzluklarım tesbit eder(40). Bazı ilim adamları Tarihî Ten­kidi iki kısma ayırmaktadırlar:
a- Dış Tenkid:
Dış tenkid, bir kaynak kritiğidir. Kaynak malzemenin orjinal mi, yoksa sahte mi olduğunu tesbit etmek için yapılan işlemdir. Kaynak malzeme, mevcut hali ile kullanılmaya elverişli değil ise, onu kullanılabilir hale getirme işlemi bu safhada yapılır. Yazılı belgelerde orjinal metin elde değilse ve bu metin değişikliklere maruz kalmışsa, asıl metni inşa etmek gerekir. Ayrıca kaynağın, olayla zaman-mekan münasebetleri tesbit edilir. Kaynak yazılı ise, ne zaman, nerede yazıldığı, yazarın olayı doğrudan müşahede edip etmediği, sözlü kaynak İse, kaçıncı el kaynak olduğu araştırılır(41). Yani bu tenkidde metnin İçindeki bilgilerin tahlili yapılmaz, bilgilerin doğru veya yanlışlığı konusunda değerlendirme yapılmaz, sadece kaynak malzemenin ne durumda olduğu ortaya konulur.
40)     Ömer Faruk Harman, Metin, Muhteva ve Kaynak Açısından Yahudi Kutsal Kitapları, İstanbul, 1988, s. 203
41)      S.PoM,a.gjn., s.113-130
77
b- İç Tenkid:
İç tenkid, metnin muhtevasının tenkidi olup, bu tenkid de kendi içinde iki kısma ayrılmaktadır: 1- Olumlu (pozitif) Ten­kidi- Olumsuz { negatif ) Tenkid. Olumlu tenkid, kaynağı anlamak ve tahlil etmek için kullanılan işlemlerdir. Bu tenkidde kaynağın dili, terimlerinin o günkü anlamları ve uslûbü araştırılır. Olumsuz tenkidin de ayrıca iki aşaması vardır. Birin­ci safhada müellifin veya nakledenin tenkidi yapılır. Nakilin dürüst olup olmadığı, bu nakli hangi amaçla yaptığı, onu dürüstlükten uzaklaştıracak çevre şartlarının mevcut olup olmadığı, anlattığı olayda kendi adına bir gurur payının bulunup bulunmadığı, sosyal, siyasî veya psikolojik bir baskıya maruz kalıp kalmadığı, herhangi bir ideolojiye, dine, mezhebe veya bir siyasî eğilime mensup olup olmadığı, kültür seviyesi, tarafsızlığının derecesi, haberin tarihî gerçeklere uyup uymadı­ğı, şayet varsa kaynaklar arasındaki tezadların nereden kay­naklandığı gibi hususlar incelenir. Kaynağı değerlendirirken günün şartlan değil, o zamanın şartları ve çevresi göz Önünde bulundurulur. Olumsuz tenkidin ikinci aşamasında, müellifin veya nakilin sıhhati araştırılır. Bu safhada müellif veya nakilin duyu organlarının sağlam olup olmadığı, aklî dengesinin yerinde olup olmadığı, naklettiği bilgileri ve hadiseleri tam ve hatasız olarak görmesine imkân sağlayacak çevre şartlarının bulunup bulunmadığı tesbit edilir(42).
Tarihî Tenkidin yamsıra, daha başka tenkid türleri de vardır. Eichhorn'a göre tenkid iki kısma ayrılmaktadır: 1- Basit Tenkid, 2- Derin Tenkid.
42)     S. Polat, a.gj»., s.l 13-130
78
1) Basit Tenkid:
Bu tenkid, metin, belge ve kitaplarla meşgul olarak, imkân ölçüsünde yazma nüshalardan faydalanır, tercümeleri,'atıfları biraraya toplayarak, ilk hali ile metni düzenlemeye çalışır ki, bu yönü ile bu tenkide "Metin Tenkidi" de denmektedir.
2) Derin Tenkid:
 
Bu tenkid, araştırmalarını eserlerin veya belgelerin men-şeine, yazarlarına, tarihlerine, kaynaklarına, yazılış tarzlarına ve edebî türlerine yöneltir. Bu yönü ile bu tenkide," Edebî Ten­kid" de denilmektedir(43). Bazılarına göre edebî tenkid ile tarihî tenkid aynı şeydir, veya bunlar iç içedirler(44). Bazı araştırma­cılar ise, bu iki tenkid türünün birbirine yakın çalışma alanları olmasına karşılık, bunların aynı şey olmadığını, aralarında farklılıklar bulunduğunu söylemektedirler(45).
Baştan beri zikredilen bütün tenkid türleri, birbirlerinden tamamı ile bağımsız olmadıkları gibi, esas itibarı ile bunlar birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bunlar daima birbirle­rine muhtaç ve iç içedirler.
Batılılar, modern anlamda tenkid ilmini Kitab-i Mukaddes üzerinde uygulamaya XVIII. yüzyıldan itibaren başlamışlardır. Önce Eski Ahid üzerinde yoğunlaşan tenkid çalışmaları, bir süre sonra Yeni Ahide de yönelmiş, XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında özellikle Yeni Ahiddeki bazı kitapların
43)      K. Grobel, a.gmd., s.407-413 ; Ö. Faruk Harman,a.g.e.,s. 203
44)      K. Grobel, a.g.md., s. 407-413
45)      H. C. Kee, Bibîical Criticism, New Testament, Î.D.B.,Supplementary Volume NewYork,1988, p.102
79
metin tenkidleri üzerinde bir çok eserler yazılmıştır(46). Fakat, daha sonra geniş bir şekilde ele alacağımız üzere, Batıda Yeni Ahidde yer alan bazı kitaplar üzerinde XIX. yüzyıldan önce, tenkid disiplinine tam olarak uymayan pek çok çalışma yapıl­mıştı (47). Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılacak olan tenkid çalışmalarında hangi esaslara uyulması ve tenkidin nasıl yapıl­ması gerektiğini gösteren kafi bir kural ve formül yoktur. Tenkidi yapılacak kitabın karakteri, şartları, karşılaşılacak problemleri bir sıraya konur, araştırmacı, seçeceği malzemeyi, kâh birini, kâh diğerini en uygun yere koyarak en iyi şekilde değerlendirmelidir(48).
Hristiyan Kilisesi, uzun süre Kitab-ı Mukaddes üzerin­de yapılan çalışmaları tasvib etmemiş, ancak sahih metinleri sahte metinlerden ayırma, nüshalar kopya edilirken meydana gelen değişiklerin düzeltilmesi vb. hususlarda yapılan çalışma­ları desteklemiştir. Roma Kilisesi 1943 yılında "Divino Afflante Spiritu" tamimi İle, Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılacak ça­lışmalara resmî bir statü kazandırmak ve Hristiyan inancını korumak üzere, tenkid faaliyetine resmen izin vermiştir(49).
46)     XIX ve XX. yüzyıllarda Yeni Ahid üzerine yapılan modern tenkid ça­lışmalarına örnek olarak bkz. B. B. Warfield, Criticism ofthe New Testament, New York, 1886; F. G. Kenyon, Textual Criticism of the New Testament, London, ? ; A. T. Robinson, tntroduction to the Textual Criticism ofthe New Testament, New York,1925 ; Marvin R. Vincent, History ofthe Textual Criticism ofthe New Testament, New York, 1899 ; A. S. Peake, A Critîcal întroduction to the New Testament, Nevv York,1924 ; W. Holdsvvorth, Gospeî Origins, NewYork, 1913
47)      M. M. Parvis, Text, New Testament, İ.D.B., V. IV, NewYork,1962, p. 594-61
48)      K.Grobd,a.g.md., s. 407-413
49)     H. Cazelles, Biblical Criticism, İ.D.B.,Supplementary Volume,New York, 1988.p.98
80
#akat, Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılan çalışmalar, baştan
beri Kilisenin arzu etliği sonuçları vermemiştir.
Eski Ahid üzerinde çalışmalar yapan Batılı araştırmacıların büyük bir çoğunluğunun bu kitap üzerinde vardıkları ortak kanaat şudur: "Eski Ahid,Tanrı'nın vahiy yolu ile göndermiş olduğu gerçek bir kitap değildir. Ortada vahiy olayı yoktur, aksine İsrail folklorunden tutun da, komşu milletlerin polite­izm ile karışmış efsanelerinden, hahamlar tarafından çeşitli yerlerden toplanmış olan hikaye vb. şeylerden, bunların hepsi­nin vahiy ürünü gibi kabul edilerek derlenmesinden meydana gelen bir kitap vardır. Bütün bu karışık ve karanlık malzeme, asırlar süren bir zorlama neticesinde bir kitap haline getirilmiş-tir"(50). Dolayısı ile yapılan çalışmalar bu kitabı yüceltmeye ve Hristiyan inancını korumaya hizmet etmemiş, aksine Kilisenin, bu kitabın vahiy ürünü, otantik bir metin oluşu hakkındaki görüşünü kökten çürütmüştür. Bu hali ile Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılan tenkid çalışmaları, yapıcı değil, yıkıcı olmuş­tur. Batıda yapılan bazı çalışmalarla, tenkid ilminin Kitab-ı Mukaddes hakkında ortaya koymuş olduğu bazı negatif so­nuçlar, tenkid ilmi ile arkeolojinin yakın işbirliği neticesinde arkeolojik çalışmalarla test edilmiştir(51)
2 - MİLAT ÖNCESİ YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR:
Hristiyanlarm Kitab-ı Mukaddesinin birinci kısmını teşkil eden Eski Ahidİn tarihinin, Hz. İsa'dan Önceki asırlara dayandı­ğını daha önce belirtmiştik. Eski Ahidin birinci bölümünü teşkil
50)      J. Strachan, Criticism, Oîd Testament, E.R.E., V.I, New York, 1951, p. 314-318
51)      J. Strachan, a.gmd., s. 314-318
81
eden Tevrat, M.Ö. XIII. yüzyılda Hz. Musa'ya vahyedilmiş bir kitap olarak, uzun bir süre Ahid Sandıkları'nda muhafaza edilmişti. Ancak bir süre sonra bu kitap, içinde bulunduğu san­dıklardan çıkarılmış ve kaybedilmiştir. Yahudi Tanalunı oluş­turan, aynı zamanda Hrîstiyan Eski Ahidi içinde yer alan ve Tevrattan sonra ortaya çıkan bazı kitaplar da, aynı akıbete uğrayarak kaybolmuşlardır. Bilhassa Hz.Süleyman'dan sonra, Yahudi devletinin yıkılışı ve mabedin tahribini takip eden yıllarda Tevrat ve Nebiler'e ait kitaplar tamamen kaybolmaya yüz tutmuştu. Bazı Yahudi din adamları, kaybolmaya yüz tu­tan bu kitapları yeniden ortaya çıkarmak ve tekrar yazılı hale getirmek üzere çalışmalara başladılar. İşte bu yeniden bir araya getirip yazma çalışmaları sırasında esas metinlerde olmayan birçok şey, bu kitaplara sokulmuş, bu yüzden daha o devirler­de yeniden düzenlenen bu kitaplara itirazlar yapılmaya baş­lanmıştır. O kitapların yeniden yazıldığı sıralarda bazı kimseler ortaya çıkarak, bu kitapların, esas Tevrattan ve Nebiler'e ait kitaplardan farklı malzemeler ihtiva ettiğini, yani bunlarda bir takım değişiklikler olduğunu ileri sürmüşlerdir;
Hıristiyanların Eski Ahidi içinde yer alan Tevrat ve diğer bazı kitaplara yöneltilen ilk ciddi tenkid, M.ö. dördüncü yüz­yılda ortaya çıkmış olan Şomronîm hareketi ile başlamışür(52). Görüldüğü gibi Hristiyanların Eski Ahidi üzerinde yapılan ilk suçlama ve tenkid faaliyeti, Hristiyanhk bir din olarak ortaya çıkmadan en az dört asır önce başlamıştır. Dolayısı ile Hristi-yanhktan önce ortaya çıkan Yahudi Tanahımn, Hristiyanhğa in­tikal eden bir mirası olan Eski Ahide, daha Hristiyanhk ortaya çıkmadan bazı tahrifat ve değişiklik isnadları yapılmıştır(53).
52)     Yaş?.rKutIuay,a.g.e.,Ank;-.m,]967,s. 1:>6-158
53)     Şaban Kuzgun, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara,1935, s. 150
82
Hz. Isa öncesi devirlerde ortava nV u hepleri, Eski Ahid üzerinde birçok mü w YaKudİ mez" bilhassa Samirîler, diğer Yahudilerin elledin?T ı yapmı?lar-ların bir kısmını reddetmişlerdir. Halen elde mevS,^ Tevrat ile Samirîlerin ellerinde bulunan Tevrat arasındaT* yük farklılıklar vardır. Samirî Tevrau, Hz.tsa'dan önce ortaya çıkmış bir kitapdır(54).
3 - MİLAT SONRASI İLK YÜZYILLARDA YAPILAN ÇALIŞMALAR:
Yeni Ahidin Hz. İsa 'dan sonra ortaya çıkışı ile birlikte, hatta bu kitap tam olarak yazılıp düzenlenmeden önce, Eski Ahidin başına gelenler aynen bu kitabın da başına gelmiştir. Yeni Ahidde yer alan bütün kitapların orjinal nüshaları düş­manlar tarafından daha ilk devirlerde tahrib edilmiş ve yok edilmişlerdir. Dolayısı ile Yeni Ahidi teşkil eden kitapları yeniden yazma ve toplama zarureti ortaya çıkmıştır. Orjinal nüshalar olmaksızın gerçekleştirilen bu yeniden yazma esna­sında, birçok değişiklik ve tahrifat olmuştur. Metnin yeniden yazılması tek elden yapılmadığından, herkes kendine göre yeni nüshalar meydana getirmiş ve bu nüshalar arasında sayıları yüzbinlerle ifade edilebilecek olan farklılıklar ortaya çıkmıştır. M.S. ikinci asırda yaşamış olan Celcus (M.S. 180), Hristiyanlara karşı yazmış olduğu bir eserde, o sırada Hrİstİ-yanların ellerinde bulunan indilerde pekçok farklılıkların ve çelişkilerin olduğunu belirtmiştir(55). Celcus'un yapmış ol-
54)      Rahmetuüah Halüürrahman el-Osmanî, İzharu'l-Hak, C.II, Katar,?, s. 134
55)      Abdülmelik b. Abdillah b. Yusuf el-Cuveynî, Şifau'l-Gatil fi Beyanİ Ma Vakaa fı't-Tevrat veH-İncil mine't-Tebdil, Kahire,1978,
s. 33 ; M. Yearsley,fl.g.e.,s. 105
83
duğu bu tenkide Origen (M.S.182-251), zayıf bir şekilde cevap vermekle beraber, verdiği cevapta dolaylı bir biçimde İndilerde bazı farklılıkların ve değişikliklerin olduğunu itiraf etmiştir. Origen, Celcus'a verdiği cevapta bunların bazı sapıklar tarafın­dan yapıldığını söylemiştir(56).
Hristiyan kaynakların incelenmesinden anlaşıldığına göre, Yeni Ahidi teşkil eden yirmiyedi kitaptan ilk dördü, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınan İndiler ol­masına karşılık, Pavlos'un mektupları, bu İndilerden önce yazı­lıp ortaya çıkmışlar ve kutsal yazma muamelesi görmüşler-dir(57). Halen elde mevcut olan Yeni Ahid içinde yer almayan yüzden fazla İncil ve Risale, daha birinci asırdan itibaren Hristi­yan dünyasında ortaya çıkmış, bunun neticesi olarak, Hristi-yanlığa karşı olan bazı kimseler bu kitapları inceleyerek bun­lardaki farklılıkları ve çelişkileri ortaya koymuşlardır. İkinci ve üçüncü asırlarda ise, bizzat Hristiyanlarm kendileri, bu kitap­lardan bazılarının sahte olduğunu ileri sürmüş ve bunları kötü niyetli ve sapık fikirli kişilerin yazdığını iddia etmişlerdir.
Tıpkı Yahudilikte olduğu gibi, Hristiyanlıkta da mez­hep ihtilafları ilk asırdan itibaren ortaya çıkmaya başlamış, ortaya çıkan her mezhep, kendi görüşünü haklı çıkaracak şekilde înciller yazmak sureti ile kendi görüşüne destek sağla­maya çalışmıştır. Bu yolla înciller, gitgide çoğalmış, çoğaldıkça da bu kitaplar arasındaki farklılıklar artmaya devam etmiştir. Mezhep kavgaları şiddetlendikçe sayıları çoğalan İncil ve Risaleler öylesine artmış ki, Hristiyan Kilisesi bunun önüne geçebilmek için tedbir almak üzere konsiller toplamaya başla­mıştır. M.S. dördüncü asrın ortalarında yapılan konsillerde Kilise yönetimine hakim olanların baskısı ile, İndilerin içinden,
56)     M.Yearsley, a.g.e., s. 105
57)     M.Yearsley, a.g.e., s.105
84
dört tanesi seçilerek bunlar sahih, diğer bütün înciller ise sahte sayılmışlardır.
Şahinlikleri üzerinde karar kılman bu İndileri okuyan akıl ve insaf sahipleri, daha o dönemde bu dört İncil arasında bü­yük farklılıklar olduğunu gördüler. Kilise babalarının, bu dört İncilin muhtevalarının aynı olduğu şeklindeki ısrarlı iddiaları­na karşılık, yine bazı Kilise babaları, İndilerin sayısının birden fazla olmasını hazmedememiş ve dört İncili birleştirerek bir kitap haline getirmeye çalışmışlardır. M.S. ikinci yüzyılda Süryanî asıllı Tatian, "Dört İncilin ma'nasını kapsayan" anlamı­na gelen "Diatesseron" isimli bir İncil yazmıştır. Bu İncil, dört İndideki bilgilerin birleştirilerek tek metin haline getirilmesi ile meydana gelmiştir. Rivayet edildiğine göre "Diatesseron"u ilk olarak Tatian'nm hocası Justinuous, Yunanca olarak yazmış, Tatian ise daha sonra bunu Süryanîceye çevirmiştir(58).
Hz. İsa'dan hemen sonra Hristiyan dünyasında ortaya çı­kan ihtilaflar, muhtevaları birbirinden oldukça farklı İncil ve Risaleleri meydana çıkarırken, öbür yandan Hristiyanlarm, Ya­hudi Tanahını Eski Ahid diye isimlendirerek kabul etmeleri daha birinci yüzyılda Hristiyanlarla Yahudiler arasında birta­kım münakaşalara sebep olmuştur. Yahudiler, Hristiyanlarm elinde bulunan Eski Ahidin Yunanca tercümesi "Septante"nin kendi ellerinde bulunan Tanah'm aynısı olmadığını, Septan-te'de birçok tercüme yanlışlarının bulunduğunu ileri sürmüş-lerdir(59). Böylece Yeni Ahid üzerinde Hristiyanlar arasında meydana gelen ihtilaflara, Yahudilerle Hristiyanlar arasında meydana gelen ihtilaf da eklenmiş oldu. Halen elde mevcut'
58)     İshak İbrahim Faris, Medhal ile'l-Ahdi'l-Mesihiyye'l-Evvel, Mısır, ?, s. 100 ; Ernest R. Trattner, Unravelling the book ofBooks, New York, 1929, p. 283
59)      el-Cuveynî, a.g.e., s. 33
85
Hristiyan Eski Ahidinin Yunanca tercümesi ile, İbranîce Yahudi Tanahı karşılaştırılınca, gerek kitapların sayısı ve gerekse bu ki­tapların muhtevası bakımından birtakım farklılıkların olduğu­nu görürüz. Bu hususu daha önce belirtmiştik.
M.S. ikinci asrın sonlarına doğru Eski ve Yeni Ahidin birleştirilerek Hristiyan Kitab-ı Mukaddesinin ortaya çıkarılma­sı ve dördüncü asırda Yeni Ahidde yer alacak olan kitapların tesbiti çalışmaları sonucu, ortaya çıkan Kitab-ı Mukaddes kol-leksiyonu, Hristiyanlar tarafından çoğaltılarak her tarafa dağı­tılmaya başlanmıştır. Daha önce ortaya çıkan değişik İncil ve Risalelere, bu defa sahihlikleri üzerinde karar kılman kitapların çoğaltılması,esnasında ortaya çıkan farklılıklar eklenmeye başlamıştır. Ancak hemen ilâve etmek gerekir ki, dört İncilin dışındaki diğer İndiler, uzun süre Hristiyan dünyasında dolaş­maya ve kabul görmeye devam etmiş ve bunları benimseyen, hatta savunanlar olmuştur. Mesela M.S. 209 yılında Aziz İrene, bu İndilerin aslında tek bir İncilin muhtelif suretleri olduğunu iddia etmişti. Aslında üçüncü asrın başlarına kadar Hristiyan dünyası, ihtilafın hangi boyutlara ulaştığının pek farkında bile değildi. M.S. 216 yılında İskenderiyeli Aziz Clement'in her Hristiyanm, dört İncilin sahih, diğer İndilerin sahte olduğuna inanması gerektiğini açıklaması üzerine, Hristiyan dünyası ko­nuyu kavramaya başlamıştır(60). Konsil kararları ile pekiştiri­len Clement'in bu görüşünün arkasından, otantik sayılan nüs­haların çoğaltılmaya başlandığını, bu çoğaltma sırasında bir ki­tabın birbirinden farklı kopyalarının ortaya çıktığını tesbit et­mekteyiz. Aslında Kilise, sadece sahihlikleri kabul edilen kitap­ların kopya edilip çoğaltılmasına müsade etmişti. Fakat, bu çoğaltma işi başından itibaren bir plan dahilinde ve kontrollü olarak yapılamadığından, farklı kopyaların ortaya çıkışı
60)     Ali Abdülvahid Vafî, el- -Esfaru'l-Mukaddese, s. 107
engellenememiştir. Kopya işi başlangıçta ferdî ve düzensiz bir şekilde yapılmış, bu yüzden telâfisi imkânsız farklılıklar ortaya çıkmıştır. Nüshaları çoğaltma ve kopya işleminin iyice çığırın­dan çıktığını gören Kilise, işe yeniden müdahele ihtiyacını his­setmiş ve herkesin rastgele kopya ve çoğaltma işine girmesini engellemeye çalışmıştır.
Kilise, bir tehlikeyi önlemeye çalışırkan, daha büyük bir tehlikeyi davet etmiş, okuma yazma bilen köleleri kopya yap­ma işinde görevlendirmiştir. Kölelerin elinde çoğaltılan her ki­tabın, yeni kopyalarında hatalar ve farklılıklar daha da artmış, nüshalar arttıkça farklılıklar da çoğalmıştır. Kölelerin dikkatsiz ve düzensiz yazmaları sonunda ortaya çıkan hataları düzelt­mek üzere Kilise, yeni nüshaları tashih etmek için çalışmalara başlamıştır. Origen'nin kardeşi Pamphilus, çoğaltılan nüshaları yeniden inceleyerek gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra bun­ları halka vermeye başlamıştı. Ama bu tashih işi uzun süre devam edememiş veya tam olarak kontrol edilememiş olacak ki, farklı kopyalar gitgide çoğalmıştır.
Bir süre sonra Kitab-ı Mukaddes yazma İşi, özel bir meslek haline gelmiş ve bu işle daha ziyade münzeviler meşgul olmaya başlamışlardır. Münzevilerin yanısıra gençlerin ve okul çocuklarının da çoğaltma ve kopya işine girdiğini kaynaklar­dan Öğreniyoruz. Tabî ki bunun da bir takım sakıncaları ortaya çıkmaya başlamıştı ve Charlemagne gibi kişiler bunu farkede-rek bu işle sadece köle ve çocukların değil, büyüklerin de uğ­raşması gerektiğini söylemişler ve yaşlıları bu işle görevlendir-mişlerdir(öl). Köle ve çocuklar tarafından yapılan kopyalardaki hatalar, Pamphilus'un yaptığı gibi bir süre tashih edilmiş ama, dağınık Hristiyan dünyasında siyasî bir otoritenin yardımı olmaksızın bunun tam olarak başarılması imkânsız oldu-
61)       E. Von.Dobschiitz,a.g.mrf., s. 579-615
87
ğundan, Kilise babalarının gayretleri bu konuda yetersiz kalmıştır. Kitapları çoğaltanlar, bir yandan işin ehemmiyetini tam olarak kavrayamadıkları için, kopya esnasında lâubalilikler yapmışlar, diğer yandan imlâ kurallarını tam olarak bilmedik­leri için yazarlarken fahiş hatalar yapmışlardır. Bu acemi yazar­lar, bazen önlerinde bulunan yazma nüshayı tam olarak okuya­madıklarından rastgele yazmışlar, bazen bir satırı veya bir cümleyi okuma güçlüğü veya unutkanlık sebebi ile atlamışlar­dır. Mezhep taassubu yüzünden yapılan ilâve ve çıkarmalarla adeta neredeyse her nüsha başka bir kitap haline gelmiştir.
Kitapları kopya etme işinde çoğaltma, İlk nüshalara bakılarak yapılmamış, kopya edilmiş nüshalardan yeni kopya­lar yapılmıştır. Dolayısı ile en eski nüshadan yapılan kopya­larda meydana gelen hatalar, bu kopyalardan, yeniden kopya edilen nüshalara aynen geçmiş, bir kitap ikinci olarak kopya edilirken kopyayı yapanın yeni hataları bu kopyaya eklenmiş, İkinci kopyadan üçüncü kopyayı yapan, birinci ve ikinci kopya­cının hatalarım aynen tekrarladığı gibi, kendisi de yeni hatalar ilâve etmiş, dördüncü, beşinci, altıncı ilah., kopyacılarda böyle­ce hatalar ve farklılıklar katlanarak artmıştir.
Kopya işinde zincirleme hatalar ve farklılıklar devam edip dururken, Kilise bunu önlemekten ziyade, konunun incelene­rek, farklılıkların ortaya çıkarılmasına yarayacak ilmî araştır­maların yapılmasını yasaklama yoluna gitmeyi tercih etmiştir. Kilise,Yeni ve Eski Ahidde yer alan bütün kitapların vahiy mahsûlü olduğunu, bunlarda herhangi bir hata ve yanlışlık olamıyacağmı iddia ederek, bu kitaplar üzerinde çalışma yapıl­masını engellemiştir.
Bugün Kilisenin elinde olan en eski Kitab-i Mukaddes yazması, M.S. 1000'li yıllara ait ola,n bir yazmadır. Bu yazmanın, M.S. 300'lü yıllarda kaleme alınmış bir yazmadan
direkt olarak kopya edildiği ileri sürülmektedir. Ancak, bu ilk nüsha şu anda elde yoktur, bilgimiz sadece 1000'li yıllarda kopya edilmiş nüshadaki bilgiye dayanıyor, başka hiçbir delil olmadığından herhangi bir mukayese imkânı da yoktur. Kilise, özellikle Kutsal kitaplarını matbaada basürmaya karar verince, en sağlam metni ortaya çıkararak baskıda bu metne dayanmak istedi. Fakat Kilisenin yapmak istediği revizyon imkânsızdı. Bir kere elde orjinal metin yok, 300'lü yıllara ait olduğu söyle­nen en eski kopya da yok, 1000'li yıllarda kopya edildiği söyle­nen metnin ilk kopyaya dayandığını gösteren başka bir delil de yok, böyle olunca revizyon ne ile yapılacaktır?
Hristiyanlarm ellerinde bulunan parçalar halindeki en eski kopyaların bir kısmı günlük olarak yazılan alelade yazılar türünde olduğundan ve bunlar hem çok, hem de dikkatsiz kul­lanıldığından çabuk yıpranmış ve kullanılamaz hale gelmiştir. Bununla birlikte biraz önce belirttiğimiz gibi eskiden kalma bazı kısmî yazma kopyaları vardır. Bunlar dosyalar halinde muhafaza edilmekte olup üç kısma ayrılırlar: 1- Parşömen üzerine orjinal dilde yazılmış kopyalar, bunlara "Biblical Manuscripts" adı veriliyor. 2- Orjinal dilde olmayan-Süryani ce, Koptca, Latince vb. dillerde yazılan yazmalar, bunlara "Versi­yon" (tercüme) adı veriliyor. 3- İkinci asırla beşinci asır arasında Kilise babalarının yazdıkları eserler. Kilise son zamanlarda bu üç kaynağı kullanarak en güvenilir nüshayı elde etmeye çalış­maktadır.
Kitab-ı Mukaddesin, Eski Ahid kısmının orjinal dilinin İbranice olmasına karşılık, Yeni Ahid kısmının orjinal dilinin Yunanca olması, Kilisenin karşısına bir problem olarak çıkmış­tır. Hz. îsa ve Havarilerinin, Eski Ahidi orjinal dili olan İbrani­ce ile okuyup anladıkları ifade edildiğine göre, Eski Ahidin
89
Yeni Ahidle birleştirilip yazılması sırasında neden İbranice orjinal nüshası değil de, Yunanca   Yetmişler tercümesi esas alındı? Buna şöyle cevap veriyorlar: Yeni Ahid, orjinal dili olan Yunan lisanı ile yazılmıştır, Eski Ahid de aynı dille yazılarak uyum sağlama yoluna gidildi. Fakat Yahudiler, Yetmişler tercü­mesinde birçok hata ve yanlışlığın olduğunu söylediklerine göre, orjinal İbranice nüsha olduğu gibi yazılsa daha iyi olmaz-miydı? Nitekim M.S. beşinci yüzyılda St. Jerome, Eski Ahidi Latinceye çevirirken, Yunanca Yetmişler tercümesi yerine, İbra­ni ce nüshayı takip etmiştir.
4-İSLÂM DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR:
Yedinci yüzyıla kadar Hristiyanlar, bir yandan kendi iç problemleri ile uğraşırken, öbür yandan dinlerini yaymak için azamî gayreti göstermişler ve ulaşabildikleri her yere Kitab-ı Mukaddesi yaymaya çalışmışlardır. Hristiyanlar bu çalışmala­rında oldukça başarılı sonuçlar almışlar ve dinlerini Asya, Avrupa ve Afrika'da hızla yaymışlardır. Ancak yedinci yüzyı­lın başında Hristiyanlıgı yayma çalışmaları çok ciddi bir engelle karşılaşmıştır. îslâmiyetin ortaya çıkışı ile bu hızlı yayılma birdenbire durdu ve kısa süre sonra da Asya ve Afrika'da gerilemeye başladı. Çünkü îslâmiyetin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim, Kitab-ı Mukaddese karşı ciddi bir rakip olarak ortaya çıkmış ve Tevrat ve İndilerde birtakım tahrifat ve değişiklikle­rin olduğunu belirterek, Kitab-ı Mukaddesin kutsallığı ve sıhhati üzerinde insanları düşünmeye davet etmiştir(62).
Kur'an-ı Kerimin, Tevrat ve İndiler üzerindeki bu tesbitleri üzerinde araştırma yapan müsteşrik Goldziher,
Semavî kitaplara, yani Kitab-ı Mukaddeste yer alan kitaplara tahrifat isnadında bulunan ilk kitabın, Kur'an-ı Kerim olduğu­nu söylemektedir(63). Halbuki biraz önce belirttiğimiz gibi, daha Hristiyanlık bir din olarak ortaya çıkmadan önce, milad-dan önceki asırlarda ortaya çıkan bazı Yahudi mezhepleri, sadece kendi ellerindeki Tevratın doğru olduğunu, diğer mez­heplerin ellerindeki Tevratlarda birtakım tahrifat ve değişiklik­lerin olduğunu söylemişlerdi. M.S. ilk asırlarda bu defa Yahu­diler, kendi ellerindeki Tanah ile Hristiyan Eski Ahidi arasında farklılıklar bulunduğunu beyan etmişlerdi. Yine İslâmiyet ortaya çıkmadan Önce Celcus vb. bir çok müellif, eserlerinde İndilerde birtakım tahrifatın olduğunu beyan ettikleri gibi, bir­birine rakip durumunda olan ilk dönem Hristiyan mezhepleri­nin herbiri de, sadece kendi ellerindeki İncilin doğru, diğer İndilerin sahte olduğunu iddia etmişlerdi. Goldziher'in, Kur'an hakkında bu hükmü verirken, anlaşılan "Bible" tarihlerine fazla gözatmadığı anlaşılıyor.    ■
Yine Müsteşriklerden Hrschfield, Kur'an-i Kerimin Tevrata bakışının, Yahudi Karaim mezhebinin Tevrata bakışma benze­diğini söylüyor. O, Karaîlerin, Yahudi hahamlarının Tevratı tahrif ettiklerini iddia ettiklerini, Karaî eserlerde geçen bu iddi­anın, Kur'an-ı Kerimde de aynen tekrarlandığını söylemek sureti ile Tevratın tahrif edilmesi ile ilgili ifadeleri, Kur'an-ı Kerimin, Karaî eserlerden iktibas ettiğini ileri sürüyor(64). Hrschfield'in gözünden kaçan bir hususu belirtmekte fayda görüyoruz. Karaim mezhebi, İslâmİyetİn zuhurundan sonra
63)
64)
İgnatz Goldziher, İlber Muhammedanisctie Polemik Gegen Ahi al-Kitab, Zeitschrift der Deutschen Morenlandischen Geselchaft, XXXII, Leipzig,1878, p.341-387
Hartwİg Hrschfield, New Researches into îhe Composition and Exegesis of îhe Quran, Jevvish Quarterly Revievv, V. XIII,   London, 1902,p. 223
91
ortaya çıkmış bir Yahudi mezhebi olup, bu mezhep ortaya çık­madan önce Kur'anın nazil oluşu tamamlanmıştı. Dolayısı ile Kur'anın, bu mezhepden herhangi bir şeyi alması imkânsızdır. Hadise belki de Hrschfield'in iddiasının tamamen aksine olabi­lir. Belki de Karaim mezhebi, bu konuda Kur'andan istifade etmiş olabilir. Şayet Hrschfield'in kasdi, Karaim mezhebi ortaya çıkmadan önce bu mezhebin dayandığı temel esaslara daya­nan ve îslâmdan Önce mevcut olan bazı Yahudi mezhebleri ise, Hrscfield bu defa Goldziher'i yalanlamış olur. Çünkü Goldzi-her, Tevrata ilk tenkidi Kur'anın yönelttiğini iddia etmektedir. Hrschfieİd ise, daha Önce Tevrata yöneltilen tenkidleri, Kur'an-ı Kerimin, kendinden önceki Yahudi mezheplerinin eserlerden aldığını ileri sürmektedir.
Kur'an-ı Kerimin isim zikretmek sureti ile Tevrat ve İn-cilde tahrifat olduğunu belirtmesi, Hristiyanlığm yayılmasında ciddi bir engel teşkil etmeye başlamıştı. Kur'anda olduğu gibi Hadis-i Şeriflerde de aynı tema işlenmiş, Hz. Muhammed (S.A.S.), Mekke ve Medine'de bulunan Yahudi ve Hristiyanlarla konuşurken, Tevrat ve İncilde birtakım tahrifatın olduğunu onlara söylemiştir. Hz Muhammed'in irşad çalışmaları sadece Mekke ve Medineli Müşriklere yönelik değildi. O, Müşriklerle birlikte Mekke ve Medinedeki Hristiyan ve Yahudileri de îslâma davet ediyordu. Hristiyan ve Yahudilerin İslama davet edilmeleri esnasında onun en çok temas ettiği husus, Tevrat ve İncilde tahrifat ve değişikliklerin olduğu, dolayısı ile bunla­rın hükümlerinin ortadan kalktığı ve Kur'an-ı Kerimin bu ki-taplardaki hata ve tahrifatı düzeltici olarak gönderildiği gerçeği idi. Hz.Muhammed(S.A.S.), Hristiyan ve Yahudileri ikna etmek için zaman zaman İncil ve Tevrattaki hata ve tahrifleri örnekler­le açıklıyor, bu kitaplardaki tutarsızlıkları ve çelişkileri gözler önüne seriyordu. Onun bu etkili faaliyetleri sonunda, birçok
92
 
Yahudi ve Hristiyan/ İslâmı kabul ederek Sahabe-i Kiram arasına dahil olmuşlardır. Hz. Muhanımed'den sonra Sahabe, Tabiîn ve onlardan sonra gelenler, hep onun metodu ile, yani Kur'an-ı Kerimi Tevrat ve İncille karşılaştırmak sureti ile İslâmı yaymaya devam etmişlerdir. Onların ayet ve hadislere dayana­rak yaptıkları bu çalışmalar, bilhassa Necran, Filistin ve Suri­ye'de birçok Hristiyanm kendi dinlerini terkederek İslâmiyete girmelerine sebep olmuştur. Hicrî üçüncü asra kadar bu şekil­de yürütülen çalışmalar, gitgide daha sistemli bir hale gelmiş, bu asrın ortalarından itibaren İslâm dünyasında Hristiyanlık ve Kitab-ı Mukaddes ile ilgili olarak eserler yazılmaya başlanmış­tır. Bu yüzyılda daha önce Hristiyan iken bilâhere müslüman olan Ali b. Rabban et-Taberî isimli bir müellif, "ed-Din ve'd-Devle" adlı bir eser yazarak, Kur'an-ı Kerimi Tevrat ve încille karşılaştırmış ve îslâmiyetin Hristiyanlığa karşı üstünlüğünü ortaya koymuştur(65).
İslâm dünyasında Hristiyan inancının yanlışlığını belirt­mek üzere sık sık Hristiyan din adamları ile diyaloglara girilmiş, Hristiyan krallar ve diğer ileri gelenler zaman zaman mektuplarla îslâma davet edilmişlerdir. Bu tür mektupla davet­lerden biri, Hicrî 208 yılında Abdullah b. İsmail el-Haşimî'nin, Abdülmesih b. îshak el-Kindî'ye yazmış olduğu mektupla yaptığı davettir. Haşimî, bu mektubu ile Hristiyan olan el-Kindî'yi İslama davet etmiştir. İslâm âleminde bu mektup, Kur'an ve Hadisten sonra Hristiyanları İslâmiyete davet eden ilk eser olarak kabul edümektedir(66). Bu asırdan itibaren Müs­lümanların yazdıkları eserlerin genellikle isimleri, "er-Redd
65)      İbrahim el-Hardlu, et-Tevrat vel-Yehûdfi Fikri îbn Hazm, Hartum, 19S4,s. 15
66)     Abdülmecİd eş-Şerefî, el-Fikru'l-İslâmt fVr-Red ale'n-Nasârâ, Tunus,1986,s. 121
93
ale'n-Nasârâ" (Hristiyanlara Reddiye) şeklindedir. Bu eserlerde başta Tevrat ve İnciller olmak üzere Kitab-ı Mukaddesin içinde yer alan bütün eserler incelenmiş, bu incelemelere dayanılarak, Hristiyanhğm muharrefliği ispatlanmaya çalışılmıştır.
Hicrî üçüncü asırdan itibaren Hristiyanlığa reddiye yaza­rak Eski ve Yeni Ahid üzerinde çalışmalar yapan İslâm âlimlerinden bazıları şunlardır: Darar el~Amr (190/806); Ebu Sehl b. el-Mu'temir (210/825); Ebu Musa b. Sabih el-Merdan el-İskafî (240/854); el-Kasım b. İbrahim el-Hüsnî er-Ressî (öl. 246/860); Ebu Yusuf Yakub b. İshak el-Kindî (252/866); Ebu Osman Amr b. Bahr el-Cahiz (255/869); Muhammed b. Sahnun (256/869); Ebu'1-İyaz el-İranşeh-rî(259/873); Ebu'l-Huzeyl el-İlaf (266/840); en-Naşiu'I-Ek-ber (293/906); Ebu İsa Muham­med b. Harun el-Varrak (297/910); Ahmed b. Muhammed el-Kahtebî (300/912); Ebu'l-Kasım el-Belhî el-Kâ'bî (319/931); Ebu Haşim el-Cübaî(321/933); el-Hasen b. Eyyub (378/988); Ebu'l-Hasen Ali b. İsa er-Romanî (384/994); Ebu Süleyman el-Mantıkî (391/1000); Ebu Bekr Muhammed b. et-Tayyib el-Bakillanî (403/1013); vb. kimseler(67). Bu kimseler ya direkt olarak Hris-tiyanhğı ele alarak Kitab-ı Mukaddes üzerinde çalışmış ve bu konuda müstakil eserler vermişler veya yazdıkları hacimli eserlerde konu İle ilgili olarak kısmî çalışmalar yapmışlardır.
Hicrî beşinci asırdan itibaren Kitab-ı Mukaddes üzerin­de çalışmalar yapan İslâm âlimlerinin daha sistematik çalıştık­larına ve daha derli toplu eserler verdiklerine şahid oluyoruz. Bu tür eserler veren âlimlerden bazıları şunlardır: Ebu Muham­med Ali b. Ahmed b. Hazm (456/1063); Abdülmelik b. Abdil-lah el-Cüveynî (478/1085); Huccetü'l-İslâm Ebu Hamid Mu­hammed b. Muhammed el-Gazalî (505/1117); Ebu'I-Beka Salih
67)     eş-Şerefî,a.g.e., s. 153-169   •
b. el-Hüseyn el-Caferî (618/1221); Şihabuddin Ebu'l-Abbas Ah­med b. îdris el-Karafî (684/1285); Said b. Hasen el-îskenderanî (720/1320); Ebu'l-Abbas Ahmed b. Teymiye (728/1327); Şem-suddin Ebu Abdillah Muhammed b, Ebi Bekr b. Kayyım el-Cevziye (751/1350); Abdullah b. Abdillah et-Tercuman (823/1420); İbrahim Müteferrika (1747); Hacı Abdi Bey (1886); Rahmetullah Efendi (1306/1888); Harputlu İshak Hoca (1892) Şeyh Muhammed Ali b. Abdurrahim et- Tiybî (1317/1899); Yusuf b. İsmail en-Nehbanî (1932) vb. kimseler. Bilhassa XIX ve XX. yüzyıllarda eser yazanlar, daha ziyade kendi dönemle­rinde artan misyoner faaliyetlerine karşılık, İslâmiyeti savun­ma maksadı ile Kitab-ı Mukaddesi inceleyerek, bu kitap üzerinde çalışmışlardır. Bu isimlere misyoner faaliyetlerine karşı, konu üzerinde çalışarak eserler veren şu isimleri ilâve etmek mümkündür. Sırrı Paşa (1895); Ahmet Kemal; Ahmet Midhat Efendi (1911); Abdülahad Davud; Hasan Sabri vb. isimler (68). Son olarak ismi zikredilen bu ilim adamları Hris-tiyan misyonerlerinin İslâm Dünyasındaki tahriblerini önle­mek için Eski ve Yeni Ahidler üzerinde çalışarak eserler ver­mişlerdir.
Görüldüğü gibi Hristiyanlık ve Kitab-ı Mukaddes üze­rinde İslâm dünyasında yapılan çalışmalar Kur'an ve Hadis İle başlamış, Hicrî ikinci asrın sonlarından itibaren, önce reddiye türünden eserler verilmiş, daha sonra Hicrî dördüncü asırdan itibaren, bilhassa Tevrat ve İndileri sistematik bir şekilde inceden inceye tetkik eden eserler ortaya konmuştur. M.S. XV. asra kadar İslâm dünyasında çok canlı bir şekilde yürütülen Kitab-ı Mukaddes üzerindeki çalışmalar, XVI. yüz­yılda hızını kaybetmiş, bundan sonra üç asra yakın bir süre
68)     Mehmet Aydın, Müslümanların Hristiyanlığa Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışım Konuları, Konya, 1989, s. 60-109
94
95
bu alanda kayda değer bir eser yazılamamıştır. İbrahim Müte-ferrika'nın eseri istisna edilirse, XIX. yüzyıla kadar üç asra yakın sürelik bir boşluk olduğunu, İslâm dünyasında bu üç asır zarfında Hristiyanlık ve Kitab-ı Mukaddes ile ilgili bütün çalışmaların ihmal edildiğini tesbit ediyoruz. Ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında İslâm dünyasında yeniden bir kıpır­danma meydana gelmiştir. Hristiyan misyonerlerinin Uzak Doğu'da, Hindistan'da, Endenozya'da, Afrika'da, hatta Arap topraklarında İslâmiyet aleyhine yoğun bir propaganda faali­yetine girişip, Müslümanlar arasında Hristiyanlık ve Kitab-ı Mukaddes propagandası yapmaya başlamaları üzerine, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren başta Hindistanlı Rahme-tullah Efendi olmak üzere birçok İslâm âlimi, İslama yapılan hücumları karşılamak ve misyonerlerin ithamlarının doğru olmadığını ispatlamak üzere, Kitab-ı Mukaddes üzerinde ciddi çalışmalar yapmışlar ve bu kitaptaki çelişki ve tutarsız­lıkları ortaya koymuşlardır.
 
 
5-HRİSTİYAN BATI DÜNYASINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR:
Hristiyanlık bir din olarak ilk defa Filistin'de ortaya çıkmasına rağmen, İslâmiyetin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, Asya kıtasındaki etkisini ve ağırlığını kaybetmiş ve Avrupa'ya yerleşmiştir. Hz. İsa'dan sonraki ilk yüzyıllarda Filistin, Suriye, Anadolu ve çevresinde yaşayan Hristiyanlık, birçok önemli merhaleleri bu topraklarda geçirmiştir. Daha Önce bahsetmiş olduğumuz konsiller, kanonizasyon hadisesi, sahih ilân edilen nüshaların çoğaltılma işlemleri gibi hadisele­rin büyük bir kısmı, Bizans'ın Asya kıtasında kalan toprakla­rında gerçekleşmişti(69). Asya'da İslâm hakimiyetinin yayıl­ması sonucu, Anadolu'dan da çıkmak zorunda kalan Hristi­yanlık, önemli bütün çalışmalarını Avrupa'da yürütmeye başlamıştır. Mamafih, Hristiyanlık daha birinci asırda Ro-ma'ya .kadar gitmiş, Avrupa'nın muhtelif ülkelerinde Hristi­yan cemaatler birinci asırdan itibaren varlıklarını hissettirmiş­lerdir. Ancak bu cemaatlerin, yukarda bahsettiğimiz mühim hadiselerde önemli bir rolü olmamıştır. Bizans-Roma rekabeti neticesinde Roma'nm, Katolik Hristiyanlığın merkezi haline gelişinden sonra Batı, Hristiyan dünyasında ağırlığını hisset­tirmeye başlamıştır, Roma'nın, Katolik Hristiyanlığın merkezi olarak ortaya çıkmasından sonra, Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılan çalışmalar, Batıda devam ettirilmiştir.
Bilhassa Yeni Ahidin kanonizasyonundan sonra başlayan kopya işinde, Avrupa'daki kiliselerin de faal olarak çalıştık-
96
69)     George Every, Chrisüan Mythology, London, 1970, p. 19
97
larına şahit olmaktayız. Batıda, kopya ve çoğaltma işinde meydana gelen aksilikleri gidermek için bir takım tedbirlerin alındığını biliyoruz. Bilhassa çocukların ve kölelerin kopya işinde dikkatsiz davranarak büyük hatalar yapmalarına engel olmak için, Batı Kiliseleri bir takım tedbirler almış, bu işi kü­çüklere ve kölelere bırakmayıp, büyüklerin yapması gerekti­ğini söyleyerek bu yolda direktifler vermişlerdir (70).
M.S. beşinci yüzyıldan sonra, bilhassa İtalya ve İspanya'da Eski ve Yeni Ahidin Latinceye tercümeleri yapılmış, özellikle Yeni Ahidin Yunanca nüshaları ile, bu tercümeler karşılaş­tırılarak mukayese yoluna gidilmiş, bozuk nüshalardan kur­tulup esas orjinal nüshalara en yakın nüshalar ortaya konma­ya çalışılmıştır. Özellikle matbaanın icadı ile birlikte, Kitab-ı Mukaddes basılmaya başlanınca, basılı nüshanın dayanacağı yazma nüshalar konusunda yoğun çalışmalar yapılmıştır(71).
Doğu Kiliselerinin Kitab-ı Mukaddes üzerindeki araştırma­lara karşı takındığı tavn, Batı Kiliseleri de aynen benimsemiş ve kopya tashihi dışında herhangi bir şekilde bu kitap üzerin­de inceleme yapmaya izin vermemişlerdir(72). Başta Roma Kilisesi olmak üzere Batı Kiliselerinin hepsi, Kitab-ı Mukad­deste yer alan bütün kitapların vahiy mahsûlü olduğunu, bu kitapların muhtevaları hususunda herhangi bir tereddüde mahal bulunmadığını öne sürmüşlerdir(73). Fakat, konuya orta çağlarda az da olsa bazı kimselerin eğilmeye başladıkları da görülüyor{74). Bunlardan bir tanesi Mopsuestalı Theodore
70)      Ahmed Abdiilvahhab, İhtitafat fi Teracimi'l-Kitabi'lrMukaddes ve Taîavvarat Hammefı'l-Mesihiyye,Kahire,19S7,s. 1
71)     J. Paterson Smyth,How We Got Our Bible, London,?, p. 3
72)      J. Paterson Smyth,a.g.e.Ms. 8-10
73)      E. Von Dobschütz, a.gmd., s. 579-615
74)      George Every, a.g.e., s.19
olup o, Hz. Davud'un Zeburundaki bazı şiirlerin, Davud'dan çok sonraki sürgün dönemlerine ait olması gerektiğini söyle­miştir. Yahudi asıllı İsaac ben Jesus(1501), Tekvinde geçen ba­zı ifadelerden, bu kitabın Hz.Musa'dan sonraki bir dönemde yazıldığının anlaşıldığım belirtmiştir. Yine Yahudi araştırma­cılardan İbn Ezra, Tevratın muhtelif yerlerinde geçen ifadeler­den, bu kitabın, Hz. Musa'dan çok sonraları kaleme alınmış olduğunun ortaya çıktığını ifade etmiştir(75).
Roma Kilisesine karşı, M.S. XVI. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan başkaldırma hareketi ile beraber, bu hereketi başlatanlar hem Yeni, hem de Eski Ahid üzerinde ciddi tartış­malar açmışlardır. Bu işe öncülük edenlerden biri Martin Lut-her (1489-1546) olup o, hem Yeni, hem de Eski Ahid üzerinde korkusuzca tenkidler yapmıştır. O, Tevratın Hz. Musa zama­nında yazılıp yazılmadığını tartışarak, eğer bu kitabın Hz. Musa tarafından yazılmamış ise, kimler tarafından yazılmış olabileceğini bulmaya çalışmıştır. Luther, Eski Ahidin Nebiler kısmında bulunan bazı kitapların, bu Yahudi peygamberler tarafından değil de, redaktörler eli ile yazıldığını söylemiştir. Luther, Yeni Ahid üzerinde de çalışarak, daha önce Matta, Markos, Luka, Yuhanna şeklinde yapılan sıralamayı değiştir­miş ve Matta İncilini birinci sıradan üçüncü sıraya koymuş­tur. Ona göre, Pavlos'un İbranilere Mektubu, Favlos tarafın­dan yazılmadığı gibi, onun dışında başka bir Havari tarafın­dan da yazılmamıştır. Yine Luther'e göre, Yuhanna İncilinin yazarı Havari Yuhanna değildir. Yuhanna'nın Vahyi öyle karışık ve muğlak ifadelerle doludur ki, bu kitaptan Hz.îsa'yı öğrenmek mümkün olamaz(76).
75)      J.Strachan, a.g.md.,s. 314-318; Ö. Faruk Harman,a.g.e., s. 211-212
76)     S. J. De Vries, Bibîical Criticism, History of, İ.D.B., V.l, New York,1962,p. 413-418
Jean Calvin(1509-1564) de, Luther gibi Kitab-ı Mukaddes üzerinde incelemeler yapmış ve bu kitaba tenkid yöneltmiştir. Calvin'e göre. Yeni Ahidde yer alan Yehuda'nın Mektubunun kanonik olduğu şüphelidir, ancak okunmasında fayda olabi­lir. Pavlos'un İbranilere Mektubu kanonik olmakla beraber, bu eser aslında Pavlos'a ait değildir. Yine ona göre, Eski Ahid­de yer alan Joshua ve Samuel kitaplarının yazarları Joshua ve Samuel değildir(77).
D. A. Bodenstein Carlstadt, XVI. yüzyılda "De Canonicis Scripturis" adlı bir eser yazarak, Hz.Musa'nın vefat hikayesi­nin Tevratta yer alması dolayısı ile, onun kendi ölüm haberini kendisinin yazamıyacağını belirtmiştir (78).
Kitab-ı Mukaddes hakkındaki Kilisenin telkin ve müda-helelerinden kurtuluş, Rönesansla birlikte ortaya çıkmıştır. Tabiî ilimler üzerinde yapılan ilmî araştırmalar, kozmoloji ko­nusunda Kitab-ı Mukaddesin verdiği bilgilerle açıkça çatışı­yordu. Bacon (1561-1626) ve Descartes (1596-1650) gibi felsefe­ciler, uzun süreden beri Kilise tarafından savunulan Tomistik sentezin altını üstüne getirdiler. Avrupa'da pekçok kişi, kendi akılcı ve inkilapçı düşünceleri ile Kilisenin tesirinden kurtul­muş ve Kitab-ı Mukaddeste yer alan kitapların yazarları hak­kında araştırma yapmaya başlamıştır. Bu çalışmaları başlatan­lar, Kilise tarafından şiddetle suçlanarak yaptıkları çalışmalar engellenmeye çalışılmıştır. Bu tür çalışmalar yapanlardan en önde gelenler, İngiltere'de Hooker (1553-1600), Hollanda'da Arminius (1560-1609), Almanya'da Calixtus(1586 -1656) vb. kimselerdir (79).
77)      S. J. Vries, a.gmd., s. 413-418
78)      J. Strachan, a.gmd., s.314-318
79)      K. Grobel,a.g.md., s. 407-413
100
Batıda Kitab-ı Mukaddes üzerinde kayda değer çalışma yapanlardan biri de Elias Levita (1538)dır. Ona göre îbranice Tanahta bulunan sesli harfler (harekeler) ve aksanlar orjinal değildir, bunlar Tanah ilk yazıldığı sırada yoktu ve sonradan ilâve edildi. Ona göre bu harekeleme işi, M.S. alünci asırda yapıldı. Onyedinci yüzyılda Kitab-ı Mukaddes üzerinde araş­tırma yapan Louis Coppel (1586-1656), Tanahın kenarındaki Masoretik derkenarın, daha sonraki bir dönemde konulduğu­nu, Tanahın başlangıçta sadece sessiz harflerle yazılmasından dolayı, bu kitapta telafisi kabil olmayan hataların olduğunu, dolayısı ile bu metne güvenilemiyeceğini ileri sürdü(80).
"Joshuae İmperatoris Historia İllustrata" isimli eserin yazarı Andre Maes, Tevratın Hz.Musa'dan sonra müdaheleye maruz kaldığını ve redakte edildiğini ileri sürmüş, bu yüzden 1586 yılında yazmış olduğu kitap, Kilise tarafından yasak ki­taplar listesine alınmıştır (81).
XVI. yüzyılın ortalarında Stephanus, basıma hazırlamış olduğu Yeni Ahidde, metinlerin muhtelif nüshalarında bulu­nan farklı okunuşları zikretmişti. 1550 yılında Great Mİll, Stephanus'un hazırlamış olduğu bu metni olduğu gibi yayın­ladı. Mili, bu yayından sonra, Yeni Ahid metnini güvenilmez ve şüpheli hale sokmakla itham edildi. Onu, bu yayınından dolayı sadece Kilise babaları değil, aynı zamanda üniversite hocaları da şiddetle eleştirdiler ve onun Hristiyan dinine karşı düşmanlıkla dolu, günah işlemeye temayüllü bir insan oldu­ğunu söylediler. Çünkü o, bastırmış olduğu Yeni Ahid met­ninde 30 binden fazla okunuş farklılıkları bulunduğunu
80)      K. Grobel,a^md,, s. 407-413
81)      Ö.Faruk Harman, a.g .e., s.21
101
göstermişti(82). Stephanus ve Mill'in ortaya koyduğu bu ger­çeklerin yıkıcı etkisini ortadan kaldırmaya çalışan Hristiyan dünyası, bu eseri çürütebilmek için birçok eser kaleme almış­tır. 1710 yılında VVhitby, yazdığı bir eserle, Mill'in yayınma şiddetle çattı. Bu arada VVhitby'in eserine cevap vermek üzere Antony Collins, "Discourse of Free Thinking" isimli bir kitap yazdı. VVhitby'i savunmak ve Collins'e cevap vermek üzere, Richard Bentley, "Remarks Upon a Late Discourse of Free Thinking" isimli eserini kaleme aldı. Bentley bu eserinde, yaz­malarda bulunan farklılıkların Tanrı'nın bir lütfü olduğunu, bunların bulunmasının Yeni Ahide zarar değil, fayda sağladı­ğını iddia etti(83).
XVII. yüzyılda meşhur hukukçu Grotius (Huig Groot 1583-1645), Yeni ve Eski Ahid üzerinde çalışmalar yaparak, Kitab-ı Mukaddeste bulunan kitaplara şerhler yazmıştır. Luther ve Calvin'nin ileri sürdüğü fikirlere o da iştirak ede­rek, İbranilere Mektubu Pavlos'un yazmadığını, Eski Ahidde yer alan Eyyub(Job) kitabının, Yahudi sürgününden önce değil, sonra yazıldığını söyledi. Ona göre Luka, yazmış oldu­ğu İncilini önce îbranice olarak kaleme almış, sonra bizzat kendisi bu İncili Yunancaya çevirmiştir. Grotius'un eseri "Annotata ad Vetus Testamentum", kendisinden sonra konu üzerinde çalışanlara rehberlik etmiş, pekçok araştırmacı çalış­malarında bu eseri örnek almışlardır (84).
XVII. yüzyılda Kitab-ı Mukaddes üzerinde ciddi eleştiri yapanlardan biri de Hobbes(1588-1679)'dir. Hobbes, yazmış olduğu "Leviathan" isimli eserde, daha ileri bir adım atarak
 
82)      M. M. Varvis,a.g.md., s.594-614
83)      M. M. Parvis, a.g.md., s.594-614
84)      K. Grobel, a.gmd., s.407-413
102
Tevratm tamamının Hz. Musa'dan sonraki bir dönemde yazıl­mış olduğunu söyledi. O, iddiasını ispatlamak üzere Tevratin metninden pasajlar sunarak, bunların Hz.Musa'dan sonrjt meydana gelen olayları zikrettiğini ve Hz.Musa'mn bunları söyleyip yazmasının imkânsız olduğunu söyledi. Ona gört> Joshua(Yeşu) kitabı da Joshua'dan çok sonra kaleme alınmış tır. Hakimler kitabının 18: 30 kısmında geçen ifadelere bakılır­sa, bu kitabın sürgün sonrası yazıldığı açıkça ortaya çıkmak­tadır. Hobbes'e göre Samuel, Krallar, Tarihler, Nehemya ve Ezra kitapları da sürgünden sonra kaleme alınmışlardır. Yine o, Eyyub kitabının yazıldığı tarihin meçhul olduğunu, Da­vud'un Zeburunda ona ait olmayan kısımlar bulunduğu­nu, Süleyman'ın Mesellerinde de aynı durumun söz konusu olduğunu söylemekte, ayrıca Vaizler ve Süleyman'ın Şarkıla­rının gerçekte Süleyman'a ait olmadıklarını ifade etmekte-dir(85).
Yahudi asıllı Baruh Spinoza(1632-1677), felsefî kabiliyeti sayesinde Kitab-ı Mukaddes üzerinde pekçok tenkidler yap­mış ve şu sonuçları elde etmiştir: "Eğer kutsal metinleri, ger­çekte olduğundan farklı göstermek için üzerlerine-yüklenen peşin hükümlerden sıyırır ve diğer bütün metinlere yaptığı­mız gibi, onlara da tenkid kurallarım tatbik edersek, onların hakikî mahiyetleri ortaya çıkar. O zaman bunların birer in­san eseri olduğu, şüpheler, tezatlar ve yanlışlıklarla dolu ol-^ duğu anlaşılır. On Emir, Hz. Musa tarafından yazılmış ola­maz. Yeşu, Hakimler, Rut, Samuel ve Krallar gibi kitapların metinleri de otantik (sahih) değildir"(86).
Spinoza, Yahudi sinagogundan atılmasından ondört yıl sonra, "Tractatus Theologico-Politicus" İsimli eserini yazmış,
85)     K.Grobel,a.g.md., s.407-413
86)     J. Strachan, a.gmd., s.314-318 ; Ö. Faruk Harman, a.g.e,,s. 213
103
bu eserde düşüncelerini ne bir Yahudi, ne bir Hristiyan ve ne de bir Ateist gibi düşünmeksizin dile getirmiştir. Ona göre Eyyub kitabı, sürgün esnasında İbranİce dışında bir dil ile yazılmıştır, Daniel, Ezra, Ester ve Nehemya kitapları tek bir kişi tarafından kaleme alınmıştır. Spinoza, indilerin ve Risale­lerin yazarlarının, aslında bunları birer peygamber olarak değil, birer muallim olarak yazdıklarını ifade etmektedir. Hobbes'in "Leviathan" isimli eseri ile birlikte Spinoza'nm "Tractatus"u, Hollanda'da mahkeme kararı ile yasaklanmış, bu iki eserin basılması, satılması suç sayılmıştır(87).
Profesyonel bir ilâhiyatçı olan Fransız Richard Simon (1638-1712), Kitab-ı Mukaddese girişler yazmıştır. O, önce Paris'teki papaz okuluna devam etmiş, ancak orada gördüğü bazı şeylerden hoşlanmayarak bu okuldan ayrılmış ve ilahiyat tahsiline başlamıştır. "Hİstoire Critique du Vieux Testament" isimli eserinde Simon, Tevrattaki beş kitabın, gerçekte Hz. Musa'ya ait olmadığını, bunların uzun çalışmalar sonunda nihaî bir redaksiyonlarının yapıldığını belirtmiştir. Yeni Ahid üzerinde de çalışmalar yapan Simon, halen elde mevcut olan Matta İncilinin, îbranice yazılmış olan ön Matta ile bir ilgisi­nin olamıyacağını söylemiştir. Yeni Ahid ile ilgili olarak "Histoire Critique du Texte du Nouveau Testament" vb. bir çok eser yazan R. Simon, metinlerin hangi zamanda, hangi yerlerde ve hangi durumlarda bulunduklarını, bunların üze­rinde meydana gelen bütün değişmeleri tam ve doğru bir şekilde bilmeden, kutsal kitapları tam olarak anlamanın imkânsız olduğunu söylemiştir. Ona göre Kutsal kitabın metni birçok tadilata uğramış, metinde çeşitli değişiklikler meydana gelmiştir(88).
87)      K. Grobel, a.gmd., s. 407-413
88)      Ö. Faruk Harman, a.g.e., s.214-215; K. Grobel, a.gmd., s. 407-413
104
XVIII. yüzyılın başlarında İngiliz ilâhiyatçı Thomas Wooltson (1670-1733), Yeni Ahid üzerinde yaptığı çalışma­larda, bu kitapta Hz.îsa'ya nisbet edilen mucizelerin aslında Önemsiz masallar olduğunu söyledi.
İndiler üzerinde yapılan bu tür çalışmalar, zamanla Al­manya'da da yapılmaya başlanmış, Hermann Samuel Reima-rus, "VVolfenbuttel Fragments" isimli eserinde, İndilerde Hz. İsa hakkında söylenen şeylerin akılla bağdaşmasının imkânsız şeyler olduğunu, Hz.İsa'nın öğrencilerinin, onun karakter ve niyetini, kasden olduğundan farklı olarak gösterdiklerini ileri sürmüştür. Reimarus ayrıca, Sinoptik İndilerle Yuhanna İncili arasındaki çelişkiyi ele almış, haça gerilme konusunda İndile­re birtakım ilâveler yapıldığını, yeniden dirilme konusunda abartmalı bilgiller verildiğini söylemiştir(89).
Asıl mesleği saray doktorluğu olan Yahudi asıllı Jean Astruc(1684-1766), ilk önceleri Protestan iken bilâhere Kato­likliğe geçmişti. Astruc, Kitab-ı Mukaddes ile İlgili yerleşmiş bütün inançları altüst edecek fikirler ortaya atmaya başlamış­tır. O, araştırmalarını özel kütüphanesinde bulunan yazma eserlere dayanarak yapmış ve incelemelerini tamamı ile bi­limsel metodlara uygun bir şekilde yürütmüştür. Daha önce R. Simon'nun farkına vardığı, Tevratta bir hadisenin bazen iki defa tekrarlanması hususu üzerinde dikkatini toplayan Ast­ruc, Tevratın îbranice metninde Tanrı'nın iki ayrı isminin bu­lunduğunu, Tanrı'ya, Tevratta izafe edilen Elohim ve Yahve isimlerinin aslında birbirlerinin sinonimi (müradifi) olmadık­larını, çünkü bazı yerlerde sadece Elohim adı geçerken, diğer bazı yerlerde ise sadece Yahve adının geçtiğini, şayet Tevratı Hz.Musa yazmışsa bu tür farklı ifadeleri onun, ya hiç kullan-
89)     S. Î.Vnes,a.g.md., s.413-418
105
maması veya kullanmışsa ayrı ayrı yerlerde değil, rastgele ve karışık olarak kullanması gerektiğini söylemiştir. Ona göre bu durum, Hz.Musa'dan sonraki dönemlerde yapılan kompozis­yonlarda, farklı kaynaklardan istifade neticesinde ortaya çık­mıştır. O, Tekvinin, en az iki veya üç ayrı yazar tarafından ka­leme alınmış metinlerden derlenmiş olduğunu, bu yazarlar­dan herbirinin Tanrı için ayrı ayrı isimler kullandıklarını, do-layısı ile onların metinleri, aynen olduğu gibi alınınca bu du­rumun ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca Astruc, Tekvin ve Çı­kışın ilk kısımlarında görülen Elohist ve Yahvist menşein ya-nısıra, bu kısımlardaki bazı pasajların ne Elohist, ne de Yah­vist metinlere benzemediğini, dolayısı ile üçüncü bir kayna­ğın var olduğunu söyleyerek üç kaynak tezini ortaya attı.
"Conjectures sur les Memoires Orijİnaux dont İl Parait que Moİse s'est Servi Pour Composer le Lİvre de la Genese" isimli eserinde Astruc, Tekvin için dört sütun kullanmış, birincisini "A" (Elohim kaynağı), ikincisini "B" (Yahvist kay­nak), üçüncüsünü "C" (Tekvinin 7:20-24 ayetleri), dördüncü­sünü "D" (İsraİle ait olmayan malzemeler) harfleri ile işaret­lemiştir. Ona göre Tekvin, Hz.Musa zamanında yazılmıştır, ancak daha sonraki dönemlerin tembel ve cahil yazarları, onu yeniden yazarlarken büyük yanlışlıklar ve hatalar yapmışlar ve bu kitapta keyfî değişikliklere sebbep olmuşlardır(90).
Halle'de İlahiyat profesörü olan J. S. Semler(1725-1792), "Abhandlung von der Freien Untersuchung des Canon" vb. eserlerinde dördüncü İncil (Yuhanna İncili) ile Vahiy (Yuhan-na'nın Vahyi) kitabının, aynı kişi tarafından yazılmamış olduğunu, bu iki Yuhanna'mn, ayrı ayrı Yuhanna'lar olduğu­nu söylemiştir. Semler'e göre, Havarilerin dışında kitap ve
90)     K. Grobel,a.g.md.,s. 407-413
106
risale yazanların yazdıkları şeyler, vahiy ürünü değildir. Ona göre İbranilere Mektup, vahiy ürünü değildir, Yehuda'nın Mektubu ise apokrifdir(91).
Astruct'un Fransa'da başlatmış olduğu çalışmalar, Av­rupa'nın diğer ülkelerinde de devam ettirilmiştir. İskoç rahip Alexander Geddes(1737-1802), Astruct'un açtığı yoldan yürü­yerek İngiltere'de Kitab-ı Mukaddes üzerinde ciddi araştırma­lar ortaya koymuştur(92). "Critical Remarks on the Hebrew Scrİptures" vb. eserleri ile, daha önce Astruct'un ortaya koy­duğu teorinin tersine, Tevratın sadece iki veya üç metinden düzenlenmediğini, aksine Tevratm tamamının, değişik çağla­ra ait ve ilmî değeri şüpheli bilgilerle dolu pekçok kağıt parça­ları koleksiyonlarının, Hz.Süleyman zamanında bir kitap haline getirilmesi ile oluşturulduğunu söylemek sureti ile, "Parçalar Hipotezi" (Fragment Hypothesis)ni ortaya atmıştır.
Geddes'in "Critical Remarks"ını Almancaya çeviren Vater ile Vette, parçalar tezi üzerinde çalışmalar yapmışlardır. De Vette, Tevratın Tesniye kitabı hakkında yazdığı "Dissertatio Critica" isimli eserde Tesniye kitabının,Tevratm diğer kitapla­rından gerek orijin ve gerekse maksat bakımından farklılık arzettiğini ileri sürdü. Ona göre Tesniye kitabı, Joshua (M.Ö.621)'nm saltanatı sırasında reformcu partinin, parti program ve beyannamesi olarak yazılmıştır. Bu teori ile ilk defa, Kitab-ı Mukaddes incelemeleri ile İsrail millî tarihi ara­sındaki alâka ortaya konmuş oldu. VVette, Joshua (Yeşu)'nm kitabını, Neviim (Nebiler)in başına almıştır. Halbuki Geddes, bu kitabı Tevrata ekleyerek "Hexateuch" (altı kitap) teorisini ortaya atmıştı. VVette bu görüşü ile, "Pentateuch" (beş kitap)
91)      M. M. Parvis, a.gmd., s. 594-614
92)      M. M. Parvis, a.gmd., s. 594-614
107
teorisine dönmüş oluyor(93). Vater'e göre Tevrat otuzbir par­çadan kompoze edilmiştir. Bu görüşü çürütmek üzere Gotrin-genli Heinrich Evald, "Die Composition der Genesis Kritisch Untersucht" isimli bir eser yazmıştır.
Modern Yeni Ahid tenkidçiliğinin öncülerinden Johann Jakob Griesbach (XVIII.Yüzyılın ikinci yansı), Yeni Ahidin tenkidli basımlarında, eski Yunanca nüshaların çok önemli olduğunu öne sürmüştür. O, Yeni Ahid yazmalarını üç gruba ayırmaktadır: 1- Batı yazmaları, 2- İskenderiye yazmaları, 3- Bizans yazmaları.
XVIII. yüzyılda Yeni Ahid üzerinde incelemeler yapan Albrecht Bengel, Yeni Ahid basımlarında Yunanca metinlere ihtiyaç duyulmakla beraber, esas metne şehadeti bakımından Latince tercümelerin de göz önünde bulundurulması gerekti­ğini söylemiştir. Aynı yüzyılda konu üzerinde çalışma ya­panlardan John James YVettstein, yazmış olduğu "Prolegome-na" (giriş) isimli eserinde, hiçbir fikrin etkisi altında kalmadan görüşlerini serbestçe açıklamıştır(94).
Alman ilâhiyatçı Hebraist J. G. Eichhorn(1752-1827), üç ciltlik "Einleitung in das Alte Testament" isimli bir eser yaz­mış, bu kitabında araştırmasına Tekvinden başlamış ve Ast-ruct'un daha önce bulduğu sonuçlara aynen ulaşmıştır. Eich­horn, Tekvin ile başladığı çalışmasına, Çıkış ve diğer üç kitabı da ekleyerek devam etmiştir. Ona göre Tevraün diğer dört kitabı da, tıpkı Tekvin gibi Hz. Musa zamanında yazılmış olmakla beraber, Musa'nın yazmaları, Hz. Musa'nın çağdaşı olan bazı yazarların kitapları ile birlikte yeniden düzenlene­rek bugünkü Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye kitapları
93)    J. Strachan, a.g.md., s.314-318 ; K. Grobel, a.g.md., s.407-413 94)     J. Strachan, a.g.m<i, s. 314-318 .
108
ortaya çıkmıştır. Eichhorn'a göre Tevratta, Hz. Musa'ya ait olan kısımlar olmakla beraber, Hz.Musa'ya ait olmayan birçok kitaptan bazı pasajlar, bu kitaba süzülmüştür(95).
îlgen, "Nulla Vestigia Retrorsum"(1798) isimli eserinde, Tevratta sadece bir Elohist metnin değil, iki ayrı Elohist met­nin var olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bu ikinci Elohist metin, Levililerdeki rahip metnine çok benzemektedir. Evald ise, İlgen'in var olduğunu söylediği iki ayrı Elohist metnin, aslında birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturan tek bir metin olduğunu söylemektedir. Evald, Tekvin kitabının, Hexato-uch'un temel eseri olduğunu ve bu altı kitabın bir bütünlük arzettiğini, dolayısı ile Yahvist metinlerin Elohist metinlere ilâve edilmeleri gerektiğini söyleyerek, "ilâve hipotezi"(supp-letnent hypothesis)ni ortaya attı(96). Black, Shrader vb. birçok kişi tarafından desteklenen bu görüşe, kısa süre sonra cevap geldi. Edvard Reus, 1834 yılında Strassburg'da Eski Ahid üzerine yaptığı bir çalışmada, bir milletin daha tarih sahnesi­ne çıktığı ilk sıralarda, tam olarak gelişmiş bir kanun mecmu­asına sahip olmasının anlaşılmasının zor olduğunu söyledi. Ona göre Eski Ahidin Nevam (Peygamberlere ait kitaplar) kısmı, Tora (Tevrat) dan önce yazılmıştır ve Davud'un Zebu-ru, hem Neviimden, hem de Toradan sonra yazılmıştır. Vatke ve George gibi araştırmacılar da bu görüşü benimseyen eser­ler yazmışlardır (97).
Halle'li Hebraist Hupfeld, 1853 yılında yazmış olduğu "Die Cjuellen der Genesis" isimli eserinde, Tekvin ve Çıkıştaki Elohist, Yahvist ve Rahip metinlerinin birbirlerine bağlı olma-
95)    J.Strachan, a.gmd., s. 314-318
96)      J. Strachan, a.gjnd., s. 314-318
97)      J. Strachan, a,g,md., s.314-318
109
dıklarmi, bunların birbirinden bağımsız olduklarını, araların­daki benzerliklerin önemsiz olduğunu söylemiştir(98).
XIX. yüzyılda Hristiyanlık ve Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılan çalışmalarda, daha önceki çalışmalara göre çok önem­li bir değişiklik göze çarpmaktadır. Bu değişiklik, araştırmala­rın kitaplardan, kitapların sahiplerinin tarihî kişiliğine yönel­mesinden kaynaklanmaktadır. Daha önceleri araştırmacılar, Hz. İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı tarihte yaşamış gerçek şahsiyet­ler olarak kabul edip, onlara nisbet edilen kitapların gerçekte onlara ait olup olmadığını incelerken, bu yüzyılda şüphelerin kitaplardan, onların sahiplerine doğru kaydığı görülüyor(99). Adı geçen kişilerin gerçekten tarihte yaşamış şahıslar oldu­ğundan şüphe eden bazı araştırmacılar, onların tarihî şahsi­yetlerini araştırmaya başlamışlardır. Bunlar arasında özellikle Hz. İsa'nın şahsiyeti konusunda birçok araştırma yapılmış, bazıları onun tarihte yaşamış bir şahıs olmadığını, aksine bir efsane kahramanı olduğunu söylerken, diğer bir kısmı ise, Hz.İsa'nın tarihte yaşamış hakikî bir şahıs olduğunu söyleye­rek onun biyografisini yazmışlardır. Bu konuda araştırma yapanlardan biri Heinrich Paulus (?-1828)' dur. Aynı konuyu araştıran Friedrich Strauss (?-1835)'a göre Hz. İsa, zeki bir Yahudi olmaktan öteye başka bir özelliğe sahip değildir(lOO). Konu üzerinde çalışan diğer bir araştırmacı Ferdinand Christian Baur (1792-1860), Hristiyanlığm ortaya çıktığı sırada Hz. İsa'nın insanî karakterde görülmesine karşılık, daha sonra Pavloscu putperest anti tezin tesiri ile ona, insanüstü bir tabiat kazandırıldığını söylemektedir. Ernest Renan da yazmış olduğu "La Vie de Jesus" isimli eserde, Hz.İsa'yı   Gaîilelİ bir
98)      J. Strachan, a,g,md., s.314-318
99)      S. J. De Vries, a.gmd., s. 413-418
100)    S. J. De Vries, a.gmd.t s. 413-418
110
kişi olarak takdim etmiştir. Renan'a göre Hz.îsa, kıyamet felaketinin eşiğinde bulunduğuna inanan, bu yüzden ne bir kitap, ne de yeni bir kanun çıkarmak peşinde olmayan bir insandır(lOl).
F. Crawford Burkit, yaptığı bir araştırmada, İncillerde verildiği şekilde Hz.İsa'nın hayat hikayesinin genel tarihe uyup uymadığını incelemiş ve yaptığı çalışmada soruya olumlu bir cevap bulmuştur(102). Ona göre Hz.İsa, İncillerde anlatıldığı gibi dünyada yaşamış tarihî bir şahsiyettir. Bu çalışmalar içinde, Hz.İsa'mn tarihî şahsiyetinin mevcut olma­dığı sonucuna ulaşan ve onun tahihî şahsiyetini inkar eden­lerden biri, "Kritik der Evangelien"(1850) isimli eserin yazarı Bruno Bauer'dir(lO3). Hz. İsa'nın şahsiyeti meselesi üzerinde yapılan tartışmalar, XX. yüzyılda dahi devam etmektedir. 1906 yılında yazdığı "The Quest of the Historical Jesus'k isimli eserle Albert Schweitzer, Hz. İsa'nın tarihî şahsiyeti konusunu araştırmıştır. "The Story of the Bible" isimli eserin yazan Macleod Yearsley ise, Hz.İsa'mn tarihte yaşamış bir şahsiyet olduğuna inanmamaktadır.
XIX. yüzyılda yeni Ahid üzerinde çalışarak onun modern tenkidli basımını yapan Charles Lachman,1850 yılında yaptığı Yeni Ahidin tenkidli basımında "Textus Receptus"u hiç gözö-nünde bulundurmadı. O, bu basımda Yeni Ahidi, dördüncü yüzyılda bilindiği şekli İle yayınlamayı planlamıştı. Lach-man'ın izinde giden Samuel Prideaus Tregelles, 1857-1872 yıl­ları arasında yaptığı Yeni Ahidin basımında, ne "Textus Re-
101)    Ernest Renan, İsa'nın Hayatı, Çev. Ziya İhsan, Ankara,1945, s. 183
102)    F. Crawford Burkit, The Gospel History and its Transmission, Edinburg,1906,p.65-100
103)    S. J. De Vries, a.gmd., s. 413-418
111
ceptus"u, ne de daha sonraki dönemlere ait yazmaları gözö-nünde bulundurmadı ve basımını en eski yazmalara dayana­rak gerçekleştirmeye çalıştı(104). Bu yüzyılda Yeni Ahid üze­rinde çalışanlardan, Tschendorf, B. F. VVestcott, J. A. Hort ve Herman von Soden gibi isimleri saymak mümkündür(105).
XIX. yüzyılda Eski Ahid üzerinde çalışan H. Hupfeld,
1853 yılında yazmış olduğu bir makalede "Dokümanlar Hipo­tezi"™ yeniden gündeme getirdi. Ona göre birinci Elohist metin, temel yazıdır ve en eski metindir, bundan sonra ikinci müstakil bir metin daha vardır, bu da Yahvist metindir. Ancak, bu Yahvist metne bir Elohist metin karışmıştır. Riehm,
1854 yılında yaptığı bir çalışmada Tesniye dokümanını bu şemaya eklemiştir. Aynı yüzyılda Eski Ahid üzerinde çalışan T. Nöldeke, Tevrata Joshua kitabını ekleyerek "Hexatouch" fikrini desteklemiştir(106). 1865 yılında Eski Ahidin tarihî kitapları üzerinde çalışan K. H. Graf, Tesniyenin yazılış tarihi­ni, M.Ö. 621 yılı olarak benimsemiştir. Graf'a göre Tesniye kitabı, Hz. Musa'dan tam altı yüzyıl sonra yazılmış oluyor. Graf a göre Tevrattaki   üç ayrı   metin, birbirinden farklı üç ayrı çağa aittir. Rahip metni kısmen tarihe, kısmen de hukuka ait metinleri ihtiva eder, ancak bunlar birbirinden kopuktur, Tarih metni sürgün öncesine, hukuk metni ise sürgün sonrası­na aittir ve ikisinin arasında birkaç asırlık bir zaman boşluğu vardır.
Eski Ahid üzerinde yapılmış olan bu çalışmaları iki kısımda gruplandırmak mümkündür. Bir yanda Nöldeke, Riehm, ve Dillman, öbür yanda Reuss, Kayser ve Graf yer
104      M. M. Parvis, a.gmd., s. 594 - 614
105      M. M. Parvis.,a,g.md., s. 594 - 614 , 106)   Ö. Faruk Harman, a.g.e., s. 215
112
almaktadırlar. Bu iki grup haricinde, sürgün sonrası teorisini destekleyen Duhm, Kuenen ve Wellhausen'den oluşan üçün­cü bir grup daha ortaya çıkmıştır. "Theology der Propheten" isimli eserini 1875 yılında yazan Duhm'a göre Ezra, Yahudili­ğin gerçek kurucusu durumundadır(107). "Prolegomena zur Geshichte" ve "İsrailitische und Judische Geshichte" isimli eserlerin yazarı J.Wellhausen(1844-1918), Tevratm yazılmasın­da Yahvist metnin esas alındığını söylemektedir. Ona göre Tesniye kitabı, Yoşiya (Josias)'nın krallığı döneminde M.Ö.622 yılında bulunmuş bir şeriattir. Wellhausen'e göre Tevratm temel yazılışı, sürgün döneminden sonra olmuştur. Ona göre Ezra, M.Ö. 458 yılında Eski Ahidi kaleme almıştır(108). Well-hausen, Yeni Ahid üzerinde yaptığı çalışmada dördüncü İncilin (Yuhanna), anonim bir yazar grubu tarafından kaleme alındığını ifade etmektedir(109).
1909 yılında "Odes and Psalms of Solomon" isimli eseri yazan Rendel Harris, Süleyman'ın şarkılarının, esas itibarı ile Hristiyan orijinli olduğunu ve Hristiyanlar tarafından düzen­lendiğini ileri sürmüştür. Harnack'a göre ise bu şiirler, Yahudi orijinli olmakla beraber Hristiyanlar tarafından düzenlenmiş­tir. Harnack ayrıca, Yuhanna İncilinin büyük bir bölümünün esas itibarı ile Yahudi orijinli olduğunu söylemiştir(HO).
XX. yüzyılda Yeni Ahid ve Eski Ahid üzerinde inceleme yapan araştırmacıların en önde gelenlerinden biri, şüphesiz Hermann Gunkel (1862-1932)'dir. Gunkel, araştırmalarında
107)    J. Strachan, a.gjnd., s. 314-318
108)    Ö. Faruk Harman,a.g.e.,s. 216
109)    W. C. Ailen, Criticism,New Tesîament, E.R.E., V.I, Nevv York,1951 p. 319-3242)
110)    W.C.Alen,a.g.md.,s.3
ı
113
Karşılaştırmalı Dinler Tarihi metodunu kullanmıştır. M. Di-belius, K. L. Schmidt, R. Bultmann, Frazer ve Reitzenstein gibi araştırmacılar, Gunkel'in metodunu takip ederek Kitab-ı Mu­kaddes üzerinde çalışmışlardır(lll). Frazer ve Reitzenstein'e göre, Pavlos'un Hristiyanlığa yeni şekil verişinde, sır dinleri­nin büyük tesiri olmuştur. 1924 yılında yaptığı bir çalışma ile B. H. Streeter, dört doküman tezini işlemiştir(112).
Görüldüğü gibi Kitab-ı Mukaddes üzerinde Batıda yapılan çalışmaların büyük bir çoğunluğu, bu kitabın bütünü ile va­hiy mahsulü, hatasız, bozulmamış bir kitap olmadığını gös­termektedir. Yapılan araştırmalar, aksine gerek Yeni ve gerek­se Eski Ahidde vahiyle İlgisi bulunmayan pekçok şeyin mev­cut olduğunu, yazarları oldukları iddia edilen veya vahiy yolu ile bu kitapların kendilerine yazdırıldığı iddia edilen kişilerin büyük bir kısmının, bu kitaplarla bir alâkalarının ol­madığını ortaya koymaktadır.
Müsteşriklerin, Kur'an-ı Kerimin birçok şeyi Tevrat ve İndilerden aldığı şeklindeki iddialarına karşılık, Tevrat ve İndilerin, daha açık bir tabirle Kitab-ı Mukaddesin içinde bulunan tarihî bilgilerin, hukukî ve ahlâkî hükümleri ihtiva eden pekçok bilginin, Hristiyanlık ve Yahudilik öncesi kay­naklardan süzülerek Kitab-ı Mukaddese girdiğini, bu kitapta­ki bilgilerin büyük bir kısmının orjinal olmadığını Batılı araş­tırmacıların eserlerinden anlamaktayız. Mezopotamya'da ya­pılan arkeolojik kazılarda bulunan tabletlerden, bu bölgede, Yahudiliğin ortaya çıkmasından çok önce yaratılış ve tufan destanlarının bilindiğini, yine Yahudi hukuku ortaya çıkma­dan çok önce, bu bölgede Hammurabi kanunlarının uygulan­dığını öğreniyoruz. Günümüz Tevratmdaki yaratılış ve tufana
111)    SJ.Vries, a.gjnd., s. 413-417
112)     S. J. Vries, a.g.md., s.413-417
ait bilgilerin Gılgameş vb. destanlardan, halen mevcut olan Tevrat hukukunun da Hammurabi kanunlarından adapte edildiği, bazı insaflı araştırmacılar tarafından itiraf edilmekte-
Kitab-ı Mukaddes üzerinde yapılacak bir inceleme ve tenkidin, bu kitabın bütününü kapsaması imkânsız denecek kadar zordur. Çünkü, en azından altmışaltı kitaptan meydana gelen ve çok hacimli olan böyle bir kitabın tamamını, tam olarak incelemeye ciltler yetmez. Böyle olunca yapılacak şey, Yeni Ahid ve Eski Ahidde yer alan kitapları önem sırasına göre ele alıp, bunlardan birini veya birkaçını incelemek, onları bitirdikten sonra diğerlerini aynı şekilde sıra ile araştırmaktır. Nitekim birçok Batılı araştırmacı, bu yolu takip ederek önce sadece İndileri araştırmış, sonra Resullerin İşlerini, daha sonra Risaleleri ve Vahyi ayrı ayrı incelemişlerdir. Eski Ahid üzerinde çalışanlar da genellikle bu yolu takip etmiş, bunlar önce sadece Tekvin ve Çıkış gibi bir veya iki kitabı incelemiş­lerdir. Eski Ahidin diğer kitapları üzerinde de ayrı ayrı araş­tırmalar yapılmıştır.
İslâm dünyasında Hicrî üçüncü asırdan itibaren yapılan çalışmalarda da Kitab-ı Mukaddes toptan incelenmemiştir. İslâm âlimlerinin yaptıkları çalışmalarda bütün ağırlık, (Kur'an-ı Kerimde yapıldığı gibi) Tevrat ve İndiler üzerinde yoğunlaşmakta, diğer eserlere fazla ağırlık verilmemektedir. Kitab-ı Mukaddesin tamamını kapsayacak geniş bir araş­tırmayı, bir kişinin yapması oldukça zordur . Bu belki de bir ekip çalışması ile gerçekleşebilir.
Bizim araştırmamıza göre, gerek Yeni Ahid ve gerekse Eski Ahide, modern tenkid metodlarını uygulayarak, bu
114
113)    Leonard Woolley, Abraham Decouvertes Recentes sur les Origines Hebraıvc, Trans. A. and H. Collin Delavaud, Paris, 1949, p. 110-124
115
 
kitapları bu metodlarla araştırmak imkânsızdır. Çünkü Eski Ahidin, bırakın Hz. Musa zamanından kalma orjinal nüshası­nı bulmayı, Hz.Musa'dan on asır sonra yazılmış nüshalarını dahi bulmak mümkün değildir. Aynı durum Yeni Ahid için de aynen mevcuttur. Hz. İsa zamanından kalma veya İncil yazarlarının yaşadıkları dönemlerden kalma hiçbir orjinal nüsha elde mevcut değildir. En eski İncil ve Risale kopyalan, Hz.İsa'dan dört asır sonraya ait kopyalardır. Hz.Musa ile, Tevratın elde mevcut en eski nüshası arasındaki en az bin yıllık boşluk; İncil yazarları ile, en eski İncil kopyaları arasın­daki üçyüz yıllık boşluk ne ile doldurulacaktır? Bu kadar uzun zaman aralığı nasıl aşılarak hiç hata etmeden ana metne ulaşılacaktır? Modern tenkid metodları denilen şeyler, bin yıllık, üçyüz yıllık bu boşlukları nasıl telafi edecek ve gerçek metni inşa etmeye muktedir olacaktır?
Bugün yapılacak olan araştırmalarda yapılması müm­kün olan şey, elde mevcut olan en eski yazma nüshalarla, daha sonraları onlardan yapılan kopyaları karşılaştırmak, en eski nüshalarla daha sonra onlardan yapılan bu kopyalar arasında ve basılı nüshalar arasındaki farklılıkları ortaya koymak, muhteva bakımından bu kitaplardaki bilgileri birbir­leri ile karşılaştırarak, kitapların kendi içlerinde tutarlı veya tutarsız olduklarını ortaya koymaktır.
Çalışmamızın bundan sonraki kısımlarında yukarıda çizilen çerçeve dahilinde ilk olarak İndileri ele alacağız. Çünkü Kitab-ı Mukaddesin ağırlık noktası Hristiyanlara göre İndilerdir.
 
116 .
İKİNCİ        BÖLÜM
INCİLLE R
A- İNCİL KELİMESİ VE ANLAMI
1- KELİMENİN MENŞEİ:
İncil kelimesi Yunanca "Euangelion"dan gelmekte olup, "eu" iyi", angelion"da haber ma'nasma gelmektedir(l). Euan-gelion kelimesi, zamanla Evangelion ve Evangile sekinde de­ğişime uğramıştır. İslâm kaynaklarında kullanılan "İncil" keli­mesi, Yunanca "Evangile"den alınmıştır. Kelimenin İngilizce karşılığı "Gospel"dir. Eski İngilizcede "God Spell", Tanrı sözü anlamına gelmektedir(2).
Sözlükte "iyi haber" ve "müjdeli haber" ma'nasma gelen İncil kelimesi ile, Hrİstİyan Kitab-ı Mukaddesinin Yeni Ahid bölümünde yer alan ve Matta, Markos, Luka ve Yuhanna ta­rafından yazılan dört kitap kastedilmektedir(3).
1)        İshak İbrahim Faris, Medhal ilel-Ahdi'l-Mesihiyye'l-Evvel,Mısır, ?, s.97 ; W.K.Lowther Clarke, Concise Bible Commentary,London, 1952,p.685 ;AlbertM. Besnard,Oliver   Clement, Roger Mehl, Hristiyan İlahiyatı, Çev. Mehmet Aydın, Ankara, 1983, s.145 ; Webster Comprehensive Dictionary,İnteraatİonal Edition, V. VI, U.S.A.,1986,p.439
2)        Bkz. Webster Comprehensive DictionaryyA, p.l35,V.II, p.1132
3)        Xavier Jakob/nci/ Nedir, Tarihî Gerçekler, Ankara,1985, s. 8; Muhammed es-Saidî, Dirase fi'l-EnaciWl-Erbaa ve't-Tevrat,
Katar,1985,s.ll
117
Bazı Hristiyan bilim adamlarına göre "İncil" kelimesi ile, "İndiler" kelimesini birbirinden ayırmak gerekir. Yeni Ahid metinlerinde geçen İncil kelimesi, bir kitaba isim olarak veri­len ve bu ma'nada kullanılan bir isim değildir. O, iyi haber anlamında, Hz. İsa tarafından sağlanan kurtuluş mesajı ma'nasında kullanılmaktadır(4). "İndiler" (Gospels) kelimesi ise, Hz. İsa'nın bu mesajını anlatan ve dört ayrı yazar tarafın­dan kaleme alman eserler anlamına gelmektedir(5)
Hristiyan inancına göre İndiler, Tanrı'nın yönetmesi İle, İncil yazarları tarafından hatasız olarak yazılmış olmak özel­liğini korumaktadırlar(6). Havariler ve încil yazarları, konu­şurken ve yazarken tamamı ile Tanrı'nın İradesi İle konuşmuş ve yazmışlardır. Kutsal ruh'un Hz.îsa ile bütünleşmesi ile, Hz.İsa'da ortaya çıkan müjdeli haber ve vahiy için hiçbir sınır­lama yoktur(7).
İslâm kaynaklarına göre İncil, Allah (C.C.) tarafından, Hz. İsa'ya vahyedilen kitabın adıdır(8). Nasıl diğer peygam­berlere vahiy yolu ile kitaplar gönderilmiş ise, Hz.İsa'ya da kendisi dünyada olduğu sırada vahiy yolu ile încil gönderil­miştir. İslâmî inanca göre Hz. îsa bir peygamberdir, İncil de ona vahyedilen kitabın ismidir.
4)      Alfred Firmin Loisy, The Birth ofthe Christian Religion and the Origins ofthe New Testament, Trans. from French by L. P. Jacks, NewYork,1962,p.41
5)        A. F. Loisy, ö.g.e.,s.41-42
6)        GeorgeP. Fisher, Essays on the Supernatural Origins ofthe Christianity, New York, 1977, p. 9-10
7)        W.Sanday, Bible, E.R.E.,V.II, New York,1951, p. 562-579
8)        Kur'an-ı Kerim, Maide : 46-47
118
Hristiyan İnancına göre, Hz.İsa dünyada iken, ona tncil adı ile müstakil bir kitap nazil olmamıştır. Aslında onun böyle bir kitap meydana getirme gayesi de yoktu. O, kimseden îndl adı ile bir kitap yazmasını istememiş ve bu yolda herhangi bir emir veya talimat vermemiştir. Hz. İsa, halkın arasında dolaştığı üç yıl boyunca sadece konuşmuş, insanlara hitab etmekle yetinmiştir. O, dünyadan ayrıldığı zaman, arkasında İncil adı ile bir eser bırakmamıştır(9). Hz. İsa'nın dünyadan ayrılışından sonra talebeleri, onun halka öğrettiği şeyleri on­lara öğretmeye devam etmişler, birçok ülkeye gidip bu görevi yerine getirmeye çalışmışlardır. Bunlar, gidip dolaştıkları yerlerde özellikle Hz.İsa'nın öğretilerim anlatmakla beraber, onunla birlikte oldukları sırada görmüş oldukları mucizeleri, onda müşahede ettikleri olağanüstü halleri, onun çarmıha gerildikten sonra yeniden dirilerek göğe çıkışını ve hayatının diğer safhalarını insanlara izah etmişlerdir(lO). Tebliğ hayatı­nın ilk günlerinden itibaren, Hz.îsa ile beraber olan bu kimse­ler Havarilerdir. Havariler, başından itibaren onu takip etmiş, onunla beraber yaşamış ve ona öğrencilik yapmışlardır. Bu öğrencilerden bazıları, tebliğ görevinin daha iyi yapılabilmesi ve kendilerinden sonra bu görevi ifa edeceklere rehber olması İçin, Hz.İsa'dan duydukları, gördükleri şeyleri yazmışlardır. Bu yazılara, zamanla bir takım ilâveler yapılmak sureti ile günümüzde mevcut olan İndiler meydana gelmiştir (11).
Görüldüğü gibi Hristiyan kaynaklar, Hz. îsa'ya vahiy yolu ile nazil olmuş bir İncilin varlığını kabul etmemektedir. Kitap olarak bugün elde mevcut olan İndiler, Hz.İsa'nın her hangi bir emir ve direktifi olmadan, onun öğrencileri tarafından
9)        Xavier Jakob, a.g.e.,s.lO
10)      Deniş Clark, Sîretu'l-Mesih ve Teaîîmuh, Kahire, ?, s.l 1
11)      D.Clark,a.g.e., s.ll
119
yazılmışlardır. Bunlar, Yahudilikteki Tevrat ve îslâmi- yetteki Kur'an-ı Kerim gibi vahiy yolu ile nazil olmuş kitaplar değildir.
Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitaba İncil adı verilmekle beraber, bazen bu "İncil" sözü ile, bu kitapların yanısıra Yeni Ahidin diğer yirmiüç kitabı da kastedilmektedir(12). Hristiyanlıkta hemen hemen her kav­ramda görülen karışıklık ve muğlaklık, İncil kelimesinde de görülmektedir. Bir yandan, yazılmamış durumda olan Hz. İsa'nın topyekün mesajının adı İncil, öbür yandan dört Evan-gelist'in yazmış olduğu dört ayrı hayat hikayesinin isimleri İncil, diğer yandan bu dört hayat hikayesi ile beraber, Resulle­rin İşleri, yirmibir Mektup ve bir Vahiy'den müteşekkil yir-miyedi kitabın isimleri de İncil oluyor(13)! Dördüncü asrın ortalarından günümüze kadar intikal etmiş dört İncil metni bulunduğu ve bu dört ayrı metinde büyük farklılıklar görül­düğü halde, yine İncilin bir olduğundan bahsedilebiliyor!
İslâm kaynaklarına göre încil bir tanedir ve Hz. İsa dün­yada olduğu sürece onu insanlara tebliğ etmiştir. Ancak bu İncilin, Hz. İsa zamanında yazılı halde bulunup bulunmadığı konusunda bir açıklık yoktur. Tevratm, Hz. Musa zamanında levhalara yazılarak Ahid Sandığında muhafaza edilmesi, Kur'an ayetlerinin vahiy katipleri tarafından yazılması ve Hz. Muhammed'in vefatından sonra, onların toplanarak tasnif edilmesi gibi, acaba İncil de bu tarzda yazılmış ve toplanarak
12)     A.F.Loisy,a.g.e.,s. 41;X. Jakob fl.g.e., s. 8
13 )    Yeni Yaşam yayınları tarafından bir kurula hazırlatılan Yeni Ahîdin tercümesinin tamamına "Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi" adı verilmiş, böylece sadece Matta, Markos,Luka ve Yuhanna'nm yazmış olduğu eserlere değil, Yeni Ahidin tamamına İncil adı verilmiştir. Bkz. Müjde, İncilin Çağdaş Bir Çevirisi, İstanbul ,1987,
120
bir kitap halinde Hz.İsa zamanında tasnif edilmiş midir? Onun yazılı olarak muhafazası yapılamamış ise, eksiksiz ola­rak hafızalarda tutulabilmiş midir? Hz. İsa'nın, kavmi arasın­da çok kısa bir süre kalması (en iyimser bir tahminle üç yıl), bu dönemde mevcut olan baskı ve zulüm, İncilin sağlıklı bir şekilde yazılıp toplanmasını oldukça güçleştirmiş olmalı-dır(14). En fazla üç sene süren tebliğ döneminde bir yandan, müstemlekeci Putperest Roma yönetiminin baskısı, öbür yan­dan, hilekâr ve kıskanç Yahudi hahamlarının entrika ve jur­nalleri, Hz.îsa ve Havarilerine İncil ayetlerini yazma ve topla­ma hususunda büyük güçlük çıkarmış olmalıdır. O dönemde İncil ayetlerinin yazılması mümkün olmuşsa bile, bunların muhafazası, toplanması ve yeni nüshalarının yazılması, gitgi­de artan zulüm ve baskı yüzünden adeta imkânsız hale gelmiştir.
Bazı Hristiyan araştırmacıların, Hz.İsa zamanında yazılı bir İncil'in bulunmadığı şeklindeki beyanlarına rağmen, M.S. ikinci yüzyılın başlarında yaşamış olan Papias ve İreneaus gibi Hristiyan müellifler, elde mevcut olan dört İncil ortaya çıkmadan önce, Hristiyanlann elinde Matta tarafından yazıl­mış ve sözler ma'nasma gelen "Logia" isimli bir metnin bu­lunduğunu, Matta'nm bunu İbranice-Aramice yazdığını, şim­di elde mevcut olan Matta İncilini, bu Logia'yı genişleterek Yunanca olarak kaleme aldığını ifade etmektedirler(15).
Bir kısım Hristiyan müelliflere göre, Logia'nm metni oldukça kısa olup, fazla önemli değildir. Papias'ın verdiği habere göre Matta, Logia'yı Hz. İsa daha dünyada iken
14)      Muhammed Ebu Zehra, Muhadaratfi'n-Nasraniyye, Kahire, 1966, s.32
15)      X.Jakob,a.g.e.,s.l41
121
 
 
İbranice olarak yazmıştır. Logİa'da sadece Hz.İsa'nın sözleri vardır. Bu yönü ile Logia'nm değeri daha da artacakken, onun fazla önemli olmadığı nasıl söylenebilir? Malesef bugün bu Logia'nın ne aslî nüshası, ne de aslî nüshadan yapılmış kop­yaları vardır. Dolayısı ile onun muhtevası hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmak mümkün değildir. Durum böyle iken, onun önemsiz olduğunu bu müellifler nereden anlıyorlar?
İlk dönem Hristiyan müelliflerin, Logia'nın varlığını haber vermelerinin yamsıra, XVIII. yüzyıldan itibaren İndiler üzerinde araştırma yapmaya başlayan bazı Batılı ilim adamla­rı, halen elde mevcut dört İncil daha ortaya çıkmadan önce, tek bir İncil'in mevcut olduğunu, mevcut İndilerin bu İndi­den istifade edilerek yazıldığını haber vermektedirler. Bu araştırmacılardan Lessing, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru ortaya attığı bir tez ile dört încilden önce, aslî bir İncil'in var olduğunu, bunun dilinin Aramİce olduğunu, Matta, Markos ve Luka'nın, İndilerini yazarken bundan istifade ettiklerini söylemiştir(16), J. G. Eichhon da bu ilk aslî nüshanın varlığını haber vermektedir. J. Wellhausen'e göre, bu ilk aslî nüsha Markos'a aittir. Markos Aramice olarak bu ilk nüshayı yaz­mış, bilâhere bunu genişleterek Yunancaya çevirmiştir. Ona göre, Matta ve Luka İndileri, bu Aramice aslî nüsha İle, bunun Yunancaya tercüme edilen nüshasından İstifade edile­rek yazılmışlardır. Zahn'a göre, bu aslî nüsha, Markos'a değil, Matta'ya aittir. Halen elde mevcut olan Matta ve Markos, bu aslî nüshadan istifade edilerek yazılmışlardır. L. Waganay ise, aslî nüshanın Markos'a ait olduğunu söylemekte ve Mar-kos'un bunu, Petrus'un vaazlarından istifade derek yazdığını ileri sürmektedir. Ona göre bu Aramice aslî nüshadan, Aramice olarak Matta   kopya edilmiştir. Yunanca   yazımış
olan Matta ile Luka, bu Aramice yazılı olan Markos ve Mat­ta'ya dayanılarak kaleme alınmıştır(17).
Yine bazı İncil araştırmacılarına göre, halen elde mevcut olan İndilerden önce Hz.İsa'nın sözlerini ve mucizelerini ihtiva eden yazılı küçük ve müstakil parçalar vardı. Mevcut İndilerin yazarları, eserlerini kaleme alırken bu parçalardan istifade etmişlerdir (18).
Yukarda verilen bu bilgilerden daha da önemlisi, bizzat İndilerde bulunan bazı ifadelerdir. İndilerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında, gerek Hz.İsa'nın ve gerekse Havarilerin, tekil sığası ile bir İncil'in varlığından sözettiklerini görmekte­yiz. Bunlardan sunacağımız iki örnek, încil kelimesinin, Hz. İsa'nın mesajı ma'nasma gelmesinden çok, Allah(C.C.)'ın Hz. İsa'ya vahyettiği İncil kitabı ma'nasma geldiğini ispatlar niteliktedir. Bunlardan bir tanesi, "Yahya ele verildikten sonra îsa, Allah'ın İncilini vaaz ederek GaliIe(CeliIe)'ye gelip dedi: Vakit tamam oldu. Allah'ın melekûtu yakındır. Tevbe edin ve İncile iman eyleyin! " (19) şeklindedir. Burada Hz.İsa, Allah (C.C.)'ın İncilini vaaz etmektedir. Yani İncil Allah'ındır, İsa sadece onu vaaz etmektedir. İkinci örnek, Yahya'nın adamla­rının gelip Hz.İsa ile konuşmaları sırasında, Hz. İsa'nın onlara söylemiş olduğu şu sözdür: "Yahya'ya bildirin! Körlerin göz­leri açılıyor, topallar yürüyor, cüzzamlılar temizleniyor, sağır­lar işitiyor, ölüler kıyam ediyor ve fakirlere İncil vaaz olunu-yor"(20). Bu ifadede Hz.îsa'nın, İncili vaaz ettiği açıkça görülüyor. Eğer İncil ile kastedilen ma'na, Hz.İsa'nm hayat
16)     Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlîk, Ankara, 1988, s.94
17)      S. Yıldırım, a.g.e.,s.94
18)      S. Yıldırım, a.g.e., s.94
19)   Kitab-ı Mukaddes, Markos,:A-5
20)   Kitab-ı Mukaddes Matta, 11:2-6
 
122
123
hikayesi ve sözleri ise, bu iki parçada böyle bir anlam çıkar­maya imkân yoktur. Bu ifadelere göre Hz.İsa, bir vaiz olup Allah'ın İncilini vaaz etmektedir, kendi hayat hikayesini ve sözlerini değil, Allah'tan vahiy yolu ile aldığı İncil'i insanlara tebliğ etmektedir(21). "Allah'ın İncili" ifadesi, bütün diğer anlamları ortadan kaldırmakta, sadece vahiy mahsûlü olan ilâhî emir ve yasaklar ma'nasını akla getirmektedir. Ayrıca bu ifade, Petrus ve Pavlos'un mektuplarında da yer almak­tadır^).
Hz.İsa, babasız olarak dünyaya gelmekle beraber o, Yahudi bir aileden gelmiş ve Yahudi kültürü ile yetişmiş bir kişi idi. Dolayısı ile o, bütün Yahudi ananelerini bilmekte idi. O, Yahudilerin beklemekte oldukları Mesih hakkında fikir sahibi olduğu gibi, Mesihliğin fonksiyonlarından da haberdar idi. Nitekim o, kendisinin Mesih olduğunu ilân ederek ortaya çıkmıştır. İndilere göre kendisine yöneltilen "Sen Mesih mi­sin, İlya mısın, yoksa Yahya mısın?" şeklindeki sorulara o, hep kendisinin Mesih olduğunu açıklamak sureti ile cevap ver-
21)   Hristiyanlar, bu durumu ancak Hz. İsa'nın ulûhiyeti ile izah edebil­mektedirler. Onlara göre oğul İsa, baba Allah ile aynı olduğu için, yani o,Tanrı ile aynileştiğinden, Allah'ın İncili, İsa'nın İncilinin aynı­sıdır. Öyle ise, Hz. İsa neden Allah'ın İncilini vaaz etmiştir? Eğer İsa ilâhlık mertebesinde ise,"İsa, Allah'ın İncilini vaaz ediyordu" cümlesi nin ma'nası şu şekilde değiştirilebilir :Allah, Allah'ın İncilim vaaz edi -yor du." Bu durumda sanki birinci Allah, İkinci Allah değil, aksine İsa İkinci derecede olarak birinci Allah'ın biraz altında kalıyor, dolayısı İle ondan İncili alıp İnsanlara ulaştırıyor. Sinoptİk İncillerde baba Allah, oğul İsa İfadeleri sık sık geçmesine rağmen, oğulun ilâhlığını açıkça gösterenhiçbir delil mevcut değildir. Aksine İsa'nın insanlığını teyid etmek üzere sık sık "İnsanoğlu" tabiri geçmektedir. Bkz.Kitab-ı Mukaddes,Matta, 10 :23
22)    Kitab-ı Mukaddes, Petrus'un Birinci Mektubu, 4: 17; Romalılara Mektup, I :16
124
miştir(23). Yani o, Yahudilikteki Mesihliğin ma'na ve fonksi­yonunu biliyordu. Kur'an-ı Kerimde de o, "Meryem oğlu Me­sih İsa" olarak isimlendirilrr.ekte(24) ve İsrail oğullarına pey­gamber olarak gönderildiği bildirilmektedir(25). Yahudi an'a-nesine göre, Mesih derecesinden çok daha aşağıda olan nebi­lerin dahi kitabı vardır. Hz.İsa, İndilere göre Tevratı bilmekte ve ondan misaller getirmektedir. Demek ki o, Hz. Musa'yı tanımakta ve Tevratı bilmektedir. Yahudi an'anesine göre Hz. Musa, Tevratı hemen yazıp Ahid Sandığında muhafaza ettiği­ne göre, Hz.îsa'nm bundan da haberi olması gerekir. Bütün bu bilgilerden sonra, nasıl Hz.Isa'nın dünyada iken bir kitap yazdırmadığı ve bunu yapmak gibi bir niyete sahip olmadığı söylenebilmektedir? Hristiyan inancına göre Hz. İsa, Mesih olarak bütün diğer peygamberlerden, dolayısı ile Hz. Musa'dan da üstün olduğuna göre, ondan daha aşağı seviye-dekilerin kitapları olduğu halde onun neden bir kitabı bulunmasın? O, Hz. Musa dahil bütün peygamberlerden üstün olduğuna göre, onun da bir kitabı olmalı ve bu kitap, diğer kitaplardan daha üstün olmalıdır. Bir yandan onu Mesih, hatta Allah'ın oğlu kabul edip, öbür yandan onun dünyada iken bir kitaba sahip olmadığını söylemek büyük bir yanlışlık olur. Zira Mesih demek ıslahçı, bozulan dini ve cemiyeti düzeltici demektir. Hz.İsa hem Mesih olacak, yani bozulmuş İsrail cemiyetini ıslah için gelmiş ve yeni bir din ortaya koymuş olacak, hem de yeni bir dinin ortaya konması için asgari olarak gerekli olan bir kitaba sahip olmayacak, bu mümkün değildir. O, bir yandan "Ben Mesih'im, Allah'ın oğluyum, geçmişteki ve gelecekteki işlenmiş ve işlenecek olan
23)      Kitab-ı Mukaddes, Markos, 8 :27
24)      Kur'an-ı Kerim, Al-i îmran :45
25)      Kur'an-ı Kerimi/-/ îmran :49
125
bütün günahların bağışlanması, bütün insanlığın kıyamete kadar kurtuluşu için geldim " diyecek, hem de kendi peşin­den gelen insanlara rehber olmak üzere yazılı bir kitap bırakmayacak, bu nasıl mümkün olabilir? Kendisi dünyadan ayrıldıktan sonra, insanlarla bir daha yüzyüze konuşamıyaca-ğma göre, eğer o, arkasında bir kitap bırakmamışsa kıyamete kadar onun peşinden gidecek olan insanlara ne rehberlik edecektir?
Hz.İsa'nın, dünyada iken İncilin yazılması için bir emir ve direktif vermediği şeklindeki Hristiyan görüşünün teme­linde, Hristiyanlığın vahiy ve peygamberlik anlayışı vardır. Bu dindeki vahiy ve peygamberlik anlayışı, diğer dinlerdeki, özellikle İslâmiyetteki vahiy ve peygamberlik'anlayışından çok farklıdır. Hristiyan inancına göre İncil yazarları (Evange-listler veya İncilciler), Hz.İsa'nın sözlerini, mucizelerini ve hayatını yazarak, onun dünyada iken insanlara verdiği mesa­jı, kendisinden sonra gelenlere aktarmak görevini ifa etmişler­dir. Hz.İsa'nın yapmadığı kitap yazma işini, öğrencileri yapmışlardır. Ancak onlar, bu işi yaparken rastgele değil, ilâhî bir görevlendirme sonucu bunu yapmışlar, kitaplarını yazarken kendilerine vahiy ve ilham gelmiştir. Allah'tan gelen ilham, onları her hangi bir hata yapmaktan korumuş-tur(26).
Hz.İsa'nın dünyada iken ihmal ettiği kitap yazma işini, öğrencilerine bırakması doğru olabilir mi? O, bir yandan kendisinden sonra Havarilerini yönetecek olan kişiyi dahi seçerken, öbür yandan, Havarilerine, öğrencilerine ve kendisi dünyadan ayrıldıktan sonra onu takib edecek olan kişilere rehber olacak bir kitabı neden onlardan esirgeyip bu işi öğ­rencilerine bırakıyor? Hz. İsa dünyada iken İncil yazacak olan
26)    Xavier Jaköb,a.g.e., s.136
126
kişileri seçmemiştir. Bu iş, Havarilerin başkanlığı kadar da mı önemli değildi ki, o bu işi yapmamıştır? Acaba Petrus'a, "Ku­zularımı sana emanet ediyorum" diyen Hz.İsa, neden İncili yazacak olan kişilere, "Ben sizi kitap yazmak üzere görevlen­diriyorum" diyerek onları seçmemiştir? İlerde daha açık şe­kilde göreceğimiz gibi, kimliği, mesleği, hatta yaşadığı çağı meçhul pekçok kişi İncil yazmış, ortaya büyük bir kaos çık­mıştır. Şayet Hz.İsa zamanında yazılı bir İncil yok idi ise, onun, İncil yazarlarını mutlaka tayin etmesi gerekirdi. Eğer o, ismen yazarları tayin etse idi, bu kargaşa ortaya çıkmazdı.
 
2- HRİSTİYANLIKTA VAHİY VE İLHAM ANLAYIŞI:
Elde mevcut olan İndilere göre Hz.İsa, Allah'ın oğludur. Teslis inancının üç unsuru baba oğul ve ruhu'l-kudüs, aslında aynı şeylerdir. Baba Allah'dır, oğul Allahtır, ruhu'l-kudüs de Allah'dır, ve bunların üçü, üç ayrı ilâh değil, aksine tek bir Al­lah'dır. Yuhanna'ya göre Hz.İsa, "Ben babadayım, baba bendedir"(27) demiştir. Yani Allah'ın oğlu olan Hz.İsa, aynı zamanda Allah'ın kendisidir, veya Allah kendisine hulul etmiş, vücuduna Allah'ın ruhu girmiştir. Hristiyanlıktaki vahiy ve ilham kavramlarının iyice anlaşılabilmesi için, yu­karda belirtilmiş olan temel Hristiyan görüşünün gözönünde bulundurulması gerekir.
Hristiyan ilim adamlarına göre vahiy, normal öğrenme yollar.1 ile elde edilmesi mümkün olmayan gizli bir şeyin, ortaya çıkması, öğrenilmesi demektir(28). Paul Tillich'e göre,
27)       Kİtab-j Mukaddes,Yuhanna, 14:11
28)      Paul Tillich, Systematic Theology, V.I, Chicago,1967, p.108
127
Hz.ısa'nin Mesih olarak görülmesi, Hristiyanlıkta nihaî vahiy olarak kabul edilmektedir. Onun bütün varlığı ve hayatı vahiydir. Vahyin aracıları vardır. Mesela Pavlos, ilâhî vahyin aracısı durumundadır(29). tsa, baba Allah'ı, sadece O'nun hakkında söylemiş olduğu sözlerle açıklamaz, o, Allah'ı bizzat kendi varlığı ile de ifşa eder. Yani Allah, isa'nın varlığı ile açıklanır. Allah ile İsa arasında akıl, kalb ve arzu birliği var­dır. Hz.îsa'da görülenler, ulûhiyyetin tecellilerinden ibaret­tir. Eğer bir insan, Tanrı'nın tabiatını, bir insanın bilebileceği kadar bilmek isterse İsa'ya bakmalıdır. İlâhî tabiat, insanların kavrayabilmesi için onda insanî bir surete bürünmüştür(30).
Hristiyan araştırmacılara göre, iki çeşit vahiy vardır: Birinci tür vahiyde vahiy görevi, vahyi alan kimsenin kendi varlığından ayrıdır ve onun üstündedir. İbrahim, îshak, Ya-kub ve Musa gibi peygamberlere gelen vahiyler bu türdendir. Bunlara gelen vahiyler, bunların maddî varlığından ayrıdır. Allah, özel bir surette onlara hitab etmiş, onlar Allah ile sadece vahiy esnasında muhatap olmuşlardır. Vahyin devam ettiği süre zarfında bu peygamberlerin iradeleri yok olmuş, Allah'ın iradesi onlara hakim olmuştur. Bu şekilde vahiy alan peygamberlerin vahye bağlı sözleri, Allah'ın kelâmıdır, vahye bağlı olmayan sözleri ise kendi sözleridir, Allah kelâmı değildir. İkinci tür vahiyde vahiy, vahyi alan insanın kendi varlığından ayrı ve onun fevkinde değildir. Ona gelen vahiy, onun kendisinin aynıdır. Yani İkinci tür vahiy alan kimsenin kendi varlığı ile, aldığı vahiy bir bütünlük arzeder, bu kişinin varlığı bizzat vahiy olur. Hz.İsa'ya gelen vahiy bu çeşit bir
29) 30)
 Ahmed Abdullah al-Masdoosi, Living Religons ofthe World, Trans. by.Zafer İshaq Ansarî, Karachi, 1962, p. 1.70 ; M. A. William Paton, Jesus Chrisî and the V/orld's Religİons, London, 1938, p.95
128
vahiydir. Onun varlığı, vücudu, hayatı bütünü ile vahiydir. O, bizzat Allah'ın kelâmıdır, kelâm olan Hz.İsa, Allah ile idi, Allah onunla beden oldu ve insanlar arasında dolaştı. Birinci tür vahiyde vahiy alma görevi muayyen zamanlarda cereyan etmesine karşılık, ikinci tür vahiyde, yani Hz.îsa'nm Vahyinde vahiy görevi onun hayatının her anını kapsamakta, adeta onun maddî varlığı bütünü ile vahiy olmaktadir(31). Dolayısı ile Hz .İsa'nın hayatının tamamı bir vahiydir. Onun mucizele­ri, vaazları, doğumu, ölümü, yeniden dirilerek semaya çıkışı, Kilise, ayinler ve kutsal yazmaların hepsi vahiydir. Onda iîâhlık ile İnsanlık tam olarak birleşerek İlâhî cephesi insanî cephesini kapladığından ve tam bir ilâh kimliğine büründü-ğünden o, kendi kendine vahyeden durumundadir(32).
Hristiyanlar, ayrıca Hz.İsa'nın vahyini ruhu"l-kudüsle İrtibatlı olarak görmektedirler. Onlara göre ruhu'l-kudüs'ün İsa'ya hululü, yani onun bedenine girmesi, ona gelen vahyin sürekliliğini sağlamaktadır. Ruhu'l-kudüs'şüz onun Tanrı ol­ması mümkün olamaz. Ruhu'l-kudüs'ün oha girmesi, onu ilâhlaştırdığı gibi, onun varlığını bütünü İle vahiy haline ge­tirmektedir. Hz.îsa'mn kendisi bizzat Tanrı'nın vahyidir.
Maddî varlığı vahiy olan Hz.İsa, İncil yazarlarına rur hu'1-kudüs'ü göndererek onların kalplerine vahiy ilka etmiş­tir. Yeni Ahidde yer alan kitapların yazarlarının tamamı, ki­taplarını onun kalplerine ilka ettiği bu vahiy vasıtası ile yazmışlardır(33). Böylece Yeni Ahidin yazarları da vahye mazhar olmuş oluyorlar, onların eserleri, bizzat Hz.İsa'dan
31)      Gerard O' Collins , Theology and Revelation, Dublin, 1968, p. 26-29
32)      A. Roest Crollius, The Word in the Experience of Revelation in Qurran and Hindu Scriptures, Roma, 1974, p.251; George P. Fisher, a.g.e., s. 334
33)      Gerard O' Collins, a.g.e,, s. 44
 
almış oldukları vahyin ürünü olmaktadır. Bu kitapların yazar­ları vahye muhatap olmakla beraber, İsa öncesi peygamber­lerde olduğu gibi vahyi alanları robotlaştıran, onların iradesi­ni yok eden, vahiy alanların iradesini, vahyi verenin iradesine tabi kılan zorlayıcı bir vahye muhatap değildirler. Onlar vahiy almakla beraber, aldıkları vahiy, onların iradelerini yok etmemiş ve onlara kendi irade ve bilgilerini kullanma fırsatı vermiştir. Aldıkları vahiy, kitap, yazarlarını hata yapmaktan korumakta, ama vahiy ürünü olan şeyleri kendilerine has bir üslupla yazabilme, kitaplarını kaleme alırken kendi bilgilerini kullanabilme imkânını da vermektedir. Hristiyan inancına göre Allah, İncil yazarlarına vahyederken, onları iradesizleşti-rip robotlaştırmıyor, onların iradelerine saygı gösteriyor ve onlara yazma hürriyeti veriyor. Dört İncil aslında aynı şeyleri söylemekle beraber, bu irade serbestisi yüzünden dört ayrı metin ortaya çıkmıştır. İndilerin hepsinin verdiği mesaj aslın­da aynıdır, aralarında sadece üslup ve ifade tarzı farklılığı vardır, bunlar da önemli değildir. Hatta bu farklılık, İndilere bir eksiklik değil, aksine edebî bir zenginlik kazandırmakta-dır(34).
 
Yukarda verilen bilgiler, tamamı ile Hristiyan araştırma­cılardan aktarılan bilgiler olup adeta bunlar, Hz.îsa zama­nında İndilerin yazılmayışma gerekçe ve mazeret hazırlama amacına yöneliktir. Özet olarak söylemek istedikleri şey şu­dur: Hz. İsa ruhu'l-kudüs'le doludur, onun varlığı ve hayatı bütünü ile vahiydir. O, ilâhtık mertebesinde olduğundan, onun bir kitaba ihtiyacı yoktur. Kitap yazma görevi, ona şahit olanlara düşmektedir. Onunla beraber olanlar, hayatını müşa­hede edenler, ondan vahiy alarak kitap yazma görevini yerine getirmişlerdir. Hz.İsa'nm mertebesi peygamberlik mertebesi değildir. O, İlâhlık mertebesinde olduğu İçin, onun kitap
34)     X. Jakob,a.g.e., s. 136
130
yazmaya ihtiyacı yoktur, kitap sahibi olma, peygamberlere ait bir sıfattır, bir ilâhın buna ihtiyacı yoktur. Bu yüzden Hz.îsa, dünyada iken bir kitap yazmaya ve hazırlamaya ihtiyaç duy­mamış ve buna teşebbüs etmemiştir. Peygamberlik mertebe­sinde olan bazı Havariler ve onların öğrencileri, İncili yazma görevini ifa etmişlerdir. Onlar îndli yazarken, bizzat Hz. İsa'nın ilâhî gözetim ve denetimi altında yazmışlardır. Böyle­ce bu araştırmacılar, Hz.îsa'nın İncili yazmama sebebini, Ha­varilerin ve onların öğrencilerinin İndileri yazma sebebini, dört farklı metnin bulunma nedenini kendilerince izah etmiş oluyorlar.
İndilerde geçen bazı ifadelere bakılırsa gerçeğin, hiç de bu Hristiyan araştırmacıların göstermek İstedikleri mazeret­lere uygun olmadığı anlaşılır. Eğer Hz. İsa'nın bütün hayatı ve sözlerinin tamamı vahiy ise, onun çarmıha gerildiği sırada "Allah'ım, Allah'ım niçin beni terkettin? "(35) diyerek isyan edişi de vahiy midir? Bu ne biçim bir vahiy ki, yaratıcısından gelen belâya karşı isyanını haykırıyor? Hz.İsa, Havarilerin en büyüğü olan Petrus'a "Şeytan çekil önümden !"(36) diye ha­karet ettiğine göre, bu hakaret ettiği kişi, nasıl hem peygam­ber, hem de şeytan olabiliyor? Onun gerekli mucizeyi göstere-miyen bütün Havarilerine "Ey imansız nesil!" diye seslendiği ve onlara hakaret ettiği gözönüne alınırsa, bu imansızlar nasıl peygamber olabiliyorlar? Ferrisîlere "Siz ey yılanlar, ey enge­rekler nesli!" (37) şeklinde Hz.İsa'nm söylediği bu sözler nasıl Allah'ın kelâmı olabiliyor? Bir ilâhtan böyle küfür sözler sadır olabilir mi? Eğer daha önce naklettiğimiz Hristiyanlara ait bu
35)     Kitab-ı Mukaddes,Markos, 9 :19
36)      Kitab-ı Mukaddes,Matta, 27 : 46
37)      Kitab-ı Mukaddes, Matta, 23 :33
 
131
görüşleri doğru sayarsak, isyankâr, küfürbaz bir ilâh ile şey-tanlaşmış, hatta ilâhı azarlayacak kadar saygısız peygamber Havarilerle karşılaşırız.
.Hristiyanlarm, Hz.İsa'nın ilâhlığma inanmaları konu­sunda tbn Kayyım el-Cevziye'nin şu sözlerini burada naklet­mek uygun olacaktır. İbn Kayyım bu konuda şunları söyle­mektedir: "Hristiyanlar, başkalarına puta tapanlar sözünü söylemek sureti ile kendilerini gülünç duruma düşürmekte­dirler. Nasıl oluyor da yeri göğü yaratan, âlemlerin rabbi olan Allah(C.C), azamet kürsüsünden inerek bir kadının hayız mahalline, rahmine giriyor, orada aylarca kalıyor, sonra ora­dan küçük bir çocuk olarak çıkıp anasının memesine yapışı­yor, onu emiyor, ağlıyor, yavaş yavaş büyüyor, yiyor, içiyor, defi hacet ediyor, hastalanıyor, iyileşiyor, seviniyor, üzülü­yor, zevk alıyor, acı duyuyor, sonra düşmanı olan İblis'e karşı hîle düzenliyor, Yahudilerin tuzaklarından kurtulmak için bazı tedbirler almasına rağmen onlar tarafından yakalanıyor, onu asacakları iki odun parçasını Yahudiler ona taşıtıyorlar, eziyet ediyorlar, sonra onu bu odunlara bağlıyorlar, haça geriyorlar, sağında ve solunda reziller, hırsızlar var, o esnada ağlamaya başlıyor ve yardım istiyor, daha sonra başına dikenden bir taç koyuyorlar, başına vurarak İşkenceye başlı­yorlar, ellerini ve ayaklarını çiviliyorlar. Sözüm ona işte bu olay, iblise karşı Hz.İsa'nın bir hîlesi imiş. Çünkü İblis, zamanında Hz.Adem'e karşı bir hîle yaparak ona yasak meyveden yedirmiş, böylece ona günah işleterek onu cennet­ten çıkarmış, Şeytan, Adem'e işlettiği bu günahla Adem'i ve onun soyundan gelecek olan bütün insanları ebedî günaha mahkum etmişti. Hz.İsa da İblis'in, atası Adem'e ve onun so­yundan gelen bütün insanlara kurmuş olduğu tuzağı boşa çı­karmak için ona karşı bu hîleyİ düzenleyerek kendi nefsini
132
feda etmiş, onun kendi nefsini feda edişine karşılık, Hz.Adem ve bütün insanlık bu ebedî ve aslî günahtan kurtulmuş"(38)!
İbn Kayyım'm veciz bir şekilde dile getirdiği gibi kurtarıcı İsa, bir yandan yaratıcı Allah olurken, öbür yandan elleri, ayakları, kafası çivili ve "Allah'ım, Allah'ım! niçin beni terket-tin!" diye isyan ediyor, susadığı için etraftan su dileniyor ve inleyerek can veriyor. Adem'in günahı, niçin ondan sonra gelen insanlara geçsin? İnsanlığın kurtuluşu için onun acı çek­mesine ne gerek var? İnsanları affedecek olan o değil mi? Şayet insanları affedecek o ise, affederken niye ayrıca kendisi acı çekme İhtiyacı duymuştur? Baba Tanrı adına kâinatı yönetme görevini yüklenen oğulun Tanrı olarak ona, acı çekmesini acaba baba Tanrı mı emretmiştİr?Yoksa ortada ma­zoşist duyguların tatmini mi var?
Hristiyan inancına göre Hz. İsa'nın bizzat varlığı ve mev­cudiyeti bir vahiy olduğu gibi Havarilerin sözleri de vahiy ve­ya ilham sayılır. Bu dine göre Havarilerin öğrencilerinin de vahiy aldığı kabul edilir, onlardan sonra gelen bazı azizler de bu inanca göre vahye mazhar olabilmektedir(39).
Hristiyanlıkta vahiy alanların kimler olduğu kesin çizgi­lerle tesbit edilmemiş olmakla beraber, vahiy hadisesi bütün Hristiyanları bağlayıcı niteliktedir. Bugüne kadar pekçok kim­senin ortaya çıkarak kendilerine vahiy geldiğini, ruhu'l-
38)      Ebu Abdİllah b.Ebi Bekr b. Kayyım el-Cevziye, Hİdayetu'l-Hayârâ fi Ecvibeti'l-Yeküd ve'n-Nasârâ, s.15
39)      İslâmiyete göre vahiy, Allah'tan peygamberlere gelen haberdir. İlham ise, peygamber olmayanlara gelen, onlann İçine doğan İlâhî bir haberdir. Vahiy, bağlayıcı ve zorlayıcıdır, ilham ise sadece kendisine ifham gelen insanı zorlayıcı niteliktedir, başkalarım bağlamaz. Hristiyanlıkta vahiy ve ilham kavramlarını bu şekilde birbirinden ayıran bir kriter mevcut değildir.
133
kudüs'ün kendilerine hulul ettiğini ve Hz.İsa'dan talimat al­dıklarını iddia ettiklleri sık sık görülmüştür. Bir kimsenin vahiy alabilmesinin Hristiyanlıkta bir ölçüsü olmadığından, bu tür iddialarla ortaya çıkan herkes bunu bir silah olarak kullanabilmekte ve insanları kendilerine inanmaya zorlayabil­mektedir. Bunun en canlı örneği Pavlos'tur. Hayatında Hz. İsa'yı hiç görmediği ve Roma yönetiminin emrinde Hristiyan-lan takip ve cezalandırmakla görevli bir memur olduğu halde o, birgün birdenbire Hz .İsa'nın kendisine göründüğünü, ken­disini Havarileri arasına kattığını iddia ederek ortaya çıkıver-miştir. Bu hadiseden sonra o, Hz. îsa'dan ilham aldığını, onunla Şam yolunda konuştuğunu, dolayısı ile dediklerine inanılmasını ve emirlerine itaat edilmesini istemiştir. Daha önceleri koyu bir Hristiyan düşmanı olan Pavlos gibi bir kişi bile, bu iddia ile ortaya çıkabiliyor ve insanların kendisine inanması İçin onları zorlayabiliyorsa, bu dine gireri herkesin bu tür iddialarla ortaya çıkması mümkün demektir.
Vahiy ve ilham ilâhî menşeli olduğu için onda bir yan­lışlık veya bir çelişki söz konusu olamaz. Eğer olursa, vahyi alanın değil, aksine vahyi verenin yanlışlık yapması veya çelişkiye düşmesi sözkonusu olur. Bu, vahyi veren olarak Allah için düşünülemez. Hristiyanlıkta olduğu gibi, eğer bir dinde birden fazla vahiy alan bulunursa, bunların aldıkları vahiylerin muhteva bakımından birbirinden farklı olmaması, aralarında çelişki olmaması lazımdır. Rastgele, sıradan herkes vahiy alamaz. Vahyi, ancak ilâhî bir görevle memur olanlar, yani peygamberler alır. Peygamberliğini kabul ettiğimiz kişi­lere gelenlerin vahiy olduğunu kabul ederiz. Eğer böyle bir sınırlama olmaz ve rastgele herkes vahiy alabilirse, pekçok kişi "Vahiy alıyorum" diyerek ortaya çıkar ve biz bu kişilerin dediklerine itaat etmek zorunda kalırız. Herkes vahiy alabilir
134
mi? Şayet herkesin vahiy alması mümkün ise, gerçekten vahiy alanlarla sahte vahiy alıcılarını nasıl ayıracağız? Vahiy aldığı­nı iddia eden kişi, bunu ne ile ispat edecek? Kişi vahyi doğrudan doğruya Allah'tan aldığını İddia ettiğine göre, bunu ispatlayacak bir delile ihtiyaç yok mu? Eğer böyle bir delile ihtiyaç yoksa dünyadaki insan sayısınca vahiy alıcısının ortaya çıkması mümkün olabilir. Bu ise vahiy kavramının esprisi ile bağdaşmaz. Birtakım nefsanî, şehevanî arzular, şahsî ihtiraslar, vahiy kisvesine bürünerek gerçekleştirilmek istenirse bu hangi tedbir ve müeyyide ile önlenebilecektir?
Hristiyanlıktaki sınırsız vahiy anlayışı, bu dinde büyük bir kaos ortaya çıkarmıştır. Bu dine göre Hz.İsa'dan başka Havariler, Hz.İsa'nın diğer öğrencileri, Havarilerin öğrencile­ri, daha sonra ortaya çıkan azizler, papalar hepsi vahiy almak­tadırlar. Kitap yazarlarının hepsi vahiy alıcıdır. Burada özellikle İncil yazarları üzerinde durmak gerekir. Dört İncilin yazarları, eserlerini vahiy alarak yazdıkları halde, bazen bir İndide bulunan, diğer İndilerde bulunmuyor. Acaba diğer İncil yazarları bu hususu unuttuklarından mı kitaplarına almadılar? Vahiy alan, aldığı vahyi unutabilir mi? Bir încilde herhangi bir sayı mesela iki olarak verilirken, diğer încilde onun dört olarak verilmesi açık bir yanlış değil mi? Aynı dönemde İki kişiye aynı hususta gelen vahiy nasıl birbirinden farklı olabilir? İki veya daha fazla vahiy alıcısı arasında, aldıkları vahiyde farklılığın ne ile izah edilebileceği bir problem olarak dururken, İndilerde ve Yeni Ahidİn diğer eserlerinde bazen bir kitabın ayrı baplarında veya ayetlerinde farklılıklar görülmektedir. İleride İndilerin incelenmesi sıra­sında bunlara ait pekçok örnek göreceğiz.Biz burada İndilerin dışından bir vahiy örneği sunacağız.
Biraz önce Pavlos'un Hz.İsa ile konuştuğunu ve ondan vahiy aldığını iddia ettiğini zikretmiştik. Pavlos'un bu vizyon
135
 
olayı, Yeni Ahidin "Resullerin İşleri" isimli kitabında üç yerde anlatılıyor. "Resullerin Işleri"nin yazarı, üçüncü İncilin yazarı Luka'dır. Bu kitapta üç yerde anlatılan aynı hadisenin, ne kadar birbirinden farklı olarak anlatıldığını gördükten sonra, vahiy alıcısı Luka'nın, aynı konuda aldığı vahiylerde ne kadar çelişkiye düştüğünü açıkça görürüz. "Resullerin İşleri"nde bu olay iki yerde Pavlos'un ağzından, bir yerde ise Luka'nın ağzından anlatılıyor. Evvela hadiseyi Luka şöyle hikâye ediyor: "Ve yolda giderken, Şam'a yaklaştığı zaman vaki oldu ki, gökten bir nur ansızın çevresinde parladı ve yere düşüp bir sesin kendisine 'Saul, Saul! niçin bana eziyet ediyorsun?' dediğini işitti. O da, ya rab sen kimsin? dedi. Ve o da ben eziyet ettiğin İsa'yım, fakat kalk ve şehre gir ve ne etmen gerektiği sana söylenecek. Onunla yolculuk eden adamların nutku tutulup durdular; sesi İşitiyorlar fakat kimseyi görmüyorlardı ve Saul yerden kalktı; gözlerini açınca bir şey görmüyordu. Onlar da kendisini yedederek Şam'a götürdüler ve üç gün görmez olup ne yedi, ne de içti"(40). Bu bapta anlatıldığına göre vizyon olayı Şam'a yaklaştıkları zaman meydana geliyor, yer veriliyor, zaman yok, yani günün hangi saatinde olduğu açıklanmamış, gökten inen nur sadece Pav­los'un çevresinde parlamış, bu nuru onun yanındakiler gör­memişler, onlar sadece İsa'nın sesini işitmişler, işitenlerin dilleri tutulmuş. Pavlos'un nuru gören gözleri, bu nurun etkisi ile kör olmuş, sonra üç gün yememiş ve içmemiş.
Aynı kitabın 22. babında olay bu sefer direkt olarak Pavlos'un ağzından tekrar anlatılmış, ancak bu defa birinci anlatıma bazı ilâveler yapılmış. Bu anlatıma göre vizyon, öğleye yakın meydana gelmiş, yani zaman verilmiş, yer verilmiş, Şama yaklaştıkları sırada gökten inen nur, Pavlos'un
40)     Kitabı Mukaddes, Resullerin İşleri, 9 : 3-9
136
çevresinde parlamış ve sesi işitmiş, Ancak buradaki anlatıma göre onunla birlikte seyahat eden arkadaşları bu defa nuru görmüşler, ama sesi işitmemişler. Bu baba göre nuru gören Pavlos'un gözleri, nurdan kör olmuş ama yanındakiler nuru gördükleri halde gözlerine hiçbir şey olmamış olmalı ki, onlar Pavlos'u Şam'a götürmüşler. Bu bapta Pavlos'un Şam'da ne kadar kaldığı yazılı değil(41). Aynı kitabın 26. babında aynı olay, yine Pavlos'un ağzından çok daha değişik bir biçimde anlatılıyor. Bu baba göre vizyon, yine Şam yakınında öğle vakti meydana gelmiş. 22. bapta öğleye yakın dediği halde bu defa öğle vakti diyor. Bu baba göre gökten inen nur, bu sefer sadece Pavlos'un değil, onunla beraber seyahat eden arka­daşlarının da etrafını sarmış, sadece Pavlos değil, bütün arka­daşları hep beraber yere düşmüşler, bu son bapta, nurdan dolayı gözü kör olan kimse yok, onların nuru görüp görme­dikleri, sesi işitip işitmedikleri açıklanmamış, sadece çevrele­rine inen nurun etkisi ile yere düştükleri zikredilmiş, acaba nuru gördüklerinden mi, yoksa nur onları çarptığından mı? bu belli değildir(42).
Resullerin İşleri kitabının üç ayrı babında anlatılan viz­yon olayının vakti, 9. bapta hiç zikredilmemiş, 22. bapta öğleye yakın denmiş, 26. bapta ise öğle vakti denmiş. Gökten inen nur, 9 ve 22. baplarda sadece Pavlos'un çevresinde parladığı halde, 26. bapta hem Pavlos'un, hemde arkadaşları­nın çevresinde parlamış oluyor. 9. baba göre Hz.îsa'nın Pavlos'a hitabını Pavlos'un arkadaşları işitmişler, 22. baba göre ise işitmemişler. Gökten inen nuru, 9. baba göre arkadaşları görmemişler, 22. baba göre ise görmüşler. 9. baba göre Pavlos'un arkadaşları sesi işitmişler, ama nuru görme-
41)      Kitab-ı Mukaddes, Resullerin İşleri, 22 : 6-11
42)      Kitab-ı Mukaddes, Resullerin İşleri, 26: 13-14
137
misler. 22. baba göre bunun tam tersi olmuş, arkadaşları sesi işitmemişler, ama ışığı görmüşler. 9 ve 22. baplara göre, olay olduğu sırada sadece Pavlos yere düşmüş, yanındakiler yere düşmemişler. 26. baba göre ise, hem Pavlos, hem de arkadaş­ları birlikte yere düşmüşler. 9. baba göre sesi işitince Pav-los'un yanmdakilerin dilleri tutulmuş. Bu bapta Pavlos'un, ışığı gördüğü için gözleri kör olurken, 22. bapta aynı nuru gören arkadaşlarının gözleri kör olmamış. Pavlos'un gözünü kör eden nur, neden arkadaşlarının gözlerini kör etmemiş, yoksa onların gözleri daha mı dayanıklıydı? (43). İşte Hz. İsa'dan altı sene sonra meydana geldiği ileri sürülen bu vizyon hadisesi ile, Pavlos vahiy alıcı olarak ortaya çıkıyor, kendisine bizzat Hz.İsa'nın vahyettiğini söylemek sureti ile ortaya yeni bir dava atıyor(44). Bu davanın başlangıç hadise­sinin tamamen vahiy ürünü olması gerekiyor ama, bu ne biçim vahiydir ki, bir kitabın üç ayrı babında büyük çelişkiler­le ortaya çıkıyor(45). Böylesine çelişkili bir haber vahiy ürünü olabilir mi? Elbette olamaz, aksi takdirde vahiy veren, vahiy alam yanıltmış olur veya vahiy verici hata etmiş olur. İşte bir kitabın üç ayrı babında dahi verdiği haberi kontrolden aciz bir yazar olan Luka, üçüncü İncilin yazarı olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Luka'nın "Resullerin İşleri" isimli kitabında görülen bu çelişkiler ve tutarsızlıklar, onun İncilinin değerini de ortaya koymaktadır. Madem İncil yazarlara vahiy alıyorlardı ve al­dıkları bu vahiyle kitaplarını hatasız yazıyorlardı. încil yazarı Luka'ya ne oldu da bu büyük hataları yaptı?
43)      Macleod Yearsley, The Story ofthe Bible,p.l 10
44)      Muhammed Şelebî Şitivî, el-İncil Dirase ve Tahlil,&.Yİ
45)     Kitab-ı Mukaddes, Galatyahlara Mektup, ] : 11-12
138
3 - HRİSTİYANLIKTA PEYGAMB ERLİK ANLAYIŞI:
Hristiyan kaynaklar iyice incelenince bu dindeki peygam­berlik anlayışının, diğer ilâhî dinlerin peygamberlik anlayışın­dan çok farklı olduğu görülür. Vahiy meselesinde izah edildi­ği üzere, Hristiyanlıkta Hz.İsa'nın sadece sözleri değil, bizzat kendi varlığı ve mevcudiyeti de vahiy kabul ediliyordu. Böyle olunca bu dinde Hz.İsa, bir peygamberden çok, bir ilâh ola­rak kabul edilmektedir. Hristiyanlığa göre Hz.İsa, bir insan peygamber değil, insan suretine girmiş bir ilâhtır. O, belki bir vahiy almaktadır, ancak baba Allah, onun vücuduna hulul ettiğinden ve onunla bütünleştiğinden o da ilâhlaşıyor ve kendi kendine vahyeden durumuna geliyor. Hristiyanlar, Hz. İsa'nın, Hz.Muhammed ve Hz. Musa gibi vahiy aldığım kabul etmiyorlar.
İslâmiyet ve Yahudilikte peygamberlerin ulûhiyetle alâ -kalan yoktur, peygamberler insandır, emirlerini Allah' tan alırlar. Hz. Musa devamlı olarak Allah (C.C.) ile konuşmuş, O'ndan aldığı emir ve yasakları insanlara ulaştırmıştır (46).
Yahudilikte kadir-i mutlak bir il âlı ve O'ndan kayıtsız şartsız emir ve yasaklar alan peygamber motifi vardır. Başta Hz. Musa olmak üzere bütün Yahudi peygamberleri daima Allah'tan vahiyler almışlardır. Bu peygamberler hiçbir zaman kendi kendilerine vahiy veren durumunda olmamışlar, vahiy konusunda kendilerine vahyeden Allah'ın, mutlak iradesine tabi olmuşlardır. Hz. Musa, Allah'ın kendisine Sina dağında vahyettiği şeyleri, anında taş levhalara yazmıştır(47). Tevratm verdiği bilgiye göre, Hz. Musa Tur-ı Sina'da iken, Hz. Harun,
46)      Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 3 :13-22
47)      Kitab-ı Mukaddes, Çıkış. 24: 4
139
halkının tapması için kendi elleri ile bir buzağı yapmıştı (bu ifade İslâmî anlayışa zıttır). Dönüşünde bunu gören Hz.Musa, öylesine öfkelendi ki elindeki levhaları yere atarak bunları kırdı(48). Ancak, Allah'ın emri ile ikinci olarak çıktığı Sina dağında Hz.Musa, yontmuş olduğu taş levhalar üzerine Al­lah'ın buyruklarını yeniden yazdi(49). Tevrata göre, vahyi ve­ren ile vahyi alan arasında her hangi bir aracıya tesadüf olun-mamaktadır. Bir peygambere Allah'tan gelen vahiy için, aracı bir meleğe ihtiyaç olduğuna dair Tevratta açık bir ifade mev­cut değildir. Yahudilikte peygamber insanlardan olmalıdır.
İslâmiyete göre peygamberler mutlaka insanlardan ol­maktadır. Allah'tan gelen vahyi, peygamberlere ulaştıran bir melek vardır ve bu melek Cebrail'dir. İslâmiyete göre Allah (CC), ilâhlıkta kemâle ermiştir, O, bütün kemâl sıfatları ile muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzehtir, birdir, ortağı, yardımcısı ve benzeri yoktur. Peygamberler de pey­gamberlikte kemâle ermişlerdir, bunların ulûhiyetle hiçbir alâkaları yoktur, bununla beraber onlar, insan olarak diğer bütün insanlardan daha üstündürle(50). Peygamberlerden zelle sadır olabilir, ama onlar büyük günah işlemezler. Burada Önemli bir farkı belirtmek gerekir. îslâmiyete göre peygam­berler, kötü şeyleri, büyük günahları   asla İşlemezler, veya bunları işleyenler peygamber olamazlar. Yoksa îslâmiyette, peygamberlerin yaptıkları şeyler büyük günah nev'inden bile olsa günah sayılmaz şeklinde bir anlayış yoktur. Onlar, büyük günah işlemezler, şayet işlerlerse peygamber olamazlar.
İslâmiyetin peygamberlik anlayışını, bu noktada Yahudi­liğin ve Hristiyanlığın peygamberlik anlayışı ile karşılaştırdı-
48)      Kitab-ı Mukaddes, Çıkı$,32 : 19
49)      Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 34; 28
50)     Kur'an-ı Kerim, Necm : 4-10
140
ğımız zaman şu hususu tesbit ederiz. Bu iki dinde peygam­berlerin masumiyetleri İslâmiyetteki gibi açık değildir. Mesela Hz. Musa Sina dağında iken, Hz.Harun (Tevratın verdiği habere göre), kendi elleri ile halkının tapması için put yapmış-tır(51). Bu, bir şirktir, küfürdür. Yine Yahudilerin Mısır'dan çıktıkları sırada Hz.Musa1 nın onlara. Mısırlıları soymaları ve mallarını çalmaları direktifini verdiğini Tevrat haber vermek-tedir(52). Tevrat ve Eski Ahidin diğer kitaplarının yüzlerce yerinde hırsızlık eden, yalan söyleyen, zina eden peygamber­lerin haberleri yer almaktadır. Dolayısı ile Yahudilikteki pey­gamberlik anlayışına göre, bu dinde peygamberler büyük günahları, şirk ve küfrü irtikâb edebilmektedirler. Dünyanın en iğrenç işlerine bulaşmış bu kimseler buna rağmen, Allah ile hiçbir aracı olmadan konuşabilmekte, O'ndan emir ve buyrukları direkt olarak alabilmektedirler.
İşin esasına bakılırsa Yahudi hukukunda suçlulara uy­gulanan cezaların, suç işleyen peygamberlere uygulanmadığı da tesbit edilebir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Tevrata göre: Hz.Yakub'un oğlu Yehuda, büyük oğlu Er'i Tamar isminde bir kadınla evlendirmişti. Çok geçmeden Er ölmüş ve karısı Tamar dul kalmıştı. Yahudi ananesi ve hukuku gereği olarak Yehuda, dul gelinini ikinci oğlu ite evlendirmiş, ancak ikinci oğul da çok geçmeden ölmüştü. Bunun üzerine Yehuda gelinini üçüncü oğlu Şela ile evlendirmek istemiş, ancak Şela çok küçük olduğundan, Tamar'ın bir süre beklemesi gerek­mişti. Bu yüzden Yehuda, gelini Tamar'ı, babasının evine göndermişti. Gelini İle uzun süre ilgilenmiyen Yehuda, bir gün gelinin bulunduğu yere bir seyahate çıkmış, bu sırada canı bir kadınla birlikte olmayı İstemiş ve bir kadın bularak
51)      Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 32:19
52)      Kitab-ı Mukaddes, Çıkış,3 :22
141
ücret karşılığında onunla zina etmişti. Zina ücreti olarak Yehuda, kadına bir oğlak vermeyi vadetmış, ancak kadın oğlak gelinceye kadar kendisine rehin olarak bazı şeyleri bırakmasını isteyince Yehuda, kadına mührünü/ palanını ve kaytanını bırakmış, bilâhere oğlağı kadına gönderdiği halde kadın, bu rehin aldığı şeyleri ona geri iade etmemişti. Bir süre sonra kadının hamile kaldığı anlaşılınca, durum Yehuda'ya haber verilmiş, "Babasının evine gönderdiğin dul gelinin Ta-mar, zina ederek hamile kaldı" denilmiş. Bunun üzerine Yehuda, hemen gelinin yakılmasını emretmiş, emri alanlar cezayı infaz etmek için kadının yanına gidip durumu ona an­latınca, kadın mühür, kaytan ve palanı gelenlere vererek "Gidin Yehuda'ya söyleyin.' bu mühür ve kaytanın sahibi kimse karnımdaki çocuğun babası odur, ben bunları zamanın­da o adamdan zina ücreti olarak almıştım" demişti. Kadından mühür kaytan ve palam alanlar, bunları Yehuda'nın yanma götürerek kadının söylediklerini olduğu gibi ona anlatınca, Yehuda kendi kaytanını, palanını ve mührünü tanıyarak za­manında ücret mukabili zina ettiği kadının, kendi gelini Tamar olduğunu anlamış ve daha önce vermiş olduğu ateşte yakılma cezasının uygulanmamasını istemiştir. Daha sonra Tamar ikiz çocuk doğurmuştur(53). Tevratta anlatılan bu hikayeyi incelediğimiz zaman, o devirde Yahudi hukukunda zinanın cezasının ateşte yakılma olduğu görülüyor. Yehuda gelininin zina ettiğini duyunca hemen bu cezanın tatbikini istiyor, ancak gelini ile zina edenin bizzat kendisi olduğunu farkedince, bu cezanın uygulanmasından vaz geçiyor. Suçu başkası işleyince ceza veriliyor ama, bu suçu bir peygamber işlerse ceza verilmiyor, hatta suçu bir peygamberle birlikte işleyen de, peygamber sayesinde cezadan kurtuluyor. Yani,
142
Yahudiliğe göre Peygamberler suç sayılan fiilleri işleseler da­hi, bu fiiller suç sayılmamaktadır.
Sabiilikte peygamberlik inancı olmakla beraber, bu dine göre insanlardan peygamber olamaz, peygamberler ancak temiz ruhanî varlıklar olan meleklerden olabilir. Brahmanlık dininde ise peygamberlik müessesesi kökten inkâr edilmekte, ne insanların ve ne de meleklerin peygamber olamıyacağı, ancak insanın aklının kendi peygamberi olabileceği ileri sü-rülmektedir(54).
Hristiyanhktaki peygamberlik anlayışına gelince, indi­lerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında sık sık peygamber kelimesinin geçtiğine ve peygamberlerden bahsedildiğine şahit olmaktayız. Ancak İndilerde bu kelimenin ma'nası üze­rinde net ve berrak bir açıklama bulmak mümkün değildir. Çünkü İndilerin bazı bölümlerinde Hz. İsa'nın ulûhiyeti "Ben babadayım, baba da bendedir" (55) gibi cümlelerle açıklanıp, kelâm olan Allah'ın, İsa'da vücut kisvesine büründüğü ve böylece insanlar arasında dolaştığı, yani onun ilâhlığı ve dolayısı ile peygamber olmadığı ilan edilirken(56), diğer bazı bölümlerinde ise, onun peygamberliğine delalet edebilecek ifadeler yer almaktadır.
Sinoptik İndilere (Matta, Markos, Luka) göre Hz. İsa Öğ­rencilerine insanların kendisini kim ve ne olarak tanıdıklarını sormuş, bazı öğrenciler ona "Halk seni vaftizci Yahya olarak tanıyor" demişler, diğer bazı öğrenciler, "Halk seni peygam­ber olarak tanıyor" diye cevap vermişler, diğer bir kısmı ise
54)    Muhammed b. Abdülmelik b. Ahmed eş-Şehristanî, el-Milel ve'n-Ni -
hal, C.l,Mısır, 1947, s. 567-570
55)      Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 14: 11
56)      Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 1: 14
143
"İnsanlar seni İlya olarak tanıyor" cevabını vermişler. Bundan sonra Hz.İsa onlara," Ya siz beni ne olarak tanıyorsunuz?" diye sorunca Havarilerin reisi Petrus, "Sen Mesih'sin" cevabını vermiş, Hz.İsa da onun bu cevabını tasdik etmiştir(57). İndilerde geçen bu pasajın İncelenmesi sonunda en azından, Mesihlikle peygamberliğin aynı olmadığı, İlya ve Yahya'nın da Mesih olmadığı, sadece Hz.İsa'nın Mesih olduğu anlaşıl­maktadır (58).
Yukardaki pasaja göre durum böyle olduğu halde, İndi­lerin diğer yerlerinde zaman zaman Hz.îsa'nın peygamberli­ğine delalet edebilecek ifadelere rastlıyoruz. Mesela Hz.İsa, bir yerde halka bir mucize gösteriyor, mucizeyi gören halk, hayret ve hayranlıkla "Sen peygambersin!" diye ona sesleni­yorlar, fakat o, "Ben peygamberim" veya "Ben Peygamber değilim" şeklinde herhangi bir cevap vermiyor. Matta İncilin­de şöyle bir ifade geçiyor: "Ve kalabalıklar, Galile'nin Nasıra şehrinden İsa Peygamber budur dediler"(59). Buradaki "îsa peygamber" tabirinin İndilerde yer alması oldukça önemlidir. Luka'da daha dikkat çeken bir ifade yer almaktadır ki, burada hem Allah İsa ve hem de Peygamber îsa motifi işlenmektedir. "Herkesi korku aldı ve: Aramızda bir peygamber çıktı ve Allah kendi kavmini ziyaret etti, diyerek Allah'a hamdediyor-lardı." Bu pasaja göre mudzeler karşısında şaşkınlığa düşen insanlar onu hem bir peygamber kabul ediyor, hem de insan suretine ve kisvesine bürünmüş Allah sayıyorlar. Burada akla şöyle bir cevap gelebilir: Halkın bunları söylemesine karşı Hz. İsa'dan bir tepkinin gelmemesi ve "Hayır ben peygamber de-
57)      Kitab-ı Mukaddes, Matta, 16: 13 Markos, 8 :27 ; Luka, 9 :18-21
58)      Kur'an-ı Kerime göre Hz.İsa, hem Mesih, hem de peygamberdir. Bkz, Kur'an-ı Kerim, Ai-i İmran : 45 ; Nisa : 171
59)      Kitab-ı Mukaddes, Matta, 21:11
144
ğilim, ben Mesih'im" dememesi, onun illa peygamberliği ka­bul ettiği ma'nasına gelmez, buradaki sükût ikrar sayılmaz. Ancak, İndilerde bulunan diğer bazı ifadeler, bu sükutun daha ziyade ikrar ma'nasına geldiğini göstermektedir'. Bunlar­dan bir tanesi şöyledir: "Çünkü bir peygamberin kendi mem­leketinde İtibarı olmadığına İsa kendisi şehadet etmişti"(60). Bu ifadeye göre bir peygamberin kendi memleketinde İtibarı olmadığına Hz.İsa bizzat kendisi şahit olmuştur, yani kendi nefsinde müşahede etmiştir. O, kendisi peygamber olmasa nasıl kendi nefsinde buna şahit olacaktır? İndilerde bu konu­da geçen daha çarpıcı bir ifade vardır, o da şudur: "Ve onda sürçtüler. îsa onlara dedi: Bir peygamber kendi memleketin­den başka yerde itibarsız değildir. Ve îsa onların imansızlıkla­rından dolayı orada çok kudret işleri yapmadı."(61). Bu ikinci pasaj, herşeyi açıkça ortaya koymaktadır. Bir peygamberin kendi memleketindeki itibarsızlığı, Hz.îsa'nın bizzat kendi nefsinde müşahede ettiği bir şeydir. O, kendi memleketinde bir takım mucizeler göstermiş, buna rağmen halk kendisine fazla iltifat etmemiştir. O da halkın bu ilgisizliğine öfkelene­rek orada çok kudret işleri yapmaktan vazgeçmiştir, yani kendisine inanmadıkları için onlara kızarak bir daha orada mucize göstermemiş ve öfke ile halka bir peygamberin kendi memleketinde itibar görmediğini, başka yerlerde ise çok itibar gördüğünü söylemiştir. O, bununla demek istemiştir ki, "Siz bir peygamber olarak benim mucizelerime inanmadınız, ben memleketimde itibar görmüyorum ama, başka yerlerde itiba­rım çok yüksektir." Aslında bu ifadelerden, Hz.îsa'nın kendi peygamberliğini itiraf ettiğini anlayabiliriz. İndilerde birçok konuda görülen çelişkilerden biri de peygamberlik konu­sunda görülen bu çelişkidir.
60)      Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 4:44
61)      Kitab-ı Mukaddes, Matta, 13 :57-58
145
Hristiyanhkta   açık ve net bir peygamberlik anlayışı yoktur. Hristiyanlar, Yahudilerin kutsal kitabı Tanahı, Eski Ahid adı altında kabul ettiklerinden bu olaya bağlı olarak Ya­hudi peygamberlerine inanırlar ve Yahudilikteki günahkâr, yalancı, hîlebaz ve zinakâr peygamberlik anlayışını benimser­ler. Hristiyanlıkta, îslâmiyette olduğu gibi sıfatlan ve görevle­ri belli bir peygamberlik anlayışı yoktur. İslâmiyetin aksine olarak Hristiyanlıkta peygamberliğin sınırları çok muğlaktır. Kimin peygamber olduğu, kimlerin peygamber olmadığı pek belli değildir. Bu dine göre Hzîsa, ilâhlık mertebesinde oldu­ğundan peygamber değil, peygamberden daha yüksektir. Öyle ise Hıristiyanlığın peygamberi veya peygamberleri kim­lerdir? Yeni Ahidin beşinci kitabının adı, "Resullerin îşleri"dir. Bu resuller, Hz.îsa'nın Havarileridirler, Hristiyanlar Havarile­re "Resul", yani peygamber demektedirler. Hristiyanlıkta Ha­varilerin yamsıra, Hz. İsa'nın diğer öğrencileri de peygamber sayılırlar. Havarilerle beraber bu Havarilerin yetiştirdikleri Öğrencileri de peygamber sayılıyorlar, İncil yazarları vahiy alarak İndilerini yazdıkları için bunlar da peygamber kabul ediliyorlar. Ayrıca Hristiyan inancına göre kadınlardan da peygamber olabilir(62).
îslâma göre Hz.İsa, Meryem oğlu Mesih İsa'dır, o, bir peygamberdir, Allah'tan vahiy almış ve ona încil nazil olmuş­tur. Hz.îsa dünyada iken bu İncil tamamlanmıştır. İslama göre Hristiyanlığın Hz. İsa'dan başka peygamberi, bir tek İncilden başka kitabı yoktur. Ancak Kur'an-i Kerimin Hz. Mu-hammed'e nazil olması ile beraber bu İncilin hükmü ortadan-kalkmış, yani nesholunmuşrur.
Daha önce belirttiğimiz üzere Hristiyan inancına göre, Hz.İsa'ya vahyedilen bir încil yoktur, belki de Hz.İsa'nın
va
62)   Kitab-ı Mukaddes, Resullerin İşleri, 21:9; Luka, 2: 36
uygtmiş olduğu, onun vahyetmesi ile încil yazarlarının telif ettikleri dört tane İncil vardır. Hristiyanlıkta Hz.İsa ilâh mer­tebesindedir, ilâhın kitaba ihtiyacı olmadığından, onur da bövle bir kitaba ihtiyacı olmamıştır. încil yazarları vahiy alan kimseler olarak peygamberdirler, rab İsa'dan aldıkları vahiy­leri İncil adı altında telif etmişlerdir. Dört ayrı yazarın yazdık­ları şeyler aslında aynıdır, aralarındaki farklılıklar önemsiz­dir, dolayısı ile ma'na bütünlüğü bakımından değerlendirilin­ce încil birdir.
Hristiyanlar bu şekilde inanmakla beraber işin doğrusu acaba onların inandığı gibi midir? İncil tek mi, yoksa birden fazla mı? Sahih sayılan İndilerin yamsıra başka İndiler de var mı? Bu konuyu detaylı bir şekilde ele alacağız.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
'
 
 
 
 
146
147
B - İNCİL VEYA İNCİLLER
1 - İNCİLLERÎN TEKLİĞİ VEYA ÇOKLUĞU MESELESİ:
Hristiyanlara göre, gerçekte Hz.İsa'nın hayatını ve öğretilerim ihtiva eden tek bir İncilin, farklı yazarlar tarafın­dan kaleme alman ve esasta birbirine benzeyen dört ayrı nüshası vardır. Bunlar; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İndileridir. İncelemiş olduğumuz İngilizce, Fransızca, Arapça, ve Türkçe olarak basılmış Kİtab-ı Mukaddeslerin, Yeni Ahid bölümlerinde yer alan İndilerin başlarında, yukarıdaki görü­şü teyid eder şekilde "İncil, Matta'ya Göre", İncil, Markos'a göre" şeklinde başlıklar yer almaktadır(l). Acaba gerçek böyle midir? Esasta tek olan bir İncilin sadece dört ayrı yazması mı vardır? Daha önce sorduğumuz gibi gene soruyoruz. Acaba bu dört ayrı yazar tarafından kaleme alınan İncil nüshaları arasındaki farklılıklar önemsiz midir? M.S. ikinci yüzyıldan itibaren, Hristiyanlarm ellerinde bu dört yazara ait olan dört İncilin dışında başka yazarlara ait çok sayıda İncilin var oldu­ğunu, İndiler arasında büyük farklılıklar bulunduğunu, Ori-gen'in Celcus'a verdiği cevaptan anlamaktayız(2).
Hristiyanlann iddialarının aksine, Hristiyan dünyasında ikinci asırdan beri görülen bu çok sayıda İndiler üzerinde, onların şahinlikleri veya sahtelikleri üzerinde birçok münaka­şaların yapıldığını tesbit ediyoruz. Hrİstiyanlar, bu İndilere "apokrif İndiler" yani sahte İndiler adını vermişlerdir.
Hristiyanlarca sahih kabul edil bu dört tncilden özellikle üç sinoptik İncil ile Yuhanna İncil" arasında metin ve muhteva bakımından büyük farklılıklar v^11"- Bu konuya ılerde daha geniş olarak temas edeceğiz.
Otantik kabul edilen dört incilin dışında kalan ve apok­rif olarak nitelenen diğer İndileri ele almadan önce, tekrar ilk încil konusuna temas etmek gerekiyor. Hristiyan kaynakları tetkik ettiğimiz zaman, bugün elde mevcut olan Matta İncilin­den önce yine aynı Matta tarafından yazılmış başka bir Matta İncilinin var olduğunu tesbit etmekteyiz. Matta'nm bu İnciline sözler ma'nasına gelen "Logia" ismi verilmişti. Rivayete göre Matta, Logiayı bizzat Hz.İsa'nm vaazlarında ondan duyduğu sözlerden derlemişti(3). Zaman zaman Kilise tarafından çıka­rılan apokrif kitaplar listesinde Matta İncili de yer almıştır(4). VVilliam Ramsey'e göre Logia, Hz.İsa'nm çarmıha geril­mesinden önce yazılmış olmalıdır(5). Çünkü bu kitapta çar­mıh olayı anlatılmamaktadır. Bundan, onun Matta tarafından, Hz. İsa daha dünyada İken yazıldığı anlaşılıyor.
E. Kellet'e göre Matta, Loigayı Hz.İsa dünyadan ayrıldık­tan sonra yazmıştir(ö). Ona göre, Hz.îsa'nın dünyadan ayrıl­masından sonra, ilk müminler nesli yavaş yavaş ortadan kalk­maya başlayınca, Matta böyle bir kitap yazma ihtiyacını his­setmiştir.
Batılı kaynakların belirttiğine göre, ayrıca Hz.îsa'nın sözlerini ihtiva eden, ancak Logiadan biraz daha geniş ikinci
1)        Deniş Cark,Siretu'l-Mesih ve Teglımuh, s.15
2)        Macleod Yearsley, The Story ofîhe Bîble, p.105
3)    G.P.Fisher, Essays on The Supernatural Origins of Christianity, p.156
4)    Arthur CHeadlam, The Life and Teaching ofthe Jesus îhe Christ,
London,1924,p.l5
5)    A-C.Headlam, a.g.e.,s. 18
6)    E.E. Kellet, A Short History o/Religions, Baltİmore,1962,p.l69
148
149
bir metin daha vardı ki, buna Batılılar, Almanca kaynak ma'nasma gelen "Quelle" kelimesinden kısaltarak kısaca "Q" metni ismini vermişlerdir. Bu metnin de Logia gibi orjinal nüshası kaybolmuştur. Harnack elde mevcut bazı yazmalara dayanarak bu metni yeniden inşa etmeye çalışmış tır (7). Q metni de Dört İncilden Önce ortaya çıkmıştır. Bu iki metinden ayrı olarak Markos'a ait üçüncü bir metnin daha var olduğu haber verilmektedir ki bu İncil, bugün elde mevcut olan Mar­kos İncili değildir. Markos, devamlı olarak Petrus ile birlikte dolaşmış, bu sırada ondan işittiklerini düzensiz bir şekilde yazmış ve böylece, bu ilk Markos İncili ortaya çıkmıştır(8).
Batılı İncil araştırmacıları, Matta'nın Logiasının mı, yoksa Markos'un ilk İncilinin mi önce yazıldığı konusunda kesin bir karara varamamışlardır. VVellhausen'e göre Markos'un Ön İn­cili, Matta'dan önce yazılmıştır(9). Bu üç metnin dışında, dört İncil kaleme alınmadan önce yazılmış bazı İndiler daha vardı ki, bunlar ilk müminler tarafından yazılmışlardı. Ancak bun­ların akibeti, yukarda bahsedilen üç metnin akibetine uğramış ve bunlar da yok olmuşIardır(lO).
Şimdi sormak gerekir: Logia, Q metni, Markos'un ilk İncili ve diğer kaybolan înciller, bugün Yeni Ahidin içinde yer alan dört İncilden farklı değil miydiler? Markos, Petrus'un mütercimi olarak onun vaazlarını Yunancaya çeviren kişi olduğuna göre, bu ilk Markos İncilinin gerçek yazan Markos mu, yoksa Petrus mu? Apokrif kitaplar listesinde Petrus'un
7)
 E.E.Kellet,a.g.e.,s.l69
 W.K.Lowther Clarke, Concise Bible Commentary, p. 693; Raymond C. Knox, Knowing the Bible, New York, 1927, p.177 9)       A.C.Headlam,a.g.e.,s.l8
10)
î cili de yer aldığına göre(ll), acaba bu İncil Markos'a hfpdilen İncil olabilir mi? Yine acaba Petrus vaaz ederken, Matta'nın Logiasından istifade ediyor muydu? Logia ile Mar­kos'a nisbet edilen bu İncil arasında tam uyum var mıydı? Avrıca Q metni nedir? Bu metin neleri ihtiva ediyordu? Bazı araştırmacılar, Q metninin, Havarilerin hatıralarında yer alan, onlardan itibaren ağızdan ağıza intikal eden ve Hz. İsa'nın söz ve mesellerini kapsayan konuşmaların, notlar şeklinde yazılması sonucu oluşmuş bir kolleksiyonun, kitap şeklinde düzenlenmiş halinden ibaret olduğunu söylüyorlar(12). Yine bazı rivayetlere göre Matta ile Luka, İndilerini yazarken Q materyalinden faydalanmışlar, fakat Matta'nın istifade ettiği Q metni ile, Luka'nın istifade ettiği Q metni birbirinden farklı imiş. Neden Q metninin iki farklı nüshası olsun? Bazıları bunu, ayrı ayrı kişilerin farklı şekillerde Q metnini Yunan­caya tercüme etmiş olmasına bağlıyor. Dolayısı ile Matta, ayrı bir Q tercümesinden, Luka da ayrı bir Q tercümesinden fay­dalanmış oluyor(13).
Görüldüğü üzere, Yeni Ahidde yer alan dört İncilin dı­şında, onlardan önce ortaya çıkmış başka İndiler mevcuttur. Bunların varlığını bizzat Hristiyan kaynakları teyid etmekte­dir. Bu konuda en açık delili Luka İncilinde bulmaktayız. Bu İndiler konusunda Luka şunları söylemektedir: "Aramızda vaki olmuş şeylerin hikayetini, başlangıcından gözleri ile gö­renlerin ve kelâmın hizmetçisi olanların bizlere naklettiklerine göre tertip etmeğe çok kimseler giriştiklerinden, ben de baş­tan beri hepsini dikkatle araştırıp tahkik ederek ey faziletli Te-ofilos! olduğu.gibi sırası ile sana yazmayı münasip gör-
11)      G.P.Fİsher!a.g.e.,s.l94
12)      E. E. Kellet, a.g.e., s.169
13)      Ernest R. Trattner, Unravelling the Book ofBooks, p.292
150
151
düm"(14). Bu ifadeye göre pekçok kişi, Hz. İsa hakkında gördüklerini, duyduklarını tertip etmiş, kitap halinde yazmış, yani İncil yazmışdır. Bu kitapları tertip edenler, iki üç kişiden ibaret değildir. Tabir aynen "pekçok kimseler" olduğuna göre, bunların sayılarının üç dörtten çok fazla olması gerekiyor. Dört İncİlden sadece iki tanesi (Matta ve Markos), Lukadan I Önce yazıldığına göre bu "pekçok kimseler"den, kastedilen ö-bür yazarlar kimlerdi? Hrİstiyanlar bu sorulara hiç cevap vermemeyi tercih etmektedirler. Luka'nın ikrarı ile ortaya bir gerçek çıkıyor. Luka'dan önce Matta ve Markos'un dışında başka İncil yazarları mutlaka vardı.
Dört İncil yazılmadan önce, var olduğunu tesbit ettiği­miz bu İndiler arasında, acaba Kur'an-ı Kerimin varlığından bahsettiği Hz.îsa'ya nazil olan İncil var mıydı? İbn Hazm'a göre, başlangıçta böyle bir İncil mevcut iken, birinci ve ikinci asırlarda Hristiyanlara yapılan zulüm ve baskılar yüzünden, bu tam olarak açığa çıkamamış ve bu İncilin yazılması ve mu­hafaza edilmesi imkânsız hale geldiğinden, bir süre sonra or­tadan kaybolmuştur. Bu İncilin büyük kısmı kaybolmuş, on­dan sadece bazı kısımlar Hrİstİyanların ellerinde kalabilmlş-tir(15).
İlk üç asır içinde Hristiyanlara yapılan şiddetli baskı­lar, İndilerin yazılmasına fırsat vermemiştir. Bu baskı döne­minde İncilden veya diğer kutsal metinlerden her hangi bir şeyi yazdığı tesbit edilenlere, idare tarafından büyük cezalar veriliyordu. O dönemde İncil yazanların ve bu kitabı elinde bulunduranların ağır işkencelere maruz kalmaları, İncilin ya­zılmasını oldukça güçleştiriyordu. Ayrıca hükümet kuvvetleri
14)      Kitab-ı Mukaddes, Luka, :l-3
15)      Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazftı ez-Zahifî, el-Faslfi'l-Milel ve't-Ehva' ve'n-Nihal, C.II, Kahire, ?, s. 4
152
tarafından yapılan aramalarda evinde, işyerinde veya kendi üzerinde bu yazmalardan her hangi birşey -bulunduranlar şiddetli takibata uğradıkları gibi, bulunan bütün yazmalar anında imha ediliyordu. Bu yüzyıllar, adeta İncil nüshalarının arandığı ve bulunduğu takdirde hemen imha edildiği bir dönem idi. Bu durumda İncili muhafaza etmek için, Hristi-yanlarıh bu kitabı ezberlemekten başka çareleri kalmıyordu. Fakat onların üzerindeki hükümet baskısı, İncili kolayca ez­berlemelerine de imkân tanımıyordu. Ayrıca Hz. İsa'nın tebliğ süresinin çok kısa oluşu, Havarilerin ve diğer talebelerin İncili ondan dinleyerek ezberlemelerine fırsat vermemişti. İncili, Havarilerin tam olarak ezberleyebüdiklerini kabul etsek bile, onun Havarilerden sonra gelen nesillere tam olararak intikali bir eğitim işini gerektiriyordu. O dönemde mevcut baskı yüzünden bunu gerçekleştirmek kolay olmadı. Bütün bu menfi şart ve vaziyetlerin üstüne bir de, Pavlos'un faaliyetleri eklenince işler iyice karıştı. Hz. İsa'dan birkaç yıl sonra Pavlos ortaya çıkarak etrafa mektuplar yazmaya başladı. Onun yazdığı bu mektupların büyük bir kısmı, taraftarları tarafından kutsal metinler olarak değerlendirilmeye başlandı. Pavlos'un bu mektupları ile, Hz. İsa'nın ilâhlığı ve teslis inancı Hristiyan dünyasına yayılınca ortalık daha da karıştı. Hz. İsa'ya vahyolunan İncilin kaybolmasında, ona tabi olduklarını iddia eden, ama aslında Yahudi doktrinine sıkı sıkya bağlı kalmaya çalışan bazı Yahudi asıllı Hristiyanlann büyük rolü olmuştur.
 
Hristiyanlann bir kısmı İncili unutmuşlar, bir kısmı onu değiştirmişler, diğer bir kısmı ise ondaki bazı şeyleri gizlemiş­lerdir. Onların, değiştirdikleri, gizledikleri ve tahrif ettikleri kısımların üzerinden zaman geçtikçe esas İncil yok olmaya yüz tutmuştur. Bu görüş, Kur'an-ı Kerimin görüşüdür(lö).
16)      Kur'an-ı Kerim, Maide :14-15
153
îşte bu gizleme, tahrif ve değiştirme sebebiyledir ki, Hz. İsa'ya nazil olan İncilin ilâhî vahiy olma Özelliği kaybolmuş, bunun yerine, Hz. İsa'nın hayatım, vaaz ve nasihatlerini anlatan ki­taplar ortaya çıkmıştır. İlk zamanlarda bunlar hiçbir denetime tabi tutulmamışlardır. Bunların İçinde gerçekten Hz. İsa'ya ait bazı pasajlar olmakla beraber, bu pasajların yanısıra bir çok efsane ve hurafe, bu kitapların içine girmiş ve günümüzde mevcut olan muharref înciller ortaya çıkmıştır(17).
2 - KONSİLLER VE YENİ AHİDİN KANONİZASYONU:
Kur'an-ı Kerimin bahsettiği İncilin tahrifi ve çok sayıda İndilerin ortaya çıkmasına, İbn Hazm'in dediği gibi sadece o devirde mevcut olan baskı ve zulüm sebep olmamıştır. Hris-tiyan mezhepleri arasında meydana gelen ihtilafların da, bu İndilerin ortaya çıkmasında büyük payı vardır. Başlangıçta var olan baskı ve zulüm, zorunlu olarak gizlenmeyi gerekli kılmıştır. Gizlilik, Hristiyan inancına dışardan pekçok fikrin girmesine sebep olmuştur(18). Özellikle şeriatın açıklanması­na yönelik konularda gizli, gözden uzak, merkezî bir kontrol sistemi olmaksızın, adeta sis bulutlarının altında meçhul bir ortamda bir takım şeyler ortaya çıkmıştır. Gizlilik bir karanlık içinde, karanlıktan çıkan şey büyük bir gizlilik içinde, vuku' bulduğu söylenen akıl almaz şeyler, bu rivayet edilen şeylerin hepsi sadece zannedilmiş şeyler. îşte böyle bir durumda İndi­lerin içine, aslında vaki olmamış şeyleri sokmaya hiçbir engel yoktu. Çünkü kimse, kimsenin ne yaptığının ve ne söylediği­nin farkında bile değildi. Hrİstay ani arın kutsal kitaplarının düzenlenmesi sırasında bu şekilde koyu bir şüphe karanlığı
17)      Muhammed Şelebî Şiüvî, el-İncil Dirase ve Tahlil, s. 15
18)     Muhammed Ebu Zehra, MuhadaratfVn-Nasraniyye, s.32
154
ortaya çıkınca, haliyle senet yani güvenilirlik yok olmuştur, înciller, esrarengiz karanlıkların derinliklerinde yazılmışlar­dır. Böyle olunca bunlara dışardan birtakım fikirlerin girmesi elbette kaçınılmaz olmuştur. Dışardan giren fikirler, uzun süre merkezî bir otorite kanalı ile kontrol edilemeyince ortaya çok değişik inanç ve fikirler çıkmış ve böylece bir takım mez­hepler doğmuştur. Baskının getirdiği gizlilik, bir takım farklı fikir ve görüşleri ortaya çıkarmakla beraber, bu farklılıklar uzun süre su yüzüne çıkamamış, her farklı fikir kendi ala­nında gelişerek şekillenmiş olmakla beraber, her fikrin ayrı ayrı muhitlerde ortaya çıkması ve üzerlerinde bulunan gizli­lik bulutları sebebi ile bunlar, birbirleri ile çatışmadan uzun süre varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak, Hristiyanhğın üze­rindeki baskılar hafifleyip sis bulutları dağılmaya başlayınca iş değişmiş ve Hristiyan cemaatler gizlendikleri yerlerden çı­karak birbirleri ile diyaloga başlamışlardır. îşte bu diyalogun başlaması ile birlikte gerçekler su yüzüne çıkmaya başlamış, adeta her Hristiyan cemaatinin, diğer Hristiyan cemaatlerden çok farklı ve değişik bir İnanç ve fikre sahip olduğu görül­müştür. Denilebilir ki, Roma'dan Ermenistan'a, Anadolu'dan Habeşistan'a kadar olan geniş bir arazi içinde ortaya çıkan pekçok Hristiyan cemaatinden, inanç esasları tam olarak birbirine uyan iki cemaat dahi bulmak imkânsızdı.
Hristiyan din kardeşliği tutkusu ile, cemaatler birbirleri ile irtibat kurmaya başlayınca, her cemaat kendi Hristiyanlık anlayışının diğerlerinden farlı olduğunu görmüş ve dolayısı ile diğer cemaatlere şüphe ile bakmaya başlamıştır..Diyalog sıklaştıkça farklı noktaların münakaşaları artmış, ihtilaflar düşmanlığa dönüşmeye başlamıştır. Bazı devlet adamlarının, artan Hristiyan nüfusun potansiyelinden faydalanmak amacı ile Hristiyanlara yaklaşmaları, bu dine birtakım İmtiyazlar
155
kazanma fırsatı vermiştir. Bazı devlet adamları, Hristiyanlığı devletlerinin resmî dini haline getirmişler, bunu yaparken esas gayeleri, çoğunluk haline gelen Hristiyanları kendi saflarına katıp onların gücünden istifade etmek, ülke toprak­ları üzerinde bir inanç birliğine gitmekti. Ancak kısa bir süre sonra bunlar, umduklarının aksini buldular. Onların arzula­dıkları birlik ve beraberlik, Hrisuyanlardan çok uzaktı. Üste­lik Hristiyan cemaatleri arasındaki kavga ve çekişmeler azala­cağına, gitgide artıyordu. Durumu gören devlet adamları, ülkelerindeki birlik ve güvenliği tehdit eden bu durumu önle­mek üzere tedbirler almaya başlamışlar ve Hristiyan din adamlarını bir araya getirerek aralarındaki ihtilafları giderme­lerini onlardan istemişler, bunun için konsiller toplamışlardır.
Hristiyanlıkta ortaya çıkan ihtilafları gidermek üzere toplanan en önemli konsillerden biri, M.S.325 yılında topla­nan. İznik Konsilidir. Konsil, İmparator Kostantin tarafından toplanmıştır(19). İmparator Kostantin, Hristiyanlığa sempati beslemekle beraber henüz o sırada Hristiyan bile değildi. İm­paratorlukta yaşayan büyük bir çoğunluğun Hristiyanlığı be­nimsediğini gören bu imparator, Hristiyanlar arasında mey­dana gelen ihtilafların imparatorluğu için tehlikeli bir hal al­maya başlaması üzerine, yönetimi altında bulunan topraklar­daki patrik ve piskoposları İznik'e davet etti. Amacı, yönettiği topraklar üzerinde yaşayan Hristiyanları bir görüş çerçevesin­de birleştirip, onlardan birleşik bir güç olarak daha çok istifade etmekti. Kostantin'in bu davetine 2048 patrik ve piskopos uyarak konsile katıldı. Kostantin'in de hazır bulun­duğu ilk toplantıda, Hristiyan inancının temel esasları hak-
 
19)    Roland H. Baington,7fe Penguin History ofChrisüanity, V.I,
England, 1967, p.25; Geoffrey Barraclough, TheMedieval Papacy, London, 1968, p.10
156
kında öylesine değişik görüşler ortaya atıldı ki, bunu işiten Kostantin, hayretler içinde kaldı ve fevkelâde şaşırdı. Hemen hemen her konuda farklı görüşler olmakla beraber, özellikle Hz. İsa'nın tabiatı konusunda birbirinden çok değişik görüşler ortaya çıktı. Bu konsilde Hz.İsa'nın tabiatını münakaşa eden Hristiyan din adamları, onda ilâhî tabiatın mı, beşeri ve insanî tabiatın mı, yoksa her ikisinin mi birlikte mevcut olduğu ko­nusunda bir türlü ittifak sağlayamadılar. Bu konsilde Hz.İsa ve annesi Meryem hakkında başlıca şû görüşler ortaya çıkmıştı:
1- Hz. İsa ve annesi Meryem, Allaht'tan başka iki ayrı ilâhtırlar. Bu görüşü benimseyenlere "Meryemîler" adı verildi.
2- Hz.İsa, Allah'ın bîr şulesi, bir alevi menzilesindedir. Yani ateşin alevi ne ise, Allah için Hz.İsa odur. Allah ateş, Hz.İsa ise Allah'ın alevi gibidir.
3- Hz İsa, Meryemden doğmuştur ama, onun karnında ,dokuz ay kalmamıştır. O, Meryem'in rahminden suyun oluk­tan akışı gibi süratle geçmiştir. Bu görüş sahiplerine göre kelime, Meryem'in kulağından girmiş ve aynı saatte çocuk olarak rahminden çıkmıştır.
4- Hz.îsa, Allah'tan halkedilmiş bir insandır; cevheri bakımından bizden biri gibidir. Oğul olarak onun başlangıcı Meryem'dendir. Allah onu, insanî cevheri içinde kurtarıcı olmak üzere seçmiş, ilâhî nimetlere sahip kılmış, muhabbet, sevgi ve arzu ile ona hulul etmiş ve onun bedenine girmiş­tir. Bu hulul ediş sebebi ile, ona "Allah'ın Oğlu" denmiştir. Allah, bir cevher ve bir unsurdur, ancak O'nun üç ismi vardır. Bu görüşü savunanların başında Antakya patriği vardı.
5- Salih ilâh, salih olmayan ilâh ve bu ikisinin arasımı 3 adil olan ilâh olmak üzere üç ayrı ilâh vardır. Bu görüş sahi,, leri muhtemelen Zerdüştlükten etkilenmiş olmalıdırlar.
157
 
6- Hz. İsa, Allah'ın oğlu olarak yaratıcı ilâhtır. Bu görüşü ileri sürenler Pavlosçulardı.
Bu kadar değişik've farklı görüşün ortaya çıkmasına çok şaşıran Kostantin, toplantıya katılanlardan bir noktada ittifak etmelerini istedi. Hatta onları kapalı bir yerde toplaya­rak, belirli bir süre sonunda aynı noktalarda ittifak etmiş olarak kararlarını kendisine bildirmelerini onlardan istedi. Süre bittiği halde çoğunluk bir noktada ittifak edememişti. Bunun üzerine 2048 kişiden sadece 318 kişinin üzerinde itti­fak edebildikleri, yukarda altıncı maddede belirtilen Pavlos-çu görüş, Kostantin tarafından konsil karan olarak resmen açıklandı ve resmî devlet görüşü olarak İlân edildi(20).
Hristiyan tarihçi İbn Batrik'in, eserinde geniş olarak anlattığı bu konsilde, şüphesiz bütün farklı görüş sahiplerinin ellerinde kendi görüşlerini destekleyecek İndileri vardı. Kos­tantin, 2048 kişiden sadece 318 kişinin katıldığı Pavlosçu gö­rüşü konsil kararı olarak ilân etmek sureti ile, azınlığın çoğunluk üzerinde tahakküm etmesine yardım etmiştir. As­lında Kostantin, o sırada henüz resmen Hristiyanlığı bile kabul etmemiştir ve putperest inancını benimsemektedir. Bazı araştırmacılar, Kostantin'in, azınlık tarafından benimsenen Pavlosçu görüşü hemen benimseyip konsil karan olarak açık­lamasına, hâlâ kendisinin o sırada putperest olmasını sebep olarak gösteriyorlar. Gerçekten Pavlosçu görüş ile, Putperstlİ-ğin ilâh kavramları birbirlerine oldukça yakındır(21). İznik konsilinde olduğu gibi, Hristiyanlarca toplanan bütün konsil-lerde her cemaatin elinde kendi davasını destekleyen indileri
. Ş. Şitivî,a.g.e., s.23
158
vardı. İznik konsilinin toplandığı sırada Hristiyanların elinde sadece dört İncil yoktu, yüzü aşkın İncil vardı. Pavlosçu görüşün başarısı ile kapanan iznik konsilinden sonra, bu görüşü destekleyen dört İncil bırakılarak, diğer bütün İndiler ve Risaleleler yasaklanmış ve sahte sayılmışlardır(22).
Aslında İznik konsili, Yeni Ahidin kanonizasyonu ile ilgili olarak toplanmış bir konsil olmamakla beraber, bu konsilde çeşitli görüş sahiplerinin görüşleri reddedilmekle, o görüş sahiplerinin ellerindeki İndilerin de reddedilmiş sayıl­ması bakımından çok önemlidir. Daha sonraki konsillerde gerçekleştirilen kanonizasyonun esas dayanağı, îznik konsili kararlarıdır. Bugün elde mevcut olan Yeni Ahidde yer alan kitapların tam olarak tesbiti, M.S. 364 yılında Lodesya'da yapılan konsilde gerçekleşmiştir(23).
Konu İle alâkası olması bakımından burada şunu da belirtmek gerekir: Hristİyanlar arasında ilk Kilise Konseyin­den itibaren hemen hemen her toplantıda sahih ve sahte ki­taplar konusu daima gündeme gelmiştir. İlk Kilise Konseyin­de, Yeni Ahidde yer alan sahih kitapların sayısının-yirmiyedi değil, yirmibir olduğu karara bağlanmıştı. Bunlar: Dört İncil, Luka'nın yazdığı Resullerin İşleri, Pavlos'un onüç risalesi, Petrus'un Birinci Mektubu, Yehuda'nın Mektubu ve Yuhan-na'nın Birinci Mektubundan ibaret idiler. Bunların dışında kalan Petrus'un II. Mektubu, Yuhanna'nın Vahyi, Yuhan-na'nm II. ve III. Mektubu, Pavlos'un İbranİlere Mektubu ve Yakubun Mektubu, ilk Kilise Konseyinde patrik ve piskopos-larca sahte sayılmışlardır(24). Hristiyan bilgini Esebious'a
 
22)      R. H. Baington, a.g.e., s.26
23)      Mütevalî Yusuf Şelebî, Edva' ale'l-Mesihiyye, s.93-95
24)      M. Ş.Şitivî,a.g.e.,s.24
159
göre, 324 yılında kendisi sahih saydığı halde Kilise tarafından sahih kabul edilmeyen bazı kitaplar vardı. Onun sahih saydığı fakat, o tarihlerde kilisenin apokrif saydığı kitaplar şunlardır: Yehuda'nın Mektubu, Yakub'un Mektubu, Pet-rus'un II. Mektubu, Yuhanna'nm II. ve III. Mektupları, Pav-los'un İşleri, Petrus'un Vahyi, Barnaba'run Mektubu, Azizlerin Öğretilen" vb. kitaplar(25).
Yeni Ahidde yer alan kitaplar hakkında ileri sürülen bu görüşleri tarafsız bir şekilde değerlendirirsek nasıl bir sonuca ulaşırız? İlk Kilise Konseyinde verilen karara göre halen elde mevcut olan yirmiyedi kitaplık Yeni Ahidin, tam altı kitabı sahte sayıhyormuş. Daha da önemlisi Esebious, birçok kitap ismi sayarak "Bunlar bana göre sahih ama, Kilise bunları sahte sayıyor" diyor. Esebious, Hristiyanhk tarihinde çok Önemli yere sahip olan bir kişi, onun sahih saydığı bir eser, nasıl oluyor da diğerleri tarafından sahte addedilebiliyor, bu kararı verenler onun seviyesindeler mi? Yeni Ahidin altı kitabı hangi sebeblerden dolayı o zaman sahte ilan edildi? Sonra hangi gerekçelerle bunlar sahih kitaplar listesine dahil edildi? Bu konularda Hristiyan kaynaklarda tatmin edici hiçbir bilgi yoktur. Bu bize şunu göstermektedir: Kilise ve Konsillerin bazı încil ve Risaleleri sahih veya sahte sayması, sağlam esaslara dayanmamaktadır. Eğer bu kitaplar semavî olsalardı ve vahye dayansalardı, Kilisenin bu kitaplarda tereddüde düşmemesi gerekirdi. Yine önce şüpheli görülen bu kitaplardaki şüphelerin zail olması ve bunların güvene mazhar olması, ilâhî bir emirle veya vahiy ve İlhamla değil, rahip ve patriklerin kararları ile olduğuna göre, bu hal onlar­da şüpheyi daha da arttırıyor. Nasıl oluyor da bunlar daha önceleri sahte kabul edilirken, kendilerinde hiçbir değişiklik
25)     E. R. Trattner, a.g.e., s. 306
160
 
1
olmadığı halde birdenbire sahih olabiliyorlar? Bu kitaplarda başlangıçta şüphenin var oluşu, insanların kutsal kitapları tasdik etmeleri için gerekli olan vahiy ve kudsiyyet sıfatlarını yoketmektedir(26). Ayrıca, bugün sahih kabul edilen bir kısım kitapların önceleri sahte ve şüpheli sayılmaları, fakat bir süre sonra sahih kitaplar listesine alınmaları, bugün hâlâ sahte sayılmakta ısrar edilen bazı kitapların, Hristiyanhk tarihinde çok önemli bir yere sahip olan kimseler tarafından sahih sayıl­maları, sahih ve sahte kitapların tesbitinde, kilisenin ve Hristi-yan din adamlarının her zaman hata yapabileceklerini göster­mez mi?Hristiyanlık üzerindeki baskıların kalkması sonunda ortaya çıkan Hristiyanlar arası ihtilaflar, İndilerin sayısını oldukça arttırmıştır. Bazı araştırmacılara göre bu İndilerin sayısı yüzü geçmektedir. Ortaya çıkan bu çok sayıda İncil ara­sında muhtemelen esas încil kaybolmuştur.
Hrîstİyanlıktakİ ihtilafların hangi seviyede cereyan etti­ğini, düşmanlıkların hangi boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından, Hristiyan tarihçi îbn Batrik'in, İskenderiyeli Aryos hakkında söylediklerini nakletmek sanırım yeterli bir fikir verir. İbn Batrik şunları söylüyor: "İskenderiye'de Aryos isimli bir kafir vardı. O, 'baba tek başına Allah'tır, oğul mahluktur, yaratılmıştır, ilâh değildir. Çünkü oğul olmadan Önce baba vardı' demiştir. İskenderiye patriği bir öğrencisine, bizzat Hz. İsa'nın Aryos'u lanetlediğini, dolayısı ile onun sözlerini kabul etmekten kaçınmaları gerektiğini söylemiş ve kendisinin (patrik) rüyasında Hz. İsa'yı elbiseleri yırtık olarak gördüğünü, elbiselerini kimin yırttığını ondan sorunca, Hz. İsa'nın, elbiselerini Aryosun yırttığını, onu Kiliseye almamala­rını kendisine tembih ettiğini ifade etmiştir"(27). Bu beyandan anladığımıza göre îbn Batrik, Aryos'a fikirleri dolayısı ile
26) 27)
 
M- Ş.Şitivî,a.g.e.,s.24
İbn Batrik, a.g.e., C.I, s. 116-117
161
açıkça kafir dediği gibi, İskenderiye patriği de rüyasında Hz. İsa ile konuşuyor, Hz.İsa rüyasında ona "Aryos, sapık fikirle­ri ile benim elbiselerimi yırttı, onu kiliseden atın" talimatını veriyor. Talimat rüyada veriliyor. Rüya esbabı ilim oluyor, rüyada görülene dayanılarak bir din adamı tekfir ediliyor. îbn Batrik'in, Aryos hakkındaki bu ağır hücumu, ilk asırlarda Hıristiyanlıktaki ihtilafların hangi seviyede cereyan ettiğini göstermesi bakımından çok önemli bir göstergedir.
Konunun tekrar başına dönerek "Hz.İsa'ya nazil olan esas İncil nerede?" diye yeniden sorarsak bu soruya bir Hristi-yan araştırmacının eserinde şöyle bir cevap buluruz: "Hristi-yanlığm başlangıcında, kendisine asıl İncil denilebilecek kısa bir İncil vardı. Bu İncil, büyük bir ihtimalle Hz.İsa'nın sözlerini kulakları ile duyamıyan ve onu yakından göremiyen müridler için yazılmıştı. Bu İncil kalp menzilesinde idi, ancak onda Hristiyanlık bir tertip ve düzen içinde değildi". Bu müellifin beyanına göre esas bir İncil vardı, bu sonradan kay­boldu. Gerek İndilerde ve gerekse Yeni Ahidin diğer bazı kitaplarında yer alan İncil tabiri ile kastedilen İncil, bu İncil olmalıdır. Luka İncilinde "Onlar da çıkıp İncili vaaz ederek ve her yerde şifa vererek köyden köye geçiyorlardı."(28) ifade­sinde ve Pavlos'un Romalılara Mektubunda "Ben Yaruşa-lim'den başlayıp İllirya'ya kadar dolaşarak Mesih'in İncilini tamamen vaaz ettim"(29) cümlesinde geçen "vaaz edilen İncil" ile, bu İncil kastedilmiş olmalıdır(30).
28)      Kitab-ı Mukaddes, Luka, 9 :6
29)      Kitab-ı Mukaddes, Romalılara Mektup, 15:1i
30)      M.Y.Şelebî,a.g.e.,s.53
162
3 - KİLİSE TARAFINDAN SAHTE (APOKRİF)
SAYILAN   İNCİLLER:
Bütün bu açıklamalardan sonra, "Esas İncil tek miydi?" sorusuna cevap vermek oldukça kolaylaşır. İndilerin sayılarının artmasından sonra, Yeni Ahidin kanonizasyonu neticesinde çok sayıda İncilden sadece dört tanesi seçilmiş, diğerleri sahte addedilerek atılmıştı.. Kanonizasyon esnasında kaç İncil vardı? Sahte sayılan bu İndiler hangileridir? Tam olarak bunların sayıları kaçtır, muhtevaları nedir? Bu konuda kaynakların araş­tırılması sonucu bazı bilgiler elde etmek mümkündür. Bîrunî, "el-Asaru'1-Bakiye" isimli eserinde, diğer Hristiyan mezhepleri­nin ellerinde bulunan Incillerden farklı üç İncilin varlığını haber vermektedir. Bunlar, Merkîlerin (Marcioncuların) İncili, Deysanîlerin İncili ve Maniheistlerin încilidir(31). Hristiyan kaynaklarda İsimleri geçen şu sahte İndilere tesadüf ediyoruz: Tomas İncili, Yahudilerin İncili, Marcion'un İncili, Gerçek İncil, Petrus'un İncili, Mısırlıların İncili(32), Logia veya İsa'nın Sözle­ri, Nasıralılarm İncili, Havarilerin İncili, Matthias'm İncili, Ni-komediyos'un İncili, Küçüklerin încili(33), Arapça İncil, Ermenice İncil(34), Yetmişler İncili, Hatıra İncili, Barnaba İncili vb. İnciller(35).
4 - BARNABA İNCİLİ :
Kilise tarafından apokrif sayılan taciller içinde en önemli olanlardan biri şüphesiz Barnaba İncilidir. Asıl adı Yusuf olan
31)      Ebu'r-Reyhan Muhammed b. Ahmed el-Harezmî el-Bîrûnî, e/-Asa-ru'l-Bakiye ani'l-Kurûnil-Haliye, Leipzig,I923, s.23
32)       G.P. Fisher,a.g.e.,s.l94
33)      M. Yearsley, a.g.e., s.l 15
34)      X.Jakob,a.g.e.,s.l50-151
35)      M. Y.Şelebî,a.g.e.,s.37
163
Barnaba, Hz. İsa'nın öğrencilerinden olup, Pavlos'un Hristiyan cemaatine kabul edilmesinde büyük rol oynamış bir kimsedir. O, bütün hayatını, Hristiyanlığı yayma uğrunda geçirmiştir. Barnaba, Markos'un hocası, Pavlos'un önderi bir kişi olduğu halde, Kilise ona nisbet edilen İncili reddetmektedir. Kilisenin iddiasına göre Barnaba İncili, XIV. asırda Hristiyanhktan îslâmiyete geçen bir kimse tarafından, kendisinin İslâmiyete geçişinde kendisini haklı göstermek için yazılmıştır ve bu İncil apokrif înciller arasında yer almaktadır (36). Halbuki V. asrın sonlarında M.S.492 yılında tahta çıkan papanın, okunması yasak olan kitaplarla ilgili olarak çıkardığı emirnamesinde yasak kitaplar arasında Barnaba İncilinin de adı geçmektey-di(37). Bu durum, Barnaba İncilinin, XIV. yüzyılda yazılmış olması ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Kilisenin bu İncili reddetmesinin arkasındaki gerçek sebep, bu İndide Hz. İsa'nın ilâhhğının ve teslis inancının reddedilmesi, çarmıh olayının kabul edilmemesi, Hz.İsa'nm bir peygamber olduğunun açıkça zikredilmesi gibi, bugünkü resmî Hristiyan doktrinine aykırı şeylerin yer almasıdır.
Batılı Hristiyan araştırmacıların yaptıkları tesbitlere göre bu İncil, ilk olarak îslâmî bir muhitte değil, aksine Ban­da Hristiyan bir muhitte ortayaçıkmiştır. Onun Batıda ortaya çıkışını, XV veya XVI. yüzyıla dayandıranlar vardır. Latin rahip Framinyo, Hristiyan müellif Aryanos'un (İrenaus) bir risalesini ele geçirerek inceleyince, bu risalede Pavlos'un mektuplarından ve Barnaba'mn İncilinden bahsedildiğini, Pavlos'un görüşleri­nin çürütülerek Barnaba'mn görüşlerinin tasdik edildiğini gör­müştür. Aryanos'un bu mektubunu iyice inceleyen Framinyo, Barnaba'mn İncilini bularak bu İncil üzerinde çalışmaya karar vermiştir. Adı geçen rahip, o dönemde (XV. asrın sonları)
36)     XJakoM.g.e.,s. 153
37)     M. Y. Şelebî, a.g.e., s. 62
164
 
papalık makamında oturan zatın yakınma sokularak onun güvenini sağlamayı başardıktan sonra, bu papa'nm kütüphane­sine girmiş ve orada Barnaba'mn İncilini bulmuştur. Rahip Framinyo, Barnaba İncili üzerinde bîr süre çalıştıkdan sonra, hem îslâmiyeti kabul etmiş, hem de bu İncili Hristiyan dünyası­na tanıtmak için çalışmıştır.
Bugün elde mevcut olan en eski Barnaba İncili nüshası, 1709 yılında Prusya Kralının sarayında danışman olarak çalışan Krimer'in elinde bulunmuştur. Bu nüsha İtalyanca yazılmıştır. Bir süre sonra Viyana'daki krallık sarayına nakledilen bu nüsha, diğer nüshaların ana kaynağı kabul edilmektedir. Krimer'in bu nüshası, bir süre sonra meçhul bir kişi tarafından İtalyancadan, îspanyolcaya tercüme edilmiştir. İngiliz müsteşrik Sayel, bu ki­tabı îspanyolcadan İngilizceye çevirmiş(38), daha sonra bu ese­rin başta Arapça olmak üzere muhtelif dillere tercümesi yapıl­dığı gibi, İtalyancadan îngilizceye tercümesi de yapılmışür(39).
Barnaba İncilinin M.S. V. asırda papalık tarafından yasak­lanan kitaplar listesinde bulunmasının yanısıra, bu kitabın İslâmîbir muhitte değil, aksine mutaassıp Hristiyanlar arasında ortaya çıkması, kilisenin sahtelik suçlamasını mesnedsiz bırak­maktadır. Bu İncilin en eski nüshası, İtalyanca, yani Vatikan'ın ve papalığın konuştuğu dilde yazılı olarak bulunmuş, sonraları bu nüsha yine koyu Hristiyan bir muhitte îspanyolcaya çevril­miş, daha sonra İngilizceye tercümesi yapılmış, yani herşey, Hristiyan dünyası içinde cereyan etmiş, olayın İslâm dünyası ile uzaktan yakından hiçbir alakası olmamıştır. Kitabın Hristi-yanlığın koyu bir taassub içinde bulunduğu bir muhitte bulunmuş ve ter cümelerinin yine bu muhitte yapılmış olma-
38)      St. Barnaba, İncilu #a/?ıa£a,Çev.(İııgilizceden, Arapçaya)HaIil Bey Seade, Mısır, 1905
39)      St. Barnaba, The Gospel of Barnaba, Karachi, ?
165
sına rağmen Hristiyan araştırmacılar, Latin rahip Framinyo'nun onu bulup inceledikten sonra tslâmiyeti kabul etmesine baka­rak bu İncili, Framinyo'nun yazdığına ve sahte olduğuna hük­metmişlerdir. Nedense Hristiyan ilim adamları, Framinyo'nun savunmasını gözardı etmektedirler. Framinyo, Aryanos'un (İre-naus) risalesinde bu İndiden bahsedildiğini söylüyor, İncili kendisinin yazmadığım, aksine Aryanos'un risalesini okuduk­tan sonra yaptığı araştırmada bizzat Roma'da papalık kütüpha­nesinde bulduğunu ifade ediyor. Ayrıca en eski nüsha elinde bulunan kişi, sıradan bir kişi değil, aksine Hristiyan bir devlet olan Prusya krallığı sarayında danışman olarak çalışan bir Hristiyan rahiptir. O da kitabı saray kütüphanesinde buluyor. Bir müddet sonra bu kitap, diğer güçlü bir Hristiyan devlet olan Avusturya krallığı kraliyet kütüphanesine naklediliyor. İşin daha da önemlisi, bu İncil, Endülüslü müslümanları İspan­ya'dan çıkarmakla Övünen mutaassıp Hristiyanlar tarafından kendi dillerine çevrilmiştir. Yine Protestanlığın en yoğun oldu­ğu İngiltere'de, îngilizceye tercümeleri yapılmıştır. Mademki bu kitap sahte idi, niçin bunlar yapıldı? Bu koyu Hristiyanlar, kendi inançlarını çürütmek için yazılmış olan bu kitaba neden bu kadar Önem verip onun üzerinde ciddî şekilde çalıştılar? Eğer bu Kitap, Müslümanlar tarafından uydurulmuş bir propa­ganda kitabı olsaydı, herhalde bu zahmetlere katlanmazlardı. Barnaba İncili, muhtemelen uzun yıllar gizli olarak elden ele dolaşmış ve iki dilde yazılı olarak XV. yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Görüldüğü üzere Yeni Ahidin kanonizasyonundan sonra sayıları dört olarak tesbit edilen İndilerin dışında, bir kısmı bu İndilerden önce yazılmış yüzden fazla İncil vardı(40). Kilisenin iddia ettiği gibi bunların hepsi sahte miydi? Dört
40)    Muhammed es-Saİdî, Dirase fi'l-Enacİlil-Erbaa, s. 33
166
İncilin yazarları kendi İndilerini yazarlarken, bu İndilerden faydalanmadılar mı? Bunların, İndilerini kaleme alırken Logia-tian, G metninden-ve-Mafkos'un ilk İncilinden faydalandıkları­nı açıkça görmekteyiz. Bu durumda Dört İndlin yazarları, sahte sayılan İndilerden'istifade etmiş olmaktadırlar. Acaba "bu sahte İncellerden, dört İncile sahtelik bulaşmadı mı?
Araştırmamızın bundan sonraki kısmında, diğer »İndileri bir yana bırakarak, halenbütün Hristiyan dünyasınca benimsenen dört İncil üzerinde incelememizi sürdüreceğiz.
 
 
 
 
 
167
 
C - DÖRT İNCİL :
M.S. IV. asrın ortalarında, daha önce ortaya çıkan yüzden fazla încilin seçilerek dörde İndirilmesi, esas itibarı ile Yahudi geleneğinin devamı mahiyetindedir.
Nasıl ki Tevrat için dört ayrı kaynak varsa, ona paralel olarak İndiler için de dört ayrı yazar vücuda getirilmiştir. Yapılan ilmî araştırmalar Tevratm, Yahvist, Elohist, Rahip ve Tesniye olmak üzere dört ayrı kaynağının olduğunu ortaya koymuştur. Karşılaştırmalı olarak yapılan araştırmalar, Tevra­tm bu kaynakları ile, İndilerin yazarları arasında çok dikkate değer benzerlikler bulmuşlardır. İndilerde anlatılan Hz.İsa'nın hayat hikayesinin, bazı noktalarda Tevratta anlatılan Hz. Musa'nın hayat hikayesine benzemesi tesadüf değildir. Tevratın dört kaynağı ile, İndilerin karşılaştırılması sonunda Markos'un Yahvist kaynağa, Luka'mn Elohist kaynağa, Matta'nın Tesniye kaynağına ve Yuhanna'nm Rahip kaynağına benzerlik gösterdi­ği tesbit edilmiştir(l).
Yapılan araştırmalar sonunda İncil yazmalarında birçok karışıklıkların, yanlışlıkların ve farklılıkların olduğu ortaya çıkmıştır. Yahvist kaynağa çok benzeyen Markos İncilindeki rivayetler, gerçekte Hz. İsa'ya ait rivayetler olmaktan çok, asırlarca süren bir zaman zarfında bir araya getirilmiş efsane ve hikayelerin, Hz.İsa'ya adapte edilerek yazılması ile ortaya çıkmış rivayetlerdir(2). Hrİstiyanlıktaki Havarilerin sayısının oniki   olması da bir tesadüf değil, aksine Yahudi geleneğini
1)        E. R. Trattner, a.g.e., s. 281
2)        E. R. Trattner, a.g.e., s. 284
yansıtan bir hadisedir. Yahudiliğe göre bazı rakamlar kutsaldır. Özellikle oniki rakamı çok kutsaldır. Çünkü Yahudi kavmini oluşturan Hz.Yakub'un oğullarının sayısı onikidir. Hristiyanlıkta Havarilerin sayısınınoniki olarak tesbit edilmesi, Yahudilikteki oniki rakamının kutsallığı gelenf ğinden ilham alınarak yapılmıştır(3).
Hristiyan ananesine göre İndiler, Hz. İsa zamanında yazılmamıştır. O, daha önce belirtildiği üzere, İslâmiyet ve Yahudilikte olduğu gibi vahiy alarak bir kitap ortaya koyma­mıştır. Çünkü onun ilâh olarak buna ihtiyacı yoktur. Hz. İsa'dan sonra İndileri kaleme alan yazarlar, vahiy kanalı ile bu İndileri yazmışlardır. Onlar, İndileri yazdıkları sırada ruhu'l-kudüs bedenlerine nüfuz etmiş, yazarken onları hata etmekten korumuştur. Dolayısı ile bu kitaplar eksiksiz ve kusursuzdur, kendilerinde bir yanlışlık ve noksanlık yoktur(4). Hristiyan ananesinin bu iddiasını bizzat Yuhanna İncili çürütmekte/ İn­dilerde birtakım eksikliklerin olduğunu itiraf etmektedir. Bu konuda Yuhanna şunları söylüyor: "İsa kendi şakirtleri önünde daha başka birçok alâmetler yaptı ki, bu kitapta yazılmamış­tır."^), " İsa'nın yaptığı daha başka çok şeyler vardır; eğer birer birer yazılmış olsalar, yazılan kitaplar dünyaya bile sığmazdı sanınm"(6). Birinci pasajda geçen ifadeye göre, Hz. İsa'nın yaptığı mucizelerden bir kısmını Yuhanna, İnciline almamıştır. Yani iddia edildiği gibi Yuhanna İncili tam değildir, onda bazı noksanlıklar vardır, bazı mucizeleri Yuhanna yazamamıştır. İkinci pasaja göre eksiklik sadece Yuhanna İncilinde değildir,
3)      Ernest Renan, İsa'nın Hayatı, s.179
4)        G. P. Fisher, a.g.e., s. 10
5)        Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 20:30
6)        Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 21 :25
168
169
aksine bütün İndilerde de eksiklikler vardır. Çünkü Hz. İsa öy­lesine çok şeyler yapmıştır ki, bunları yazmaya sayfalar, kitaplar ve ciltler yetmemektedir. Şayet Hz.İsa'nın mucizeleri tam olarak yazılmak istense imiş, ortaya çıkan kitaplar dünyaya sığmazmış. Aslında üç yıllık dönemde onun yaptıkları, düzenli bir şekilde yazılsa en kötü ihtimalle bir kaç ciltlik bir kitaba haydi haydi sığar, ama biz bu konuda Yuhanna'nın ifadesini doğru kabul etsek bile bundan, diğer İndilerin de Hz.îsa'mn hayatım ve mucizelerini yazma hususunda eksik kaldıklarını tesbit ederiz. Demek ki dört kitapla sınırlandırılmış olan încil-ler, Hz. İsa ile ilgili her şeyi tam olarak kendilerinde toplaya­mamışlardır, kendilelerinde eksiklik ve noksanlık vardır. Öy­leyse bunlar nasıl ilâhî ilhamla ruhu'l-kudüs'ün denetiminde hatasız ve noksansız yazılmış oluyorlar? Bu, anlaşılacak gibi değildir.
Daha önce temas ettiğimiz vahiy konusuna yeniden dönmek, İndilerin ve Yeni Ahidin diğer kitaplarının yazarları­nın vahiy veya ilhama mazhar olup olmadıklarını daha detaylı bir şekilde incelemek İcabediyor. Hz. İsa'nın, kendisine iman edenler arasından seçtiği üç grup vardır. Birinci grupta " Hava­riler" yer almaktadır. Bunlar en üst grupta olup sayıları onikidir. İkinci grupta "Yetmişler" yer almakta olup, bunlar İsimlerinden de anlaşılacağı gibi yetmiş kişidirler ve ehemmiyet bakımından ikinci sırada yer almaktadırlar. Üçüncü grupta "Yüzyirmiler" yer almaktadır ve bunlar, önem bakımından üçüncü sırada yer almaktadırlar. Görüldüğü gibi Havariler, Hz.İsa nezdinde en Önemli insanlar olup, Hristiyanlıkta birinci derecede fazilet sahibi ve en üstün kimselerdir. Dolayısı ile eğer vahiy ve ilham gelecekse, öncelikle Havarilere gelmesi gerekirdi. "Yeni Ahidin bütün kitapları vahiy ürünü olarak eksiksiz ve hatasız olarak yazılmıştır." denilince ortaya şöyle bir
170
tablo çıkıyor. En azından iki İncilin yazarının Havari olmadığı, Yetmişlerden ve Yüzyirmilerden olmadığı bilindiğine göre, Hz. İsa'ya şu veya bu isimle öğrenci olmayan bazı kimselere de ilham gelmiştir. Yeni Ahidin diğer kitaplarından bir kısmının yazarları için de aynı şey sözkonusudur. Bunun yanısıra Havarilerden büyük bîr kısmının adı, İncil veya diğer kitapların yazarı olarak geçmemektedir. Havarilere veya Hz.İsa'nın direkt olarak öğrencileri olan diğer kimselere vahiy gelmedi mi? Gelmişse bu ne biçim bir vahiydir? Niçin bu vahiyler diğer bir kısmında olduğu gibi kitap haline getirilmemiştir? Bunlar kitap haline getirilmeyince, daha sonraki nesiller bu vahiylerden mahrum bırakılmış olmuyorlar mı? Vahiy ve ilhama en yakın insanlar Havariler oldukları halde, neden bunlardan bir kısmı­nın kitabı yoktur? Yoksa bunlara vahiy gelmedi mi? Hz. İsa'ya fiilen öğrenci olmayan birçok kişi (Bunların arasında Pavlos da vardır), kitap yazdığına göre, bunlara mutlaka vahiy gelmiş olmalıdır. Havariler, Yetmişler ve Yüzyirmiler dururken, bunla­rın büyük bir çoğunluğuna vahiy gelmemişken, Hz. İsa'ya fiilen şakirt olmayan bu kişilere nasıl vahiy gelebiliyor? Yoksa Hristi-yanlığa göre her insana vahiy gelebilir mi? İlham veya vahyin herhangi bir sınırı var mıdır? Eğer yoksa,kendisine vahiy gel­diğini iddia eden herkesin kitap yazması nasıl engellenecektir? Nitekim Hristiyanlık tarihinde vahiy veya ilham aldığını iddia eden birçok kişi ortaya çıkarak İndiler ve Risaleleler yazmış, bu yüzden sahih kitap, sahte kitap kavgaları asırlarca Hristi-yanlığı meşgul etmiştir.
Vahiy veya ilhamın, bir insana nasıl ve hangi şartlarla geleceği tam olarak tesbit edilmezse, ortaya çıkan kitapların sahıhliği veya sahteliğinin tesbiti imkânsız hale gelir. Daha önce sormuş olduğumuz sorulara bir soru daha ilâve ederek şunu da sorabiliriz: Yoksa kitap yazmak için vahiy veya ilham almak
171
il mi7 Eğer şart değil ise, o zaman bu kitapların dinî p     olarak masumiyet, hatasızlık ve eksiksizlik yönünden değerleri nedir? Bu kitaplar vahiy ürünü olmadıkları halde nasıl hatasız ve noksansız olabiliyorlar?
Hristiyan müelliflerden Rîs, Hristiyanlığın Kutsal kitap­larının vahiy ürünü olup olmadıkları konusunda şunları söylü­yor; "İnsanlar kutsal kitapların vahiy ürünü olduğunu söylü­yorlar, bu hakikate aykırı ve yanlıştır. Bu fikrin yanlışlığını maddeler halinde şöyle ispatlayabiliriz.
1- Matta İncilinin onuncu babının 19 ve 20. ayetlerinin, Markos İncilinin onüçüncü babının 11. ayeti ve Resullerin İşlerinin yirmi üçüncü babının 1-6. ayetleri ile karşılaştırılması sonunda bu üç kitap arasında   açık bîr çelişki görülüyor. Bu kitaplarda böylesine çelişkilerin bulunması, bunların vahiy ürünü olmasını engeller.
2- Kudüs toplantısında yapılan münakaşalar arasında, Havarilere vahiy veya ilham gelip gelmediği konusu açıkça yer almıştır. Eğer onlar kesin olarak vahiy alsalardı, bizzat Havarilerin de iştirak ettiği bir toplantıda bu tür münakaşaya lüzum kalmazdı. Dolayısı ile bu durum, onların ilham alma ko­nusundaki kesinliği ortadan kaldırmaktadır".
Hristiyan yazar Rîs'in bu ifadesine göre, Yeni Ahid mecmuası İçinde yer alan bütün kitapları ilham veya vahiy ürünü kabul etmek mümkün değildir. Ayrıca diğer bazı Hristiyan kaynakları da Matta'nın İncilinin vahiy ürünü olma­dığını söylediklerini görüyoruz. Yine bir kısım Hristiyan araş­tırmacılar, Yuhanna'nın İncili ile bütün risalelerin vahiy ürünü olmadıklarını söylemektedirler(7).
V)      M.Y.Şelebî,a.g.e.ıS.88
172
îşin aslına baktığımız zaman İndilerin ve Yeni Ahİdde yer alan diğer kitapların sahih ve güvenilir sayılabilmesi için onla­rın, bir peygamberden gelen sağlam senetli kitaplar olması gerektiğini görürüz. Bu senedin, ilk sahibinden itibaren bize ulaşıncaya kadar rivayet silsilesinde herhangi bir kopukluğun olmaması, bitişik senedle, hiçbir değişikliğe uğramadan gelmesi gerekmektedir. Kendisine vahiy geldiği vehmedilen bazı şahısların mücerred zan ve vehimleri, bunların kitaplarında söyledikleri şeylerin doğruluğunu ispat için kâfi değildir. Yine bazı mezheplerin mücerred iddiaları da, bunların dediklerinin doğruluğunu ispat etmez. Hrİstiyanların kutsal kitaplarının hiçbirinde tevatür yolu İle nakil ve ana kaynağa ulaşma yoktur. Onların dinî ve dünyevî her konuda dayandıkları tek şey, senetsiz ve mesnedsiz olarak anlatılan hikayeler ve yalan yanlış bazı bilgilerdir.
İndilerin ve Risalelerin çokluğu, onların yazarlarının hedef ve maksatlarının değişik olması, bu kitaplar arasında gerek metin ve gerekse ma'na bakımından büyük farklılıklar meyda­na getirdiği gibi, sıhhat yönünden de onlar üzerinde büyük şüpheler uy andırmış tır(8).
İndiler senet bakımından incelendiği zaman, kilisenin, onların doğruluğu, nakilde güven ve emniyet yönünden en üst düzeyde oldukları şeklindeki iddiasının aksine, bunların bırakın sağlam senedi, hiçbir senede sahip olmadıklarını görü­rüz. Bunların güven dedikleri şey, kendilerine İlham geldiğini İddia ettikleri kimselerin vahiy yolu ile bu kitapları aldıkları şeklindedir. Hrİstiyanların iddiasına göre ruhu'I-kudüs yazarla­ra tecelli etmiş, onların bedenlerine hulul etmiş ve onlar tamamı ile ruhu'I-kudüs ile dolmuşlar, dolayısı ile konuşurken kendilerine ait olmayan bir dil ile konuşmuşlar, yazarken de
M. Ş. Şitivî, a.g.e., s.26
173
kendilerine ait olmayan ve vahyin yönlendirdiği bir elle yaz­mışlardır. Hristiyan geleneğinde yazarlardan Havari olmayan­lar, Havarilerin öğrencileri sayılarak vahye yakın gösterilmiş­lerdir, tncil ve Risale yazarları, imana davet etmek üzere yazmaya başladıklarında yanlız değildiler, ruhu'I-kudüs onlarla beraberdi, onlar insanlarla konuşurken, kendiliklerinden değil, Hz.İsa'dan gelen bir hikmetle konuşmuş oluyorlardı. Dolayısı İle onların bütün sözleri ve yazdıkları hak ve gerçek oluyordu. Onlar bilgi ve hikmeti bu şekilde doğrudan doğruya Hz.îsa'dan ve ruhu'l-kudüs'ten alınca, insanların onlara mukavemeti kal­maz ve zorunlu olarak onlara inanırlar.
Hristiyanlara göre İndilerden şüphe edenler, doğru yoldan sapmış ve haktan uzaklaşmış kimselerdir. Çünkü Hz. İsa, talebelerini yer yüzünde asla yanlız bırakmamış, hep onlarla beraber olmuş, onları desteklemiş ve yardımcı olmuştur. Dolayısı ile Hz .İsa'nın öğrencileri, Allah'tan ve ruhu'l-kudüsten vahiy alan ve mucizelerle desteklenen elçilerdir. Bütün bunlar­dan sonra kim bu İndilerden ve onların vahiy mahsûlü olmasından şüphe etmeye cesaret edebilir? Bu kitapların yazarları sıradan adi insanlar olmayıp, ruhu'l-kudüs'le dolu, ilâhî vahye mazhar olmuş elçilerdir, Hz.îsa onları takdis ve teyid etmiştir. Herhalde bütün bu meziyetlerden sonra kimse­nin, bu İndilerden şüphe etmeye mecali ve cesareti kalmaz.
Hristiyanlar, İndilerin yazılmasında ve onların naklinde güven unsurunun olduğunu ispat İçin, Hz.İsa ile İncil yazarları arasındaki vaktin fazla uzun olmadığını, bu kadar kısa vaktin, sözlü rivayetlerin unutulması için yeterli olmadığı iddiasını ileri sürmektedirler. Onlara göre yazarlar, Hz.îsa'nın hayatınnm canlı şahitleridirler, onlar gözleri ile görerek yazmışlardır. Böyle olunca onlar nasıl yanlış yazabilirler?
Bütün Hristiyanlar, İndilerin güvenilirliği konusunda binbir yoldan delil getirmeye çalışmalarına rağmen, aslında
174
ellerinde bunu ispatlayacak (mücerred iddiaların dışında) hiç­bir şeyleri yoktur. İndiler üzerinde senet tenkidi yapmak İsteyen bir kişi, İndilerin en eski nüshalarının M.S. dördüncü yüzyıla ait olduğunu görür, daha önceki tarihte yazılmış bir metin bulmak mümkün değildir(9). Daha önce belirttiğimiz gibi, Hz. İsa ve İncil yazarları ile, elde mevcut en eski nüsha arasında en az üç asırlık bir zaman boşluğu vardır(lO).
1- DÖRT İNCİLİN DİLİ
Halen elde mevcut olan İndilerin en eski nüshaları Yunancadır. Hristiyan kaynaklar, Hz.îsa'nın İbranice-Aramice konuştuğunu ve vaazlarını bu dille yaptığını haber vermekte-dir(ll). İndilerin dili konusu ele alındığı zaman, en azından Hz.İsa'nın sözlerinin onun ana dilinde yazılması ve muhafaza edilmesinin gerekli olduğu sonucuna ulaşılır. Eski Ahid, Hz. İsa'dan en az iki asır önce Yunancaya tercüme edildiği halde, Hz. İsa bu kitabı İbranice nüshalarından okuyup anlıyordu. İncil yazarlarının en azından Hz.îsa'nın sözlerini, onun ağzın­dan çıkan kelimelerle zaptetmeleri ve bunları İbranî-Aramî di­yalekti ile yazmaları gerekirdi. Çünkü tercümeler, ne kadar mükemmel olursa olsun asıl ma'nayı yansıtmakta eksik kalabi­lirler. Ayrıca, Orjinal metinlerin değeri, daima tercümelerden daha üstündür. Bu konuda bir misal vermek gerekirse, "İncil" kelimesinin ma'nası hakkında Hristiyan dünyasındaki değişik kullanımların ne derece doğru olduğunu anlamak için, bu
9)       M. §. Şitivua.g.e.,s. 30-32
10)      Ebu Abdİilah Muhammed b. Ahmed b. Ebİ Bekr b. Ferah el-Hazrecî, el-İ'lam bimafi Dinİ'n-Nasârâ mine'l-Evham ve İzharı Mehasini DinVl-îsIâm, C.I, Kahire,1980, s. 204-205
11)     Deniş Clark, a.g.e., s. 11
175
kelimenin İbranice orjinalini bulmak, incelemeye ondan başla­mak daha uygundur. încil kelimesi, aslı Yunanca olan bir kelimedir ve "Avengelion"dan gelmektedir. Hzİsa, vaazlarında kendi ifadesi ile, İncili vaaz ettiğini söylemektedir(12). İncil kelimesi îbranice olmadığına göre, Hzjsa, lafız olarak bu kelimeyi kullanmıyordu, belki bu kelimenin İbranice orjinalini kullanıyordu. Acaba Hz. İsa'nın İncil ma'nasmda kullandığı orjinal kelime ne idi? O, konuşurken İncil kelimesi yerine îbra­nice hangi kelimeyi kullanıyordu? Mademki İncil kelimesinin bir kaç ma'nası olduğu iddia ediliyor, öyleyse önce kelimenin İbranice orjinalini bulup, araştırmaya oradan başlamak daha uygun olmaz mı? .Kelimenin îbranice aslı, Yunanca Avengelion kelimesinin ma'nasına uygun olarak "müjdeli haber" anlamında mıydı, yoksa başka bir ma'nası mı vardı? İncil kelimesinin, Hz. İsa'ya nazil olan kitap ma'nasına gelmediğini, aksine müjdeli haber anlamında olduğunu iddia edenlerin bu konuyu araştır­maları gerekir.
Yunanca konuşmayan Hz. İsa'nın, İbranice-Aramice olarak yaptığı vaaz ve nasihatlerin, anlattığı mesellerin ve söylediği hikmetli sözlerin tam olarak değerlendirilip anlaşıla­bilmesi için, onun konuştuğu ana dilde yazılması ve muhafaza edilmesi mutlaka gerekli idi ama, her nedense bu yapılmamış, şu anda Hristiyan dünyasının elinde böyle orjinal bir nüsha mevcut değildir.
Halen elde mevcut en eski încil nüshaları Yunanca olmakla beraber, bu İndilerin bir kısmının, ilk olarak İbranice kaleme alındığı bilinmektedir. Papias, Matta'nın İncilini önce İbranice yazdığını haber vermektedir. Bu orjinali İbranice olan încil, bilâhere Yunancaya tercüme edilmiştir. Bazıları, Matta İncilini İbraniceden Yunancaya kimin çevirdiğinin bilinmediği-
12)    Kitab-ı Mukaddes,Luka,9: 6
176
ni söylerken, İbn Batrik, bu tercümeyi Yuhanna'mn yaptığını iddia etmekte, bazıları bizzat Matta'nın kendisinin bu tercüme­yi de gerçekleştirdiğini soylemektedir(13). Lowther Clarke'ye göre Matta, Logiayı İbranice olarak yazmış, ama daha sonra esas İncilini kendisi Yunanca olarak yazmıştır(14). Bazı rivayet­lere göre bu kitap, İlk olarak Süryanice veya Keldanice olarak yazılmıştır. Matta İncilinin yazıldığı yer de meçhuldür. Bazıları bu İncilin Filistin'de yazıldığını söylerken, diğer bir kısmı, Yunanistan'da yazıldığını iddia etmekte, başka bir grup araştır­macı, bu kitabın Suriye'de yazıldığını ileri sürmektedir. Bu kitabın nerede yazıldığı konusunda bu zikrettiğimiz yerlerin dışında başka yerleri zikredenler de vardır. Mesela bazıları bunun Antakya'da, bazıları Fenike'de, diğer bazıları da İsken­deriye'de yazıldığını söylemektedirler.
Markos İncili, ilk olarak Yunanca yazılmıştır. Ancak Markos'un yazmış olduğu Ön Markos İncili hangi dilde yazılmıştır? Bu konuda tam bir mutabakat yoktur. Markos'un, aslında Petrus'un mütercimi olduğunu biliyoruz. Petrus, Roma'da İbranice olarak vaaz verirken, onun söylediklerini Markos Yunancaya çeviriyordu. Hatta Petrus'un Roma vaazları sırasında dinleyicilerden bir kısmı, mütercim Markos'tan, Petrus'un sözlerini yazmasını istemeleri üzerine Markos bu İncili yazmıştır. Ancak bu ilk yazdığı şeylerle, bilâhere elindeki diğer malzemeleri birleştirerek esas Markos İncilini ortaya çı­karmış tır (15). İbn Batrik, bu konuda daha değişik bir haber vermektedir. Ona göre bu İncilin esas yazarı Markos değil, aksine Petrus'tur. Petrus ilk olarak bu İncili Roma'da Latince
13)      E. E. Kellet,a.g.e., s 171 ; Ali Abdülvahid Vafi,a.g.e., s. 87
14)      W.K.LowtherClarke,a.g.e., s.687
15)      W.K.Lowther Clarke, a,g.e., s. 68
177
olarak yazmış, ancak daha sonra bunu öğrencisi Markos'a nisbet ederek kitabın üzerine onun adını yazmıştır(16).
Luka İncilinin, ilk olarak Yunanca yazıldığı söylenmek-tedir(17). Ancak bu incilin dili konusunda da değişik görüşler vardır. Bazıları bu İncilin ilk olarak Yunanca değil, İbranice olarak yazıldığını iddia etmektedirler. İbn Haldun'a göre bu İncil ilk olarak Latince yazılmış, bilahere Yunancaya tercüme edilmiştir(18).
Yuhanna İncilinin Yunanca yazıldığı konusunda birçok araştırmacı ittifak etmekle beraber(19), bu İncilin ilk olarak Yunanca kaleme alındığı konusunda kesinlik yoktur. Yuhanna İncili, İskenderiye okulunun Helenistik felsefesini yansıtır bir tarzda yazıldığı için, bu İncilin orjinal dilinin Yunanca olması akla daha uygun gelmektedir. Burada daha sonra ele alacağı­mız bir konu ister istemez gündeme geliyor. Dördüncü İncilin yazarı Yuhanna, hangi Yuhanna'dır? Aslında Zebede oğlu Havari Yuhanna bu İncili Yunanca yazmamıştır. Bu İncil, bazı araştırmacılara göre Havari Yuhanna'dan en az iki asır sonra yaşamış, İskenderiye felsefe okuluna mensup meçhul bir Yuhanna tarafından Yunanca kaleme alınmış ve başına "Yuhan­na İncili" diye yazılmıştır. Kitabın üstüne yazılan bu "Yuhanna İncili" ifadesinden yanlışlıkla, Zebede oğlu Yuhanna'nın bu İncili yazdığı anlaşılmıştır. İşin esası şudur: Havari Yuhanna, Yunanca bir İncil yazmamıştır. Onun İbranice-Aramice olarak yazdığı küçük bir parça vardır. Fakat meçhul Yuhanna'nm
16)      Ali Abdiilvahid Vafî, a.g.e., s. 87
17)      Ali Abdttlvahid Vafî, a.g.e,, s. 88
18)      Abdurralıman b. Haldun el-Mağrİbî, Mukaddime, C.II, Mısır,?, s. 651
!9)     H. Richard Niebuhr, Christand Culture, New York, 1951, p. 196
İncili, Havari Yuhanna'ya nisbet edilince, esas Havari Yuhanna tarafından İbranice olarak yazılan kısım da Yunanca yazılmış olan meçhul Yuhanna'nın İnciline eklenmiş ve bugünkü bili­nen Yuhanna încili ortaya çıkmıştır(20).
Halen elde mevcut olan İndilerin ilk nüshaları, Matta hariç, Yunanca yazılmışlardı. Ama Hz.İsa'nın konuştuğu dil İbranice olduğu gibi, ilk İncil müsveddeleri de İbranice idi. Dört İncilden önce ortaya çıkan Q metni, Logia, Markos'un İlk İncili ve küçük notlar halinde bulunan ilk İncil müsveddeleri, hepsi Hz.İsa'nın ana dili olan İbranİce-Aramice olarak yazılmışlardı. Fİlistindeki İlk Hristiyan cemaatler hep bu Aramice yazılı İndileri kullanıyorlardı(21). Burada şöyle bir soru akla gelmektedir. Hz İsa'nın ana dili îbranicenin bir diyalekti olan Aramice olduğu halde ve bütün konuşmalarını bu dille yaptığı halde neden Hrİstiyanlıkta bu dil kutsal bir dil haline gelmemiş ve kısa sürede yerini Yunancaya bırakmıştır? Hristiyan araştır­macılar bu soruya şöyle cevap vermektedirler: Hz. İsa'nın ortaya çıktığı sıralarda Mısır, Filistin bölgesi, Suriye, Anadolu vb. topraklar tamamı ile Roma imparatorluğunun hakimiyeti altında idi. Bu sırada Roma imparatorluğunun kültür dili de Yunanca idi. Muhtelif Filistin şehirlerinde (Galile, Samiriye, Dekapolis ve Kayseriye) yapılan kazılar, bu bölgede Helen kültürünün geniş oranda varlığını göstermektedir.Yeni Ahİdin henüz ortaya çıktığı dönemlerde bu bölgede Yunan alfabesinin kullanılması, Helenistik bazı sembollerin sinagoglarda bulun­ması, özellikle süper nasyonalist Bar Kochba'nm, bu dönemde Grekçe yazdığı bir mektubun keşfedilmesi, bu bölgede Helen kültürünün ve Yunan dilinin ne kadar etkili olduğunu açıkça
20)      E. R. Trattner, a.g.e., s.293
21)      DenişClark,,3.g.e., s. 11
178
179
göstermektedir(22). işte bu yaygın Grek kültürü ortamında yayılmaya çalışan Hristiyanlık, kültür dili durumunda olan Yunancanın etkisi altına girmiş, înciller dahil herşey, kısa süre­de Yunancaya çevrilmiştir.
Mısırlı Hristiyan müellif Habib Said, İndilerin Yunanca yazılması ve Yunan kültürünün Hristiyanhga etkisi konusunda şunları söylüyor: "Hz.İsa'dan altı asır önce başlayan Yunan kültür ve medeniyet hamlesi, Hz.îsa'dan üç asır sonraya kadar devam etmiştir. Bu dokuz asırlık dönem zarfında Yunanlılar, felsefî çalışmalar yapmışlar ve akla önem vererek bütün dünya­yı etkileyen bir Yunan kültürünün meydana gelmesini sağla­mışlardır. Yunanlılar, ilme ve akla büyük Önem verdiklerinden, Hristiyanlık ortaya çıktığı zaman hemen bu dini kabul etmişler­dir. Hristiyanhğın gelişme çağlarında Yunan dilinin çok gelişmiş olması, Hristiyanhğın yayılmasında bu dilden istifade etmesine yol açtı. Çünkü, özellikle Akdeniz çevresinde yaşayan milletlerin ortak konuşma ve anlaşma dili Yunanca idi"(23).
Hristiyanlık ortaya çıkmadan önce Roma İmparatorluğunda her renk ve ırktan İnsanlar vardı. Hristiyanlık, ortaya çıkınca bu insanlar arasında herhangi bir ayırım yapmadı. Bundan dolayı Hristiyanlık, bu imparatorluğun topraklarında çok çabuk ge­lişti. Ayrıca " Pax Romana"( Roma sulhu) parolası ile dünyada sulh ve sükûnu sağlayan imparatorluğun hakim olduğu yerler­de Hristiyanlık gelişme imkânı bulmuştur. Bilhassa Roma im­paratorluğunun ulaşım imkânı sağlaması dolayısı ile Hristiyan misyonerler, imparatorluğun her yerine rahatça giderek bura­larda dinlerini yayma fırsatı bulmuşlardır. Romalıların temin
22)     H. C. Kee, Biblical Critism, İ. D. B. Supplementary Volume,
New York, 1988, p.102 23)    Habib Said, Tarihıt'l-Mesikiyye, Fecru'l-Mesihtyye, Kahire, ?,s. 19
180
ettiği ticarî ve iktisadî sistem ve emniyet sayesinde Pavlos, bu imparatorluğun çeşitli yerlerini gezme fırsatı bulmuştur"(24).
Hristiyanhğın, Yunan felsefesinden pekçok şey aldığını, Sokrat'ın ortaya koyduğu ahlâkî prensiplerin Hristiyanlar tara­fından benimsendiğini de ifade eden Habib Said(25), sanki Roma imparatorluğu, başlangıcından itibaren Hristiyanlığı hi­mayesi altına almış gibi bir mesaj veriyor. Halbuki Romalıların Hz.îsa'ya yaptıkları baskılar ile başlayan tahakküm ve taham­mülsüzlükleri, Petrus ve Pavlos'un ve daha başka pekçok Hristiyan azizinin öldürülmesi ile artarak devam etmiştir. Başta Petrus ve Pavlos olmak üzere birçok Hristiyan, Roma'da faaliyet göstererek oradaki Yahudi topluluklar arasında Hristi­yan cemaatler oluşturmuşlardır. Ancak Roma yönetimi bu çalışmaları yüzünden onlara şiddetli cezalar vermiştir(26). Yazarın, Yunan hayranı olduğu çağrışımını uyandıran ifadeleri de dikkat çekicidir. Yunan felsefesinin bir süre dünyayı etkilediği inkâr edilemez. Ancak bu felsefî düşünceler orada mı doğmuş ve gelişmiştir, yoksa başka yerlerde doğup geliştikten sonra, Yunanistana taşınması neticesinde mi orada ortaya çıkmıştır? Bu hususu tam olarak araştırmadan yazarın bütün payeyi Yunanlılara vermesi dikkat çekicidir.
Tarih boyunca gerek Yunanlılar ve gerekse Ermeniler, diğer Hristiyan milletler ve devletler tarafından daima el üstünde tutulmuş ve hak etmedikleri övgü ve himayeye mazhar kılınmışlardır. Aslında diğer Hristiyan milletlerin Yunanlılara karşı duydukları sempatininin temelinde dinî bir motif yatmaktadır. Hristiyanlar, Yunan kültürünün Hristi-
24)      H. Said, a.g.e,, s. 18
25)      H.Said,a.g.e., s. 25
26)      G. Barraclough,<z.g.e., s. 13
 
181
yanlığa büyük katkısı dolayısı ile, Yunan milletine hayranlık duymaktadırlar. İnciller başta olmak üzere bütün kutsal yazmalar Yunanca olunca, Yunanlı ne yaparsa yapsın, aslında ne kadar haksız olursa olsun, batılıların gözünde o, daima haklıdır. Çünkü İncilin hizmetkârı olan bir milletin çocuğudur. Habib Said de bu duyguları beslediği için yukardaki sözleri söylemiştir.
Hristiyan dünyasının,Yunanlılara duyduğu bu sempatinin aynısını Ermenilere karşı duymasının da gerisinde dinî bir motif vardır. Hristiyan kaynaklarına göre, dünyada Hristiyan-lık dinini devletin resmî dini olarak ilân eden ilk devlet, Ermeni devleti imiş. Bu olay Ermenilere, diğer Hristiyan milletler nezdinde büyük bir itibar ve prestij sağlamakta ve Ermeniler de bu hadiseye bağlı olarak, aslında haksız oldukları birçok hususta hep haklı imiş gibi muamele görmekte ve diğer Hristiyan devletlerin himayelerine mazhar olmaktadırlar. Dış politikada Türk hariciyesinin, bir türlü çözmeye muvaffak olamadığı bazı hadiselerin temel sebeplerini anlayabilmesi İçin, bu noktayı gözönünde bulundurması, bu açıdan olaylara bak­ması gerekmektedir.
İndilerin dili konusunu kapatmadan Önce akla şöyle bir soru daha gelmektedir: İlk incil müsveddelerinin İbranice yazıl­malarına rağmen, bunların sonra kaybolmaları, İbranice yazıl­mış olan İndilerin de hemen Yunancaya çevrilmesi ve İbranice nüshaların kaybedilmesi, bütün İndilerin, Risalelerin, Yeni Ahidin bütün kitaplarının, hatta Yeni Ahİd ile beraber Eski Ahi-din tamamının Yunancaya çevrilerek Kitab-ı Mukaddesin tama­mının Yunanca yazılması, Yunan kültürünün gerçek Hristiyan kültürünü assimile ederek onu tahrif ettiği sonucunu doğurmaz mı? Hristiyanlık öncesi Yunan felsefesi kadar, putperest Yunan kültürü de bu dini etkileyerek onu bozmuş olamaz mı?
182
2 - DÖRT İNCİLİN YAZARLARI:
Hristiyan Kilisesi tarafından sahih sayılan dört İncili incelerken, bu İndilerin kaleme alındıkları dil kadar, bunları kaleme alan kişilerin kimliklerini de incelemek gerekir. Kimdir bu yazarlar? Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'nın hüviyetleri nedir, nerelidirler? Bunlar gerçekten söylenildiği gibi ruhu'l-kudüs'le dolu kimseler midir? Adı geçen bu kişiler İndilerin gerçek yazarları mıdır? yoksa bu kitapları başkaları yazarak bunlara mı maletmişlerdir?
Kilise tarafından Yeni Ahidde yapılan tertibe göre, dört İncilin yazarları şu şekilde sıralanmaktadır: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Hristiyanlık tarihinde bu dört yazara üçüncü asırdan itibaren "Evangelist" (İncil yazarı) ismi verilmiştir. Hristiyan geleneğine göre, Matta ile Yuhanna Havarilerden sayılıyorlar, Markos ile Luka Havarilerden sa­yılmıyorlar^). Biz, önce sırası ile bu "încilci" denilen yazarla­rın kimliklerini tesbit etmeye çalışacağız.
Matta:
Hristiyan kaynaklara göre Filistinli bir Yahudi ailenin oğlu olan Matta'nın, ikinci adı Levi, babasının adı da Alfe-us'tur. Kendisi gümrük memuru olarak görev yaparken, Hz. İsa ile tanışarak ona tabi olmuştur. Matta, Hz. İsa daha dünyada iken, onun sözlerini Logia isimli bir kitapta topla­mış, Hz. İsa'nın dünyadan ayrılmasından sonra ise bu metne birtakım ilâveler yaparak esas Matta İncilini yazmıştır. Bu esas Matta İncilinin hangi dilde yazıldığı konusunda daha önce bilgi vermiştik. Daha sonra bu İncil Yunancaya çevril-
27)     X.Jakob,a.g,e., s. 10
183
mistir. Bu İncili Yunancaya kim çevirdi, kendisi mi (28), yoksa bir başkası mı?(29) Araştırmacıların ittifak edebildikleri bir isim yok. Bazıları, Matta'nın kendi İncilini Yunanca yazdı­ğım iddia etmektedirler(30). Matta, Roma imparatorluğu adına vergi toplayan bir Yahudi olarak bu İncili, Yahudi asıllı Hristiyanlar için kaleme almıştır. Elçiler, kendisinden bir İncil yazmasını istemişler ve o da Antakya'da yaşayan Yahudi asıllı Hristiyan cemaate bu İncili yazmıştır(31).
Bazı araştırmacılar, halen elde mevcut olan Matta İncilinin yazarının Havari Matta olmadığını, bu İncili aslında ismi meçhul Filistinli bir Yahudinin yazdığını ileri sürmekte­dirler. Çünkü bu İncil, Yahudi düşünce sistemine uygun bir tarzda yazılmıştır ve ifadeleri tamamı ile Yahudi hukukuna saygılıdır. Kitapta kullanılan rakamların kullanılma tarzına bakılırsa, muhtemelen onun öğretici bir el kitabı olduğu anlaşılır. Mesela: Yedi felaket ve acı, beş kutsal varlık, üç derecede düzenlenmiş günah ve ceza gibi. Bu İncil, Baptizmin formüllerini ihtiva etmektedir, onda "gök krallığı" tabiri tam otuziki yerde geçmektedir. Bu kitapta dogmatik maksatlarla düzenlenmiş bir kitap havası vardır(32).
Aslında basit bir gümrük memuru olmasına rağmen Matta'nın, yazmış olduğu încile bakılırsa onun, hiç de öyle sıradan bir insan olmadığı anlaşılmaktadır. O, kültürlü, Yahu­di kültürü ve Eski Ahid hakkında derin bilgiye sahip bir kimse olarak görülüyor(33).
28) 29) 30)
31)
W. K. Lowther Clarke, a.g.e.,s. 723
X. Jakob, a.g.e., s. 15
W. K. Lovvther Clarke, a.g.e.,s. 723
M. Y. Şelebî,û.g.e., s. 39 ; E. R. Trattner, a.g.e.,s. 293
32)      M. Yearsley,a.#.e., s. 112-113
33)      M. es-Saidî,a.g.e.,s. 14
184
 
 
E. Culman'a göre Matta İncilinin yazarının Havari Matta olması imkânsızdır. Çünkü bu İncilin yazarı, İncilini yazarken Havari olmayan Markos'tan geniş çapta istifade etmiştir. Vahiy ve ilhama mazhar olmuş bir Havari, neden Havari olmayan birinden istifade etsin? Demek ki yazar'Matta, Havari olan Matta'nın dışında ayrı bir Matta ki, Havari olmayan Markos'tan istifade ihtiyacını hissetmiştir. Yine bu İncilin yazarı şayet Havari Matta olsaydı, gördüğü, İşittiği şeylerin bir kısmını gaip sığası (üçüncü tekil şahıs) ile değil de, mütekellim sığası (birinci tekil şahıs) ile yazardı, halbuki o, bütün anlattığı şeylerde gaip sığasını kullanmıştır. O, yazdığı İncilinde Havari Matta'dan bahsederken, kendisinden değil de, başka birisinden bahsediyormuş gibi sürekli üçüncü tekil şahıs kalıbı kullanmıştır.
Matta İncilinin îbranice asıl nüshası ortadan kaybolmuş, elde Yunanca tercümesi var, ancak bunu kimin tercüme ettiği kesin olarak belli değildir. Mütercimi belli olmayan bir kitaba nasıl güvenilebilir? Bu tercümenin doğruluğunu anlayabil­mek için asıl nüsha ile karşılaştırılmasından daha tabiî ne olabilir? Ama asıl nüsha kaybolmuş, öyleyse tercümenin doğruluğunu nereden anlayacağız? Asıl nüsha ortada yok ki, tercümeyi onunla karşılaştırıp doğru veya yanlış olduğuna hükmedelim. Mütercimi tanımadığımıza göre, onun kendi bazı fikirlerini, kitabı tercüme ederken bu kitaba katmadığın­dan nasıl emin olacağız? Acaba mütercim, iyi bir tercüme yapabilecek kadar iki dili iyi biliyor muydu? Yine bu kişi, samimî bir Hristiyan mıydı, yoksa Hristiyanlığı bozmak isteyen hîlekâr bir Yahudi miydi?
Bazı İncil tefsircileri, Havari Matta'nın yazdığı esas İncilin kaybolduğunu, başka bir İncilin alınarak onun yerine konulduğunu, halkın bu yeni İncile rağbetinin arttırılması ve
185
güveninin sağlanması için, ona Matta İncili adının verildiğini söylemektedirler. Diğer bazı araştırmacılar, İbranice-Aramice olarak yazılmış olan Havari Matta'ya ait İncilin asıl nüshasını, Kudüs'ün tahribinden sonra Ebiyonitlerin kasden tahrif ettik­lerini ve ortadan kaldırdıklarını söylemektedirler. Bu görüşü ileri sürenlere göre, Ebiyonitler, Hz.İsa'nın ulûhiyetini inkâr etmekteymişler, esas İbranice Matta İncili de, Hz.İsa'nın ilâhlığmı itiraf ve ispat ediyormuş, bu yüzden   Ebiyonitler kendi görüşlerinin zıddına görüş ihtiva eden bu İncili önce' tahrif, sonra da yok etmişler(34). Burada çok dikkate değer bir husus vardır. Bu defa Matta İnciline tahrif isnadında bulunanlar, Hz.İsa'nın ilâhlığını   reddedenler değil, aksine bunu kabul edenlerdir. Bunlar asıl Matta İncilinde Hz.İsa'nın ilâhlığmı açıklayan pasajların var olduğunu, bu pasajların bilâhere metinden çıkarıldığını söylemektedirler. Markos :
Yeni Ahidde ikinci sırada yer alan İncilin yazarının asıl adı Yuhanna'dır. Filistinli Yahudi bir ailenin çocuğu olan bu yazar, Markos lakabı ile de anılmakta idi. Markos'un annesi Meryem, ilk Hristiyan cemaati içinde yer almış olup, Hristi-yanlığa büyük hizmetler yapmıştır. Hz. İsa'nın dünyadan ay­rılmasından sonra Hristiyan cemaati bu kadının evinde topla­nır ve kararlar alırdı. Hristiyan kaynaklara göre, Markos bu toplantılara katılır ve Hz. İsa'nın öğrencilerinden çok istifade ederdi(35). O, bir yandan Barnaba ve Pavlos ile beraber Hristiyanlığı yaymak üzere seyahatlere katılmış, öbür yandan da Havari Petrus ile beraber Komaya kadar gitmiş, birlikte
34) 35)
îbn Batrik, a.g.e.,CU 94 ; Rahmetuilah el-Hindî, a.g.e., C.I, s 429
Raymond C. Knox, Knowin8 the Bible, p. 179 ;W. K.
Claike,a.g.e., s. 693
186
dolaştığı yerlerde onun tercümanlığını yapmıştır(36). Bazı rivayetlere göre Markos adı ile bilinen bu İncili Markos değil, Petrus yazmıştır(37).
Markos, Havarilerden miydi, yoksa Havari değil miydi? Bu soruya genellikle "Havari değildi" şeklinde cevaplar veril­mektedir. Fakat bazı Hristiyan kaynaklar, onun Havari olma­makla beraber, Yetmişlerden olduğunu söylemekte ve onu Hz.îsa'ya direkt olarak Öğrenci yapmak istemektedirler. Bir kısım Hristiyanlar onun, Yetmişlerden değil de, Yüzyirmiler-den olduğunu ileri sürüyorlar. Aslında onun şu veya bu grup içinde Hz.îsa'ya öğrenci olmadığı, yazdığı İncildeki üslû­bundan anlaşıldığı için~bir kısım Hristiyan müellifler, onu Petrus ve Pavlos'a öğrenci yaparak, yazdığı İncile bu yolla güven ve itimat sağlamaya çalışırlar. Bazı araştırmacılar, bu İncilin yazarının aslında ismi bilinmeyen meçhul bir kişi iken, yazdığı İncile rağbet ve itimat temin etmek için ona Markos İncili adını verdiğini ileri sürüyorlar(38).
Yeni Ahid araştırmacılarının bir kısmı, Markos İncilini Yeni Ahidde birinci sıraya yerleştirirler ve onun yazılan ilk İncil olduğunu kabul ederler. Burada akla şöyle bir soru geliyor: Havari Matta ve Yuhanna gibi kimseler dururken, neden İlk İncili Havari olmayan Markos yazmış olsun? Nİçİn gerek Matta ve gerekse Luka İndilerini yazarken Markos'un nüshasından bol bol istifade etsinler? Markos'u onlardan daha bilgili kılan hangi özellikleri vardı?
Matta hakkında söylendiği gibi, Markos'un da önce kısa bir İncil yazdığı, daha sonra bunu genişleterek esas Markos
36)      G. P. Fİsher, a.g.e., s. 178
37)      A.C. Headlam,o.g.e.,s. 12
38)      M.Ş.Şitivî,a.g.e.,s.52
187
İncilini yazdığı söyleniyor. Yapılan araştırmalara göre Mar-kos'un ilk İncilinin dörtte üçü kaybolmuş. Markos bîlâhere daha önce mevcut olan kolleksiyonlardan, Q metninden, vb, kaynaklardan istifade ederek şimdiki İncilini yazmıştır. Matta ve Luka İndilerini yazarken Markos'un bu İncilinden geniş şekilde faydalanmışlardır(39). Markos, İncilini, Roma'da bu­lunduğu sırada Petrus'un vaazlarını dinleyen bir kısım insan­ların ricası üzerine Romalılar için yazmıştır(40).
Papias'ın verdiği habere göre, Petrus ile beraber seyahat eden ve toplantılara katılan Markos, Hz.îsa'nın hayatı hakkın­da Petrus'tan duyduklarını hafızasının müsade ettiği nisbette yazmaya çalışmıştır. O, Hz.îsa'nın yaptığı ve söylediği ifade edilen şeylerden aklında tutabildiklerini ( yani unutmadıkla­rını) düzensiz bir biçimde gelişigüzel olarak yazmıştır. Çünkü o, bizzat Hz.İsa'yı görmemiş ve dinlememiştir(41). Papias'ın bu şekilde yazması bazı mutaassıp Hristiyanları öfkelendir­miş ve ona hakaret etmeye sevketmiştir. Mesela: Esebious, Papias'ın bu ifadelerine kızarak onun için, "mahdut zekalı" tabirini kullanmıştır(42). Çünkü Papias'ın bu ifadesine göre Markos, yazarken vahiy veya ilhamla değil, aksine gücünün yettiği nisbette, aklında tutabildiklerini, hatırlayabildiği kada­rı İle düzensiz olarak yazmıştır. Böyle yazılan bir kitap nasıl hatasız ve eksiksiz olabilir? Onun hatırlayamadıkları, kitabı­nın dışında kaldığına göre, kitabında eksiklik vardır. Ayrıca hafızasının onu yanıltmış   olması da mümkündür. Bu du-
39)      R. C. Knox,a.g.e., s. 179 ; A.C.Headlam,a.g.e., s. 6
40)       M. Y. Şelebî, a.g.e., s.44
41)      Ahmed Abdulvahhab,Hakikatu't-Tebşir Beyne'l-Madî ve'l-Hadır, Kahire,1981,s. 16
42)      W.K.LowtherClarke,a.g.e.,s.723   .
188
rumda o, bazı şeyleri yamlarak yanlış yazmış olabilir. M.S. 130 yılı gibi çok erken bir dönemde bu sözleri yazan Papİas, bunları yazmakla çok büyük bir suç işlemiştir. Dolayısı ile yapılacak en-kestirme iş, Papias'ın bu eserini devre dışı bırak­maktır. Bunun için ona bazı İsnadlarda bulunmak lazımdır. Esebious da bunu yapmış, onu, "mahdut zekalı" biri ilân ederek ona güvenilmemesini, dediklerinin nazarı itibara alın­mamasını istemişti. Çünkü Papias, okuduklarını ve duyduk­larını iyi anlayamamakta ve aktaramamaktadır, zekası buna müsait değildir. İşte Hristiyan kaynaklar işlerine gelmediği zaman kendi kaynakları hakkında bile bu tür isnadlarda bu­lunabilmektedirler.
 
Markos, amcası Barnaba ve Pavlos'la birlikte Antakya'ya gitmiş, oradan Kudüs'e dönmüş, bilâhere Barnaba ile beraber Kıbrıs'a seyahat etmiştir. Daha sonra Barnaba'dan ayrılan Markos, önce kuzey Afrika'ya, oradan Mısır'a gitmiş ve buralarda Hristiyanhğı yaymak için faaliyette bulunmuştur. Petrus ile birlikte Roma'ya da seyahat eden Markos'un esas faaliyet merkezi Mısır olmuştur. "Murûcu'l-Ahbar" isimli Hristiyan kaynağında hem Petrus'un, hem de Markos'un, Hz. İsa'nın ulûhiyetinî inkâr ettikleri yazılıdır(43). Bir diğer Hristi­yan kaynağı İbn Batrİk ise, Markos İncilini, Markos'un değil, Petrus'un yazdığını kaydetmektedir(44).
Luka:
Yeni Ahidde yer alan üçüncü İncilin yazarı Luka'nm mesleği hekimlikti. O, aynı zamanda Resullerin İşleri kitabının yazarı olarak da bilinmektedir. İncilini Yunanca
43)     M.Y.Şelebî,a.g.e.,s.42
44)      İbn Kayyım el-Cev zy e, Hidayetu'l-Hayârâ fi Ecvibeti'l-Yehûd veın-Nasârâ, s. 48
189
olarak kaleme aldığı söylenen Luka, aslen Antakya'lı veya Suriyeli olarak biliniyor. Bu İncilin başında yer alan pasajdan, Luka'nın bu İncili Yunanlılar İçin yazdığı anlaşılıyor(45). Luka İncilinde tarih yanlışlıkları ve maddî hatalar oldukça fazladır. Bazı araştırmacılar, bu İncilin yazarının, Josephus'un eserin­den istifade ettiğini ileri sürmektedirler(46). Luka İncilini yazarken, Markos'u, Q metnini, Matta'nın ilk İncilini ve kendi özel kaynağım kullanmıştır(47). Hem Matta, hem de Luka, Markos'tan faydalanmakla beraber Luka, Markos'u Matta'dan daha fazla kullanmıştır. Ayrıca Luka'da, Matta ve Markos'ta bulunmayan bazı şeyler, bilhassa meseller mevcuttur. Onun kendine ait özel bir kaynağının yanısıra, sözlü kaynaklardan da faydalandığına dair rivayetler mevcuttur(48).
Eski Ahidi reddederek sadece Yeni Ahidİ kabul eden Marcion'un yazmış olduğu İncil ile, Luka İncili arasında birçok yerde benzerlikler vardır(49). Yunan asıllı olan Luka, Hz. İsa hakkında yazarken, sanki bir Yunanlı tarihçinin, bir Yunan kahramanı hakkında yazdığı üslûpla yazmıştır(50). Luka'nın İncilinde Yahudi tonundan ziyade evrensellik ha­kimdir. Bundan dolayı onda Hz. İsa'nın nesebi Hz. İbrahim'e kadar değil, Hz. Ademe kadar götürülür. Bu încilde Samiriler küçümsenmez, aksine yüceltilir, kadınlara diğer İndilerden daha saygılı bir biçimde yaklaşihr(51).
45)      M. Y. Şelebî, a.g.e., s. 44
46)      A. C. Headlam, a.g.e., s. 19
47)      W. K. Lowther Clarke, a.g.e.,s. 745
48)      R. C. Knox, a.g.e., s. 182
49)      G. P. Fısher, a.g.e., s. 183
50)      E.E.KeIlet,fl.g.e.,s. 172
51)      M. Yearsley, a.g.e., s.l 13
190
Geleneksel Hristiyan kaynaklarında bu şekilde takdim edilen Luka'nın da şahsiyetini yoğun bir sis bulutu Örtmüş durumdadır. Bir rivayete göre o, çalışmalarında Pavlos'a yardımcı olmuş, Yahudi asıllı Antakyah bir doktordur. Daha önce Yunan asıllı olduğuna dair rivayeti nakletmiştik. Ayrıca, bazı Hristiyan kaynaklar onun Antakyah değil, Romalı oldu­ğunu söylüyorlar. Bu görüşü ileri sürenlere göre, Luka'nın Antakyah olduğunu söyleyenler onu, Antakyah Blokyos ile karıştırmaktadırlar. Bu iddiayı ileri sürenlere göre Luka, İtalya'da ortaya çıkmış bir Romalıdır. Luka'nın mesleği üze­rinde de ihtilaf vardır. Bazı müellifler onun mesleğinin dok­torluk olduğunu söylerken, diğer bazıları ise, onun mesleği­nin doktorluk değil, ressamlık olduğunu söylemektedir-ler(52). Bütün bu söylenenlerden sonra onun nereli olduğu, mesleği, kimliği tam bir muamma halini almaktadır. Antakyah mı, Suriyeli mi, yoksa Romalı mı? Yahudi asıllı mı, Yunan asıllı mı, yoksa Romalı mı? Doktor mu, yoksa ressam mı? Bütün bu sorulara Hristiyan dünyası bugüne kadar tatmin edici bir cevap bulamamıştır.
Yuhanna:
Diğer üç İndiden çok farklı olarak kaleme alınan dördüncü İncilin yazarı Zebede ve Salome oğlu Yuhanna, ay­nı zamanda Hz.İsa'nın arkadaşıdır ve Havarilerden biridir. Mesleği balıkçılık olan Yuhanna'nın, kardeşi Yakub da Hava­rilerden idi(53). Ancak bazıları onun Galile(Celile)'li Yuhan-na'dan başka bir Yuhanna olduğunu söylemektedirler(54). M.S. 49 yılında Havariler Kudüs'te toplandıkları zaman
52)      M. Y. Şelebî, a.g.e., s.44
53)      W. K. Lovvther Clarke, a.g.e.,s. 772
54)      W. K. Lowther Clarke, a.g.e.ji. 773
191
Yuhanna da bu toplantıya katılmıştı. Yuhanna, daha sonra Anadolu'ya geçerek Efes'e yerleşmiş ve buradaki Hristiyan cemaatleri idare etmiştir(55).
Kendisi Filistinli bir Yahudi olmasına rağmen, yazdığı İncilde İskenderiye felsefe okulundan alınmış ve temeli Yunan felsefesine dayanan Logos fikri açıkça görülmektedir. Bu durumu nazarı itibara alan bazı araştırmacılar, eldeki Yuhanna incilini yazan kişinin, Zebede oğlu Havari Yuhanna olamıyacağmı, olsa olsa bunu Yunan felsefesini çok iyi bilen başka bir Yuhanna'nm yazmış olabileceğini ileri sürmüşler-dir(56). Papirüsler üzerine yazılmış olan en eski İncil parçala­rı, Yuhanna İnciline ait olan parçalardır. Son yapılan ilmî araştırmalar, halen elde mevcut olan Yuhanna incilinin, Zebede oğlu Yuhanna'ya ait esas İncil olmadığını, aksine bu metinde birtakım değişiklikler ve düzeltmeler yapıldığım ortaya koymaktadır. Orjinal yazmada yer alan pekçok kısım, şimdi elde mevcut olan încilde farklı yerlere yerleştirilmiş-tir(57). Bazı ilim adamları, Yuhanna İncilinde, Pavlos'un takdim ettiklerinden daha makul ve kabul edilebilir bir inan­cın felsefî takdiminin yapıldığını ileri sürüyorlar. Yuhanna İncilinde vahye dair bilgi yoktur, onda kelâm, ruhu'l-kudüs, sükun, barış ve ikinci doğuş daha geniş yer tutmaktadır(58).
Esas gayesi bakımından diğer üç İncilden çok farklı olan Yuhanna İncilinin, asıl gayesi (bazı tarihî bilgiler İhtiva etme­sine rağmen) teolojiktir. Onda Hz. İsa, Nasıralı bir peygam-
55)      X. Jakob, a.g.e., s.37
56)      W. C. Ailen, Critism, New Testament, E.R.E., V.I, New York, 1951,
p. 319-324 ; G. P. Fisher, a.g.e., s. 120
57)     W. K. Lowther Clarke, a.g.e., s. 772
58)      M.Yearsley,cr.g.e., s. 113
berden ziyade, insan şekline girmiş bir ilâh şeklinde takdim edilmektedir. Bu încilde Tanrı Krallığı mesellerinden çok, Hz. İsa'nın vahiy misyonu ile alâkalı müzakereler vardır(59).
Sinoptik İndilerde başlangıçta Hz.İsa'nın ilâhlığma dair açık bir ifade yoktu. Sinoptik İndilere bu ifadaler, daha sonra yapılan tercümeler esnasında sokulmuştur. Hristiyan müellif Cercis Zevin'e göre, M.S. 96 yılında Asya ve diğer yerlerden gelen piskoposlar, Yuhanna'dan Hzİsa'nın ülûhiyetini ispat­layan bir İncil yazmasını istemişler ve bu istek üzerine Yuhan­na, bu İncili yazmıştır. Diğer bir Hristiyan müellif Yusuf el-Hurî de, aynı şeyi tekrarlayarak Yuhanna'nın, İncilini Hz. İsa'nın ülûhiyetini ispatlamak için yazdığını ifade etmektedir. Başka bir Hristiyan kaynağı "Mürşidü't~Talibin"e göre Yuhan­na İncilinin yazılmasının asıl sebebi, diğer üç İncilin bahset­mediği ve ihmal ettiği Hz. İsa'nın ilâhlığı meselesini ispat etmek, onun zati ile ilgili bazı sahneleri sağlamlaştırmak, bazı yalancı muallimlerin Hz.îsa'nın insanlığı ve Ölümü ile ilgili olarak ileri sürdükleri sapık fikirleri çürütmekti. Mürşidü't-Talibin'in yazarının itirafına göre, daha birinci asırda Hz. İsa'nın ilâhlığını inkâr eden Hristiyanlar vardı ve bu inkarcı Hristiyanlara karşı bazı piskoposlar gelerek Yuhanna'dan, onun ilâhlığını ispatlayan bir İncil yazmasını istemişler, o da bu gaye ile İncilini yazmıştır.
Yuhanna'nm İncili konversiyonist bir İncil olup, bu İncil işe Pavlos'un bıraktığı yerden başlamaktadır. Yuhanna,. İncili­ni Yunanca bilenlere Yunan kavramları içinde sunmakla kalmadı, o, ayrıca helenistik kavramların dışındaki kavramla­rı da kullandı(60).
59)      R.C.Knox,a.g,c., s.I82
60)      H. Richard Nicbuhr, Christand Cıılüıre, p.l 96
192
193
Yuhanna İncili ile Sinnoptik înciller arasında büyük farklılıklar vardır. Biz bu farklılıkları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
1- Sinoptik İndiler vaftizden bahsederler, Yuhanna İncili bundan bahsetmez.
 
2~ Diğer înciller Hz. İsa'nın, şeytan tarafından günah işlemeye teşvik edildiğinden bahsettikleri halde, Yuhanna İncili bundan bahsetmez.
3- Sinoptik İndiler Hz.İsa'nın suretinin değişmesinden bahsettikleri halde, Yuhanna İncili bundan bahsetmez.
4- Diğer İndilerde Evharistiya kurumu anlatılır, Yuhan-na'da Evharistiya olayı yoktur.
5- Diğer înciller bahçedeki can çekişme olayını anlatır­lar, Yuhanna İncili bunu anlatmaz.
6- Yuhanna İncilinde fısıh(pesah) bayramı kurbanı, üç veya dört kere olmuş gösterildiği halele, diğer indilerde bu olay bir kere olmuş gösteriliyor.
7- Yuhanna İncilinde Yahudİye bölgesi daha Önemli olarak gösteriliyor. Galile (Celile) bölgesi ikinci plana itiliyor, diğerlerinde Galile bölgesi birinci planda ele alınmaktadır.
8- Diğer İncillerdeki mecazî ifadelerin yerini, Yuhanna İncilinde meseller almıştır.
9- Diğer İndilerde anlatılan mucizelerin sayısı Yuhanna İncilinde anlatılanlardan daha fazladır. Yuhanna İncilinde mucizelerin sayısı yediye inmiştir(61).
Klasik Hristiyan kaynaklarının, dördüncü İncilin yazarı­nın Havari Yuhanna olduğu şeklindeki iddialarına karşılık,
61)    W. K. Lowther Clarke, a.g.e.,s.H2
194
XIX ve XX. yüzyılda yapılan araştırmalar, bugün elde mevcut olan Yuhanna İncilinin yazarının, avcı ve Havari Yuhanna olmasının mümkün olmadığını göstermektedir. İkinci asırda yaşayan Hristiyanların büyük bir kısmı bu İncilin Havari Yuhanna tarafından yazıldığını kabul etmiyorlardı. Bir kısım araştırmacılar, bu İncili İskenderiye felsefe okuluna mensup birinin yazdığını söylerken, diğer bir kısım araştırmacılar ise, bu kitabın tamamı ile tanzim edilmiş bir kitap olduğunu, kitabı tanzim eden kişinin, bu düzenlemeyi İki havari (Matta ve Yuhanna) nin, zıt fikirlerini birleştirerek gerçekleştirdiğini ileri sürüyorlar. Bazıları ise bu İncilin tamamı ile anonim bir eser olduğunu, bir grup yazarın muhtelif kaynaklardan aldık­ları bilgiler ile bu İncili meydana getirdiklerini ileri sürüyor-lar(62).
Batıda yapılan son araştırmalardan elde edilen sonuca göre bu İncilin yazarı, Hz.îsa'nm öğrencisi Havari Yuhanna değildir. Bu Yuhanna meçhul bir Yuhanna'dır, eserini özel istek üzerine Hz.İsa'nın ulûhiyetini ispat etmek İçin yazmıştır. Yazar, İncilinde bir takım felsefî nazariyeleri Hristiyan boyası ile boyayarak sunmuştur(63).
Dört İncilin yazarları hakkında söylenenleri şöyle Özet­leyebiliriz:
1   - Bu înciller Hz.îsa tarafından yazdırılmamış tır, yazılan İndilerin hiçbirini Hz.îsa görmemiştir.
2 -Bu dört İncilin yazarları, din âlimi olmaları yönünden aynı ehliyette değildirler. Bir kısmının kimlikleri meçhuldür,
telif ettikleri söylenen kitaplarla alâkalan meçhuldür, meslek­leri meçhuldür.
62)      M.Y.Şelebî,a.g.e., s.46
63)      M.Y.Şe!ebî,a.g.e., s.48
195
3 - Dört İncilin yazarları, yazdıkları İndileri, muhtelif çevrelerin istekleri sonucu ve bu istekler doğrultusunda yazmışlardır. Ayrıca istek sahibi kişi veya heyetlerin kimler olduğu tam olarak aydınlığa kavuşmuş değildir.
4 - Dört İncilin asıl orjinal nüshaları kaybolmuştur. Bunu bütün Hristiyan kaynaklar da itiraf etmektedirler. Asıllarının kaybolması dolayısı ile ortada dolaşan kopya ve tercümelerin güvenilir olmadığı, kopyacı ve mütercimlerin cehli veya kasıtlı davranmaları sebebi ile, bunlarda birtakım hataların ve eksikliklerin meydana geldiği bazı insaf sahibi Hristiyan araştırmacılar tarafından itiraf edilmektedir.
5 - Dört İndide, İlâhî dinlere kaynaklık eden kitaplar için gerekli olan rivayet silsilesinin olmadığı, bu kitapların bu rivayet silsilesinden tamamı ile yoksun oldukları müşahede edümektedir(64).
3-DÖRT İNCİLİN YAZILIŞ TARİHLERİ:
Dört İncilin dili ve yazarları hakkında ortaya çıkan şüphelerin aynısı, onların yazılış tarihleri için de sözkonusu-dur. İndiler ne zaman yazıldı? Hristiyan kaynakların bellirtti-ği gibi, Hz.İsa'dan çok kısa bir süre sonra mı, yoksa aradan uzun bir zaman geçtikten sonra mı yazıldılar? Veya yazıldık­ları iddia edilen tarihlerde mi yazıldılar?
İndilerin yazılış tarihlerinin tesbit edilmesinde karşıla­şılan en büyük zorluk, her İncilin üzerinde yazarının adı bulunduğu halde, yazıldığı tarihin bulunmamasıdır. Eğer yazar adı ile beraber yazılış tarihleri de kitapların üzerinde
bulunsa idi, fazlaca problem kalmazdı. Hz.îsa ve İncil yazan oldukları iddia edilen kişilerle çağdaş olan birçok tarihçi eserlerinde, ne Hz.İsa'dan ve ne de İndilerden söz etmemek­tedirler. Gould'un eserinde Hz. Isa ile çağdaş oldukları halde ondan hiç bahsetmeyen şu Romalı tarihçilerin isimleri geç­mektedir: Seneca (M.S.3-65), Petronius (öl.M.S.66), Büyük Pliny (M.S. 23-97), Juvenal (M.S.60-140), Martial(M.S.40-104), Quintilian (M.S. 40-118), Epictetus (MS. 40-120), Apion (M.Ö. 20-M.S.48) vb. kişiler. Ancak Genç Pliny (M.S.61-105), Tadtus (M.S. 55-120) gibi yazarların, sadece Hristiyan toplumun var­lığından bahsettikleri ifade edilmektedir. Bunlarda da İndiler­den geniş olarak bahis yoktur. İki meşhur Yahudi yazar İskenderiyeli Philo (M.Ö.20-M.S.60) ile Josephus (M.S. 37-100), eserlerinde Hristiyanlıktan hiç bahsetmemişlerdir. An­cak bu iki yazarın eserlerine sonradan birtakım ekler yapıl­mak sureti ile, sanki onlar Hristiyanlıktan bahsediyormuş gibi gösterilmek istenmiştir. Clement'in (M.S.95-140 yılları arası) Korintoslulara yazdığı mektupta, İndilerden hiç bahis yoktur, sadece Pavlos'un mektubuna işaret vardır. Bu mektupta Hz. İsa'nın sözlerinin yorumlan vardır, ama onun hayatı hakkın­da biyografik bilgi yoktur(65). Görüldüğü üzere çağdaş Roma tarih kaynaklarında İndilerin varlığı ve onlann yazılış tarih­leri hakkında yeterli bilgi yoktur.
Daha önce Pavlos'un mektuplarının İndiler yazılmadan önce yazılarak kutsallık kazandıklarını belirtmiştik. Bu konu aslında çok önemlidir. Niçin Pavlos'un Mektupları İndilerden Önce yazılarak kutsal yazma muamelesi görmüştür? Pavlos mektuplarını 57-62 yılları arasında yazmıştır(66). O, yazmış olduğu mektupların Hristiyan cemaatler tarafından korundu-
64)     M.Y.Şelebî,a.g.e.,s.5O
65)     M. Yearsley, a.g.e., s.102
66)     R. C. Knox, a.g.e., s.177 ; E. R. Trattner,a.gi., s. 297
197
1%
ğunu çok iyi biliyordu. Acaba o, bunları kutsal kitap tesis etmek gayesi ile mi yazmıştı? Bu gaye ile yazmadı ise, bunların korunup saklanmasına niçin engel olmadı?
Dört İndiden hangisinin önce yazıldığı konusunda kesin bir sonuç alınamamıştır. Bazılarına göre ilk yazılan İncil, Matta'dır, diğer bazılarına göre ise Markos'tur(67). Matta mı önce yazıldı, yoksa Markos mu? Matta, Hz. İsa'nın öğrencile­rinden, Markos İse onun öğrencilerinden değildir. Buna rağmen nasıl Markos bazıları tarafından Matta'nm önüne geçirilebiliyor? Yine Yuhanna, Hz.îsa'nın Havarilerinden, fakat İndilerin sıralanmasında onun încili dördüncü sırada yer alıyor. En azından Havari olmadığı bilinen iki kişinin İncili, nasıl Havari Yuhanna'nm İncilinin önüne konulabili­yor? Bazı Hristiyan ilim adamları Matta'nm, Logiayı M.S. 50 yılında, Markos'un da İlk İncilini 55-75 yılları arasında yazdı­ğını söylüyorlar(68). Hristiyan müfessir Lowther Clarke'ye göre Markos İncili 65 yılında, Matta ile Luka, 80-90 yılları arasında, Yuhanna ise 100'lü yıllarda yazılmışlardır(69). Art-hur Headlam, Markos'un 60 yılından önce, Matta'nm, 70 yılı civarında, Luka'nm 64 yılından sonra yazıldığının rivayet edildiğini, ancak bu İndilerin belirtilen tarihlerden çok daha geç yazıldıklarını söylüyor(70). Raymond C.Knox'a göre, Mat­ta 70 yılından az sonra, Luka 80 yılından sonra, Yuhanna ise 80 ile 120 yılları arasında yazılmıştır(71).
 
67)      W. K. Lovvther Clarke, a.g.e.,s. 685
68)      R.C.Knox,a.g.e.,s.l79
69)      W. K. LovvtherClarke,ö.g.e., s.685
70)      A. C. Headlam,a.g.e., s.19
71)      R. C. Knox, a.g.e., s. 182
 
 
İndilerin yazılış tarihleri hakkında ittifak sağlayan iki müellif dahi yok gibidir. Bu kitapların ne zaman kaleme alındıkları konusunda herkes ayrı ayrı rakamlar vermektedir. Hristiyan kaynağı Mürşidü't-Talibinde Markos İncilinin 61 yılında yazıldığı ifade edilirken, Hristiyan araştırmacı Horn'a göre Markos İncili, 56 veya 60, yahut 63 yıllarında yazılmış olabilir. Hristiyan araştırmacı Bost'a göre Luka İncili, 58-60 yılları arasında yazılmıştır. Bu İncil Horn'a göre 53 veya 63, yahut 64 yıllarında yazılmış olabilir. Bost'a göre Yuhanna İncili, 95-97 yılları arasında yazılmıştır. Horn'a göre Yuhanna încili 68-70 yılları arasında veya 89 yılında, yahut 98 yılında yazılmış olabilir. Diğer bir Hristiyan müellif Cercis Zevin'e göre bu İncil, 96 yılında kaleme alınmıştır. Mürşidü't-Talibin İse bu İncilin 65-98 yılları arasında yazılmış olabileceğini İleri sürüyor(72). VV.Durant'a göre Matta İncili 85-90 yılları arasın­da, Markos încili ise 65-70 yılları arasında yazılmıştır(73).
Batılı araştırmacı Schuyler Brown, Markos ve Luka'da yer alan Kudüs'ün tahribi kehanetinin esasında bir kehanet olmadığını(74), aslında yazarların Kudüs'ün tahribini gözleri ile gördükten sonra ona bir mucize ve kehanet havası vererek İndilerinde yer verdiklerini, onların bu olayı İndilerinde aktarmalarının, aslında bu İndilerin yazılış tarihini ele verdi­ğini ve bu tarihin hiçbir şekilde Kudüs'ün tahribinden önce olamıyacağını belirtiyor. Ona göre Markos 70 yılında, muhte­melen tahripten hemen sonra, Matta ile Luka, 70 yılından sonra yazırmışlardır(75).
_____:_____:____________
72)      M. Y. Şelebî,a.g.e., s. 44-48
73)      M.Ş.Şitivî,a.g.e.,s.50
74)      Kitab-ı Mukaddes, Markos. 13: 2 ;Luka, 21 : 20
75)      Schuyler Brovvn, The Origins ofChrİstianity, A Historical İntroduc -tion to the New Testament, New York,1984, p. 22-23
198
199
Bu dört İndi ne zaman yazılmışlardır? Eski ve yeni hiçbir araştırmacı bu konuda kesin birşey söyleyememektedir. Burada kesin olarak bilinen bir nokta vardır. Bu İndiler, Hz. İsa'dan en az 25-30 sene sonra kaleme alınmışlardır. Pavlos'un Risalelerinin, İndilerin önüne geçirilmesi ve bu kitapların Hz. İsa'dan bu kadar sonra yazılmaları İndilere duyulan güveni sarsmaktadır. Ortalama olarak Hz. İsa ile İndiler arasında 35-40 yıllık bir boşluk vardır. İnsanlar arasında sadece üç sene gibi çok kısa bir süre kalan Hz.İsa'nın yaptıklarının, otuzbeş sene sonra yazılması sırasında unutmalar, değişmeler ve yanılmalar olamaz mı? Bu süre her ne kadar bazı Hrİstiyan müelliflere göre çok uzun ve unutmak için kâfi bir süre sayıl­masa da, aslında durum onların dedikleri gibi değildir. Hrİstiyan inancına göre Hz.İsa, öğrencilerine kendi hayatını ve sözlerini yazmalarını emretmemiş, kimseyi bu tür bir görevle görevlendirmemiş, bu yüzden o sırada kimse böyle bir hazırlık yapmamış, gördüklerini, duyduklarını ileride yazacakmış gibi dikkatlice inceleyip hafızasına kaydetmemiş­tir. Bazılarına göre durumun böyle olmasına tesir eden esaslı bir sebeb var. Başta Hz.İsa olmak üzere bütün Hrİstiyanlar, Hz.İsa'nın öldükten kısa bir süre sonra geri gelip "Tanrının Krallığı"nı tesis edeceğine inanmakta idiler. Uzun süre bu beklenti İçinde olan ilk dönem Hristiyanları, gelen giden ol­madığını görünce 30-35 senelik bir aradan sonra "Hz.îsa geri gelmedi, bari onun sözlerini yazalım" diyerek İndileri yazma­ya başladılar. Belki başlangıçta bir hazırlık olsaydı bu 30-35 yıllık arayı tejafi mümkün olabilirdi, ama başlangıçta kimse­nin beklemediği birşey, uzun bir bekleyiş döneminden sonra gündeme gelince bu boşluğu telafi etmek çok güçleşmiştir.
İndilerin verdiği bilgiye göre Hz.îsa, dünyada olduğu sıradfc bütün Hrİstiyanlar, daha kendi nesilleri yok olmadan, dünyanın sonunun geleceğine inanıyorlardı. Onlara göre Hz.
200
İsa'nın çarmıha gerilmesinden kısa bir süre sonra büyük felaketler olacak, Hz.İsa "Tarı'nın Krallığı"nı kurmak üzere geri gelecek, dünyanın sonu gelecek, herkes cezasını çekecek. Kimsenin bundan başka bir beklentisi yoktu, kimse ilerde Hz.İsa'nın sözlerine ihtiyaç duyulacağını bilmiyordu. Ama o kişinin yakında olacak dediği şeylerin hiçbiri gerçekleşmeyin­ce bazı öğrencileri, birdenbire onun sözlerini, mucizelerini, vaaz ve nasihatlerini, anlattığı meselleri ve hayatını yazmaya koyuluyorlar. Bu şartlar altında sağlıklı bir rivayet ve nakil mümkün olabilir mi? Onlar bu kadar hazırlıksız ve tedbirsiz başladıkları bu işte bazı şeyleri unutmuş olamazlar mı, bazı şeyleri yanlış hatırlayamazlar mı? Bunun mümkün olduğu ve gerçekte bunların meydana geldiği İndiler arasında görülen farklılık ve çelişkiden kolayca anlaşılmaktadır. Bu yorum mu-harref İndilerin yazmış olduklan şeylere dayanılarak yapılan bîr yorumdur. Gerçekte Hz. îsa hakkında "Yakında geri gele­ceğim" dediği halde geri gelmedi, dolayısı ile onun söylediği şeyler vukua gelmedi demek doğru değildir. Yanlışlık onda değil, muharref İndilerdedir.
İşin tekrar başına dönerek İncil yazarlarının durumuna yeniden bir göz attığımızda, Hrİstiyan müelliflerin onlar için "görgü tanıkları" dediklerini görürüz. Yani onlar, bizzat gözleri ile gördüklerini, kulakları ile işittiklerini yazmışlardır. Onların bu iddiasına rağmen, en az iki İncil yazarının görgü tanığı olmadığı açıkça biliniyor. Markos ve Luka, direkt ola­rak Hz.îsa'ya öğrenci olmadıklarından, bunların bizzat görgü tanığı olarak gözleri ile gördüklerini ve kulakları ile işittikleri­ni yazmaları mümkün değildir. Öyleyse bu iki yazarı Hz. İsa'ya ulaştıran senet silsilesi nedir? Bunlar kimler kanalı ile bu haberleri almışlardır? Bunların ravileri kimlerdir? Ne adı geçen yazarlar ve ne de diğer Hrİstiyan kaynaklar bu konuda
201
-
hiçbir bilgi vermemektedir. Diğer iki incilin yazarları, iddia edildiği gibi Havari değil iseler, bu sorular onlar için de sorulabilir. Onlar kendilerini Hz.îsa'ya ulaştıran bir rivayet silsilesine sahip mi idiler? Eğer sahip idiler ise bu silsile kimlerden oluşmuştu?
 
 
Yazar Yuhanna, incilinde Hz.Isa'nın çarmıha gerilme olayını anlatırken, kendisinin Zebede oğlu Havari Yuhan-na'dan başka bir Yuhanna olduğu intibaını uyandıran bir anlatım tarzı sergiliyor. O, bu konuyu şöyle naklediyor : "İsa Taberiye denizi kenarında yine şakirtlere kendini gösterdi. Simun Fetrus, Didimos denilen Tomas, Galilenin Kana şehrin­den Natanel, Zebedi'nin oğulları ve onun şakirtlerinden ikisi ile birlikte idiler."(76). Burada Zebedi oğulları ile kasdedilen Yuhanna ile Yakub'dur. Bu ifadelerin içinde geçtiği incil, eğer Zebedi oğlu Yuhanna'nm yazdığı incil olsaydı, herhalde ya­zar burada "ben ve kardeşim" tabirini kullanırdı. Halbuki san­ki yazarın kendisinin, bu Zebedi oğlu Yuhanna İle alakası yokmuş gibi "Zebedi'nin oğulları" diye onlardan gaip (üçüncü tekil şahıs) sığası ile bahsediyor. Bu ifadeler Yazar Yuhanna'-mn, Zebedi oğlu Havari Yuhanna olmadığını ele vermektedir.
XIX. yüzyıldan itibaren Batıda konu üzerinde yapılan araştırmalar neticesinde bugünkü Yuhanna incilinin yazarı­nın, Havari Yuhanna olmadığı ortaya konmuştur. Bu görüşü ilk olarak ileri sürenler "Tübingen Okulu" mensupları olup bunların başında Baur vardı. Baur ve arkadaşlarına göre, ikinci yüzyılın ortalarında sürgünde doğan bir Yahudi Hristi-yan (isminin Yuhanna olduğu tahmin ediliyor), kendi yazdık­larına güven ve itimad sağlamak için, kitabının başına Havari Yuhanna'nm ismini yazmıştır. Baur'un bu iddiasına karşılık, diğer bazı araştırmacılara göre bu incil, bu kadar erken
76)     Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 21: 2
202
dönemlere (Baur'a göre ikinci yüzyılın ortalan) ait olamaz. Çünkü bu İncilde iskenderiye felsefe okulunun bir takım helenistik fikirleri, özellikle Plotinos'un (M.S. üçüncü asrın sonları) fikirleri yer al maktadır (77). Dolayısı ile en iyimser bir tahminle bu incil, üçüncü asrın sonlarına doğru-yazılmış olmalıdır. Durum bu şekilde olunca Matta, Markos ve Luka gibi, Yuhanna'nın da görgü şahidi olarak incilini yazmış olduğu ifadesi askıda kalmaktadır.
Hristiyanlıkta Hz.Isa'nın varlığı bir bütün olarak vahiy kabul edilmekle beraber o, Havarilerine, diğer öğrencilerine ve kitap yazarlarına görme ve duyma olmaksızın vahyeden bir Tanrı durumunda değildir. Hristiyanlıktaki vahiy ve ilhamın ana kaynağı Hz.İsa'mn hayatı ve sözleridir. Kimse in­cil ve Risale yazarlarının, Hz. isa'yı görmeden, sözlerini işitmeden, onun hayatını, vaaz ve nasihatlerini sadece vahiy kanalı ile yazdıklarını iddia etmiyor. Hristiyanlar, yazarların görgü tanıkları olarak hadiselere şahit olduklarını, Hz. İsa'nın yaptıklarını gözleri İle gördüklerini, onun söyledikleri­ni kulakları ile işittiklerini, bundan sonra onlardan akıllarında kalanları yazdıklarını söylemektedirler. Hristiyan İlim adam­larına göre yazarlar, Incİllerİ yazarlarken, kendi insiyatiflerini kullanmışlar ve diğer kaynaklardan da İstifade etmişlerdir. Bu yazarların, hem vahiy ürünü olarak yazdıkları iddia edilecek, hem de bunların vahyin ana kaynağı dışındaki diğer kaynaklardan da istifade ettikleri söylenecek, bunu mantığın kabul etmesi mümkün değildir. Eğer bu iddia doğru ise, vahiy ürünü olan indilere, vahiy dışı diğer kaynaklardan bazı şeylerin ilâve edildiği açıkça itiraf edilmiş olmaktadır. Hristiyanlar, incil yazarlarına gelen vahiy ve ilhamı bu ithamdan kurtarmak için bambaşka bir yorum yapmaktadır-
77)     G. P. Fisher, a.g.e., s. 33,120
203
lar. Onlara göre, yazarlara gelen vahiy veya ilham, dikte ettirici bir vahiy veya ilham değildir, bu vahiy onların gör­düklerini, duyduklarını ve başkalarından aldıkları bilgileri yazarken bu yazarları hata etmekten koruyan bir vahiydir. Mademki durum böyledir, öyleyse İndiler arasında neden bu kadar farklılıklar ve çelişkiler vardır? Hata etmekten, yanlış yazmaktan koruyan vahiy, niçin ortaya çıkan bu çelişkilere engel olmamıştır?
İndiler ve Risaleler bütünü ile Hz.îsa'mn hayatına ve sözlerine yöneldiklerine göre bunların esas ana noktası, Hz. İsa'nın yaptıkları ve söylediği şeyler olmalıdır. Bu sözlerin ve hadiselerin hatasız ve eksiksiz aktarılması esas olduğu halde, neden bunların yazılması ondan an az 25-30 sene geciktirildi? Niçin Hz.İsa kendisi dünyada iken, daha Önce Hz. Musa'nın yaptığı gibi yaparak bunları kaleme almadı? En azından onun dünyadan ayrılışından hemen sonra bu yazma işine başlana-maz mıydı? Onları yazmaya o zamanlarda ihtiyaç yok idi ise, neden daha sonraları bu ihtiyaç hasıl oldu? Bu soruya "Görgü tanıklarının azalmaya başlaması yüzünden bunların yazılmasına ihtiyaç hasıl oldu" şeklinde bir cevap verilebilir. Ama zaten yazarların bir çoğu görgü tanığı değil, üstelik ruhu'l-kudüs her zaman onlarla beraber olup, Hz. İsa hakkın­da konuşurken onları sürekli hatadan alıkoyacağına göre, bu bir gerekçe olarak öne sürülemez. Haydi bunu bir mazeret kabul edelim. Hz.İsa ile İndiler arasındaki 25-30 yıllık boşluk ne olacak? Bu zaman zarfında unutulan, yanlış hatırlanan şeyler olamaz mı? Zamanın geçmesi ve görgü tanıklarının yok olması ile bu tehlikeler söz konusu olabiliyorsa ve ilham ve vahiy bu tehlikeleri ortadan kaldıramıyorsa, 25-30 yıllık zaman boşluğunda bu tehlikeyi vahiy veya ilham nasıl engelleyecektir? Kaldı ki bazı Batılı araştırmacıların yaptıkları
204
tesbitlere göre, bugün elde mevcut olan en eski İncil ile Hz. İsa'nın zamanı arasındaki boşluk, 25-30 sene değil, en azından üç asırdır. Bu boşluğu bir rivayet silsilesi ile doldurmak tamamen imkânsızdır. Çünkü böyle bir silsile yoktur.
4 - DÖRT İNCÎLİN ELDE MEVCUT EN ESKİ NÜSHALARI:
 
Dört İncilin en iyimser bir tahminle M.S. 60 ile 100 yıllan arasında yazıldığını kabul etsek bile, o yazılan ilk nüshalar­dan bugün bir tanesi bile ortada yoktur(78). Şu anda kilise tarafından sahih kabul edilen ve Yeni Ahidin başında yer alan dört İncilin orjinal el yazmaları ile, onlardan kopya edildiği söylenen elde mevcut en eski kopya nüshalar arasında en azından iki buçuk asırlık bir boşluk, zaman aralığı vardır. Bu, şu demektir: Şu anda en eski İncil yazması olarak elde bulunan nüshaların, İncil yazarlarının yazmış olduğu asıl orjinal metinden kopya edilip edilmediğini tesbit etmek üzere herhangi bir karşılaştırma yapmaya imkânımız yoktur. Çün­kü, asıl orjinal yazmalar kaybolmuştur, bunların hiçbiri ortada yoktur. En eski kopyalarla bu orjinal metinler arasın­daki mesafe en az ikiyüz elli yıl olduğuna göre, bu kadar uzun zaman aralığını aşıp ana metne ulaşabilmek İçin çok sağlam bir rivayet silsilesine ihtiyaç vardır. Kopyalar kendile­rine güven sağlayacak böyle bir rivayet silsilesinden tamamen mahrumdur. Bu en eski kopyaların, ana nüshalardan yapıl­dıklarını ortaya koyan başka herhangi bir delil de mevcut değildir, sadece kopya edenin kopyasım esas nüshadan kop­ya ettiğini belirten mücerred iddiası vardır(79).
78)      J. Paterson Symith, How We Got Our Bible, London, ?, p.3
79)      M.es-Saidî,a.g.e.,s,35
205
İşin aslına bakılırsa îznik konsilİnden önce mevcut olan Çok sayıda İncil ile beraber, bu dört İncilin ilk nüshalarının ortadan kalkması ve kaybolması, bir yandan Putperest Roma­lıların işkence ve zulümlerine, kutsal kitapları ortadan kaldır­mak için gösterdikleri faaliyetlere bağlanabilirse de, öbür yandan bunu bizzat kilisenin faaliyetine de bağlamak müm­kündür. Kilise, sahte saydığı İndilerle, sahih kabul ettiği dört İncilin ilk nüshalarını, o günkü kendi teolojik anlayışına uymadığı ve kendi elinde bulunan tahrif edilmiş dört İncilin metinleri ile çeliştiği için, tek çıkar yolun bunları ortadan kaldırarak onlardan kurtulmak olduğunu görmüştür. Buna rağmen kendi elinde bulunan tahrif edilmiş metinlere bu dört İncilin adını vermekten de çekinmemiştir. Bu görüşün doğru­luğunu destekleyen güzel bir delil de mevcuttur. Kilisenin yasakladığı sahte İndiler listesinde "Matta'nın Sahte İncili" ismi de geçmektedir. Belki bu İncil, Havari Matta'nın esas İncili idi ama, kilise bunu yasak kitaplar listesine aldı(80).
Sahtelik olayı, Hristİyan kutsal kitaplarının her yanını bir kanser uru gibi kaplamıştır. Kur'an-ı Kerimin belirttiği, Hz. İsa'ya nazil olmuş esas İncilin yokedilmesi bir yana, dört yazar tarafından kaleme alman İndilerin esas nüshalarının, cahil ve kötü niyetli kopyacılar tarafından eksik ve bozuk bir şekilde kopya edilerek farklı nüshaların ortaya çıkması bu kitaplara güveni hayli sarsarken, bundan da daha önemli bir problem ortaya çıkıyor. Dört İncilin esas nüshaları, îznik ve Lodesya konsillerine kadar ortada mevcut iken, bu iki konsil-de Pavlosçu görüşün benimsenmesi üzerine Kilise, bu görüşü destekleyen ve dört İncilin esas nüshalarından hayli farklı olan, tahrif edilmiş dört İncili, bunların yerine koymuş, yani bu tahrif edilmiş İndilere, esas dört İncilin adını vermiş, sonra da esas dört İncili ortadan kaldırrmştır.
80)     M. es-Saıdî, a,g.e., s. 36
206
Bu açıklamadan sonra, asıl yazma nüshalardan yapılan en eski kopya nüshaları yeniden inceleyelim. Batılı bir araştırmacı, bu kopya nüshalar hakkında şunları söylemekte­dir; "Eski dünyadan günümüze intikal eden kitaplar İçinde Yeni Ahid yazmalarında mevcut olan-farklılıklar kadar hiçbir yazmada farklılık bulmak mümkün değildir. Bugün Yeni Ahidin sadece Yunanca yazılmış beşbînden fazla el yazması vardır. Bunların herbirinde diğerlerine göre farklılıklar vardır. Buna ilâve olarak, Yunanca Yeni Ahid metninin onbinden fazla tercüme yazmaları vardır. Ayrıca Kilise babalarından aktarılma daha binlerce yazma mevcuttur. Gerek tercüme yazmalar, gerekse Kilise babalarının aktarmaları, Yunanca metinlerden oldukça farklıdır. Bu farklılıklar, 150 bin ile 250 bin arasında görülüyor. Sadece Luka İncilinin *150 el yazma nüshasında 30 binden fazla farklı metin tesbit edilmiştir. Yeni Ahid yazma geleneğinin, üzerinde ittifak sağlayabildiği bir cümle dahi bulmak zordur."(81). Yazarın bahsettiği bu farklılıklar, bazılarına göre Yeni Ahid kanonizasyonundan önce olmuştur. Bu iddiayı ileri sürenlere göre kanonizasyon-dan sonra yapılan kopyalar çok dikkatli yapılmıştır ve bunlar­da fazla farklılık yoktur. Ancak kanonizasyondan sonra yapı­lan kopyalara baktığımız zaman durumun böyle olmadığını, aksine bu olaydan sonra da kasıtlı ve kasıtsız olarak yapılmış metin değiştirmeleri olduğunu görmekteyiz.
İndilerde ve Yeni Ahidde yer alan diğer kitaplarda bu­lunan farklılıkları, sadece kopyacıların cehaletine, dikkatsizli­ğine ve ehliyetsizliğine bağlamak çok yanlıştır. Aslında farklı­lıkların büyük bir kısmı, teolojik ve dogmatik sebeplerden dolayı ortaya çıkmıştır. Kopyacıların büyük bir kısmı, kitapla­rı kopya ederken kendi mensup olduğu mezhebin inanç sistemine uygun düşecek şekilde değişiklikler yaparak
81)     M. M. Parvis, a.gmd., s. 594-614
207
kopyasını yapmıştır. Onun o andaki düşüncesi orjînal metni yazmak değil, doğru metni ortaya çıkarmaktı. Uzun süre bu şekilde yapılan kopya işlemleri, ancak Rönesansla birlikte değişmeye başlamıştır. Rönesans ve Reformasyondan sonra İndiler üzerinde yapılan çalışmalarda bu yol terkedilerek orji-
nal metne ulaşılmaya başlanmıştır.
C. R. Gregory, Kurt Aland vb. bazı araştırmacılar, Yeni Ahid yazmalarını, bu yazmaların üzerlerine yazılmış oldukla­rı materyallerin cins ve şekillerine bakarak rastgele bir şekilde tasnif etmişlerdir. Bunların tasnifine göre bu yazmalar, altı sınıfta toplanmaktadır. Esasında bu tasnif, belirli prensiplere uygun, kati ve kesin bir tasnif değildir. Ama onlar, Yeni Ahid yazmalarını rastgele olarak şöyle sınıflandırıyorlar :
1 - Çanak parçalan üzerine yazılan yazmalar: Bunlar 25 tane olup Yeni Ahidin küçük kısımlarını ihtiva ederler.
2 - Muska şeklinde yazılı olan yazmalar: Bunlar 9 tane olup Yeni Ahidin küçük kısımlarını ihtiva etmektedirler.
3 - Papirüsler: Bunlar II ile VIII. yüzyıllar arasında papirüsler üzerine yazılmış olan încil ve Yeni Ahid yazmala­rıdır. Bunların sayıları 64 tane olup şu anda Manchester ve Dublin gibi şehirlerde bulunmaktadırlar. Bu papirüslerin tamamına yakını Mısır'da bulunmuştur. Ancak, bunların büyük bir kısmının metin olarak bir değer taşımıyacak kadar küçük oldukları görülmektedir.
4 - Parşömen üzerine yuvarlak majiskül harflerle yazılmış olan yazmalar: IV ile X. yüzyıllar arasında yazılmış olan bu yazmalar, 241 tane olup bunlar, Londra British Museum, Paris Biblioteque Nationale, Vatikan Bibliotecque başta olmak üzere Basel, Oxford, Leningrad, Moskova, Kiew ve VVaşington gibi yerlerde bulunmaktadır.
5 -   Küçük harfli el yazmaları: IX ile XVIII. yüzyıllar arasında yazılmış olan bu yazmalar, kataloglanmış olup 2533 tanedir. Bunlar da muhtelif müze ve kütüphanelerde saklan­maktadırlar.
6 - Dua Kitapları: Kiliselerde yılın belirli günlerinde okunması   gerekli olan duaların vb. şeylerin yazılı olduğu yazma kitaplardır. Bunlar genellikle dört İncilden ve Risale­lerden parçalar ihtiva etmektedirler ve sayıları 1838 tanedir. Bunların büyük bir kısmı majiskül harflerle, az bir kısmı ise, küçük harflerle yazılmışlardır(82).
Altı grupta bu şekilde toplanan yazmaların şüphesiz en eskileri papirüsler üzerine yazılmış olanlarıdır. Papirüs, Mısırda Nil nehri havzasında yetişen ve kamış familyasından olan bir bitki olup, ince yaprakları üzerine yazı yazmak mümkündür. İndilerin bazı parçaları işte bu papirüsler üze­rine yazılmıştır. M.S. ikinci yüzyılın ortalarına doğru Yuhanna İncilinin bir kısmı bu papirüsler üzerine yazılmış-tır(83). Yine M.S. üçüncü yüzyılın başlarında Yuhanna İncilinden bazı parçalar papirüsler üzerine yazılmıştır. Ayrı­ca, üçüncü yüzyılda Matta İncilinden bazı kısımlar da papi­rüsler üzerine yazılmıştır. Bu papirüs yazmalarının hiçbirinde tam olarak yazılmış bir İncil yoktur, papirüs yazmaları daha ziyade kısa pasajları ihtiva etmektedir. Bu ağacın ince yaprakları, bir kitabı tam olarak kapsayabilecek şekilde ve kitap düzeninde kullanılabilecek durumda değildir. Özellikle bu bitkinin yaprakları rutubetli iklimlerde kolayca kırılıp harab olabildiğinden yaygın bir şekilde kullanılamamıştır.
82)      M. M. Parvis, a.gmd,, s. 594-614
83)      W. K. Lowther CIarke,a.g.e.,s. 269
208
209
Parşömenler üzerine yazılmış olan ilk ve en eski İncil yazmaları M.S. dördüncü asra aittir. Bu parşömen yazmalar­da, dört İncil ile beraber Yeni Ahidin diğer kitapları da yer almaktadır. Parşömen bir nevî ince deri olduğundan, gerek kullanılması ve gerekse muhafazası nisbeten kolaydır. Bu yüzden bu malzemeyi yazmalar için bol bol kullanmışlardır.
Dünyada İndilerin de üzerinde yazılı bulunduğu en önemli Kitab-ı Mukaddes yazmaları şunlardır :
1- Vatikan Yazması (Codex Vaticanus): M.S. dördüncü asra ait yazmaları ihtiva eden bu yazma içinde yer alan eserlerin nerede yazılmış olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, muhtemelen İskenderiye'de yazıldığı kabul edilmek­tedir. Bu yazmada dört İncil ile beraber Yeni Ahidin diğer ba­zı kitapları da yer almaktadır. Bu yazma şu anda Vatikan'da bulunduğu için kendisine"Vatikan Yazması" ismi verilmiştir.
2 - Sina Yazması (Codex Sinaiticus): Dördüncü veya beşinci yüzyıla ait olan bu yazma, Sina dağındaki bir manas­tırda bulunmuştur. Bu yazma, dört İncil ile beraber Yeni Ahidin diğer bütün kitaplarını ihtiva etmektedir. Londra'da British Museum'da muhafaza edilen bu yazmaya, Sina'da bulunmuş olması yüzünden "Sina Yazması" ismi verilmiştir.
3 - Ephraemi Yazması (Codex Ephraemi): Bu yazma beşinci yüzyılda yazılmış olup,Yeni Ahidin bütün kitaplarını ihtiva etmektedir. Bu yazma, Paris Biblioteque Nationale'de muhafaza edilmektedir.
4 - Freer Yazması (Codex Freer): dördüncü asra ait olan bu yazmada dört İndi mevcut olup bu yazma VVaşington'da bulunmaktadır.
5 - Florentinus 0171 Yazması: dördüncü yüzyıla ait olan bu yazmada sadece Luka İncili yer almaktadır.Bu yazma İtal­ya'da Frenze'de bulunmaktadır.
6 - Berolinensis   0188 Yazması: Dördüncü yüzyıla ait olan bu yazmada, sadece Markos İncili yer almaktadır. Bu yazma, Berlin'de bulunmaktadır.
7 - İskenderiye Yazması (Codex Alexandrinus): Beşinci veya altıncı yüzyıla ait olan bu yazmada dört İncilin yanısı-ra Yeni Ahidde yer alan diğer kitaplar da yer almaktadır. Bu yazma, halen Londra British Museum"da muhafaza edilmek­tedir.
8 - Beaze Yazması (Codex Beaze): Beşinci veya altıncı yüzyılda kaleme alınmış olan bu yazmada Yeni Ahidin bütün kitaplarının Yunancaları ile beraber, Latince tercümeleri de yer almaktadır. Cambridge Üniversitesi kütüphanesinde mu­hafaza edilen bu yazmaya "Büyük Yazma" da denilmektedir.
9 - Koridethi Yazması (Codex Koridethi): Dördüncü veya beşinci yüzyıla ait olan bu yazma, Kafkasya'da Tiflis Ko­ridethi manastırında bulunmuştur. Bu yüzden'"Koridethi
Yazması" adını almıştır(84).
İngilİzcede "Manuscripts" denilince orjinal yazmalar, ya­ni Yunanca yazılmış eserler, "Versiyon" denilince İse, Yunan-cadan diğer dillere yapılmış tercümeler anlaşılmaktadır (85). İndiler, üçüncü yüzyılın ortalarında Koptçaya (Kiptî diline),
84)     Frederic C. Grant, Bible, The Text ofthe New Testaınent Manusc ■
ripts and Versions, Encyclopediea Americana, V.III, p .695-699 ; Roderic Dunkerley, Le Christ, Trans. by Ugne Karveüs, Paris, 1966, p.186 ;W. K. Lovvther Clarke, a.g.e., s.269-270
85)      J. Patersors Symith, a.g.e., s.II
210
211
daha sonra Latinceye tercüme edilmiştir(86). Yedinci yüzyılda Arapçaya tercüme edilen înciller(87), ayrıca Habeşçe, Ermenice gibi dillere tercüme edilmiştir. En eski İncil tercümeleri ikinci yüzyılın ortalarına ait olan tercümelerdir. İndiler, bu yüzyılın ortalarında ilk olarak Süryaniceye çevril-mişdir(88).
Dördüncü asrın sonlarına doğru Latinceye yapılan tercümelerin içine büyük çapta yanlışlıklar girmiş ve Latince konuşan Kiliseler bu yüzden büyük bir tehdit altına girmişler­dir. Hristiyan kaynakların verdiği bilgiye göre, bu tehlikeyi sezen Eusebious Hieronymus(St. Jerome), M.S. 385'li yıllarda o zamana kadar yapılmış olan Latince tercümeleri yeniden gözden geçirerek "Latin Vulgate"yi yazmıştır. O, bunu yaparken en eski Yunanca yazmalarını kullanmıştır(89).
Gerek Manuscript (Yunanca Yazma) lerin kopya edilme­sinde ve gerekse Versiyon (Yunancadan yapılan tercüme)ların yazılmasında ve kopya edilmesinde telafisi mümkün olmayan büyük hatalar olmuştur. Mesela biraz önce hakkında kısaca bilgi verdiğimiz Vatikan Yazması ile ilgili şöyle bir durum söz konusudur. En muteber yazmalar arasında yer alan bu yazmanın, 1965 yılında tıpkı basım şeklinde Vatikan tarafın­dan yapılan neşrinde yer alan bir notta, bu yazmanın kopya edilmesinden uzun bir süre sonra bir katibin, bu yazmayı ele alıp yanlış yazıldığına hükmettiği yerlerin dışında kalan bütün harflerin üzerinden mürekkeble yeniden geçtiği belir-
86)      D. Clark, a.g.e., s. 12
87)      Carra de Vaux, İncil, İslâm Ansiklopedisi, C.V JI jstanbul, 1950, s.991-995
88)      J. P. Symith, a.g.e.,s. 30
89)      J.P.Symith,a.g.e.,s.32
212
tİlmiştir. Bu nota göre metnin birçok yerinde çok bariz bir şekilde önce kahverenkli mürekkeple yazılmış olan yerler seçilmekte ve koyu kahverengi olan öbür yerlerden farklılık gÖstermektedir(90). Bu nottan anlaşıldığına göre, en muteber sayılan bu yazmada bile birtakım değişiklikler ve düzeltmeler yapılmıştır. Düzeltme yapılan metin, orjinal sayılabilir mi? Herşeyden önce bu metne bütün dünya dördüncü asırdan kalma metin gözü ile bakıyor. Beaze yazması için de aynı durum sözkonusudur. Bu yazmaya da birtakım ilâveler ve çı­karmalar yapılmış ur(91).
Yeni Ahid ile birlikte yazılan İncil nüshalarının kopya edilmesi esnasında meydana gelen tahrifatın aynısı belki daha da fazlası, ayrı ayrı yazılmış olan İncil yazmalaları için de sözkonusudur. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İndileri­nin yüzyıllar öncesi yazılmış münferid nüshaları vardır. Bu ayrı nüshalardan zaman zaman kopyalar yapılmış, bu kopya işlemi esnasında bu nüshalar da değişiklikten nasiplerini almışlardır. Bu nüshaları incelediğimiz zaman birbirine uyan ve benzeyen iki yazma nüsha dahi bulmak mümkün olma­maktadır^).
Hz. İsa'ya ait olması gereken İncilden, bugünkü Hristi­yan dünyası hiç haberdar görünmüyor ve böyle bir İncilin varlığım kabul etmiyor, sadece dört yazar tarafından yazılmış İndilerin sahih olduğunu ileri sürüyor. Yapılan ilmî araştır­malar sonunda, bu İndilerin, adı geçen yazarlar tarafından yazılmış olduğu şüpheli görülmekle beraber, bunları, nisbet
90)     Maurice BucaiIIe, Kitab-ı Mukaddes Kur'an ve Bilim, Çev. Suat Yıldırım, İzmir,?, s. 124
91)      R.Dunkerley,a.g.e.,s. 187 92)
92)      D. E. Nineham, SaintMark, Penguin Books,1963, p. II; G. B. Caird, Saint Luka, Penguin Books,1963, p. 33
213
edildikleri yazarların kaleme aldıklarını kabul etsek bile, bu yazarların yazdıkları söylenen İndilerin esas nüshaları kay­bolmuştur. Bu hususta herkes müttefiktir. Bu asıl nüshalar­dan kopya edildikleri söylenen nüshalarla, kayboldukları söylenen orjinal nüshalar arasında en azından iki buçuk asırlık bir zaman boşluğu vardır. Ana nüshadan yapıldığı söylenen en eski kopyalarla, bu kopyalardan daha sonra yapıldığı söylenen sonraki dönemlere ait diğer kopyalar arasında uçurum derecesinde farklılıklar vardır. Ayrıca Yu­nanca olan bu kopyalardan diğer dillere tercümeler yapılmış, bu tercümeler yapılırken de korkunç derecede hatalar yapıl­mış ve Yunanca ana metin ile tercümeler arasında farklılıklar meydana gelmiştir. Her yeni kopyada ve her yeni tercümede farklılıklar gitgide artmış, yapılan ilâveler, değiştirmeler sayılamıyacak kadar çoğalmıştır. Bütün bunların üstüne ilâve olarak, İndiler matbaada basılmaya başlanınca, basım için esas alınacak yazma nüsha konusunda titiz davranılmamış, bozuk nüshalara dayanarak basımlar yapılmıştır. Ayrıca her basımda değişik yazma nüshalar esas alındığından, değişik yazmalardaki farklılıklar, olduğu gibi matbu İndilere yansı­mış ve matbaada basılmış olan İndiler arasında da farklılıklar görülmüştür. Buna rağmen bazı Hristiyan yazarlar, hâlâ bu farlılıkların önemsiz olduğunu iddia etmeye devam etmekte­dirler. Mesela, Deniş Clark bu konuda şöyle söylüyor: "Biz eminizki kutsal İncil, eski Yunan yazmalarında olduğu gibi hemen hemen hiç değişmemiştir. Bu încil, Hz. İsa'nın öğren­cilerinin zamanında olduğu şekilde duruyor, Allah onu her­hangi bir tahrifattan koruyor."(93). Yazara sormak lazım, Al­lah tarafından korunduğu halde bu kadar farklılık meydana geldiğine göre, Ya Allah korumasaydı acaba ne kadar farklılık ortaya çıkardı?
93)     D.Cark,a.g.e., s. 15
214
5-DÖRT İNCİLİN İLK MATBAA BASKİLARİ :
Biraz önce belirttiğimiz üzere, indilerin Yunanca yazmalarının ve diğer dillere'fapılan tercümelerinin çoğaltıla­rak kopya edilmeleri ösnasında ortaya çıkan yüzbinlerce farklılık, bu kitaplarnfmatbaa basımları sırasında da aynen devam etmiştir. İndilerin matbaada basılacakları sırada çok dikkatli bir çalışma, nüshaların karşılaştırılarak, birlikte de­ğerlendirilmeleri sonunda bu farklılıkların asgariye indirilme­leri mümkün iken mâlesef bu yapılmamış, bu yüzden belki matbaa baskıları farklılıkların miktar ve derecesini iyice su yüzüne çıkarmıştır.
İndilerin ilk defa matbaada baskıya girmeleri M.S.1481 yılında olmuştur. Belirtilen yılda "Meryem Ananın Hamd İlâhîsi" ismi verilen, Luka İncilinin birinci babının 42-56 ayetlerini ihtiva eden kısım matbaada basılmıştır.
İlk zamanlar, İndilerin tamamı yerine, onlardan bazı kısımlar basılmış, bu şekilde kısmî baskı bir süre devam etmiştir. Bu ilk kısmî baskıların arkasından Erasmus, 1516 yılında Yunanca esas metin ile "Latin Vulgate"yi birlikte basmıştır. Ancak bu basımın acele yapıldığı, birçok hataları ihtiva ettiği ve basım esnasında bozuk nüshalardan faydala-nıldığı ileri sürülerek uzun süre tenkid edilmiştir. Erasmus basımı ile hemen hemen aynı yıllarda "Complutension Polygof'un basım çalışmaları başlamıştır. İki sütun halinde, bir yanda Yunanca metin, öbür yanda Latin Vulgate metni yer alacak şekilde yürütülen çalışmalar 1517 yılında tamam­lanmıştır. Ancak, papalık Yeni Ahidin bütün kitaplarını ihtiva eden bu basıma bir süre izin vermiyor. 1520 yılında,
215
papalıktan gerekli izin alınarak basım gerçekleştiriliyor, fakat papalık, basılan kitabın satılmasını ve dağıtılmasını iki yıl süre ile yasaklıyor. Bu basımın satışı ve dağıtıhşı ancak 1522 yılında serbest bırakılıyor. Bu basımda, editörler tarafından hangi yazma nüshanın kullanıldığına dair bir işaret mevcut değildir. Bu Polygot basımının, hem Erasmus'un, hem de Stephanus'un basımlarından daha sıhhatli olduğu ileri sürülüyor (94).
1546 yılında Stephanus, Yeni Ahidin tamamını Grekçe olarak basımc. hazırlamıştır. Bu basımın bir özelliği vardır. Stephanus, bu basımda metindeki farklı okunuşları göster­miştir. Bu basıma Latince olarak "Textus Receptus" (kabul edilmiş, benimsenmiş metin), İngilizce olarak, "Received Text" İsmi verilmektedir(95). Ancak, bu basıma hazırlanan metnin, 1550 yılında Great Mili tarafından yayınlanması üzerine Stephanus ve Mill'e çok büyük hücumlar yapılmıştır. Onlar, bu basım ile Yeni Ahid metinlerini şüpheli ve güvenilmez hale getirmekle itham edilmişlerdir.
Great MİÜ'in basımından yaklaşık üç çeyrek yüzyıl sonra Hollandalı Elzivir 1624 yılında İndileri ve Yeni Ahidin diğer bütün kitaplarını Hollanda'da bastırmıştır. Bu basım sonraki yıllarda birkaç kere tekrarlanmıştır.
İndilerin modern tenkidli basımı ilk olarak 1850 yılında Charles Lachman tarafından yapılmıştır. Lachman, Yeni Ahi­din metnini, "Textus Receptus"u hiç gözönünde bulundurma­dan yayınlamıştır. Onun, bunu yapmaktan amacı, Yeni Ahidi dördüncü yüzyılda bilindiği şekli ile yayınlamaktı(96).
94)     M. M. Parvis, a.g jnd., s. 599
95)      J. Knox, Textus Receptus,X.DB.,V.V, New York,1962,p. 614
96)      M. M. Parvis, a.g.md., s. 602
216
Lachman'dan sonra Samuel Prideaux Tregelles 1857-1872 yılları arasında yaptığı Yeni Ahid basımında ne "Textus Receptus"u, ne de daha sonraki dönemlere ait yazmaları gözönünde bulundurmadı. O, basımını en eski yazmalara dayandırmaya çalışü(97). Bu kişilerin basımlarından sonra da İndilerin basımları devam etmiştir.
Bugün dünyada bine yakın dil ve lehçeye tercüme edile­rek basımı yapılan Kitab-ı Mukaddesin, bu yabancı dillere yapılan tercümelerinde de oldukça farklılıklar vardır. En basit bir örnek olmak üzere Türkçeye yapılan tercümelerdeki farklılıkları göstermemiz mümkündür. Türkiyede Kitab-ı Mukaddes şirketinin bastırmış olduğu Kitab-ı Mukaddeste yer alan İncil metinleri ile, yine aynı şirketin müstakil olarak bastırmış olduğu ve üzerinde sadece "İncil" yazan Yeni Ahid-deki İncil metinleri arasında farklar vardır. Ayrıca Yeni Yaşam Yayınları tarafından neşredilen ve Üzerinde "Müjde İncilin Çağdaş Bir Çevirisi" yazan Yeni Ahidde yer alan İncil metni ile daha önce bahsettiğimiz iki metin arasında da farklılıklar vardır. Bu üç Türkçe tercümede bile farklılıklar olabildiğine göre, farklı dillere tercüme edilen İndiler arasın­da kimbilir ne kadar çok farklılık vardır. Mesela: Luka, 11:15 de Hz. İsa'nın, cinleri çıkarırken cinlerin başkanlarının yardı­mını aldığı bazıları tarafından iddia edilmekte, Hz.îsa da bu iddiaya cevap vermektedir. Kitab-ı Mukaddes şirketinin neşri iki metinde, cinlerin başkanlarının adı Baalzebul olarak geçer­ken, Yeni Yaşam Yayınlarının neşri olan metinde bu cinlerin başkanının adı Baalzebub olarak yazılmıştır(98).
97)      M. M. Parvis, a.g.md., s. 602
98)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 11: 15 ; incil, late, 11: 15, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul,1989 ; Müjde İncilin Çağdaş Bir Çevirisi, Luka, 11 : 15, Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul,1987
217
Yine Sinoptik İndilerde nakledilen, Petrus'un sıtmalı kaynanasının tedavisinin anlatıldığı pasajlarda Kitab-ı Mu­kaddes neşrinde "sıtmalı kadın" tabiri geçerken, Yeni yaşam yayınlarının neşri olan İndilerde bu "Ateşler basmış kadın" şekline dönüşmüştür. Her ateş basmasının sıtma olmadığını bildiğimize göre, "sıtmalı kadın" tabirini nasıl "ateşler basmış kadın" şeklinde açıklayabilirler, anlamak mümkün değildir. Görüldüğü gibi son dönem İncil tercümelerinde bile hafife ahnamıyacak kadar köklü tercüme farklılıkları görüldüğüne göre, kimbilir ilk dönemlerde diğer dillere yapılan tercüme­lerde ne kadar çok farklılıklar vardı. İncil basımları ile ilgili olarak ortaya çıkmış birçok suçlama vardır. Bu suçlamalar, farklılıkların olduğuna en açık delili teşkil ederler.
Nereden bakılırsa bakılsın, üzerinde ittifak sağlanabil­miş ve herkesçe kabul edilmiş ortak bir İndi metni, ister yazma, isterse basma olsun bulabilmek mümkün değildir. Bu durum ise indilerin ilâhîliğine, kutsallığına elbette gölge düşürmektedir.
 
 
 
218
6-DÖRT İNCİLİN MUHTEVASI:
° Dört İncil, genel olarak Hz.îsa'nın hayatını, vaaz ve nasihatlerini ve göstermiş olduğu mudzelerini anlatmaya ça­lışır. Bu İndiler, Hzjsa'nın doğum öncesi döneminden başla­yarak onun dünyaya gelişini, çocukluğunu, tebliğ faaliyetine başlamasını, üç yıl gibi çok kısa süren bu tebliğ döneminde söylemiş olduğu sözleri, yapmış olduğu vaaz ve nasihatleri, göstermiş olduğu mucizeleri, çarmıha gerilişini, tekrar dirile-rek göğe yükselişini, yeniden dirildikten sonra öğrencilerine görünüşünü kendilerine ait üsluplarla anlatırlar. İndilerde şer'î hükümler yok denecek kadar^azdır. Evlenme ve boşanma ileJİgilİ"olarak bulunan birkaç hükmün dışında, İndilerde şer'î ahkâm yoktur. Bu eksiklik dolayısı ile Hristiyanlar, Ya­hudi kutsal kitabı Tanahta bulunan Şer'î hükümlerin büyük bir kısmını kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Dört İncilin hepsi de hemen hemen aynı şeyleri anlatmaya çalışır. Ancak, yine aralarında üslûp farkından daha ileri derecede olmak üzere farklılıklar vardır. Matta, Markos ve Luka İndileri, anlattıkları konular ve anlatım planları bakımından birbirlerine benzediğinden, bu üç İncile "Sinoptik İndiler" adı verilmiştir. Gerek anlattığı şeyler ve gerekse anlatım planı bakımından diğer üç încilden. hayli farklı olan Yuhanna İncili, öbür İndilerden apayrı bir görü­nüm arzetmektedir. Yuhanna İncili,* yazılış hedefi ve gayesi bakımından da diğer ÎnciUerden daha farklıdır. Yuhanna, bir davayı isbata çalışmış, ağırlığı Hz.İsa'nm ulûhiyetini açıklama konusuna tahsis etmiştir. Bu İncilin" diğer üç İncil ile müşterek noktaları çok azdır. Ö/bazı mucizeler ve vaazlarla, Hz.îsa'nın çarmıha gerilişi ve göğe yükselişini anlatması
219
bakımından diğer încillere biraz benziyor görünse bile, yine diğer İndilerle bu İncil arasında köklü farklılıklar vardır.
Sinoptik İndilerin cümle cümle incelenmesi sonucu şu hususları tesbit etmek mümkündür :
1 - Her üçjncilde (Matta, Markos,Luka) müşterek olarak bulunan cümleler vardır. Bu cümlelerin sayısı 330 tanedir.
2 - Matta ile Markos'ta müşterek olarak bulunan, ama Luka'da bulunmayan cümleler vardır. Bunların sayısı 178 tanedir.
3 - Matta ile Luka'da müşterek olarak bulunan, ama Markos'ta bulunmayan cümleler vardır. Bunların sayısı 230 tanedir.
4 - Markos ile Luka'da müşterek olarak bulunduğu halde, Matta'da bulunmayan cümleler vardır, bu cümlelerin sayısı 100 tanedir.
Bu rakamların yanısıra, üç İncilin herbirinde sadece ken­di yazarlarına ait olan ve diğer iki încilde bulunmayan cümle­ler vardır. Bunun da dökümünü şöyle verebiliriz :
1 - Sadece Matta'da bulunan, diğer iki încilde bulunma­yan cümle sayısı 330 tanedir.
2 - Sadece Markos'ta bulunan, diğer iki İndide bulun­mayan cümle sayısı 53 tanedir.
3 - Sadece Luka'da bulunan, diğer iki încilde bulunma­yan cümle sayısı ise 500 tanedir(99).
İndilerde birbirine benzeyen ve benzemeyen cümleler tek tek incelendiği zaman, bu kitapların İlâhî vahiy ürünü
99)     M.Bucaille,a.g.e.,s.ll5
220
olmasının imkânsız olduğunu gösteren farklılıklar ve çelişki­ler görülür. Bu konu, daha sonraki sayfalarda geniş bir şekil­de anlatılacaktır.
o <i İndilerde anlatılan şeyleri üç ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlar, Hz. İsa'nın hayatı, gösterdiği mucize­ler, vaaz ve nasihatlerinde söylemiş olduğu sözler, anlattığı hikaye ve mesellerdir.
a) Hz İsa'nın Hayatı:
Dört İncil, herşeyden önce Hz.İsa'nm hayatını anlatma­ya çıhşırlar. Bu anlatıma, bazı İndiler, onun doğum öncesin­den başlarken, diğer bazıları doğum öncesi ve doğum olayla­rına temas etmeden direkt tebliğ hayatı ile başlarlar. Matta ile Luka, hem Hz.îsa'nın soy kütüğünü verirler, hem de do-, ğum Öncesi olayları ve doğumunu anlatırlar, çocukluğundan bahsederler. Markos İle Yuhanna ise, ne Hz.îsa'nın şeceresini verirler, ne de doğumundan ve çocukluğundan bahsederler, bu iki yazar doğrudan doğruya tebliğ hayatım yazmakla işe başlarlar.
1) Hz.İsa'nm Gençliği Hakkında İndilerde Bilgi Olmayışı:
Her dört İncilin muhtevası iyice incelendiği zaman hemen göze çarpan birtakım eksiklikler ve tutarsızlıklar görülür. Bu tutarsızlık ve eksikliklerin en çok görüldüğü alan, Hz.İsa'nm tebliğ döneminden önceki hayatına ait olan kısım­lardır. İki încilde, doğumu ve oniki yaşma kadarki hayatı çelişkili bir biçimde anlatılan Hz.îsa'nın, vücut yapısı, şekli ve tipi hakkında hiçbir bilgi yoktur. Hz.îsa, uzun boylu muydu, orta boylu muydu, yoksa kısa boylu muydu, şişman mıydı, yoksa zayıf mıydı, yüz şekli nasıldı? Bu hususta İndilerin hiçbir şey yazmaması, bu kitaplar hakkında büyük şüpheler
221
uyandırmaktadır. Görgü şahitleri acaba neden bunları yazma­mışlardır? Bu yazarlar, belirli konulan tekrar tekrar yazdıkları halde bu noktada niçin suskunlar? Yoksa onlar, Hz. İsa'yı gözleri ile görmediler mi? Eğer onlar, Hz.İsa'nın gerçekten görgü şahitleri olsalardı, onun vücut yapısını, boyunu tipini vb. şeyleri elbette yazarlardı(lOO).
Ayrıca İndilerde Hz. İsa'nın oniki yaşından sonraki gençlik hayatı hakkında da bilgi bulmak imkânsızdır. Onun, oniki yaşından otuz yaşına kadarki hayatinin nasıl geçtiği, bu dönemde annesi ve ailesi ile ilişkilerinin derecesi, eğitimi, cinsel hayatı vb. hususlar İndilerde tamamı ile ihmal edilmiş­tir. Acaba İncil yazarları Hz.İsa'nın bu onsekiz yıllık hayatını neden susarak geçmişlerdir? Matta ve Luka'da oniki yaşına kadarki hayatı hakkında edinebildiğimiz bölük pörçük ve çelişkili bilgiler, oniki yaşından itibaren pıçakla kesilir gibi kesilmekte, bu İndiler, onsekiz yılı susarak geçtikten sonra bütün ağırlığı son üç yıllık hayatına vermektedirler. Aslında bütün ömrü otuzüç yıl olan bir kimseyi iyi tanıtabilmek için, bu onsekiz yılın büyük önemi vardır. Eğer bu kadar uzun bir zaman anlatılmadan geçilirse, bu kişi tam anlamı ile anlatıl­mış olamaz. Hadiseye bu yönü ile baktığımızda İndilerin, Hz.îsa'nm hayatım yeterince anlatamadıklarını, bu noktada eksik kaldıklarım görürüz.
Hz.İsa'nın hayatından onsekiz yıllık bir sürenin anlatılmadan geçilmesi ve ortaya çıkan boşluk, her türlü tefsire müsait bir durum ortaya koymaktadır. Belki de İncil yazarları psikoloji ilmini iyi bilmediklerinden, bu boşluğu doldurmayı akıl edememişlerdir(lOl). İncil yazarlarının bıraktıkları bu boşluk uzun süre doldurulamamış, bu konuda
100)    M. Saidî,a.g.e.,s.l2
101)    M.Y.Şelebî,a.g.e.,s.54
222
yapılan araştırmalar neticesinde İndilerde ve diğer Hristiyan kaynaklarda hiçbir şey bulunamamıştı. Ancak, son elli yıl zar­fında durum birdenbire değişmiş ve 1947 senesinde fevkelâde bir durum ortaya çıkmıştır. Hz.İsa'nın oniki yaşından otuz yaşma kadar geçen hayatının onsekiz yıllık süresi zarfında ne ile meşgul olduğunu araştıran ve onun hayatının karanlıkta kalan bu dönemini aydınlatmaya çalışan ilim adamları, bir­denbire aradıkları malzemeyi buldular. 1947 yılında Filis­tin'de Lut gölü çevresindeki Tillo mağarasında bulunan Ati­nalı bir Yahudi cemaatine ait kütüphane ile bu kütüphanede­ki yazma belgeler, herkesi hayrete ve dehşete düşürmüş-tür(102). "Lut Gölü Yazmaları" adı ile bilinen bu belgeleri inceleyen bilim adamları, Hz.İsa'nın hayatının onsekiz yıllık gençlik döneminin bu mağaradaki kütüphanede geçtiğini tesbit etmişlerdir. Bulunan vesikaları araştıran bilim adam­ları, Hz. İsa'nın sözleri ve öğretileri ile, Atinalıların "Mualli-mu'1-Berr" lakabını taktıkları felsefî önderlerinin fikirleri arasında ürkütücü bir benzerlik bulmuşlardır(103). Böylece, daha önce Hz. İsa'nın hayatında tehlikeli olarak belirttiğimiz bu boşluğun nasıl doldurulduğunu da görmüş oluyoruz. Bu yeni durum, şimdiye kadar ileri sürülen bazı tezleri de çürü­tür niteliktedir.
Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda Hristiyan inancı ile Yunan felsefesinin temasa gelişinin, en az Hz.tsa'dan 250 yıl sonra meydana geldiği, üçüncü yüzyılda İskenderiye felsefe okulunun, Hristiyan inanç sistemini etkilediği şeklinde görüş­ler ortaya atılmıştı. Ancak, şimdi bazılarına göre bu tez tamamı ile geçerliliğini yitirmiştir. Bahsedilen temas, 250 yıl
102)   Ahmed Abâuvahhah flakikatu't-Tebşîr Beyne'l-Madî ve'l-Hadır, s. 9
103)   Bu konuda daha fazia bügi için bkz. Charles Foiier,The Lost Years o/Jesus Revealed, New York, ?
223
sonra değil, bizzat Hz.Isa zamanında gerçekleşmiştir. Bu araş­tırmacıların iddialarına göre Hz.îsa, oniki yaşından İtibaren bir Yunan felsefe okununa gitmiş, orada Sokrat, Aristo ve Ef­latun gibi filozofların fikirlerini öğrenmiştir. Bize göre Hz. îsa, vahye mazhar bir peygamber olarak filozofların fikirlerini öğ­renmeye muhtaç değildir.
2) Hz. İsa'nın Cinsel Hayatı:
İndilerde bulunan eksiklik ve boşluklardan birinin de bu kitaplarda Hz.isa'nın cinsel hayatı hakkında bilgi bulunmayışı olduğunu biraz önce belirtmiştik. İndilerde Hz.îsa'nm evlendiğine dair herhangi bir ifadenin bulunma -yışına bakılarak, onun evlenmediğine ve çocuk sahibi olmadı­ğına hükmediliyor. Acaba Hz.İsa, daha davete başlamadan önce gençlik yıllarında karşı cinsten biri ile herhangi bir alâka tesis etmiş miydi? Onun kadınlara karşı cinsel bir duygusu var mıydı? Bu konularda İndiler tamamen suskundurlar. Ancak İndiler baştan sona kadar iyice incelenirse Hz.îsa'nın, tebliğ döneminde dahi kadınlarla çok samimî olduğu, lâubaliliğe kaçan, hatta okuyanın aklına başka şeyleri getiren bazı davranışlara müsamaha ile baktığı görülür. Sinoptik İndilerde bu oldukça açık bir şekilde müşahede edilmektedir. Bu İndilere göre birgün Hz.İsa, Ferrisilerden birinin evine ziyafete gitmiş ve sofraya oturmuştu. Tam o sırada Hz.İsa'nm orada olduğunu duyan günahkâr (fahişe) bir kadın, Ferri-si'nin evine, elinde ak mermerden yapılmış bir kapta de­ğerli bir yağ olduğu halde gelmiş ve onun arkasında durarak ağlamaya başlamıştır. Kadın, gözlerinden akan yaşlarla Hz. İsa'nın ayaklarını ıslatmış, sonra onun yaş ayaklarını saçları ile silmiştir. Daha sonra Hz.îsa'nm ayaklarını öpen kadın, en sonunda onun başını kıymetli yağ ile meshetmiştir. Bu gelen kadm günahkâr bir kadın, yani   rastgele, erkeklerle düşüp
224
kalkan bir kadındır. Bu kadın önce arkadan gelip Hz. İsa'nın ayaklarına sarılıyor, gözyaşları ile onun ayaklarını ıslattıktan sonra saçlarını ayaklarına sürüyor, ayaklarını öpüyor, en sonunda kıymetli yağı başına sürüyor(104). Bir kadının bir erkeğe bu şekilde sarılması, onu öpmesi vücut vücuda onun­la böylesine sarmaş dolaş olması, bütünü ile ilâhî muhabbete mî bağlı olmuştur? Bu tür yaklaşımlar, başlangıçta İlâhî mu­habbet şeklinde bile olsa, kısa bir süre sonra cinsî arzuları davet etmeye başlar. İnsan fıtratının gereği budur. Hz. İsa için bu söz konusu değildir denilebilir, ama kadın günahkâr bir kadındır. Bütün hayatı bu işin içinde geçmiş bir kadm olarak onun cinsî arzularının uyanması bile, günahın hasıl olması için yeterli değil midir? Nitekim Hz.îsa'nın misafir olarak gittiği evin sahibi, bu anormal samimiyeti görünce aklına şüphe düşmüş, yanına gelen bu kadının fahişe olduğunu bilmeyen bu kişinin (Hz.îsa), peygamber olmasının mümkün olamıyacağını düşünmüştür. İndilere göre Ferrisi'nin bu düşüncesini anlayan Hz.îsa ona cevap verip, "Ben senin evine geldiğim halde su getirip ayaklarımı yıkamadın, ama bu kadın gözyaşları ile ayaklarımı yıkadı, senin evine geldiğimde bana bir öpüş vermedin ama bu kadın geldiğinden beri ayaklarımı durmadan öpmektedir" demiştir. Bir insanın misafir gittiği bir evde ayaklarını yıkamak üzere su istemesi belki makul olabilir, ama gittiği evin sahibinden öpüş istemesi ne demektir? Hele hele ev sahibi ve misafir birbirlerini tanımıyorlarsa ev sahibi gelen misafiri niçin öpsün?
İndilerde Hz.îsa'nın kadınlarla aşırı samimî olduğu başka sahneler de vardır. Hz îsa Geresalıların memleketine gittikten sonra tekrar kayıkla karşı yakaya geçmiş ve bir hastayı iyi etmek üzere kalabalığın arasında yürürken, oniki
104)   Kitab-ı Mukaddes, Luka, 7 :36-49
225
yıldır kanaması olan bir kadın, arkadan gelip ona dokunmuş ve dokunduğu andan İtibaren hemen kanaması kesilmiştir. Fakat kadının Hz.İsa'ya dokunduğu anda Hz.îsa, kendisinden bir şeyin (belki bir gücün) çıkıp gittiğini hissetmiş ve kendisine kimin dokunduğunu sormuştur. Onun bu soruyu sorması üzerine kadın gelip onun ayaklarına kapanmış ve durumunu anlatmıştır(105).
Hz.Isa, başka birgün Marta adında bir kadının evinde misafir olur. Bu kadının evinde ayrıca Meryem adında bir kızkardeşi vardır (muhtemelen bu kızkardeş daha gençtir ve bekârdır). Marta, Hz. İsa'ya hizmet etmek için koşuşturup dururken, Meryem ona hiç yardım etmez ve sürekli olarak Hz .İsa'nın dizinin dibinde oturur, onunla birlikte vakit geçi­rir. Marta gelip kızkardeşinin kendisine yardım etmediğini, dolayısı ile onu ikaz etmesini isteyince Hz. İsa, Meryem'i ikaz edeceğine, onu haklı bulur(106). Muharref İncillerdeki anlatı­lanlardan bu evde hiçbir erkeğin olmadığı gibi bir ma'na çıkıyor. Hz.îsa erkeksiz bir eve gidip misafir olmuş, evin genç kızı ile dizdize gözgöze tek başlarına bir odada oturmuşlar­dır. Hz. İsa, Meryem ile beraber olmaktan oldukça memnun olmuş olmalı ki, Marta'nın yaptığı şikayete hiç aldırış etmemiş ve Meryem'in yaptığının doğru olduğunu, ona do­kunmamasını Marta'ya söylemiştir.
Muharref İndilerde kadınlarla ilgili olarak geçen bu vb. ifadeler, Hz.îsa'nın kadınlarla samimiyetinde biraz aşırıya kaçtığını akla getirmektedir. Konu ile alâkası bakımından belirtmek yerinde olacağı için burada bir noktayı ortaya koy­mak isteriz. Hz.İsa'nm mucizelerinin büyük bir kısmı kadın­larda tecelli etmiştir. Hz.İsa'nm, Petrus'un sıtmalı kaynanasını
105)   Kitab-ı Mukaddes, Markos, 5 :25-30 106) Kitab-ı Mukaddes,Luka, 10 :38-42
226
ve akıntılı kadını iy etmesi, ölen kı2 çocuğunu diriltmesi hatta çarmıha gerildikten sonra ilk olarak Mecdelli Meryem görünmesi gibi hadiseler buna örnek olarak zikredilebilir- Hz. isa'nın mucizelerinde genellikle bir kadın unsuru ön ?^a çıkmaktadır. Hatta Hz.İsa'nm, vaaz ve nasihat etmek üzere gittiği seyahatlere Havarilerin yanısıra kadınların da katıldığı şu pasajdan açıkça anlaşılmaktadır. "İsa şehir ve köyleri dola­şıp vaaz ederken yanında Havariler, kötü ruhlardan ve hastalıklardan yeni kurtulmuş olan bazı kadınlar, kendisin­den yedi cin çıkmış olan Mecdelli Meryem, Hirodes'in kâhyası Huza'mn karısı Yoanna, Suzanna ve başka birçok kadınlar onunla beraberdi"(107). Seyahatlere iştirak eden üç kadının ismi İndilerde açıkça zikredilmiştir: Bunlar, Mec­delli Meryem, Yoanna ve Suzanna'dır. Metinde bu kadınların dışında daha başka birçok kadının seyahatlere iştirak ettiği nakledildiğine göre heyetteki kadınların sayısı herhalde erkeklerden daha fazladır.
Hz. İsa, tebliğ hayatına otuz yaşında başlamış ve bu görevi otuzüç yaşına kadar sürdürmüştür. Bir erkek için otuz'lu yaşlar, erkeklik bakımından kemâle erdiği yaşlardır. Eğer cinsî bir özrü yoksa bu yaşlardaki bir erkeğin, karşı cins için duyguları en doruk noktaya ulaşır. Hele bu erkek bekâr ise ve bir kadınla sarmaş dolaş duruma geliyorsa, şehevî duy­gularının uyanmaması mümkün değildir. Eğer bu erkeğin bir özrü varsa o zaman zaten kadınlara fazlaca yaklaşamaz. Yani, hem kadınlarla ülfet edip, hem de onlara karşı bir arzu duy­maması insanın yaratılışına aykırıdır.
Hristiyan ilim adamları bu noktada şunu söyleyebilir­ler: "Sizin düşündüğünüz cinsellik, Hz.İsa için geçerli olamaz. O, bu süflî hayatın hiçbir belirtisini, vasfını üzerinde taşımaz,
107)   Kitab-ı Mukaddes, Luka, 8 :2-3
227
o tür hiçbir duyguya ihtiyaç duymaz. O, cinsel duygulara tabi olan varlık mertebesinden daha yüksek bir derecededir." Bu­nu söyleyenlere verilecek cevap oldukça basittir. Hz. İsa, yeme, içme, uyuma, dinlenme, eğlenme vb. süflî hayatın birçok özelliğini yaşıyor, düğünlere gidip şarap dahi içiyor da, sıra kadınlara ilgi duymaya gelince mi birdenbire ulvîleşip hiçbir şehevî arzuyu duymamaya başlıyor? O, kadınlarla sarmaş dolaş olduğu, genç bir kadın ile bir odada başbaşa ve dizdize saatlerce yanlız kaldığı halde hiç şehvete kapılmadan nasıl durabiliyor? Muharref İndilerin, Hz.îsa ile ilgili olarak ortaya koydukları tablo, onun ulviyyeti ile asla bağdaşır nitelikte değildir.
Hz. İsa'nın hayatını anlattıkları iddia edilen dört İncil, aslında onun hayatının birçok noktasını ihmal etmişlerdir. Onların anlatmaya çalıştığı îsa, müşahhas bir İsa olmaktan çok, hayatmm büyük bir kısmı bilinmeyen ve sis bulutlarının arkasında tam olarak teşhis edilemiyen meçhul bir İsa'dır.
b)   Dört İndide Geçen Hz.İsa'nm Mucizeleri:
Dört încilde geçen Hz. İsa'nın mucizelerini incelerken, önce onun hayatının mucize oluşu konusunu araştırmak gere­kir. Hristiyan kaynaklara göre Hz. İsa'nın hayatının mucize oluşu iki noktada incelenebilir:
1 -   Hz.İsa'nm varlığı, bedeni, herşeyi vahiydir ve mucizedir. Buradaki mucize, vahiyle bütünlük arzeder(108).
2 - Hz.İsa'nm dünyaya gelişinden önce ve dünyaya geli­şi sırasında görülen harikuladelikler, onun çarmıha gerilmesi, yeniden dirilmesi, Öğrencilerine yeniden görünmesi ve sema­ya çıkışı sırasında görülen ve ihtiyarî olmayan hadiseler, be­şer şekline bürünmüş ilâh olarak onda gçrülen mucizelerdir.
108)   Paul Tillich, Sysîematic Theology, V.I, p.108
228
Bu iki tür mucizenin dışında onun, beşer kisvesine bürünmüş bir ilâh olarak insanlar arasında yaşarken, kendi irade ve isteği ile zaman ve mekanın gerektirdiği hallerde göstermiş olduğu mucizeler vardır. Hz.İsa, öncelikle insanları ikna etmek ve onlara davetini kabul ettirmek için pekçok mucizeler göstermiştir.
Dört İncilde anlatılan Hz.İsa'nm bu türden mucizelerini şu şekilde sıralamak mümkündür.
1)   Hastalan Tedavi etmesi:
Dört İncilde Hz.İsa'nın göstermiş olduğu söylenen mucizelerden en önemlisi, hastaları tedavi etme mucizesidir. İndilerde, genellikle tedavi edilen hastalıkların cinlerle irtibatı olduğu söylenir, dolayısı ile zaman zaman tedavi mucizesi ile cinleri kovma mucizesi birbirine karışır.
Muharref İndilere göre Hz.İsa'nın tedavi ettiği hastalık­ların başında cüzzam hastalığı gelmektedir. O dönemde Filis­tin ve çevresinde tedavisi tıbbî yollarla imkânsız, amansız bir hastalık olan cüzzam hastalığını tedavi eden Hz.îsa, bu yolla mucize göstererek insanları kendisine iman etmeye çağırıyor-du(109). Hz.İsa'nm iyi ettiği diğer hastalıklar, inme hastalığı (felç), sıtma vb. hastalıklardır (110). O, dağdan inip Keferhna-hum'a gelince, Petrus'un evine giderek onun sıtmalı kaynana­sını tedavi etmiştir(lll). Ayrıca o, kadınların akıntı hastalığını (112), körlüğü, sağırlığı ve dilsizliği (113) tedavi etmiştir.
109)    Kita.-ı Mukaddes, Matta, 8:1-4
110)    Kitab-ı Mukaddes, Luka,7 :l-10
111)    Kitab-ı Mukaddes, MarkosA :29-34
112)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 9:20-22
113)     Kitab-ı Mukaddes, Matta, 9 :27-29
229
İndilere göre dilsizliğin asıl sebebi, hastanın vücuduna bir cinin girmiş olmasıdır(114). Hz.İsa, dilsizin vücudundan cini kovunca hasta hemen konuşmaya başlamışür(115). Yine o, hem dilsiz, hem sağır bir hastayı, vücudundaki cinleri çıkararak tedavi etmiştir(116). Hz.İsa Saralı hastaları da tedavi etmiştir(117). Yine burada sara hastalığının sebebi, hastanın vücuduna giren bir cin olmaktadır(l 18).
Hz. İsa'nın tedavi ettiği hastalar arasında onsekiz yıldır vücudunda hastalık ruhu (muhtemelen cini) bulunan iki büklüm olmuş (bel fıtığı) bir kadın da yer almaktadır(119). Muharref İndilere göre o, kötürüm hastalığım tedavi ettiği gibi (120), vücudu su toplamış bir hastayı da iyi etmiştir(121). Hz.îsa tarafından mucize göstermek üzere tedavi edilen hastalıkların sebepleri hakkında İndilerde fazla bilgi yoktur. Sebep olarak sadece cinler gösterilmiştir. İndilere göre, sara, sağırlık, dilsizlik, körlük, bel fıtığı gibi hastalıklara hep cinler sebep olmaktadırlar. Bütün bu tür hastalıklara yakalanan kimseler, cinlerin tasallutuna uğramış kabul edilmiş ve Hz. îsa, onların vücudundan cinleri kovarak onları iyi etmiştir.
Hz. İsa'nın hastaları nasıl tedavi ettiği hususunda İndiler arasında çelişkiler vardır. Bir İncilde tedavinin sözlü emirle
114)    Kitab-i Mukaddes, Matta, 9: 32 - 33
115)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 12 : 13-14
116)    Kitab-ı Mukaddes, Markos, 3 : 20-25
117)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 9 : 37-45
118)    Kitab-ı Mukaddes, Markos, 7: 31-35
119)     Kitab-ı Mukaddes, Luka, 13:1(M3
120)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 14:1-4
121)    Kitab-ı Mukaddes, Yııhanna,5 :-
230
 
 
yapıldığı yazılı iken, diğer İndide Hz. İsa'nın aynı hastayı elle temas ederek iyi ettiği haber verilmektedir. Mesela Petrus'un kaynanasını Hz.îsa, Matta'ya göre eli ile temas ederek iyi etmiştir. Luka'ya göre ise İsa'nın tedavisi el teması ile olma­mıştır, o, Petrus'un kaynanasının başına gelmiş ve hastalığı a-zarlayarak onu kadının vücudundan kovmuştur(122).
Muharref İndilere göre Hz.îsa, hastaları bazen eli ile temas etmek, bazen bir söz söylemek, bazen çamur veya tükürük gibi İlkel tedavi araçları kullanmak sureti ile tedavi etmiştir. O, bazen hastaların ayaklarına giderken veya hasta­lar kendi ayağına getirilirken, bazen da hastalar yanında ol­madan uzaktan tedavi yapmıştır. Bihassa onun sağır ve dilsiz­leri tedavi ediş şekli çok entresandır. Hz İsa, sağırları tedavi etmek İçin onların kulaklarına parmaklarını sokuyor, dilsizle­ri iyi etmek için onların dillerine tükürdükten sonra eli ile dil­lerine dokunuyor. Hz.İsa'mn körleri tedavi ediş şekli hakkın­da İndilerde farklı rivayetler vardır. Matta'da anlatıldığına göre Hz.tsa, kör olan göze dokunuyor ve göz hemen iyileşi­yor. Markos'a göre ise Hz.İsa, önce kör gözün üzerine tükürü­yor, sonra ellerini hastanın gözleri üzerine koyuyor ve hemen hastanın gözleri açılıyor. Yuhanna'ya gelince, bu İncilde körlerin tedavi şekli çok daha değişik bir şekilde anlatılıyor. Bu İncile göre körleri tedavi etmek için Hz.İsa, önce yere tükürüyor, bu tükürükle yerde çamur yapıyor, sonra çamuru hastamn gözlerine sürüyor, en sonunda gözüne çamur sürdü­ğü hastayı bir havuza gönderip orada yıkanmasını söylüyor, hasta havuzda yıkanınca hemen gözleri açılıyor(123).
Dört încile göre Hz.îsa, genellikle kendi elleri ile temas ederek hastalarını tedavi eder, ancak bazen hastaların ken-
122)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 4:38-39 ; Matta, 8 :14-17
123)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 9 :29 ; Markos, 8 : 23 ; Yuhanna, 9:6
231
dileri gelip ona temas etmek sureti ile tedavi olmaktadırlar. Akıntısı olan kadının, kalabalığın arasına karışıp Hz.İsa'ya yaklaşması ve ona dokunduktan sonra hemen iyileşmesi buna bir örnek teşkil eder. Hz.İsa'nm bu yolla hastalan İyi ettiği öylesine yaygındır ki, bir yere gidince iyi olmak isteyen hasta­lar, civar köy ve kentlerden gelerek onun geçeceği yerlerde yolların kıyılarına diziliyorlar. Hz. îsa bu yoldan geçerken ona yalvararak kendisine dokunmak suretiyle tedavi olmak istediklerini söylüyorlar. Hz.İsa onlara gerekli izni verince, bütün hastalar ona dokunuyorlar ve hemen iyileşiyorlar(124). Bu toplu tedavi şekli oluyor.
Dört İncilin hiçbirinde Hz.îsa'nm, hastaları tedavi için normal tıbbî yollara başvurduğu haber verilmiyor. Ayrıca İndilerde Hz.îsa ile irtibatlı olmaksızın tıbbî tedaviden bahse­den ve tedavi formülleri veren hiçbir pasaj yoktur.
2)    Cinleri Çıkarması veya Kovması:
Muharref İndilere göre Hz.îsa'nm sıksık başvurduğu mucizelerden biri de cinleri çıkarması ve kovmasıdır. O sıksık delilerden, saralılardan sağır ve dilsizlerden, vücuduna cin musallat olmuş bütün hastalardan murdar ruhları, kötü ruh­ları ve cinleri kovarak onları iyi etmektedir. Cin ve ruhları hastalardan çıkarma ve kovma olayları, Matta'da sekiz defa, Markos'ta yedi defa, Luka'da sekiz defa zikredilmekte-dir(125). Yuhanna ise cin çıkarma olaylarına incilinde hiç yer vermemektedir. O, Hz.îsa'nm diğer hastalıkları tedavi etme-
124)   . Kitab-ı Mukaddes, Morto, 7 : 53-56
125)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 6:24; 8 :28-34 ;9 :32-34; 12:13-14; 12 :22-23;15:21-28;.17: 14-18; Markos, 1 :23-26 ; 1 :32-34;3:ll ; 3 :20-30 ; 5 :1-20 ; 7 : 24-30 ; 9: 14-32 ; Luka, 4*:33-35 ; 4: 38-41 ; 6 :17-19 ; 6: 43-45 ; 8 : 26-39 ; 9 :37-45 ; 11:14-23; 13:11-13
232
sinden de sadece üç yerde bahsetmektedir. Fakat Yuhanna İncilinde cinler ile ilgili olarak entresan bir haber vardır(126).
Sinoptik İndilerde Yahudilerin, Hz.İsa'nm cinlerin reisi Baalzebul ile işbirliği yaparak cinleri çıkardığını: İdia ettikle­rinin yazılı olmasına karşılık(127), Yuhanna'da Yahudilerin, bizzat Hz.îsa'nm kendisinin cinli olduğunu iddia ettikleri yazılıdır (128). Sinoptik İndilerde "cinci" hüviyetinde görü­len Hz.İsa, Yuhanna'da "cinli" hüviyetinde görülüyor. Sinop­tik İndilerde cinci hüviyetinde olan Hz.îsa, insanların vücu­duna girmiş olan~cinlerle konuşmakta, onları azarlamakta, bazen onlara bağırarak korkutmakta ve bazen de onlarla anla­şarak hastayı tedavi etmektedir. Cinler, hastaların vücutların­dan çıktıktan sonra nereye gitmek isterlerse ona söylemekte ve izin istemektedirler. Hz.İsa da istedikleri yere girmeleri için bazen cinlere izin vermektedir. Bir defasında dnler, has­tanın vücudundan çıktıktan sonra domuz sürüsüne girmek is­temişler ve Hz.îsa'ya "Eğer bizi kovacaksan şu domuz sürüsü­ne gönder" diye talepte bulunmuşlardır. Hz.İsa da isteklerini kabul edip, onların domuz sürüsüne girmelerine izin vermiş­tir. Cinler domuz sürüsüne girince, cinlenmiş domuz sürüsü dik yamaçtan aşağı hızla koşmaya başlamış ve hepsi birden göle düşüp boğulmuşlardır(129). Cinli domuzların göle düştükten sonra boğulup öldükleri kesin olarak biliniyor, ama domuzlara giren cinlerin boğulup boğulmadığı hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Bunlar domuzlarla beraber
126)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna,4: 47-52 ; 5 :1-10 ; 9 :l-8
127)    Kitab-l Mukaddes, Matta, 12 :22-30 ; Markos, 3 :20-27 : Luka, 1:15-20
128)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 7 : 20 ; 8 :48-52
129)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 8:28-34
233
V
■   :
•..■■
boğuldular mı, yoksa domuzlardan da çıkarak ba§ta i mi kaçtılar? Bu bilinmiyor. İndilerde bu noktada far.^ ^ ;ı| at yoktur. Eğer cinler, domuzlarla beraber boğulma İsa dolaylı olarak onlarla yapmış olduğu anlaşmam %, olmuyor mu?
İndilere göre Hz.İsa'nın cinleri hastalardan çsa*^ cinler için büyük bir ızdırap kaynağı olduğundan, nâs., gördükleri zaman bağırıyorlar,"Seni tanıyoruz, bcsr,^,1 met eyle" diyorlar. Çoğu zaman ise Hz.îsa onlar. ?*-,,. konuşturmuyor. Çünkü onlar konuşabilseler, onun an ı^1 ğunu insanlara haber vereceklerdir. Halbuki HzJM W nin kim olduğunun (Mesih) bilinmesini istemememi:, hanna İncilinde bu cinlerle konuşma hikayesi yota g| bu İncilde Hz.İsa'nın sözlerini kendi mantıklarına ccnih.' bulmayan Yahudilerin ona, "sen hastasın, seni dr. aiv
J                                                                                             ...       "ü1
dedikleri yazılıdır, Sinoptik İndilerde Hz.İsa, cinluc -eden bir doktor durumunda takdim edilirken, Yurnı;, (ı kendisine karşı gelen Yahudilere göre tedavi edilr.e , cin çarpmış bir hastadır.
•i}'     İncillerde takdim edilen Hz.İsa'ya göre, hastan^,,
büyük bir kısmının müsebbibi cinlerdir. Cinler İris m.
j                                                  
duna girerek onları hastalandırmaktadırlar. Sağı* w fe likten tutun da bel fıtığı hastalığına kadar birçok W
kötü ruhların, hastalık ruhlarının, insanların vûa%,
1 yerleşmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Hastalıklın Sn,,,
.'cinlerin ve hastalık ruhlarının insanların bedenle:-"-   i, ; süresine bağlıdırLuka incilinde, insan vücudundr. :&.
İ-      *                                                                                                                                      I!İ!
cinlerin nerelere gittikleri ve neler yaptıkları h:^. ağzından şöyle anlatılmaktadır. "Kötü ruh, kişirr iı,,, çıkınca kurak yerlerde dolanıp rahatı arar, bular.r .>„, çıkmış olduğum kendi evime döneyim der. Eve ge-h ,,
234
■j-
süpürülmüş ve düzeltilmiş bulur. Bunun üzerine gider, kendisinden kötü yedi ruh daha alır ve eve gelip yerleşirler. Böylece o kişinin son durumu, ilkinden daha beter olur"(130). Hz.İsa'ya ait olduğu Luka tarafından ileri sürülen bu ifadeye göre, bir insanın vücudundan cinin çıkarılması pek tekin bir* şey olmamaktadır. Çünkü çıkarılan ruh veya cin, kendinden daha fena yedi arkadaşı ile birlikte geri gelip o vücuda yeniden yerleşmekte ve o kişiyi daha beter hasta edebilmekte­dir. Mademki durum böyledir, öyleyse Hz.İsa kendisi neden hastalardan cinleri çıkarmaktadır?
Sinoptik İndilere göre Hz.İsa'nın kendisi cinleri çıkardı­ğı, hastaları iyi ettiği gibi o, aynı şeylerin nasıl yapılacağını Havarilerine ve diğer öğrencilerine de öğretmiştir. Öğrencile­ri, vaaz ve nasihat etmeye gittikleri yerlerde tıpkı Hz.İsa gibi hastalan iyi etmiş ve cinleri çıkarmışlardır. Hatta zaman zaman bazı yalancı peygamberler de ortaya çıkarak Hz.îsa'nın kullandığı usûllerle hastaları tedavi etmiş ve cinleri kovmuş­lardır. Hz.İsa'nın öğrencilerinden Yuhanna, bu yalancı pey­gambere engel olmuş ve durumu Hz.İsa'ya haber vermiştir. Ancak Hz. İsa, kendi usûl ve teknikleri ile cin çıkaran ve hasta tedavi eden adama engel olmamalarını söylemiştir(131).
İndilerde nakledilen bu hikayelerden sonra akla birtakım sorular gelmektedir. Evvela, cin çıkarma işi nasıl bir şey, bir mucize mi, yoksa bir sanat mı? Eğer bu bir mucize ise, mucize öğretilebilir mi? Mucizenin taklid edilme imkânı var mı? Ya­lancı bir peygamber nasıl o tekniği kullanabiliyor?
Dört İncilde anlatılan cin çıkarma hikayelerine bakılırsa, bu iş bir mucizeden ziyade, bir sanatın icrası gibi görünmek-
130)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 11 : 24-26
131)    Kitab-ı Mukaddes, Markos, 9 :38-39
235
 
tedir. Çünkü bu mucize işini, Hz.lsa kendisi yapıyor, öğrenci* Ierine nasıl yapıldığını öğretiyor, başkaları da muhtemelen Hz.İsa'nın veya öğrencilerinin cin çıkarma seanslarında bulu­narak bu tekniği gizlice Öğrenebiliyor ve kendileri uygulama­ya koyabiliyorlar. Aslında Hz.İsa ve öğrencileri, öğretmek İstemedikleri halde, bazıları gizlice, onların haberi olmadan bu tekniği onlardan kapabiliyorlar. Durum böyle olunca bu iş, bir mucize olmaktan çok bir sanat olmaz mı?
Yine cin çıkarma işi ile alâkalı olarak İndilerde çok entresan bir olay nakledilmektedir. Cinli çocuğu olan bir baba, iyi etmeleri için bu çocuğunu Havarilere götürür, ama onlar bu çocuğu iyi edemezler. Adam tekrar tekrar çocuğunu Havarilere götürdüğü halde çocuk bir türlü cinlerden kurtu­lamaz. Sonunda baba çocuğunu Hz.îsa'ya götürür ve ondan çocuğundan cinleri kovmasını ister ve ona, şimdiye kadar çocuğunu birçok kere Havarilere götürdüğü halde onların onu iyi edemediklerini söyler. Bu sözler üzerine çok gazapla-nan Hz.îsa, çocuğu tedavi edemeyen Havarilere " Ey imansız ve sapık nesil! sizinle daha ne kadar kalacağım, size daha ne kadar tahammül edeceğim" der ve cini azarlayarak ona, "Sana buyuruyorum ey sağır ve dilsiz ruh, çocuğun içinden çık ve ona bir daha girme! " dedikten sonra hemen çocuk iyileşir. Görüldüğü gibi bu olayda Havariler cin çıkarma işini becere­miyorlar. Hz.İsa, onların bu beceriksizliklerine fevkelâde kı­zarak onlara "imansızlar, sapıklar" diye hitabediyor. Matta'ya göre Havariler, Hz.îsa'ya kendilerinin cini çıkaramamalarının sebebini sorunca, Hz.îsa "imanınızın kıtlığından" diye cevap verir(132). Ancak Markos bu hadiseyi daha farklı olarak nakletmektedir. Ona göre Havariler, "Biz bu cini neden kovamadık?" diye   sorunca Hz. İsa   onlara "Bu tür cinler
132)   Kitabı Mukaddes, Matta, 17: 19-20
236
ancak dua ile kovulabilir "(133) cevabını vermiştir. Bütün bu gördüklerimizden sonra karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor.
Muharref İndilere göre cinler insan vücudundan çeşitli usûllerle kovulmaktadır. Cinli insanın vücuduna dokunmak­la, diline tükürmekle, cinleri azarlamak suretiyle, hastanın kulağına parmak sokmak suretiyle cinler insan vücudundan kovulabilirmiş. Havariler bu usûllerden bildikleri herhangi birini kullanarak cin çıkarıyorlardı. Ayrıca, her cine ait olan bazı özellikler de varmış, her cin rastgele herhangi bîr usûlle vücuttan çıkmazmış, yanlış bir usûl kullanılması halinde cin çıkmıyormuş. Yukarda anlatılan son hadiseye bakılırsa, Ha­variler çeşitli cin çıkarma usûllerini biliyorlardı ama, dua ile cin çıkarma usûlünü bilmiyorlardı. Tedaviye getirilen çocuktaki cin, sadece dua ile çıkan cinsinden inatçı bir cin olmalı ki, Havarilerin onu çıkarmaya güçleri yetmemiştir. Bu durumda cini çıkaramamakta onların hiçbir günahı ve kabahatleri yoktu. Peki öyle ise Hz.îsa, onların bu işi yapamayışına neden bu kadar şiddetli tepki gösterip onlara imansız ve sapık diye hakaret etmiştir? Markos'un anlattığına göre, Havarilerin bu işte hiçbir suçları yoktur. Hz.îsa onlara diğer usûllerle cin kovmayı öğretmişti ama, dua ile kovmayı öğretmemişti. Hz.îsa'nın kendilerine öğretmediği bir metodla çıkarılabilecek olan cini, onlar kendi bildikleri metodlarla çıkaramadılar diye o, haksız yere niçin onları suçluyor? Mu­harref İndilerin mantığına göre burada bir suçlu gerekiyorsa, o da Havarilere özel dua metodu ile cinlerin nasıl çıkarılacağı­nı Öğretmeyen Hz.îsa'nın kendisi olmalıdır.
Hz. İsa'nın tebliğe başladığı sırada Filistin'de yaşayan İnsanların durumu, İndilere göre çok tuhaftır. Mezarlıklarda yatan ve çıplak dolaşan cinli deliler, havralarda cinlerin
133)   Kitab-ı Mukaddes, Markos, 9 :28-29
237
tasallutu yüzünden iki büklüm olmuş kötürümler, sağır ve dilsiz cinlerin vücutlarını işgal ettiği tuhaf insanlar, Saralı, inmeli, bel fıtığı olmuş anormal insanlar, bütün bunların üstüne cüzzamlı hastalar da eklenince, nerede ise insanın aklına, bu toplumun büyük çoğunluğunun, hastalarla deliler­den meydana gelmiş olduğu fikri gelmektedir. Her yer cinli, saralı, inmeli, sağır, kör, dilsiz ve cüzzamlılarla dolup taşıyor, Hz.îsa, bu anormal insanlar arasında dolaşıyor, onları iyi ediyor ve şifa dağıtıyor.
Muharref încillerin ortaya koyduğu bu tabloya göre Hz. İsa'nın aslî görevi, nerede ise cinleri kovma, hastalan İyi etme ve ölüleri diriltmeden ibaret olacaktı. İlkel toplumlarda bu türlü önderler daima görülmüştür. Putperestlikte görülen yarı tabip kahinler, İndilerde tarif edilen Hz.İsa'ya fevkelade benzemektedirler. Yani dört İncilin tarif ettiği cin kovucu İsa ile, putperest büyücüler arasında tesadüf sayılamayacak ka­dar ortak noktalar vardır.
o * İndilerin, cin işi üzerinde ısrarla durmaları, cin çıkarma formülleri vermeleri, Hristiyan dünyasında cin konusunu daima gündemde tutmuştur. Orta çağlar boyunca bütün Hristiyan dünyası, cinli olduğu vehmedilen insanlarla uğraş­mış, hastalıkların akla gelen ilk sebebi daima cinler olmuştur. Özellikle akıl hastalarının vücutlarına cinlerin girdiği düşü­nüldüğünden, onları tedavide akla ilk gelen metod, sopa olmuştur. Orta çağ Hristiyan inancına göre, sopa ile insan vücuduna vurulunca cin rahatsız olacak ve bedeni terkede-cektir. Bu inançta olan Kilise rahipleri, zavallı akıl hastalarım uzun yıllar boyunca zincirlere vurarak, döverek, binbir türlü eziyetler ederek tedavi etmek istemişlerdir. Orta çağda cinli olduğu zannedilen hastaların tedavisinde kullanılan usûl­lerden biri de hastalara İndilerden dua okumaktı. O zaman uygulanmış olan bu usûl, daha sonraki çağlarda da devam
238
/Vi
etmiş, birçok kilise rahibi İndiden dualar okuyarak hastalan, özellikle delileri tedavi etmeye devam etmişlerdir. Halen günümüzde İstanbul'un Hristiyan kiliselerinin bulunduğu semtlerinde bazı papazlar, bu işe devam etmektedirler. İncil duaları okuyarak hasta ve delileri tedavi eden bu rahiplerin ■müşterileri arasında çok sayıda müslüman da mevcuttur. Bu ; rahipler, kiliseye gelen hastalan okumakta, gerektiğinde on­lara muska yazıp vermektedirler.
0 0 Burada bir noktaya daha işaret etmek gerekir. Muska yazma geleneği, tıpkı cin kovma geleneği gibi, Hristiyanlıkta çok köklü bir geçmişe sahiptir. Halen elde mevcut en eski İncil yazmaları içinde muska şeklinde yazılmış olan materyal­ler vardır. Muska şeklinde yazılmış olan bu yazmalar, muhtemelen ilk yazıldıkları zamanlarda cinlerden ve hastalık­lardan koruyucu olarak boyunlara asılmak üzere yazılmışlar­dır. Belki de Anadolu'da yaygın olarak bulunan muskacılığın temelinde, Hristiyanlık döneminden kalma bu muskacılık ge­leneğinin tesiri vardır.
lı ö Orta çağlarda Hristiyan taassubu öylesine korkunçtur ki, en küçük bir davranış bozukluğu olan kimse hemen cinli ilân ediliyor ve bu kişi zincire vurularak, vücudundan şeytanı veya cinleri kovmak için bedenine akla hayale gelmiyen işkence metodları uygulanıyordu. Ayrıca, kilise hakkında, Hristiyanlık veya rahipler hakkında tek bir kötü söz söylediği tesbit edilen insana hemen "kafasına şeytan girmiş" yaftası ya­pıştırılıp, kendisine cinli deli muamelesi yapılıyordu. Bazı Doğu Bloku ülkelerinde rejim muhalifi olan kimselerin akıl hastası ilân edilip, kendilerine deli muamelesi yapılması­nın temelinde bu Hristiyan geleneğinin olduğu düşünülebilir.
Hristiyan taassubunun en yoğun olduğu orta çağlarda, Batıda üzerinde en çok durulan konulardan biri de "cadılar"
239
idi. Tarifi bile yapılamıyan, sadece bir söylenti olarak halk arasında dolaşan cadılık, o dönemde Avrupa'da en tehlikeli suçlamalardan birini teşkil ediyordu. Bir kimsenin cadı olup olmadığının tesbiti için öylesine komik usûller tatbik edilirdi ki, bu usûllerin tatbik edildiği milyonlarca masum insan, haksız yere cadı ilân edilmiş ve ateşlerde yakılmışlardır. Bu çağda, Hristiyan Avrupa'da cadı takipçiliğinin özel bir meslek haline geldiğini ve cadı ilân edilen insanların ateşte yakıldık­larını söylemek, hadisenin hangi boyutlara ulaştığını açıkça gösterir. Kilise babalarının, rahiplerin arzu ve isteklerine karşı en küçük bir itiraz, itirazı yapanın sonunu anında hazırlamak­ta idi. Böyle bir itirazla ortaya çıkan kişi, ya vücuduna cinler doluşmuş ve şeytanla ortak olmuştur veya o bir cadıdır. Kilise adamları bir kişi hakkında böyle bir şey söylediklerinde bunun aksini ispat hakkı dahi yoktur, söylenilen mutlaka doğrudur, zanlı kişi masum olduğunu ispat etme hakkına sahip değildir.
3 i      İndilerde cinlerin ne olduğu da tam olarak açıklanmış
değildir. Bazen "ruh" kelimesi, cin ma'nasına kullanılmakta-,dır. Bu kitaplarda birbiri yerine sıkça kullanılan kelimeler [şunlardır: Cin, ruh, murdar ruh, kötü ruh, hastalık ruhu, iblis ij ve şeytan kelimeleri. Bunlardan hangisinin hangi ma'naya
geldiği konusunda hiçbir netlik yoktur, kelimeler rastgele
hiçbir ölçü olmaksızın kullanılmaktadır.
fj 0 En şiddetli taassubun hakim olduğu, cinlerle dolu, çocuk kam emen vampirlerin, cadıların cirit attığı, geceleri hortlakların kol gezdiği, ürkütücü devlerin ve canavarların insanların yakasını bırakmadığı dünya fikrinin temel noktası încillere dayanmaktadır. Muharref İndilerde insanlığı kurtarı­cı olarak takdim edilen Hz.îsa, cin çıkaran, şeytanı mağlub eden, ruhları kovalayan bir şahıs pozisyonunda insanlığa
240
kurtarıcı olarak sunulunca, hadiseler daha karanlık bir tablo çizerek taassubun zirvesine ulaşmaktadır.
3) Muharref încillere Göre Hz. İsa'nın Gelecekte Olacağını Haber Verdiği Hadiseler:
Dört İncilin sıksık anlattığı mucizelerden bir tanesi de Hz.îsa'nın gelecekte olacak olayları, daha olmadan Önce haber vermesi hadisesidir. Bu haberlerin başında, kendisinin çarmı­ha gerileceği, çarmıh olayından üç gün sonra kendisinin yeniden dirilerek göğe çıkacağı haberi yer almaktadır. İndi­lerde Hz. İsa, kendisinin çarmıh olayından sonra üç gün [ kabirde kalmasını, Yunus (A.S.)'un balığın karnında üç gün kalmasına benzeterek haber vermektedir(134).
* x Muharref İndilerin hepsinde işlenen tema, Hz.İsa'nın, çarmıha gerilmeden önce başına gelecek olayları bildiği, buna razı olduğu, hatta buna hazır olduğu şeklindedir. O, çarmıha gerileceğini sıksık öğrencilerine söylemekte idi. tşte böyle konuştuğu ve herkesin yanında kendisinin öldürüleceğini anlattığı bir sırada, Petrus Hz. İsa'yı bir yana çekerek ona böyle konuşmamasını söylüyor ve onu azarlıyor. Herhalde bu azarlamaya çok içerleyen Hz.İsa, ona "Çekil önümden şeytan! sen yolumda engelsin"(135) diye Petrus'a bağırıyor. İndilerde yer alan ifadelere göre, ilâhlık makamına erişmiş olan bir insan(İsa)ı, öğrencisi Petrus, herkesin yanında azarlamakta, ilâhlık makamındaki Hz.îsa da, dünyadan ayrıldıktan sonra öğrencilerini kendisine emanet ettiği ve kendi yerine vekil bıraktığı Petrus'a, "şeytan" diye bağırmaktadır. Petrus'a, Hz. İsa'yı azarlatan muharref İndiler, Hz.tsa'yı Petrus'a "şeytan,
134) Kitab-ı Mukaddes,Matto, 26 : 34 Yuhanna, 13 :36-38 135)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 16 :22-23
241
yolumdan çekil" tarzında bağırtmaktadırlar. Herşeyden önce normal iki insan arasında bile geçtiğinde yadırganacak olan böylesine korkunç bir diyalog, nasıl oluyor da ilâhhk makamına erişmiş Hz. İsa ile, kendisine ruhu'l-kudüs tecelli etmiş ve vahiy ve ilham sahibi, Havarilerin başkanı, Hz.İsa'nın en yakın dostu olan Petrus arasında cereyan edebiliyor? Hz.îsa, en sevdiği ve yerine vekil bıraktığı kişiye nasıl şeytan diyebilir? Eğer gerçekten o bir şeytan idiyse, ona nasıl vahiy ve ilham gedi? Şeytana ilham gelebilir mi? Sonra bir ilâhı azarlamaya ki min gücü yeter? İlâh azarlanabilir mi? Az önce belirtildiği üzere bu diyalog, bir ilâh İle kendisinden sonra yerine vekil bıraktığı kişi arasında değil, normal bir öğretmen ile öğrencisi arasında dahi meydana gelemez.
Kendisinin çarmıha gerileceğim bilen Hz. İsa, aynı zamanda daha önceden düşmanlarına ihbar edileceğini ve kendisini ihbar edecek kişiyi de bilmektedir. Bu ihbara, kendi öğrencilerinden Havari Yehuda îskaryot'tur(136). İndilerin başında Yehuda İskaryot, Havarilerden biri olarak zikredil meşine rağmen, bu kişinin Hz. İsa'yı düşmanlarına ihbar ' edeceği daha sonraki sayfalarda haber verilmektedir. Bu Ye-,'huda İskaryot, nasıl hem Havari, hem de Hz.İsa'yi jurnalleyen ıhain bir muhbir olabiliyor? Havariler, vahiy ve ilhama mazhar olmuş günahsız kişiyer değil mi? İncil ve Risale yazarı olan kişilerin Havari oldukları, kendilerine ilham gelerek onları hata etmekten, yanlış yazmaktan koruduğu Hristiyan kaynaklarda sıksik tekrar edildiğine göre, bu muhbir Yehuda, Hz.îsa'mn oniki öğrencisi arasına girebilecek kadar derecesi yükselmiş ve Havari olmuş bir kişi olması hasebiyle, neden almış olduğu vahiy ve ilham onu hata et­mekten korumadı? Eğer vahiy onu hata_ etmekten koru-
yamamış ise, diğer Havarileri de koruyamamış olmalıdır. Vahye mazhar olmasına rağmen, o hata edip Hz.İsa'nın düşmanları ile işbirliği yapmışsa bu bir ihanettir. Yehuda'nın yapabildiği böylesine ağır hatanın daha hafiflerini diğer Havariler haydi haydi yapabilirler. Dolayısı İle hem Havarile­rin, hem de onlardan sonra gelen öğrencilerin, yani kitap yazarlarının hepsi hata edebilirler. Onların kitap yazımı sırasında yapacakları hata, hiçbir zaman Yehuda'nın ihaneti kadar ağır olamaz. Durum böyle olunca İncil yazarlarının, Havari veya Havarilerin öğrencileri olmaları yüzünden hata etmeyecekleri tezi kökten çürümektedir.Yehuda'nın ihaneti, Havarilerin ve onlardan sonra gelen öğrencilerin hata edebi­lirliğini ortaya koyduğuna göre, daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan kilise babalarının ve Papaların hata etmezliği (lâ yuhti'liği) inancının da mesnedsizliği böylece açığa çıkıyor.
Muharref İndilerde haber verilen Hz.îsa'mn mucize kehanetlerinden bir diğeri de, onun, sevgili öğrencisi Pet-rus'un kendisini üç kere inkâr edeceğini söylemesidir. İndile­re göre Hz.îsa, son akşam yemeğinde Petrus'a "Sen beni bu gece horoz ötmeden önce üç kere inkâr edeceksin" diye hita-betmiştir. indilere göre Hz. İsa'nın bu mucizesi aynı gece gerçekleşmiş, Hz.îsa tutuklandıktan sonra onun peşinden giden Petrus, kendisine Hz. İsa'nın öğrencisi olup olmadığı üç kere ayrı ayrı sorulduğu halde üçünde de "Onu tanımam" diye cevap vermiştir(137). İşin daha entresan tarafı, Hz.İsa, Petrusa "Sen beni bu gece horoz ötmeden üç kere inkâr edeceksin" dediği zaman, Petrus şiddetle tepki gösterip "Her şey olur ama bu olmaz, ben seni asla inkâr etmem" diye cevap verdiği halde, sabah olmadan önce kendisine Hz. îsa'nın adamı olup olmadığı sorulduğu zaman "Hayır onu tammıyo-
136)   Kitab-ı Mukaddes, YuhannaM : 21-26
137)   Kitab-ı mukaddes, Yuhanna, 13 : 36-38 ; Markos, 14: 29-31
242
243
 
rum" diye cevap vermiş olmasıdır. încillerin bu inkârı anlatış tarzına bakılırsa, Petrus'un bu inkârında kendi iradesi dışında gizli bir zorlama olduğu havası seziliyor. Yani Hz.îsa, bunun olacağım söylüyor, Petrus kesinlikle inkâr etmeme niyetinde ama, farkında olmadan birdenbire inkâr gerçekleşiveriyor. Adeta ilâh İsa'nın gizli bir zorlaması ile, bu inkârın gerçekleş­tiği havası ortaya çıkıyor. Ayrıca burada başka bir soru daha ortaya çıkıyor: Petrus, Hz.Isa tutuklanınca onun arkasından gidip onu takibetmek cesaretini gösterebildiği halde, neden kendisine "Onun adamı mısın?" diye sorulunca "Hayır onu tanımam" diye cevap versin? Sonra Petrus'un "Onu tanımam" demesi niçin inkâr etmek ma'naşma alınsın? Petrus'a soruyu soran kadın veya kadınlar (İndilerde bu konuda dahi çelişki­ler vardır, bir İncilde Petrus'a iki kere soruyu yönelten bir tek kadındır, diğer încilde ise ayrı ayrı kadınlardır) ona "Sen İsa'ya inanıyor musun, inanmıyor musun?" diye sormamış ve o da "İnanmıyorum" diye cevap vermemiştir. Şayet bu ifade inkâr ma'nasına, yani Hz. İsa'ya inanmamak ve onun davetini reddetmek anlamına geliyorsa bu inkâr, Havari ve Risale yazarı Petrus'un, korkunç bir hata işlediğini ortaya koymaz mı? Petrus'u böylesine bir inkâra sapmaktan etmekten men etmeyen vahiy ve ilham, kitap yazarken onu nasıl korumuş ve onun Risalesini yazarken hata etmesine nasıl engel olmuştur? Bu hadise dahi hatasız yazılmaları konusunda Incillere fazla güvenilemiyeceğini ortaya koymaktadır.
Hz.lsa'nın gelecekte olacağım haber verdiği en önemli
haberlerden biri, şüphesiz Kudüs'ün ve Süleyman mabedinin
tahrib edileceği ve yıkılacağı haberidir(138). Bu habere bağlı
olarak kendisinin yeniden geri gelerek "Tanrı krallığı"nı tesis
edeceğini beyan ettiğini İndilerden öğreniyoruz. Hadise şöyle
138)   Kitab-ı Mukaddes, Markos, 13 :l-23
244
naklediliyor: Hz.Isa, mabedden çıkarken öğrencilerinden biri taşlan ve yapılan göstererek "Ne güzel taşlar ve binalar!" diye konuşunca, Hz.Isa ona, bir gün büyük bir felaketin geleceğini, burada taş üstünde taş kalmayacağını söylemiş ve o gün gel­diğinde ne yapmaları gerektiğini tenbih etmiştir.
Birçok araştırmacı, İndilerde yer alan bu kehanet haber­lerini inceden inceye araştırarak bunların gerçekten kehanet mi yoksa, hadiseler meydana geldikten sonraki bir zamanda bunların Incillere kehanet havası verilerek mi sokulduğu konusunda görüş bildirmişlerdir. Araştırmacıların büyük bir çoğunluğu, bu kehanet haberlerinin büyük bir kısmının aslın­da kehanet olmadığım, Hz.îsa'nın böyle haberler vermediği halde, hadiseler olduktan sonra bunların kehanet havasına sokularak Incillere sokulduğu sonucuna ulaşmışlardır. Özel­likle Kudüs'ün tahribi, mabedin yıkılması ve Filistin'in işgali gibi haberlerin, olay olduktan sonra isa'nın kehaneti imiş gibi İndilere sokulduğunu söyleyen araştırmacılar, biraz daha ileri gitmişler ve İndilerde yer alan bu metinlere bakarak bu olayları nakleden încillerin, en azından mabedin tahrib yılı olan M.S. 70 yılından sonra yazıldığını ileri sürmüşlerdir.
Muharref İndilerde Hz.İsa'ya nisbet edilen, gelecekte vaki olacak olayları önceden haber verme mucizelerinin, gerçekte mucize olabilmeleri için "vakıa mutabık" olmaları gerekir. Yani önceden söylendiği şekilde günü gelince hadise­lerin aynen meydana gelmeleri gerekir. Sinoptik İndilere göre Hz.Isa, öğrencilerine Kudüs'ün tahrib ve işgal edileceğini söylemiştir. Eğer İndiler bu olaydan sonra yazılmamışsa bu bir mucize sayılabilir. Çünkü gerçekten M.S. 70 yılında, olay vaki olmuştur. Ancak öğrencilerinin Hz.İsa'ya bunun ne zaman olacağını sormaları üzerine o, soruya cevap verirken hem olayın nasıl ve ne zaman olacağım, hem de ileride daha
245
başka nelerin olacağını söylemiştir, indilere göre Hz. îsa öğrencilerine cevaben, ülkelerin ve milletlerin birbirlerini kıracağını, zelzele ve kıtlıkların olacağım, salgın hastalıkların baş göstereceğini, çok korkunç olayların cereyan edeceğini ve en sonunda gökte birtakım alâmetler görüleceğini, bu müthiş hadiseler olmadan önce öğrencilerine çok zulüm ve işkenceler yapılacağını, sonunda Kudüs'ün ordular tarafından kuşatıldı­ğını göreceklerini bildirmiş ve bu olayı görünce köylere ve dağlara kaçmaları gerektiğini söylemiştir. Hz.îsa, mabedin tahribi ve Kudüs'ün İşgalinden sonra güneş, ay ve yıldızlarda bir takım alâmetlerin zuhur edeceğini, denizlerde meydana gelecek fırtına ve dalgaların gürültüsü sebebi ile insanların şaşkına döneceklerini, korkudan bayılacaklarını, işte tam bu sırada insan oğlunun (kendisinin) bulutlar içinde görünerek geri geleceğini ve "Tanrı'nm Krallığı"ni kuracağını da haber ı'; vermiştir. Yani tahrib olayından sonra Hz.İsa geri gelerek I bütün dünyaya hakim olacak ve "Tanrı Krallığı"nı kuracaktır. Sinoptik İndilerde Hz.îsa'nın, "Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan bu nesil ortadan kalkmayacaktır." dediği yazılıdır. Sinoptik İndilerin sıralamasına göre Kudüs tahrib edilecek, Hristiyanlar.2 zulüm ve işkenceler yapılacak, sonra gökte ve yerde birtakım alametler zuhur edecek, en sonunda Hz. İsa bulutların arasından çıkıp yer yüzüne inecek ve krallığını tesis edecektir ve bütün bu dedikleri de o anda konuştuğu, hitabettiği nesil bu dünyadan ayrılmadan, yok olmadan önce olacaktır. Demek istiyor ki, öğrencilerinin hepsi bu olayları gözleri ile göreceklerdir.
Kudüs M.S. 70 yılında tahrib edildi, tahrib olayını takiben bir takım zulüm ve işkenceler de oldu. Ama bundan sonra, Hz.îsa'nın olacağını haber verdiği olaylar cereyan etti mi? Matta'nın anlattığının aksine ne gün kararmış, ne ay ışığı sönmüş, ne gökten yıldızlar dökülmüş ve ne de denizler
246
taşmıştır. Bunların hiçbiri olmadığı gibi, daha önemlisi gökten bulutların içinden çıkıp gelmesi beklenen Mesih İsa da bugü­ne kadar gelmemiştir. Mesih Isa, ne o yıllarda, ne daha sonra­ki yıllarda uzun süre beklenmesine rağmen bir türlü gelme­miştir. Bu güne kadar ortalıklarda görülmeyen Hz.İsa, dolayı-sı ile "Tanrı krallığı" ni da kurmamıştır, İncil metinlerinde bu konuda zaman sınırlaması vardır, Havariler ve diğer Öğrenci­leri, Hz.İsa'nın geri gelişine gözleri ile şahit olacaklardır. Belki de bu olayın gerçekleşmesi uzun süre beklenmiş, ama hiçbir öğrenci bunu görememiştir. Dolayısı ile İndilerde anlatılanın aksine, o nesilden böyle bir hadiseye şahit olanlar olmadığı gibi, o nesilden sonra gelen hiçbir nesil de bugüne kadar bu olayı görme fırsatı bulamamıştır. Öyle ise bu ne biçim bir mucizedir ki, Hz. İsa   ileride   olacak dediği halde hiçbirisi olmuyor? Hz.İsa'mn bu konudaki kehaneti gerçekleşmiyor, buna rağmen İndiler bunu mudze olarak sunmaya devam ediyorlar. Aslında bu, bir mucize olmaktan çok bir yalan kehanet olmalıdır. Eğer dört İncil vahiy ürünü iseler, bunlarda bu çeşit yanlış ve yalan haberlerin olmaması gerekirdi. Bu durum, onların vahye dayanmadan, yazarların kendi beklentilerini de ekleyerek kaleme aldıkları birer kitap durumunda olduklarını gösteriyor.
<?    İndilerde Hz. İsa'nın olacağını haber verdiği halde gerçekleşmeyen haberler konusunda bizim görüşümüz şudur: Sinoptik İndilerin üçü de en azından Kudüs'ün tahrib yılı olan M.S. 70 yılından sonra yazılmışlardır. İncil yazarları bir yandan, o günkü Yahudi ve Hristiyan cemaatlerin maruz kal­dıkları zulüm ve işkenceleri, mabedin tahribini ve Kudüsün işgalini, dünyadan ayrılmadan önce Hz.İsa'nın haber verdiği­ni yazmak sureti ile Hz. İsa ve Hristiyanlığa rağbeti arttırma­ya çalışmışlar, öbür yandan Yahudi ananesinde mevcut olan
247
kurtaracı Mesih geleneğinin etkisi altında kalarak, M.S. 70 yılında meydana gelen felaketten sonra kendi şuuraltı arında yatan Mesih beklentilerini, Hz.îsa'nm dili ile ona söyleterek ortaya koymuşlardır.
Sami geleneğinde Özellikle felâket anlarında halkın umudunu yitirmeye başladığı sırada, insanüstü güçlerle do­natılmış bir kurtarıcının (Mesih) hemen gelerek onları kurta­racağı inancı ortaya çıkmaktadır. Zaman zaman bu tür kurtarıcıların geleceği tarih ve yer dahi önceden haber verilir. Muhtemelen bununla yapılmak istenen şey, toplumun kurtul­ma umudunu canlı tutmak ve felâketlere karşı direncini takviye etmektir. Bu yüzden verilen tarihler genellikle hitabedilen insanların görebilecekleri bir tarih olmaktadır. Nitekim Sinoptik İndilerde, kurtarıcının geleceği ve o anda yaşayan neslin onu mutlaka göreceği yazılmakla, M.S. 70'Ii yıllarda yaşayan, içlerinde Hz.İsa'nın öğrencilerinin de bulun­duğu Hristiyan toplumuna moral verilmek istenmiştir. Bura­da dikkati çeken bir husus daha vardır: En erken M.S. 70'Ii yıllarda yazıldığı düşünülen Sinoptik İndilerde bu "Tanrı krallığı" hikayesi yer aldığı halde, 100'Iü yıllarda yazıldığı birçok Hristiyan araştırmacı tarafından itiraf edilen Yuhanna încilinde bu hikaye yer almamaktadır. Çünkü, diğer üç încilin verdiği haber doğrultusunda en az yirmi otuz yıllık bir süre zarfında kurtarıcı bekleyen ve bekleye bekleye umutlarını yitiren Hristiyan topluma, artık böyle bir mesajın yeniden ulaştırılmasının hiçbir faydası yoktur. Özellikle hadiseyi göreceği söylenen nesil nerede ise tamamen ortadan kalkma­ya yüz tuttuğu halde kehanet gerçekleşmeyince, bu haberi tekrar etmenin kimseyi inandırması imkânsız hale gelmişti. Bu yüzden Yuhanna İndlinin yazarı, artık bu kehaneti inciline almayı uygun görmemiş ve bu yüzden hikayeyi yazmamıştır.
248
Şimdiye kadar nakletmiş olduğumuz bu haberlerin dı­şında încillerde anlatılan daha başka pekçok kehanet haberleri vardır. Bunlardan bir tanesi de Hz.İsa'nın, Petrus'un akibeti hakkındaki kehanetidir. Hz. İsa ölümden dirildikten sonra öğrencilerine göründüğü sırada Petrus'a, "Koyunlarımı otlat" der. Sonra ona, "Gençliğinde kendi kuşağını kendin bağlar, istediğin yere giderdin, ama yaşlanınca ellerini uzatacaksın, başkası seni bağlayacak ve istemediğin yere seni götürecek"(139) diyerek onun sonu hakkında kehanette bulunur. Hz. İsa ile Petrus arasında geçen bu konuşma esnasında orada başka bazı öğrenciler de vardır. Petrus, konuşmanın yapıldığı sırada orada bulunan ve Hz.İsa'nın çok sevdiği bir öğrencisi olan bir Havariyi işaret ederek Hz. İsa'ya, "Ya bu ne olacak?" diye sorunca, Hz. İsa cevap vererek "Ben gelinceye kadar onun yaşamasını istiyorsam sana ne?"(140) diye cevap vermiştir. Yani o, bu öğrencisinin, kendi­si dünyaya geri gelinceye kadar ölmeyeceğini söylemiş ol­maktadır. Halbuki ne kendisi dünyaya geri gelmiş ve ne de bu öğrenci, o geri gelinceye kadar yaşamıştır. Dolayısı ile Hz. İsa'ya nisbet edilen bu kehanet de yalan haber olmaktan öteye gitmemektedir. Muharref İndilerin naklettiğine göre, Hz. İsa'nın bu Havari hakkında böyle konuşması üzerine diğer öğrenciler, bu kişinin Ölmeyeceğine inanmaya başlamışlardı.
Yuhanna încilinde Hz. İsa'nın, öğrencilerine, kendilerin­den kısa süre sonra ayrılacağını ve kısa süre sonra tekrar onlara kavuşacağını söylediği yazılıdır(141). Ancak bu încil-de Kudüs'ün tahribi ve Tanrı krallığım kurmak üzere onun yeniden dünyaya geri geleceğine dair hiçbir haber yoktur. Bu kehaneti Sinoptik İndiler nakletmektedir.
139)    Kitab-ı mukaddes, Yuhanna,2l :17-18
140)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 21 : 21-22
141)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 14: 28 ; 16 : 12-16
249
4) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Suretinin Değişmesi:
Sinoptik İndilerde Hz. İsa'ya atfedilen mucizelerden bir diğeri, onun suretinin değişmesi olayıdır. İndilerin verdiği bilgiye göre Hz. Isa, birgün yanına Petrus, Yakub ve Yuhan-na'yı alarak dağa çıktığı sırada, bu üç öğrencisinin gözleri önünde kendi sureti değişmiş, yüzü güneş gibi parlayıp elbi­seleri ışık gibi bembeyaz olmuştur. O sırada öğrencilerine, Hz. Musa ile Uya görünmüş, öğrenciler Hz. Musa ile İlya'nın Hz. İsa ile konuşmasına şahit olmuşlardır. Hz. İsa, Musa ve İlya ile konuşurken araya Petrus girmiş, o da Hz.İsa ile konuşmaya başlamıştır. Tam bu sırada üstlerine parlak bir bulut gelerek onları gölgelemiş ve bulutun içinden bir ses, "Sevgili oğlum budur, ben ondan hoşnudum, onu dinleyin" diye onlara hitabetmiştir. Öğrenciler bu sesi duyunca dehşet içinde yüzüstü yere kapanmışlardır. Hep beraber dağdan inerlerken Hz.İsa, "İnsanoğlu dirilmeden önce gördüklerinizi kimseye söylemeyin" diye onlara tenbih etmiştir(142).
Görüldüğü gibi bu mucizede, bîr taraftan Hz.İsa'nın şekli değişirken, öbür taraftan gökten bir buluttan gelen ses, onların Hz. İsa'ya itaat etmelerini söylemektedir. Ayrıca bu sırada Hz.İsa, hem Musa , hem de İlya ile sohbet etmektedir. Türkçe İncil tercümelerinden, Kitab-ı Mukaddes şirketinin neşret-tiği Kitab-ı Mukaddeste yer alan İndilerde "îlya" keli­mesi geçerken, aynı şirketin neşrettiği müstakil İndide ve Yeni Yaşam yayınlarının müstakil olarak neşrettiği İndide İlya yerine "İlyas" kelimesi kullanılmaktadır(143). İndilerde geçen îlya kelimesi ile kastedilen kişi, Kur'an-ı Kerimde ismi geçen îlyas (A.S.) mıdır? Yukarda bahsettiğimiz hikayenin
142)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 17: 1-9
143)    Kitabı Mukaddes, Matta, 17:13 ;İncil, Matta, 17:13 Müjde İncilin Çağdaş bir Çevirisi, Matta, 17 : 13
250
son kısmında îlya ile kastedilenin Yahya(A.S.) olduğu açıkça bellidir. Acaba Hristiyanlığın îlya'sı ile Anadolu'da müslü-
/ man halkın yaygın olarak naklettiği "Hıdırellez" inana arasın-
{ da bir irtibat var mıdır?
5) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Ölüleri Diriltmesi:
Hz. İsa'nın İndilerde nakledilen mudzelerinden biri de onun ölüleri diriltmesi olayıdır. Dört İndide Hz.İsa'ya nisbet edilen üç diriltme olayı vardır. Bunlardan birincisi, üç Sinop­tik İncİlde yer alan havra yöneticisinin kızının diriltilmesi olayıdır(144). Yuhanna 'da yer almayan bu olay, diğer üç încilde birbirinden biraz farklı bir şekilde anlatılmaktadır. Bir havra yöneticisi, Hz.îsa'dan, ölen kızını diriltmesini ister. Hz. İsa bu isteğe olumlu cevap vererek yöneticinin evine gider. Matta'ya göre, Hz.İsa eve girdikten sonra kızın elinden tutup onu ayağa kaldırır ve kız canlanır. Markos'a göre ise, Hz.İsa kızın elinden tuttuktan sonra ona "Talita Kumf' (Kızım kalk !) demiş ve kız bu emirle canlanmıştır. İkinci diriltme olayı sadece Luka'da yer almaktadır. Luka'ya göre Hz.îsa bir dul kadının Ölen oğlunu yeniden diriltmiştir(145). Üçüncü dirilt­me olayı ise sadece Yuhanna'da yer almaktadır. Yuhanna'ya göre. Marta ile Mecdelli Meryem'in erkek kardeşleri Lazar'ın, ölerek mezara konmasından dört gün sonra, Hz.İsa onun mezarına gelmiş ve bir süre dua ettikten sonra yüksek sesle Lazar'a, "Lazar dışarı çık!" diye bağırmış, Lazar da hemen canlanarak ayağa kalkmış ve mezardan dışarı çıkmıştır(146).
Ölüleri diriltme mucizelerinden birincisi üç Sinoptik İncilde müştereken yer almaktadır. İkincisi sadece Luka'da
144)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 9 : 18-25 ; Markos, 5 : 35-42 ;   Luka, 8:49-56
145)    Kitab-ı Mukaddes, LukaJ : 11-15
146)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 11: 38-44
251
yer almaktadır, bu mucize Matta, Markos ve Yuhanna'da yok­tur. Üçüncüsü, Sinoptik indilerde yoktur, sadece Yuhanna'da yer almaktadır.
6) Muharref încillere GÖre Hz. İsa'nın Yiyecek ve İçeceği Arttırması ve Malı Bereketlendirmesi:
Muharref încillere göre Hz. İsa zaman zaman çok az olan yiyecekle binlerce insanı doyurmakta, onların önüne koymuş olduğu az sayıda ekmek ve diğer yiyecekleri birden­bire çoğaltmakta ve binlerce insan ondan yediği halde bu az sayıda ekmek ve yiyecek, yiyenlere yetip artmaktadır. Hatta sofradan artanlar, sofraya konandan daha fazla olmaktadır.
Muharref İndilerde anlatılan bu hadiselerden ilkinde, Hz.îsa'nın, beşbin kişiyi doyurduğu haber verilmektedir. Bu hadise, dört İncilde de yazılıdır. încillere göre Hz.İsa, Öğrenci­leri ve halktan büyük bir kalabalık ile ıssız bir yere gider, orada halka vaaz etmektedir. Akşam olunca, kalabalığın do­yurulması problemi ortaya çıkar. Hz.İsa öğrencilerine, "Halka yemek verin!"diye emreder. Bunun üzerine öğrencileri ona, sadece beş ekmek ile iki balıktan başka verecekleri bir şeylerinin olmadığım söylerler. Hz.İsa, onlara ekmek ve balığı yanma getirmelerini söyler. Ekmekler yanına getirilince onları bölüp beşbin kişiye dağıttırır, herkes bu ekmek ve balıklarla doyar. Yemek bittikten sonra ise oniki sepet dolusu ekmek artığı sofradan toplanır. Yani beş ekmek, beşbin kişi tarafın­dan yenmiş, bu beş ekmekten artanı da oniki sepet olmuştur. Matta'ya göre sofradan artan, sadece ekmeklerdir, balıklardan hiç bahis yoktur(147). Markos ve Luka'da ise ekmeklerin yanisıra balıkların da artmasından bahsedilmektedir. Ayrıca
147)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 14: 16-21 ; Markos, 6 :30-44; Luka, 9:10-17; Yuhanna, 6:1-14
252
Markos'ta Hz. İsa'nın ekmekleri bölüştürmeden önce dua ettiği yazılıdır. Yuhanna hikayeyi Matta'nınkine uygun bir tarzda nakletmektedir. O da ekmeğin arttığını söylüyor balık­ların artmasından bahsetmiyor.
İndilerde geçen İkinci yiyecek arttırma mucizesinde bu defa Hz.İsa, dörbin insanı doyurmaktadır. Hz. İsa, kendisi ile üç gündür beraber olan dörtbin kişilik kalabalığın doyurul­masını isteyince, öğrencileri ona çok az yiyeceklerinin kaldığı­nı, bununla dörtbin insanı doyurmanın imkânsız olduğunu söylerler. Bunun üzerine Hz.İsa onlara, "Kaç ekmeğiniz var?" diye sorar, öğrencileri de "Yedi ekmekle birkaç küçük balık var." cevabım verirler. Hz.îsa yedi ekmekle, balıkları alır ve onlan bölüştürdükten sonra şükran duası yaparak halka dağı­tır. Yedi ekmek ve birkaç küçük balıkla, kadınlar ve çocukla­rın dışında dörtbin erkek doyarlar. Herkes doyduktan sonra artan yemek artığı yedi küfe doluşudur. Birinci hikayede beş ekmekle beşbin kişi doyarken, ikinci olayda ekmek sayısı beş­ten yediye çıkmış, ama doyanlann sayısı beşbînden dört bine inmiştir. Birinci olayda artan ekmek ve balıklar ' oniki sepet dolusu iken, ikinci olayda artan yemek artıkları yedi küfe et­mektedir. Şüphesiz yedi küfe, oniki sepetten fazla ekmek ve yiyecek aldığına göre, ikinci olayda artıklarda bir artış söz ko­nusudur. İkinci olay, sadece Matta ile Markos'ta vardır(148).
Muharref İndilerde geçen yiyecek arttırma mucizesine bir başka örnek Yuhanna İncilinde vardır. Yuhanna'ya göre Hz.İsa çarmıha gerilip yeniden dirildikten sonra Taberiye gölü kıyısında öğrencilerine görünmüş ve onların tuttukları balıkları bereketlendirmiş ve çoğaltmıştır. Yuhanna'ya göre, Petrus ve arkadaşları Taberiye gölünde balığa çıkarlar. Bütün
148)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 15 :32-38 ; Markos, 8: 1-10
253
gece büyük bir gayret göstermelerine rağmen hiç balık tutamazlar. Tam sabah olacağı sırada gölün kıyısında duran Hz.Isa onlara, ağı kayığın sağ tarafına atmalarını söyler, onlar da onun dediğinin aynısını yaparlar. Kayığın sağ tarafına atılan ağı çekmeye başlayınca, ağın tamamen balıklarla dolu olduğunu görürler(149). Bu olay Sinoptik İndilerde yoktur, sadece Yuhanna incilinde vardır. Sinoptik indilerde benzeri bir olay çarmıha gerilme olayından önce meydana gelmiş olarak nakledilir.
7) Muharref İndilere Göre Hz, İsa'nın Su Üstünde Yürümesi:
Muharref indilere göre Hz.îsa su üstünde yürüyerek insanlara mucize göstermiştir. Hz. Isa, beş ekmekle beşbin kişiyi doyurduktan sonra Öğrencile-rine, kayığa binip karşıya geçmelerini söylemişti. Öğrencileri de rüzgarlı ve fırtınalı bir havada kayığa binip karşıya geçmeye çalışmışlar, ancak şiddetli dalgalar yüzünden kıyıya ulaşamamışlardı. Bu sırada başka işleri dolayisı ile Hz.îsa kayığa binmemiş ve kıyıda kalmıştı. Markos'a göre gece saat üç ile altı arasında, Matta'ya göre ise sabaha karşı Hz.îsa, su üstünde yürüyerek dalgalarla boğuşan kayığın yanma geldi ve ona binerek hemen onları salimen kıyıya ulaştırdı. Markos ve Matta'da olayın. meyda­na geliş zamanı verildiği halde, Yuhanna'da zaman verilme mistir. Markos ve Yuhanna'ya göre, Hz.İsa'yı bu şekilde su üstünde yürürken gören öğrenciler hayret etmişlerdir. Markos'a göre Hz.İsa kayığa binince hemen rüzgar kesilmiş ve böylece Öğrenciler kurtulmuşlardır. Yuhanna durumu biraz daha farklı anlatmaktadır. Ona göre Hz.İsa kayığa binince rüzgar kesilmemiş, ama kayık hemen sahile yanaşmış ve öğrenciler kurtulmuşlardır. Matta'da, Markos. ve Yuhan-
254
na'da bulunmayan bazı şeyler anlatılmaktadır. Matta'ya göre Hz.îsa su üstünde yürüyerek kayığa yaklaşınca, öğrenciler onu hayalet sanarak ondan korkarlar ve bağırışmaya başlar­lar. Bunun üzerine Hz.îsa onlara " Korkmayın! benim " diye seslenir. Bu sözü duyan Petrus, "Eğer gördüğümüz sen isen emir ver de su üstünde yürüyerek sana geleyim" der. Hz.İsa, ona gelmesini söyleyince Petrus su üstünde yürümeye başlar, fakat esen şiddetli rüzgar yüzünden kalbine bir korku düşer ve bu esnada hemen suya batmaya başlar. Petrus bu sırada Hz.isa'ya, "Ya Rab beni kurtar" diye seslenir, Hz.İsa elini uza­tarak onu kurtarır ve ona "Ey imanı kıt olan adam! neden şüpheye düştün?" der ve birlikte kayığa binerler. Bu sırada fırtına durur, onlar da sağ salim kıyıya ulaşırlar(150).
Diğer İndiler, sadece Hz.İsa'yı suda yürütürken, Matta onunla beraber Petrus'u da yürütmektedir. Üçüncü incilin yazarı Luka ise, bu mucizeden nedense hiç bahsetmemiştir.
8) Muharref İndilere Göre Hz. îsa'run Fırtınayı Dindirmesi:
Sinoptik indilerin üçünde de yer alan, ancak Yuhanna'da olmayan mucizeleren biri de Hz.isa'nın fırtına ve rüzgarı dindirmesi olayıdır. Sinoptik indilere göre bir akşam vakti Hz. Isa, öğrencilerine birlikte karşı tarafa geçmelerini söyler. Bunun üzerine öğrenciler birkaç kayıkla kıyıdan açılırlar, fakat birdenbire şiddetli bir fırtına çıkar. Fırtınanın çıktığı sırada Hz.îsa, kayıkta uyumaktadır. Fırtınanın şiddetinden korkan öğrenciler, Hz.îsa'yı uyandırıp "Üstad helak oluyoruz, bizi kurtar!" derler. Hz.İsa da onlara "Ey imanı kıt olan insan­lar! neden korkuyorsunuz?" dedikten sonra ayağa kalkar ve
150)    Kitab-i Mukddes, Matta, 14 :25-32 ;Markos, 6 :45-56 ; Yuhanna, 6: 15-21
255
rüzgarı ve fırtınayı azarlayarak onlara dinmeleri için emir verir, o anda göl hemen süt liman olu verir (151).
9) Muharref İndilere Göre Suyu Şaraba Çevirmesi: Sinoptik indilerde bulunmayan ve sadece Yuhanna İndlinde anlatılan bir mutize de, Hz.İsa'nm, bir düğünde dü­ğün sahibinin şarabının bitmesi üzerine küplere su doldurta-rak onları bir anda şaraba çevirmesi hikayesidir. Yuhanna'ya göre, Hz.îsa öğrencileri ile beraber Kana şehrinde bir düğüne davet edilir, düğünde annesi Meryem de hazır bulunmakta­dır. Bir ara düğün sahibinin misafirlere ikram ettiği şarap biter. Bunun üzerine Hz. isa'nın annesi Meryem ona, "Şarapları yok" der. Bu sözle herhalde oğlundan düğün sahibine yardım etmesini ve mucize göstermesini istemiş olmalı ki, Hz.Isa annesine " Kadın, benden sana ne? Saatim daha gelmedi." diye cevap verir. Yani bir nevi annesini azarlar, ama nedense yine orada bulunan hizmetçilere küpleri su ile doldurmalarını emreder. Küplere doldurulan sular, o anda şarap olur ve misafirlere ikram edilir. Bir mucize iJe suyu şaraba çeviren Hz.İsa, bu mucizesi ile Öyle kaliteli bir şarap üretir ki, düğündeki bazı    misafirler, bu şarabın düğünün başında ikram edilen şaraptan daha kaliteli olduğunu itiraf ederJer(352).
Yuhanna'mn naklettiği bu olay, acaba bir mucize mi, yoksa bir kötülük ve günah mı? Çünkü mucizede insanların hayrına olan bir şeyin ortaya konması gerekir. Halbuki Hz.İsa burada suyu şaraba çevirmek suretiyle alkollü içki üretmekte ve insanların zararına hareket etmiş olmaktadır. Bu hadisenin
151)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 8: 23-26 ; Markos, 4:35-41 ; taka, 8:22-25
152)    Kilab-ı Mukaddes, Yuhanna, 2: 1-10
256
İyice tetkiki neticesinde, aslında Hz.İsa'ya nisbet edilmesi mümkün olmayan şu noktaları tesbit ediyoruz :
1- Hz.İsa ve öğrencileri, şarap ikram edilen bir düğüne gitmişlerdir. Alkoliklerin çokça bulunduğu, herkesin şarap içerek sarhoş olduğu bir toplantıya Hz. İsa ne diye katılıyor ve orada bulunmaktan ne fayda umuyor?
2- Hz. İsa ve öğrencileri böyle bir toplantıya katıldıkları­na göre herhalde burada şarap da içmiş olmalıdırlar. Zaten İndilerin diğer bölümlerinde onun düğünlere gidip şarap içtiği, dolayası ile insanların kendisine "ayyaş" dediklerine dair ifadeler de yer almaktadır.
3 - Hz. İsa'nın annesi düğüne iştirak etmiş, oğlundan şarap üretmesini istemiştir. Burada Hz.îsa'mn, annesinin bu isteğine verdiği cevap çok kırıcıdır, adeta annesine hakaret etmiştir, ama nedense yine onun isteğini yerine getirmiştir.
4- Alkollü içkiler ve özellikle şarap, insanlara zarar veren bir şey olduğu halde Hz.İsa, insanların sarhoşluklarını arttırmak için suyu şaraba çevirmektedir. Bu, onun tebliğ görevinin özü ile bağdaşır mı? Hz.İsa'nm gösterdiği bu muci­zede onun tebliğine yardımcı olacak ne vardır?
Yuhanna'mn, Kana düğününde mucize yaratan bir kişi olarak takdim ettiği Hz.İsa, bu takdime göre aslında, şarap içilen, sarhoşların kendinden geçtiği, kadın erkek herkesin be­raber oturduğu bir yere gitmiş ve orada muhtemelen şarap İçerek sarhoş olmuş, bunlara ilâveten şarap bitince suyu şara­ba çevirerek oradakilerin daha fazla içki içmesini ve sızmasını temin etmiş bir insan görünümündedir. Bu hal, bir ilâh için değil, herhangi bir salih insan için dahi uygun olmadığı hal­de, Yuhanna, Hz.İsa'yı bu şekilde takdim ediyor. İlâhî vahiy İle hatasız yazılmış olan İndilerde bu ifadeler yer alabiliyor.
257
c) Muharref İndilere Göre Hz. îsa'nın Vaaz ve Nasihatleri :
Muharref İndilerde geçen mucizelerin yanısıra, onlardan daha önemli olmak üzere bu kitaplarda Hz.İsa'ya nisbet edi­len sözler vardır. Bu sözler, Hz.îsa'nın vaaz ve nasihatlerinde ve öğrencileri ile yaptığı konuşmalarda söylediği sözlerdir. İndiler direkt olarak birinci tekil şahıs kalıbı ile Hz.İsa'nın sözlerini onun söylediği şekilde naklederler. Bu tür konuşma­lar, İndilerde büyük bir yer tutmaktadır.
İndilerde geçen Hz.İsa'nın sözlerini bir yandan, direkt olarak Öğrencilerine, halka veya muarızlarına karşı yapılmış konuşma, vaaz ve nasihatler olarak gördüğümüz gibi, diğer yandan bu konuşmalar esnasında verilmiş olan Örnekler, meseller ve hikayeler olarak da görmekteyiz. İndiler üzerinde araştırma yapanlar, dört încilde geçen bütün cümleleri grup-landırarak tasnife tabi tutmuşlardır. Anlatılan mucizelerin İçinde bazen emir ve yasak türünden şeyler de bulunabiliyor.
Hz.İsa, insanlarla konuşurken Îbranice-Aramice konu­şuyordu. Fakat onun söylediği sözler, onun orjinal dili olan Arami lehçesi ile günümüze kadar ulaşmadığından, Hz. İsa'nın kendi lisanı ile söylemiş olduğu iddia edilen sözleri orjinalleri ile tenkide tabi tutmak imkânsızdır.
İndilerin tamamı Yunancaya tercüme edildikten sonra, onun İbranice-Aramice olarak söylediği sözler tamamen kaybolduğundan, Hz.İsa'nın sözlerini dilbilgisi bakımından tahlil etmek mümkün değildir. Bu yönden yapılacak tenkid, Yunanca tercümelere ve Yunancadan diğer dillere yapılan tercümelere yönelmektedir. Bizim elimizde Yunanca tercüme­ler yoktur, Yunancadan, Türkçeye, Ingilizceye, Fransızcaya ve
Arapçaya yapılan tercümeler vardır. Dolayısı ile bu konuda yapacağımız çalışma ilk tercümelere değil, ikinci el tercümele­re yönelik olacaktır. Burada şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. Son zamanlarda yapılan tercümelerde mütercimler, İlk mütercimlerin dilbilgisi bakımından yapmış oldukları birçok hatayı düzeltmişlerdir. Mesela Markos İncilinin Yu-nancasmda, bizzat Markos'un, Hz.İsa'nın sözlerini nakleder­ken çok fahiş dilbilgisi hataları yaptığı, bu hataların bilâhere yapılan tercümelerde düzeltildiği söylenmektedir(153)
Yukarda anlatılan sebeplerden dolayı biz, İndilerde Hz.İsa'ya nisbet edilen sözleri ma'na yönünden tahlile tabi tutabiliyoruz. İbranice-Aramiceden Yunancaya, Yunancadan diğer dillere tercümeleri yapılmış bu sözleri tercümeler kanalı ile tahlile tabi tuttuğumuzda, bu sözlerin büyük bir kısmının ilâhî vahye yakışmayacak kadar bayağı, adi, hakaret ihtiva eden ve zaman zaman sövmeyi andıran bir üslûpla söylen­diklerine şahit oluruz.
1) Muharref İndilere Göre Kendisine Karşı Olanlara Karşı Tutumu   ve Hitap Tarzı:
Hz.İsa, bir yandan insanları kendisine inanmaya ve tevbe etmeye çağırırken, öbür yandan kendisine karşı gelenlere ve davetini kabul etmeyenlere sözlü olarak çok ağır hakaretler etmektedir. Bu insanlara yapmış olduğu hitaplarda "Vay halinize din adamları! Ferrisiler, ikiyüzlüler!..Vay halinize kör kılavuzlar!.. Sizi yılanlar, engerekler soyu, cehennem azabın­dan nasıl kaçacaksınız!" şeklinde ağır hakaret ihtiva eden söz­ler söylemektedir. Zaman zaman Hz. İsa'nın, insanların yanı-
153)    M. Bucaille,a.g.e., s.102
258
259
sıra ağaçlan ve diğer varlıkları da suçladığı, onlara hakaret ettiği görülür. Mesela o, doğrudan doğruya Kudüs şehrini suçlayarak şöyle söylemektedir: " Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs!"-Bazıları burada Hz.İsa'nın maksadının aslında Kudüs olmayıp, bu şehrin halkı olduğunu söyleyebilirler. Ancak, Hz.îsa'nın hita­bının bu şekilde olması, insanların kolayca bu şehri uğursuz saymalarına sebep olmaz mı?
Muharref İndilere göre Hz.İsa, insanları nazik bir şekilde güzel sözlerle kendisine inanmaya davet etmemiştir. İndilerde yazılanlara göre Onun zaman zaman insanlara karşı kaba kuvvet kullandığını, kendi inançlarına aykırı hareket edenlere saldırdığını ve onları taciz ettiğini müşahede etmek­teyiz. Öyleki, birgün Kudüs'te mabede girince orada alış veriş yapan insanları görmüş, bunun üzerine onlara saldıra­rak para masalarını ve güvercin sehpalarını devirmiş, ayrıca mabeddeki alıcı ve satıcıları dışarı kovarak onlara "Siz burayı haydut inine çevirmişsiniz" diye bağırmıştır. Yuhanna'ya göre Hz. İsa kendisine inanmayanlara bir olay sırasında şöyle hita-betmiştir: "Neden söylediğimi anlamıyorsunuz? Çünkü be­nim sözümü dinlemiyorsunuz. Siz babanız iblistensiniz ve babanızın heveslerini yapmak istiyorsunuz"(154). Bu çeşit davranış ve hitap nasıl bir ilâhtan sadır olabilir.
2) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Dostlarına Karşı Tutum ve Davranışları:
Dört İncilde takdim edilen HzJsa, sadece düşmanlarına ve kendisine inanmayanlara karşı kaba ve sert davranmaz, o aynı zamanda dostlarına ve sevdiklerine karşı da zaman zaman hakarete varan kaba sözler sarfeder. Her vesile ile sevgi ve şefkat dini olarak takdim edilen Hristiyanlığm,
154)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 2 : 13-22 ; 8 : 43-44
260
aslında bu kavramlarla fazla bir alâkasının bulunmadığını, bu dinin kurucusu durumunda olan Hz.İsa'ya nisbet edilen bazı sözler açıkça ortaya koymaktadır. Hz.İsa'nın en sevdiği öğ­rencisi Petrus'u, "Çekil önümden şeytan!"(155) diyerek azarla­ması, cin çarpmış çocuğu tedavi edememeleri üzerine onun Havarilere "Ey imansız ve sapık nesil! Sizinle daha ne kadar kalacağım, size daha ne kadar tahammül edeceğim?"(156) diye hakaret etmesi, onun dostlarına karşı nasıl kırıcı olduğu­nu ortaya koymaktadır. Bu çeşit bir ifadenin, kâmil bir insandan dahi sadır olması mümkün değilken, ilâhlık mertebesine erişmiş olduğu iddia edilen Hz.İsa bunları nasıl söyleyebilmektedir? Hz.İsa'nın dostlarına karşı kullandığı bu tür ifadeler İndilerde daha başka pekçok yerde geçmektedir. Mesela, Hz. İsa su üstünde yürüdüğü sırada Petrus, ondan, kendisini de su üstünde yürütmesini İstemiştir. Hz. İsa'nın isteği ve mucizesi ile Petrus su üstünde yürümeye başlamış, ancak bu sırada kalbine bir korku düşünce suya batmaya başlamış, bunun üzerine Hz. İsa ona, "Ey imanı kıt olan adam! Neden şüpheye düştün?"(157) diye hitabetmiştir. Yine İndilerde nakledildiğine göre Hz.îsa ve öğrencileri kayıkla gölde giderlerken birdenbire bir fırtına patlak vermiş, kayığın batmasından korkan öğrenciler o sırada uyumakta olan Hz. İsa'yı uyandırarak "Bizi kurtar, batıyoruz" diye ona ricada bulunmuşlardır. Uykudan uyanan Hz.İsa, "Ey imanı kıt olanlar neden korkuyorsunuz?"(158) diyerek onlara karşılık vermiştir. Hz. İsa'nın, başta Petrus olmak üzere Havarileri ve diğer öğrencilerini sıksık bu şekilde hakaret ederek azarladı­ğına İndilerde şahit olmaktayız.
155)    Kitab-ı Mukaddes, Markos, 8:33
156)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 17:17
157)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 14 : 31
158)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 8 : 22-25
261
3) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Annesine ve Kardeşlerine Karşı Tutumu:
İndilerde Hz.İsa'nm, annesi, üvey babası ve kardeşleri ile münasebetleri hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. İki İndide Hz.İsa'nın soy kütüğü(şecere)nün geniş bir şekilde verilmesine rağmen (159), bu İndilerde ve diğer iki İncilde onun aile fertleri ile ilişkileri konusunda yeterli bilgilerin bu­lunmadığını müşahede etmekteyiz. Matta ve Luka İndilerin­de geçen soy kütüğüne göre, Hz.İsa'nm babası Marangoz Yu-suf'tur(160). İndilerde Hz. İsa'nın üvey babası Yusuf ile münasebetleri konusunda doğum ve Kudüs'e götürülme olayları istisna edilirse hiçbir bilgi yoktur. Eğer Hz.İsa'nm bütün hayatı vahiy kabul ediliyorsa elbette onun kendi ailesi içindeki davranışları ve aile fertleri ile münasebetleri çok önemli olmalıdır. İndilerde özellikle Havariler ve diğer bazı öğrendleri ile ilgili çok teferruatlı haberler bulunmasına rağmen, annesi, üvey babası, kardeşleri ve diğer yakın akra­baları ile ilgili yeterli haberlere rastlamlmaması, rastlanılan bazı haberlere göre ise onun aile fertleri ve diğer yakınları ile münasebetlerinin sıcak ve samimi olmaması çok gariptir, Mecdelli Meryem ile ilgili olarak İndilerde geçen haberler, Hz.İsa'nm annesi Hz. Meryem İle ilgili olarak geçen haberler­den çok daha fazladır. Bazı Hristiyan mezheplere göre "Tanrı Annesi"(Thetekos) mertebesinde görülen Hz.Meryem, acaba Mecdelli Meryem kadar HzJsa'mn davet vazifesine katkıda bulunmamış mıdır?
159)    Kitab-ı mukaddes, Matta, 1: 1-17 ; Luka, 3 :23-38
160)    Halbuki Hristiyan inancına ve İndilere göre Hz. İsa, bir erkekle te­mas etmeksizin annesinin ruhu'l-kudüs'ten hamile kalması ile dünya ya gelmiştir. İleride bu çelişkiyi daha detaylı bîr şekilde ele alacağız.
Hz. İsa'nın aile fertleri ile ilişkileri konusunda İndilerde öylesine ilginç haberler vardır ki, bu haberlerden nerede ise Hz. Meryem'in, Hz.İsa'nın davetine icabet etmediği ve Hz. İsa'nın, başta annesi olmak üzere bütün ailesini bu yüzden terkettiği hükmünü çıkarabileceğiz. Sinoptik İndilerin üçünde de yer alan habere göre bir gün Hz. İsa'nın annesi ve kardeş­leri, onun bulunduğu yere gelmişler ve onunla görüşmek istemişlerdir. Ancak Hz.îsa'nın etrafına toplanan büyük kala­balık yüzünden onun yanına yaklaşamaymca, etraftan biri "Annen ve kardeşlerin geldi seni çağırıyorlar" diye ona haber vermiştir. Bunun üzerine Hz. İsa orada bulunanlara hitaben, "Kimdir benim annem ve kardeşlerim?" dedikten sonra etra­fında toplananlara bakarak "İşte annem, işte kardeşlerim! Tanrı'nm isteğini kim yerine getirirse kardeşim, kız kardeşim ve annem odur"(161) demiştir. Bir Tanrı, Tanrı Anneliği mertebesine erişen annesine nasıl böyle davranabilir ve onun hakkında böyle konuşabilir? Hz. İsa, annesinin görüşme isteğini nasıl reddedebilmiştir? Reddine gerekçe olarak etra­fında toplanan insanlara "Siz Tann'nın isteğini yerine getire­rek bana inandınız, bu yüzden siz benim gerçek annem ve kardeşlerimsiniz." dediğine göre o, kendisine inananları anne­sine ve kardeşlerine tercih etmiş olmuyor mu? Bu tercihe sebep, kendi ifadesi ile "Tanrı'nm isteğini yerine getirmek" olduğuna göre, demek ki onun annesi ve kardeşleri Tanrı'nm isteğini yerine getirmemişler ve Hz. İsa'ya iman etmemişler­dir. Farz-ı muhal Hz.îsa'nın kardeşleri ve annesi ona iman etmemiş olsunlar, ilâhlık mertebesine erişmiş olan Hz.îsa, nasıl oluyor da onlar kendisine iman etmedi diye onların görüşme talebini reddedebiliyor?
161)
 Kitab-ı Mukaddes, 19-21
 U2: 46-50;
 , 3: 31-35; Luka,S:
262
263
Yuhanna İnciline göre Kana düğününde oğlu Hz.îsa ile birlikte düğüne gelen Hz. Meryem, düğün sahibinin şarabının eksilmesi üzerine oğluna "Şarapları yok" diye söyleyip oğlun­dan düğün sahibine mucize yolu ile şarap temin etmesini isteyince Hz. İsa annesine "Kadın benden sana ne ?"(162) diye hakaretle cevap vermiştir. Yuhanna İnciline göre Hz İsa, bir yandan burada annesini azarlarken, öbür yandan yine muci­zesini göstererek suyu şaraba çevirmekten geri kalmamıştır.
İndilerde takdim edilen Hz.İsa'nın, anne-baba, kardeşler ve ailenin diğer fertlerine karşı davranışları bir bütün olarak ele alınıp incelenirse onun, anne-baba ve aile sevgisinden kendisi yoksun olduğu gibi, onun, vermiş olduğu mesajlarda fıtraten insanlarda bulunmakta olan bu sevgi ve şefkati yok etmeye çalıştığı da görülür. İndilere göre o, kızı annesine, oğulu babasına, kadını kocasına, erkeği karışma düşman etmeyi hedef edinmiş görünmektedir. Luka İnciline göre Hz. îsa kalabalık bir toplulukla yolda yürürken, beraber yürüdü­ğü kimselere "Biri bana gelip de babasını, annesini, kardeşini, karısını, çocuklarını, hatta kendi canını bile gözden çıkarmaz­sa benim öğrencim olamaz"(163) demiştir. Yine Luka İnciline göre o, kendisini dinlemekte olan kalabalığa hitaben "Ben yer yüzüne ateş yağdırmaya geldim....Yer yüzüne barış getirmeye geldiğimi mi sanıyorsunuz? Size hayır diyorum, ben ayrılık getirmeye geldim. Bundan böyle bir evde beş kişi, ikiye karşı üç, üçe karşı iki bölünmüş olacak, baba oğluna karşı, oğul babasına karşı, anne kızma karşı, kızı annesine karşı, kaynana gelinine karşı, gelin kaynanasına karşı olacaktır."(164) şeklin­de konuşmuştur. İndilerde mevcut olan buna benzer birçok
162)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 2 : 1-4
163)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 14: 25-26 ; Matta, 10 : 34-35
164)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 12 : 49-53
264
ifade, aile fertleri arasında var olması gereken saygı, sevgi ve şefkat bağlarını yokedici niteliktedir. Hz. îsa kendisine inan­mayan annesini ve kardeşlerini reddettiği gibi, kendisine ina­nanların da anne ve babalarını, kardeşlerini, çocuklarını ve eş­lerini terketmelerini, kalplerinde onlara sevgi ve saygıya yer bırakmamalarını istemektedir.
4) Muharref İncillere Göre Hz.îsa'da Ağaç Sevgisi ve İncir Ağacına Lanet Olayı:
Hz.îsa'nın İndilerde yer alan mesellerinde zaman zaman ağaçlardan ve diğer bitkilerden bahsedildiği görülür. Mesel­lerde üzüm, dut, zeytin, buğday vb. bitkilerden bahsedildiği görülmektedir. Bahsedilen bitkilerden biri de İncir ağacıdır. İndilerde yer yer İncir ağacının filizlerinden bahsedildiği, onun ibret olarak sunulduğu pasajlarla karşılaşılabilir. Ancak bu pasajlarda tabiatı ve çevreyi koruma, ağaç dikme ve çevreyi yeşillendirmeyi özendirecek hiçbir ifade yoktur. Aksine İndilerde ağaç dikme yerine, ağaç lanetleme ve kurut­ma motifine rastlıyoruz. Markos ve Matta İndilerine göre, yolda yürümekte olan Hz. İsa acıkır(Tanrı nasıl acıkıyor?). Tam bu sırada yolda gözüne yaprakları yeşil bir incir ağacı ilişir. Gördüğü încir ağacının meyvesinden yemek için ağacın yanma gider, fakat ağaçta hiç meyve olmadığını görünce öfkelenerek ağaca "Artık senden hiç kimse bir daha meyve yemesin" diye beddua eder. Yanındaki Öğrencileri onun söy­lediği bu sözü duyarlar. Ertesi gün Kudüs'ten geri dönerler­ken Hz.İsa'nın lanetlemiş olduğu incir ağacının kurumuş olduğunu görürler ve Havari Petrus "Bak lanetlediğin incir ağacı kurumuş" diye ona söyleyince, Hz.îsa ona "Tanrı'ya iman edin...Kim şu dağa "Kalk, denize atıl" der ve yüreğinde şüphe hissetmeden dediğinin olacağına inanırsa dileği yerine gelecektir" diye cevap verir(165).
165)   Kitab-ı Mukaddes, Martos, 11:12-14; 11 : 20-23
265
Biraz önce belirttiğimiz üzere, İndilerde güzel tabiat tasvirleri yer almadığı gibi, çevreyi yeşillendirme ve ağaçlan­dırma gibi motifler de yer almamaktadır. Aksine bazı yerlerde meyve vermeyen ağaçların kesilmesi zımnen tavsiye edilmek-tedir(166). Fakat yukarda nakledilen metne göre, Tanrı İsa uzaktan bir incir ağacı görmüş ve onda meyve olduğunu sanmış ve meyvesinden yemek için ağacın yanma gitmiştir. Ancak incir mevsimi olmadığı için ağaçta meyve bulamayınca ağacı lanetleyerek onu kurutmuştur. Bu ne biçim bir Tanrı ki, uzaktaki ağaçta meyve olup olmadığını bilememekte ve meyve var zanm ile ağacın yanma kadar boşuna yürümekte­dir. İncilin bu pasajına göre Tanrı İsa yanılmış oluyor. Tanrı hiç yanılır mı? Yanıldığını farzetsek bile Markos'un naklettiği­ne göre mevsim incir mevsimi değildi, dolayısı ile ağaçta incir meyvesinin bulunmaması gayet tabiidir. O mevsimde bu ağacın meyvesiz olması kendisi için kusur ve suç da değildir. Peki öyleyse niçin Hz. İsa suçsuz ağacı lanetleyip onu kurut­muştur? Ağacın bu şekilde lanetlenerek kurutulması çevreyi koruma ve tabiatı güzelleştirme esprisi ile bağdaşır mı? Meyvesiz ağaçlar da meyve veren ağaçlar kadar tabiatta önemli oldukları halde neden Hz. İsa kendi karnını doyurmak için meyve aradığı ağaçta meyve bulamayınca sadece kendi şahsî çıkarını ön plana alarak ağacı kurutmuş olsun? Muhar-ref İncillerdeki bu ifadeye göre Hz.İsa bencil, kendi şahsi menfaatlerini ön planda tutan, toplum menfaatlerine aldırma­yan bir kimse olarak takdim edilmektedir.
5) Muharref İndilere GöreHz.İsa'da Hayvan Sevgisi, Onun Hayvanlara Saldırması:
Hz. İsa'nın annesine, kardeşlerine, Havarilere ve diğer insanlara çok sert ve kaba davrandığını, onlara çeşitli şekiller-
166)   Kitab-i Mukaddes, Luka, 13:6-9
266
de hakaretler ettiğini, ağaçları lanetleyerek kuruttuğunu ve bütün bunların muharref İndilerde birer mucize olarak tak­dim edildiğini daha önce görmüştük. Bu davranışlarına para­lel olarak onun hayvanlara karşı da çok sert davrandığı, onla­rı sopa ile kovaladığı İndilerde nakledilmektedir.
Yuhanna İnciline göre Hz. İsa, sahipleri tarafından satılmak üzere mabede getirilen hayvanları kamçı ile kırpaç-layarak mabedden çıkarmış ve onlara eziyet etmiştir. Yuhan-na'nın metni aynen şöyledir :"Yahudilerin fıshı yakındı. İsa da Yaruşalim( Kudüs)'e çıktı. Mabedde sığır, koyun ve güver­cin satanlar ile sarrafları oturmakta buldu. İplerden bir kamçı yapıp hepsini, koyunları da, sığırları da mabedden kovdu, sarrafların paralarını döktü ve masalarını devirdi."(167). Görüldüğü gibi mabeddeki insanlara saldıran, onların masa­larını deviren, paralarını etrafa saçan Hz. İsa'nın bu saldırgan­lığından, hayvanlar da nasiplerini almışlardır. Hz. İsa ipler­den bir kamçı yapmak sureti ile basit bir kovalama yolu ile onları mabedden çıkarmak yerine zavallı hayvanları kamçı ile dövmüştür. Bir el hareketi ile hastaları iyi eden, ölüleri dirilten ve herşeye gücü yeten İsa, acaba sopa ve kamçı kullanmadan hayvanları oradan çıkaramaz mıydı? Niçin hay­vanları kırpaçlayıp onların canım yaktı? Muharref İndilerin takdim ettiği Hz.îsa, hayvan sevgisinden dahi mahrum sıra­dan bîr insan olarak görünmektedir.
İslâmiyet ve Yahudilikte domuz hayvanının eti haram­dır. Ancak Hrİstiyanlıkta durum farklıdır. Hristiyanlık, Tev-ratta bulunan ve eti yenebilecek ve yenemiyecek hayvanlarla ilgili olarak ortaya konulan hükümleri genel olarak kabul ettiği halde, Tevratın domuz eti ile ilgili hükmünü benimse-memekte ve bu hayvanın etinin yenilmesinin helal olduğunu
167)   Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 2:13-16
267
kabul etmektedir. Hristiyanlığa göre domuz necis değil, temiz bir hayvandır ve eti yenilebilir. Buna rağmen Hz. İsa domuz­lara karşı da merhametli davranmamış, onların suya düşerek boğulmalarına sebep olmuştur. Daha önce de belirttiğimiz gi­bi muharref İndilere göre Hz. İsa, yolda yürürken cine tutul­muş bir insana rastgelir. Adamdan cinleri çıkaracağı sırada cinler ona yalvararak "Bizi bu adamın vücudundan çıkaracak-san bari şu domuz sürüsünün içine sok" derler. Hz. İsa cinlere istedikleri izni verir, onlar da adamın vücudundan çıktıktan sonra domuz sürüsüne girerler; ancak cinlenen domuzlar yayıldıkları yamaçtan süratle aşağı doğru yuvarlanmaya başlarlar ve yamacın dibindeki göle düşüp boğulurlar(168). Sinoptik İndilerin üçünde de yer alan bu hikayeye göre Hz. İsa, insanların vücudundan çıkarmış olduğu cinleri, domuzla­rın vücuduna sokmak sureti İle o hayvanların boğulmasına sebep olmuştur. Halbuki diğer cin çıkarma hadiselerinde onun çıkardığı cinler hayvanların vücuduna girmemiştir. Dolayısı ile bu olayda da o, cinleri domuzların vücuduna sokmayabilirdi; ama nedense cinlerin isteklerini kabul ederek hayvanların eza çekmelerine ve suda boğulmalarına razı olmuştur.
6) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın İnsanın Kendi Bedenine Eziyet Etmesini Teşvik Etmesi :
İndilerde Hz.İsa'nın söylediği iddia edilen sözlerde insan mantığına aykırı öyle acaip ifadeler vardır ki, bir insanın bu sözleri kabul etmesi imkânsızdır. Sinoptik indilerde Hz. İsa'nın şöyle söylediği iddia edilmektedir: "Kim bana iman eden bu küçüklerden birini günaha düşürürse, onun boynuna kocaman bir değirmen taşının asılıp denize atılması kendisi için daha iyi olur. Eğer elin seni günaha sokarsa onu kes.
Çolak olarak senin için hayata girmek, iki elin olarak cehenneme, sönmez ateşe atılmaktan daha iyMir. Eğer ayağın sürçmene sebep olursa onu kes. Senin için topal olarak hayata girmek, iki ayağın olarak cehenneme atılmaktan daha iyidir. Eğer senin gözün sürçmene sebep olursa onu çıkar. Senin için bir gözün olarak Allah'ın melekutuna girmek, iki gözün olarak cehenneme atılmaktan daha iyidir"(169). Hz. İsa'ya nisbet edilen bu ifadeye göre bir insan, gözü ile bir günah işlerse gözünü çıkarmalıdır, eli ve ayağı ile bir günah işlerse, elini ve ayağını kesip onları bedeninden atmalıdır. İncil mantığına göre o insanın, günahkâr hali ile iki gözlü, iki elli ve iki ayaklı olarak hayatını devam ettirmesinden, tek gözlü, bir elli ve bir ayaklı olarak kalması onun için daha iyi olacaktır. Bu ne demektir? Acaba gözün işlediği suçun cezası o gözü çıkarmak mıdır? Ellerin ve ayakların işlediği günahla­rın cezası eli ve ayağı kesmek midir? Bu kural, büyük küçük her günah için uygulanacak mıdır? Bir insanın elini, ayağını vücudundan kesip ayırması, gözünü çıkarıp atması o İnsanın hayatı İçin bir tehlike teşkil etmez mi? Bir insan herhangi bir günah işlemekle bu uzuvlarını keserse, arkasından başka bir günah daha işleyince ne yapacaktır? İkinci elini ve ikinci ayağını da kesecek mi, ikinci gözünü de çıkaracak mı?
Yukardaki sorulara şu şekilde cevap verilmek istenebi­lir. Hz.İsa'nın bu sözleri ile kasdi gerçekten gözü çıkarmak, eli ve ayağı kesmek değil, insanları günah işlemekten uzaklaştır­maktır. O, "Vücudunuzun bu uzuvları ile günah işleyeceğini­ze onları kesin atın daha İyidir" demek İstemiştir. Ancak mu­harref İndilerde nakledilen şekle göre "Gözünüzle günah işleyeceğinize onu çıkarın, eliniz ve ayağınızla günahkâr olacağınıza onları kesin atın" denmemiş, aksine "Bunlarla bir
168)   Kitab-ı Mukaddes, Markos, 5 :l-20
169)   Kitab-ı Mukaddes, Markos, 9 : 43-47
268
269
günah işlerseniz onları vücudunuzdan çıkarın, kesin" denmiş­tir. İncil metinlerinden anlaşılan ma'na, işlenen suçların cezası elleri, ayakları   kesmek ve gözleri çıkarmaktır. Her günah işleyen kendi kendini bu şekilde cezalandınrsa toplumun durumu nereye varır? Körler, topallar ve çolak insanlarla dolu bir cemiyet sağlıklı bir cemiyet olabilir mi? Hele bir insanın Hz. isa'ya iman edenlerden birini günaha sokması karşısında, günaha sokan bu kişinin, boynuna değirmen taşının asılıp denize atılması o kişi için nasıl daha iyi olabilir? Adamın tevbe edemeden, yaptığı hatayı telafi edemeden ölmesi, onun için neden daha iyi olsun? Ayrıca ölümü gerektiren bu günah hangi günahtır, bu günahı işleten kişinin o günahın bedeli olarak denizde boğulması mı gereklidir? Günahı işleten kişinin, işlettiği günahın zararlarını telafi etmesi için onun yaşaması ölmesinden daha iyi değil midir?
7) Muharret" İndilere Göre Hz.İsa'nm Sözlerinde   Kin ve Nefret Unsurları:
Hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak üzere propagan­da yaparlarken ençok Hristiyanhğın sevgi, saygı, şefkat ve merhamet dini olduğunu ileri sürerler. Bu iddialarını ispat etmek için İndilerden bu iddiayı destekleyen özel pasajları seçip bunları Örnek olarak gösterirler. Mesela: "Biri gelip bir yanağına vurursa öbür yanağını da çevirip ona da vurmasını sağla"; "Dostlarını sevdiğin gibi düşmanlarını da sev"(170) gibi ifadelerin arkasına saklanan Hristiyan misyonerleri, bu dinin ve İndilerin, tamamı ile sevgi, saygı, şefkat ve merha­mete dayalı olduğu intibaını uyandırmaya çalışırlar. Halbuki İndilere kısaca bir göz attığımız zaman durumun hiç de misyonerlerin dediği gibi olmadığını kolayca görürüz. Evet İndilerde sevgi, saygı, şefkat ve merhamet ile ilgili bazı 170) Kitab-ı Mukaddes, Matta, 5 : 43-44 ; Luka, 6 : 29-30
270
ifadeler vardır, ancak bunlar İndilerde çok az bir yer kapla­maktadırlar. Gerek İndilerde ve gerekse Kitab-ı Mukaddesin diğer bölümlerinde kin, nefret, düşmanlık ve intikam duygu­ları öylesine çok yer kaplamaktadır ki, bunlar sevgi ve şefkat ile ilgili olarak mevcut olan birkaç satırın etkisini tamamen yok etmektedir.
Dört İncilde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında yer alan kin ve intikam duygusu aşılayıcı pasajlar yüzünden Hristiyan dünyası bir türlü savaşsız edememektedir. Asırlarca süren Haçlı Seferlerinin kaynağı, İndiler ve Pavlos'un Mektupları­dır. Haçlı Seferleri sırasında Hristiyan ordusu, sadece Hristi­yan olmayanlara saldırmamış, bunların yanısıra sefer sırasın­da gelip geçtikleri yerlerdeki Hristiyan halka da zulüm ve işkenceler yapmışlardır. Hristiyan batı dünyası kan dökme ve zulüm ihtirasını muharref İndilerden almıştır. Çünkü İndiler­de Hz. İsa'nın şöyle söylediği iddia edilmektedir: "Ben dünya­ya ateş almaya geldim, eğer şimdiden tutuşmuşsa daha ne is­ter İm...Dünyaya selamet getirmeye mi geldim sanıyorsunuz? Size derim ki hayır; fakat daha doğrusu ayrılık getirmeye geldim. Çünkü bundan sonra bir evde beş kişi olacak, üçü ikiye, ikisi de üçe karşı ayrılacaklar"(171). Luka İncilinde geçen bu pasaja göre Hz. İsa, yer yüzüne sevgi ve şefkat getirmeye değil, aksine ateş atmaya, fitne fesat çıkarmaya, insanlar arasına ayrılık sokmaya, beş kişilik bir toplulukta dahi tesanüd ve ahengi yoketmeye gelmiştir.
îndllere göre Hz. İsa, barıştan yana bir kimse değildir, İndilerde o, kılıç ve savaş çığırtkanlığı yapan bir kimse ola­rak takdim edilir. Matta'da bu durum açıkça görülmektedir. "Yer yüzüne selamet getirmeye geldiğimi sanmayın, ben
171)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 12 : 49-52
.   271
selamet değil, fakat kılıç getirmeye geldim."(172) Naklettiği­miz bu ifadeler bizzat İndilerde yer almaktadır. Asırlardan beri bu duygularla beslenen Hristiyan batı dünyası, bu duy­guların etkisi ile kendi aralarında on yıl, yirmi yıl, otuz yıl, hatta yüzyıl süren savaşlar yapmışlar ve sürekli olarak kan dökmüşlerdir. Hristiyanlar kılıçla, silahla insanları yoketmeyi, mahvetmeyi muharref indilerden ilham alarak ve Hz.İsa'nm direktifleri doğrultusunda gerçekleştirmişlerdir. İndilerin naklettiğine göre Hz.îsa, kendisine inanmayan, yani Hristiyan olmayan insanları Ölü olarak kabul etmektedir. Dolayısı ile ölü mesabesinde olan insanları öldürülmesinde hiçbir mahzur yoktur. Bu konuda Matta İncilinde şu ifadeye rastgeliyoruz: "Şakirtlerden bir başkası isa'ya dedi: Ya rab! bana izin ver, önce gideyim ve babamı gömeyim, fakat İsa ona dedi: Benim ardımca gel, ölüleri bırak, kendi ölülerini gömsünler"(173). Hz. isa'nın, babası ölen öğrencinin, babasının cenazesini kaldırmak üzere izin istemesine karşılık ona vermiş olduğu bu cevap ve gerekli izni vermeyişi încillerdeki insan sevgisi­nin mahiyetinin ne olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca bu olay, hem Hz.isa'nın (Muharref indilere göre) ana babaya karşı sevgisizliğini ortaya koymakta, hem de "Bırak ölüleri, kendi ölülerini gömsünler" demek sureti ile kendisine inanmayan, yani Hristiyan olmayan İnsanları ölü saydığını ispat etmektedir.
Muharref İndilerde şekillenen bu kin ve nefret, Hz.İsa'nm çarmıha gerilmesi hikayeleri ile zirveye ulaşmıştır. Dört İndlin de son kısmında yer alan çarmıha gerilme hikayesi, Hristiyanlarm kalbinde Hristiyan olmayan insanlara karşı, özellikle Yahudi ve Putperestlere karşı sönmez bir kin,
172)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 10 : 21-22
173)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 8 : 21-22
272
buğz ve nefret duygusu uyandırmakla kalmamış, aynı za­manda Tann'ya karşı bir İsyan ve galeyan meydana getirmiş­tir. Muharref İndllerdeki okudukları satırlardan, "Eloî, Eloî lama sabaktanî" (Tanrım, Tanrım! Niye beni terkeitin) (174) diye çarmıha gerildiği sırada Allah'a isyan eden Hz.İsa'yı, ellerinden, ayaklarından ve başından çivilerle ağaçlara çakıl­mış, orada susuzluktan ve acıdan inliyor olarak tasavvur eden Hristiyanlar, İndilerin takdim ettiği Hz. isa'nın hissettikleri­nin aynısını hissederek Allah'a isyan etmekte ve Hz.isa'nın intikamını almak üzere bütün dünyayı ateşe vermekten çekinmemektedirler. Her pazar günü ayin İçin kiliselere götürülen küçük çocuklar, çarmıha gerilmiş İsa tasvirlerini gördükçe daha o yaşlardan itibaren, kalpleri Isa düşmanlarına karşı kin ve nefretle dolmakta ve onlar büyüdükçe kalplerin-deki bu kin ve nefret de onlarla birlikte büyümektedir. Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi olayı, bir yandan onu çarmıha gerenlere karşı kin ve nefret duygusu uyandırırken, öbür yandan çarmıhta isa'yı terkeden Allah'a karşı şuur altında (Hz.İsa'yı çarmıhta terketmesi yüzünden) bir isyan ve nefret duygusu uyandırmakta ve Hristiyanları, Allah'ın Hz. İsa'ya karşı bir haksızlık yaptığı hissine sevketmektedir.
Hristiyanlıktaki "Ekmek Şarap Ayini" de Hristiyanlarm şuur altlarına gizli bir sadizm ve kan dökücülük duygusunu yerleştirmektedir. Şarabın, Hz. isa'nın kanını, ekmeğin de onun etini temsil ettiğini indiler haber verdiğine göre(175), Ekmek Şarap Ayininde bir yandan et yendiği, öbür yandan kan içildiği duygusunu yıllarca hissederek büyüyen Hristiyan çocuklar, insan öldürmekten ve kan dökmekten korkmaz hale gelmektedirler. Kiliselerde sürekli olarak isa'nın etini yediğini
174)    Kitab-i Mukaddes, Markos, 15:34
175)    Kitab-ı Mukaddes, Markos, 14 : 22-24
273
ve kanını içtiğini hayal eden her Hristiyan, artık İsa'nın intikamını almak için kan dökmekten ve insan Öldürmekten asla çekinmez olmaktadır.
M.S. ilk asırlarada Hristiyanlara yapılan zulüm ve iş­kencelere mukabil, Hristiyanların, M.S. dördüncü asırdan itibaren başlatıp günümüze kadar sürdürdükleri zulüm ve işkencelerin, savaşların ana kaynağı, onların Kitab-ı Mukad­desidir. Çünkü kin ve nefret sadece İndilerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında değil, hemen hemen Kitab-ı Mukaddesin bütün kitaplarında işlenen ana mevzu durumundadır.
Hrİstiyanlığm bugünkü şeklini almasında en büyük pay sahibi olan Pavlos'un, bütün risalelerinde kin ve nefret kusulmaktadır. Pavlos, Romalılara yazmış olduğu mektubun­da günahkârların katledilmesine şöyle fetva vermektedir: "Bütün haksızlık, kötülük, tamah ve şerirlikle dolmuş olarak, haset, katil, zina, hile, huysuzluk ile dolu, kötülük söyleyen­ler, zemmamlar, Allah'ın menfurları, küstah, kibirli, övünü-cü, kötü şeyler mucidi, ana babaya itaatsiz, anlayışsız, sözün­de durmaz, tabii sevgiden mahrum ve merhametsizdirler. Bu gibi şeyleri işleyenler ölüme müstehaktırlar"(176). Pavlos'a göre sayılan günahları işleyenleri öldürmek gerekir. Yine Pavlos, Titus'a yazmış olduğu mektupta şöyle söylemektedir: "Nizamsız, boşboğaz, aldatıcı birçok kimseler/bilhassa sün-netlilikten olanlar vardır, onların ağzını kapatmak lazım­dır...Onlardan kendilerinin peygamberi olan biri demiştir: 'Giritliler daima yalancı, kötü canavarlar, tembel oburlardır.' Bu şehadet gerçektir...Fakat murdar olanlara ve imansızlara hiçbir şey temiz değildir" (177). Pavlos burada açıkça Hris-
 
 
tiyan olmayan imansızların murdar olduğunu, onlaım hiçbir şeylerinin temiz olmadığını iddia ettiği gibi, Girit halkını hedef alarak onlar hakkında başka bir şahsın söylemiş olduğu sözlerin doğru olduğunu, yani Giritlilerin yalancı, kötü cana­varlar olduklarını ifade etmektedir. Hz. İsa'nın Kudüs şehrini hedef almasına benzer şekilde Pavlos da Girit adasını ve Giritlileri hedef almaktadır.
Pavlos'un, diğer mektuplarında da insanlar'hakkında aşağılayıcı karanlık tablolar çizdiği görülmektedir. Pavlos'a göre "İnsanlar, kendilerini seven, parayı seven, övünücü, mağrur, küfürbaz, ana babaya itaatsiz, nankör, murdar, şef­katsiz, imansız, iftiracı, nefsine mağlup, azgın, iyilik düşmanı, hain, inatçı, kibirli, zevki Allah'tan ziyade seven, takva sureti­ni gösterip, onun kuvvetini inkâr edenlerdir"(178). Pavlos'un bu ifadesine bir de Hz. İsa'nın şu ifadesini eklediğimiz zaman Hrİstiyanlığm insanlara bakış açısını tam olarak tesbit etmiş oluruz. Muharref İndilere göre Hz. İsa şöyle söylemekte­dir: "Benden evvel gelenlerin hepsi haydut ve hırsızdır"(179). Pavlos'un dediklerine paralel olarak İndilerde Hz.İsa'ya nisbet edilen bu sözler, herşeyi açığa çıkarmaktadır.
Şimdi insafla sormak lazımdır: Kadınları, ellerinde hiçbir delil olmadığı halde cadılıkla suçlayıp ateşte yakan, ruh ve akıl hastalarını, vücutlarına cin girdiği düşüncesi ile asırlarca sopa ile tedavi etmeye çalışan, kiliseye karşı geldikle­ri iddiası ile bazı masum insanları engizisyon mahkemele­rinde sorgusuz sualsiz Ölüme mahkum eden bu dinin, yuka­rıda aktarılan pasajları gördükten sonra sevgi, bağış ve şefkat dini olduğunu söylemek mümkün olabilir mi?
176)    Kitab-ı Mukaddes, Romalılara Mektup, 1 : 29-32
177)    Kitab-ı Mukaddes, Titus'a Mektup, 1 : 10-15
178)    Kitab-ı Mukaddes, Timoteos'a II. Mektup, 3 :1-5
179)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 10 : 8-9
 
274
275
 
Batılı bazı araştırmacılar, İndilerde ve Kitab-ı Mukaddes'in diğer bölümlerinde ekilmiş bulunan bu kin ve nefret tohumlarını görmezlikten gelerek eserlerinde Hristiyanlar ve Hz. İsa hakkında masum sevgi ve şefkat hikayelerine yer vermektedirler. Onlara göre Hz. İsa bir psikiyatristtir, o sevgi ve şefkat sembolüdür. Bütün insanları anne sevgisi ile sevmektedir. O, Bütün Hristiyanlara anne sevgisi ile sevmeyi, karşılıksız olarak sevmeyi Öğretmiştir. Çocuklar anne ve babadan ne kadar nefret ederlerse etsinler, anne ve babanın çocuklara karşı sevgisi nasıl azalmıyorsa, Hz. İsa'nın da insanlara karşı olan sevgisi aynı şekilde azalmıyormuş(180). Dolayısı ile bütün Hristiyanlar da Hz. İsa'nın bu karşılıksız sevgisi gibi bir.sevgiye sahip imişler. Ernest. M. Ligon, Hristi-yan ahlâkına yerleştiğini ve Hristiyan şahsiyetini oluşturdu­ğunu iddia ettiği bu psikolojiye şöyle bir misal vermektedir :
"Hristiyan bir ailenin çocuğu olan Bradley, zaman zaman annesine yardım ettiği için, yapmış olduğu yardımla-..rın karşılığını istemek üzere sabah kahvaltısı için sofraya oturunca, annesinin tabağına katlanmış bir kağıt parçası koyar. Annesi sofraya gelip oturunca kağıdı alır ve okur. Pusulada şunlar yazılıdır: Annenin Bradley'e olan borcu İçin :
Siparişleri getirdiği için
İyi hali için
Müzik dersi aldığı için
Ekstralar için
Toplam
Kağıttaki yazıyı okuyan anne hiçbir şey söylemez. Ancak Öğle yemeğinde anne, oğlu Bradley'in tabağına 0.55
0.25 0.10 0.10 0.10
0.55
dolar
dolarla beraber bir pusula bırakır. Bu defa pusulada annenin şöyle bir listesi yer almaktadır :
Bradley'in anneye borcu için:
İyi halinden dolayı                                       0.00        t dolar
Kızıl hastalığı esnasında ona baktığı için        0.00
Elbise, ayakkabı, eldiven ve oyuncaklar için   0.00
Ona hazırladığı yiyecekler ve odası için         0.00
Toplam olarak Bradley'in anneye borcu          0.00
■ Pusulayı okuyan Bradley ağlayarak annesinin boynuna sarılır ve 'Elli beş senti geri al ve bana sevgini ver' diyerek ona yalvarır" (181).
Yukardaki satırların yazarı Ernest Ligon'a göre Hristiyan şahsiyetinin Bradley örneğinde görülen böyle bir sevgi üzerine kurulmasında Hz. İsa'nın sunmuş olduğu sevgi mesajının büyük bir katkısı vardır. Herhalde yazar İndileri hiç okumamış, Yeni Ahit sayfalarında imansızlarla birlikte günahkârların da öldürülmeleri gerektiğini belirten satırları hiç görmemiştir. Özellikle Hz.İsa'nın annesine, "anne" diye hitabetmeyip, "Kadın, benden sana ne!" diyerek yaptığı hakaretlere hiç şahit olmamıştır. Hristiyanlığı propaganda et­mek amacı ile yazılmış olan eserlerde yer alan Hristiyanlıkta-ki sevgi, Hz. İsa'daki sevgi ve şefkat hikayelerini okuduğu­muz zaman sanki bu eserlerin, İndilerde takdim edilen Hz. İsa ve Hristiyanhktan başka bir İsa ve Hristiyanlıktan bahsettiklerini sanmaya başlıyoruz. Nerede Ernest Ligon'un bahsettiği sevgi ve şefkat timsali Hristiyanlık? Bugün elde mevcut İncillerdeki Hristiyanlık, maddeci, sevgisiz, kin ve nefret duyguları İle dopdolu bir Hristiyanhktır.
180)   Archie J. Bahm, The World's Living Religions, New York, 1964, p.
258
181) Ernest M. Ligon, The Psychology ofthe Christian Personality, New York, 1946,p.51-52
277
276
8) Muharref İndilere Göre Hz.İsa'nın Kölelik Anlayışı:
Hristiyan yazarlar tarafından sürekli olarak tekrarlanan ve her vesile ile örnek diye gösterilen "Biri bir yanağına vurursa ona karşılık verme, sen öbür yanağını da çevir" mealindeki Hz.isa ya atfedilen sözün, sosyolojik ve psikolojik yönlerden tahlilini yapmak gerekir. Bu ifadeyi psikolojik yönden ele alırsak bu sözün insanlara kendilerini savunma­ma, kim ne yaparsa yapsın karşılık vermemek sureti ile kendini ezdirme, hatta yok olma duygusunu aşıladığını görürüz. Eğer bir toplumda zalimler, insanların mallarını haksız yere gasbedenler, insanlara eziyet edenler hiç karşılık görmeyip her istediklerini istedikleri zaman yapabiliılerse, yaptıklarına hiç ceza verilmez ve yaptıkları sürekli olarak yanlarında kâr kalırsa elbette bu çeşit hareketler yaygınlaşır, sonunda toplumda huzur ve sükûn kalmaz. Haksızlığın ve zulmün ceza görmediği bir cemiyetin ayakta durması ve varlığını sürdürmesi imkânsızdır. Muharref İndilere göre Hz. İsa, zina ve hırsızlık gibi suçları işleyenleri dahi cezalandırma­mak eğilimindedir(182). Böyle olunca hukukî kuralların hiç uygulanmadığı, zalimlerin serbestçe zulmettiği ve mazlumla­rın haklarını aramadıkları bir cemiyet ayakta kalabilir mi?
Yukarıda aktardığımız Hz. İsa'nın sözleri, haksızlığa ve zulme uğrayan insanlarda pısırıklık, miskinlik ve tam teslimi­yet fikrini aşılamakta, insanları kaderciliğe doğru sürükle­mektedir. İndiler, Hinduizmin kendi kast sisteminde alt taba­kalardaki insanlara aşıladığı kaderci ve teslimiyetçi zihniyetin aynısını, işçilere ve kölelere aşılamaya çalışmaktadır. Hz. İsa'ya nisbet edilen şu sözden başka nasıl bir ma'na çıkarılabi­lir? "Ben size diyorum ki kötüye karşı direnmeyin, sağ yana-
182)    Krtab-ı Mukaddes, Yuhanna, 8 : 1-11
278
ğınıza bir tokat atana öbürünü de çevirin. Size karşı davacı olup mintanınızı almak İsteyene abanızı da verin. Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün." (183)
Muharref İndilere göre Hz. İsa, verdiği misallerin çoğunda kölelik motifini kullanmakta ve köleliği razı olunma­sı gereken1 bir kader gibi takdim etmektedir. Hz.îsa, İnsanın Allah'a itaatini, kölenin efendisine itaati ile sürekli olarak mukayese etmektedir. Onun köleliğe bakışı şu sözlerinde açıkça görülebilir: "Hangi birinizin çift süren, ya da çobanlık eden bir kölesi olur da, tarladan dönüşünde ona, 'çabuk gel, sofraya otur' der. Tersine ona, 'yemeğimi hazırla, kuşağını bağla ve ben yeyip İçerken bana hizmet et. Ondan sonra da sen yeyip içersin' demez mi?.. Kendisine verdiği buyrukları yerine getirdi diye köleye teşekkür eder mi hiç?"(184) Hz. İsa'nın İndilerde verdiği misallerdeki köleliğe bakışı bu tarzdadır. İndilere göre Hz. İsa, kölelerin herhangi bir hakka sahip olduklarını kabul etmemektedir. Ona göre kölelerin vazifesi he halükârda efendilerine hizmet etmektir, onların efendilerine karşı hiçbir hakları yoktur.
Hz. İsa'nın muharref İndilerde geçen teslimiyetçi, kaderci ve tam itaat esasına dayanan kölelik anlayışına, Yeni Ahidin diğer kitaplarında da rastlamaktayız. Bu kitaplarda köleliğin mahiyeti daha net olarak görülür. Bilhassa Pavlos'un mektuplarında köleliğin bir kader olduğu, onun bütün veci­belerinin yerine getirilmesinin gerekli olduğu tekrar tekrar anlatılır. Pavlos bu konuda şunları söylemektedir: "Boyundu­ruk altında olan kulların hepsi kendi efendilerini tam hürmete layık saysınlar, ta ki Allah'ın ismine ve talime küfrolunmasm
183)    Kitab-i Mukaddes, Yuhanna, 8: 1-11
184)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 12 :42-44
279
ve iman etmiş efendileri olanlar, kardeş oldukları için onları hor görmesinler, fakat daha ziyade hizmet etsinler, çünkü bu hizmetten istifade edenler iman eyliyen sevgililerdir"(185).
Pavlos gibi Petrus da, yazdığı risalelerinde kölelerin efendilerine kayıtsız şartsız itaat etmelerini şu şekilde emret­mektedir: "Ey hizmetçiler! Efendilerinize, yalnız iyilere ve mülayimlere değil, fakat ters huylu olanlara da tam korku ile itaat edin. Çünkü eğer biri haksız yere elem çekerek Allah'a karşı vicdandan ötürü hüzünle dayanırsa bu makbuldür... İyilik işleyerek elem çekip sabrederseniz, Allah nezdinde bu makbuldür"(186).
Gerek Petrus'un ve gerekse Pavlos'un mektuplarındaki bu sözler daha çok köle sahibi zenginlerle üst tabakadan insanların işlerini kolaylaştırmak için kaleme alınmış olmalı­dır. Biz, MS. birinci ve ikinci yüzyıllarda Hıristiyanlığın daha çok fakir, işçi ve köleler arasında yayıldığını, zenginlerin ve nüfuzlu insanların bu dine pek rağbet etmediklerini, zengin ve üst tabakadan insanların bu dine üçüncü asırdan itibaren girmeye başladıklarını biliyoruz. Böyle olunca biraz önce aktarmış olduğumuz pasajların M.S. birinci veya ikinci asırda yazılmış olması uzak bir ihtimaldir. Bu pasajlar muhtemelen üçüncü asırdan itibaren Hristiyanlığa girmeye başlayan zenginlerin ve köle sahibi kişilerin işlerini kolaylaştırmak üzere başka yazarlar tarafından kaleme alınmış ve bunlar Petrus ve Pavlos'un ifadeleri imiş gibi onların risalelerine sokulmuştur.
İmparator Kostantin'in dördüncü yüzyılın birinci yarısında Hristiyanlığı kabul etmesi, imparatorlukta gitgide
185) Kİtab-ı Mukaddes, Timoteos'a I. Mektup, 6 : 1-2 186)    Kitab-ı Mukaddes, Petrus'un I, Mektubu, 2 : 18-20
280
çoğalan Hristiyan nüfusun, kendisine bu din kanalı ile bağ­lanmasını sağlamak ve böylece tahtını sağlama almak gayesini taşıyordu. Kostantin, Hristiyanlık vasıtası ile bir yan­dan imparatorlukta dinî bir birlik sağlamayı hedef edinirken, öbür yandan topladığı konsiller vasıtası ile o sırada Hristiyan-larm ellerinde bulunan bütün İndileri ve Risaleleri imha ettirmiş, bu kitaplardan sadece şu anda Hristiyanların ellerin­de mevcut olan kitapları yeniden yazdırtmıştır. Ancak onların da asıllarını imha ettirmiştir. Kanunî kabul edilerek yeni nüshaları kaleme alman bu eserlerin yeni yazmalarına, devlet adamlarına, hükümetlere itaat fikrini ilâve ettirerek kendi yönetimine bu yolla destek sağlama cihetine gitmiştir. Bu ilâvelerin en canlı örneği Pavlos'un Titus'a yazdığı mektupta görülmektedir. Bu mektuta şöyle bir ifadeye rastgelmekteyiz: "Reislere ve hükümetlere tabi olmayı, itaat etmeyi ... onlara ihtar et"(187). Bu ifadenin, birinci asırda hükümetin ve reislerin zulüm ve işkencesi altında inleyen ve sonunda öldü­rülen Pavlos tarafından söylenmiş olması imkânsızdır. Eğer o dönemde Pavlos, Hristiyan müminleri mevcut hükümete ita­at etmeye çağırmış olsa idi, hükümet onu elbette öldürt-mez, aksine korudu. Pavlos bu sözleri söylemiş olsaydı Roma yönetimi tarafından baştacı edilirdi. Kostantin ve daha sonra gelen imparatorlar özellikle bu vb. ifadeleri. Yeni Ahidin ka-nonizasyonundan sonra bu kitapta yer alan eserlerin yeniden yazılması sırasında bunlara ilâve ettirmiş olmalıdırlar.
Bugün elde mevcut olan en eski Yeni Ahit yazmasının, M.S. dördüncü yüzyılın ortalarında yazılmış olan bir yazmadan kopya edildiği söylenen bir yazma olduğunu daha önce belirtmiştik. Kanunî kabul edilen kitapların dahi bu tarihten önce yazılmış olan bütün nüshaları yok edilmiş ve
187)    Kitab-ı Mukaddes, Titus'a Mektup, 3 : 1-2
281
ortadan kaldırılmıştır. Bugün sahih olduğu kabul edilen kitapların ilk nüshalarında yukarda aktarmış olduğumuz pasajlar muhtemelen mevcut değildi. Bunlar bu kitaplara ek­lendikten sonra, yapılan bu ilâvelerin anlaşılmaması için daha önce yazılmış olan bütün nüshalar devlet eli ile kasden yok edilmişlerdir.
Hristiyanların, Hristiyan olmayan milletler üzerinde devamlı olarak hakimiyet kurmaya çalışmaları ve bu milletle­rin en meşru haklarını dahi gasbetmeyi olağan saymalarının temelinde İndilerde ve Risalelerde geçen bu pasajların büyük tesiri vardır. Hristiyan mentalitesinde Hristiyan olmayanların hiçbir hakları yoktur, onlar Hristiyanların köleleri mesabesin-dedirler. Hz.İsa'ya nisbet edilerek İndilere alınan pasajlarda belirtildiği gibi, köle itaat etti diye ona teşekkür edilmez. Hristiyan olmayan milletler ve devletler, Hristiyanlarla yap­tıkları anlaşmalara ne kadar riayetkar olurlarsa olsunlar onlara teşekkür dahi gerekmez, zaten onlar böyle yapmak zorundadırlar. Sonradan Hristiyanlığı benimseyen milletler ve devletler de daha Önce Hristiyan olmuş devletlerin köleleri olmak durumundadırlar. Bunlar Hristiyan olmakla kölelik statüsünden hemen çıkamazlar. Dolayısı ile efendi durumun­da olan devletler, yeni Hristiyan olmuş bu devletleri kendi çıkarları doğrultusunda istedikleri gibi kullanabilirler. Yeni Hristiyan olmuş bir devletin veya milletin ortaya çıkarak "Biz de Hristiyanız, eşitlik istiyoruz" demeye hakkı dahi yoktur. Bu yeni Hristiyan olmuş devletlerin görevi, efendilerine itaat ve onların söylediklerine bir köle zihniyeti ile harfiysn riayet­ten ibarettir.
Hristiyan misyonerlerinin Hristiyanlığı yaydıkları yerlerde kurulan kiliselerin işleyiş tarzı konusunda Hristiyan dünyasında ihtilaflar çıkmış; yeni Hristiyanlığı kabul edenler,
282
merkezî Kilise otoritesine tam olarak tabi olmayan mahallî kiliselerin kurulmasını ve bu şekilde faaliyet gösterilmesini isterlerken, bazıları mahallî kiliselerin tehlikelerine işaret ederek bunlara tam bir serbestlik verilmesinin doğru olmaya­cağını, bunların ne olursa olsun merkezî bir otorite tarafından denetlenmesinin daha uygun olacağını söylemişlerdir(188). Bu merkezî otoriteyi tesis etme fikrinin temelinde İse sömür­geci, köle kullanıcı, ve başkalarının haklarını gasbetmeyi meşru gören ve gösteren Yeni Ahit mantığı vardır.
9) Muharref İndilere Göre Hz.İsa'da Irk Ayırımı:
Muharref İndiler iyice incelendiği zaman bu kitaplarda Hristiyanhğm bir taraftan cihanşümul bir din olduğunu gösteren ifadeler görülürken, öbür taraftan onun sadece İsrail ırkına tahsis edilmiş bir din olduğunu gösteren ibarelere de rastlanır. Bu ibarelerde İsrail ırkı yüceltilmekte, diğer ırklar ise aşağılanmaktadır.
Hristiyanlar, Yahudilerin kutsal kitabı "Tanah"ı, Eski Ahit adı ile kabul etliklerinden, Tanahta geçen bütün ırkçı ifadeleri aynen benimserler. Başta Tevrat olmak üzere Tanah­ta yer alan diğer kitapların tamamı, ırkçı ve Siyonist fikirlerle doludurlar. Diğer ırklar bu kitaplarda ikinci sınıf insanlar olarak tarif edilirler. İşte Eski Ahide paralel olarak Yeni Ahidde, özellikle İndilerde aynı anlayış ve zihniyet devam etmektedir. Muharref İndilere göre Hz. İsa, kendisi bir İsrailli Yahudi olarak İsrailli olmayanları köpeklerle eşit tutmaktadır. İsrail ırkının üstünlüğünü ve kendi davetinin sadece İsrail oğullarına tahsis edilmiş olduğunu gösteren şu pasaj konuyu açık bir şekilde ortaya koymaktadır: "İsa oradan çıkıp Sur ve Sayda taraflarına çekildi. İşte Kenanlı bir kadın o sınırlardan
188)   T.S. Eliot, The İdea of a Christian Society, London,MCMLXII, p.51-52
283
geldi ve "Ya rab bana merhamet eyle, sen ey Davud oğlu! Kızım çok kötü bir halde cine tutulmuştur' diye bağırdı, fakat İsa ona bir söz cevap vermedi. Şakirtleri gelip 'Onu uzaklaştır, çünkü arkamızdan bağırıyor' diyerek ona yalvardılar. İsa cevap verip dedi: 'Ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.' Fakat kadın geldi ve 'Ya rab, bana yardım et!' diye ona tapındı. İsa cevap verip dedi: 'Çocukların ekmeğini alıp onu köpeklere atmak iyi değildir.' Fakat kadın dedi: 'Evet ya rab, zira köpekler de efen­dilerinin sofrasından düşen kırıntılardan yerler" (189). Hz. İsa'ya nisbet edilen bu ifadeye göre İsrail halkı, yani Yahudiler koyundurlar, İsrail ırkından olmayanların hepsi köpektirler dolayısı ile Kenanlı kadın da köpektir. İndiler İsrail ırkından olmayanları sadece köpeğe benzetmez, bazen de onları domuza benzetirler. Matta İncilinde bu konuda şöyle söylenmektedir: "Mukaddes olanı köpeklere vermeyin ve incilerinizi domuzların önüne atmayın; ki onları ayakları altında çiğnemesinler" (190).
Yukarda nakledilen birinci pasaja göre cin çıkarmakla ün yapmış olan Hz.İsa, yolda yürürken kızı cinlere tutulmuş olan Kenanlı bir kadınla karşılaşıyor, kadın ondan kızını cinlerden kurtarmasını isteyince Hz. İsa ona, "Ben sadece İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gönderildim" diye cevap veriyor. Yani kadın ona geliyor, davetine inandığını, mucize­lerini tasdik ettiğini belirterek kızı için kendisinden yardım istiyor, onu cinlerden kurtarmasını istiyor. Hz. İsa ise yardım teklifini reddediyor, dolayısı ile kadının kendisine iman etmesini de kabul etmemiş oluyor, görevinin sadece İsrail kavmine mahsus olduğunu, başka kavimlerden insanlarla
189)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 15 :21-27 Markos,7 :24-30
190)    Kitabı Mukaddes, Matta, 7:6-8
284
ilgilenemiyeceğini İfade ediyor. Bu nasıl bir vahiydir ki, belli bir ırktan olanlara sunuluyor, başka ırktan olanlara sunulamı-yor? Yoksa Allah "Şu ırkın insanlarına yardım et, onları imana davet et, şu ve şu ırkın İnsanlarını imana davet etme "mi buyuruyor? Kadının yardım istemedeki ısrarı üzerine Hz. İsa'nın ona vermiş olduğu ikinci cevabı çok daha entresandır. O, ikinci cevabında şöyle söylüyor: "Sofradaki çocukların ekmeğini alıp köpeklere atmak caiz değildir". Bu nasıl bir tebliğ anlayışıdır? O, kendisine iman etmiş birine "Sen köpeksin" diye nasıl söyleyebiliyor? "Şayet sana yardım eder, kızını iyileştirirsem Yahudi kavminin hakkı olan bir şeyi sana vermiş ve Yahudi kavmine haksızlık etmiş olurum" şeklinde konuşan bir kişi, nasıl ilâhlık mertebelerine çıkarılıyor? Bunu anlamak mümkün değildir. İnsan suretinde yer yüzünde tecelli etmiş olan bir ilâh, yarattığı kulları arasında ayırım yapıp kendisine iman eden bir kuluna "Sen köpeksin, sana yardım edemem" diye hitabedebilir mi?
Burada akla başka bir husus daha gelmektedir. İndilerde yer alan bu pasajdaki teşbihte bir hata olmalıdır. İsrail ırkından olmayan birine yardım edilmesirfi, sofrada oturan Yahudi çocuklarının ekmeklerinin alınıp köpeklere atılmasına benzetilmesinde teşbih kuralları açısından hata vardır. Sofrada oturan çocukların ekmeklerinin alınıp köpek­lere verilmesi halinde çocukların ekmekleri eksilir ve onlar aç kalabilir. Ama Kenanlı kadının kızının tedavi edilmesi halinde, Yahudi çocuklarına sunulan davette bir eksilme ve onların zarara uğraması söz konusu olamaz. Muharref İndiler Hz.İsa'ya böyle söylettirdiklerine göre, acaba Hz. İsa'nın Kenanlı kadının kızını tedavi etmesi halinde davet ve tebliğ enerjisinin bir kısmı eksilecek miydi? O kızı tedavi edince Yahudi çocuklarını tedavi etmez hale mi gelecekti? Yoksa onun bir   tedavi kontenjanı   vardı da kız çocuğunu tedavi
285
etmesi halinde bu kontenjan mı doluyordu? İndilerin naklet­tiğine göre sonunda Hz. İsa, yine bu kızı tedavi etmiş olduğu­na göre, sofradaki çocukların ekmeğini köpeklere atmış olmu­yor mu? Bu, kendi mantığına göre bir suç değil mi?
Hz. İsa'nın Kenanlı kadına vermiş olduğu ikinci cevap­tan sonra kadının ona söylemiş olduğu söz de çok önemlidir. Muharref İndiler, kadına "Köpekler de efendilerinin sofrala­rından düşen kırıntıları yerler" dedirtmek sureti ile Yahudi ırkının üstünlüğünün herkes tarafından kabul edilmesinin ge­rekli olduğunu zımnen empoze etmektedirler.   Bu cevaba göre, Yahudi olmayanlar tıpkı bu kadın gibi Yahudiler karşı­sında ikinci sınıf insanlar olduklarını kabul etmelidirler. Bu durum onların kaderidir ve onlar kaderlerine razı olmalıdır­lar. Böylece Yahudi asıllı olmayan Hrİstiyanlar, Yahudi ırkı­nın üstünlüğünü otomatik olarak kabul etmeli ve buna itiraz etmemelidirler. Günümüzde hemen hemen bütün Hristiyan dünyasının İsrail devletine kayıtsız şartsız destek vermesinin temelinde yatan esas faktör İndilerde sunulan bu fikirdir.
Geçmişte yapılmış olduğu iddia edilen Yahudilere yö­nelik katliamların büyük çoğunluğu, Yahudi yazarlar tara­fından ortaya atılmış abartmalı haberlerdir. Filhakika orta çağlarda zaman zaman Hristiyan devletlerin Yahudilere yö­nelik katliamlar yaptıkları ve Yahudilere zulüm ve işkenceler yaptıkları güvenilir kaynaklarda müşahede edilmektedir. Ancak bu haberler, günümüzde ana kaynaklarda bulunanlar­dan çok daha mübalağalı şekilde abartılarak yazılmaktadır. Bu abartmalı haberlerin arkasında gizli bir niyet vardır, o da bütün dünyaya Yahudi ırkını sürekli zulüm gören, mazlum ve himayeye mazhar bir ırk olarak göstermek, diğer milletlerin merhamet duygularını istismar ederek Yahudilere sempati duyulmasını sağlamaktır. İkinci dünya savaşından
286
bu yana bütün dünyada sinema, tiyatro, radyo, televizyon, gazete, dergi, mecmua vb. bütün basın ve yayın organlarında yürütülmekte olan Yahudilere acındırma, onların düşmanları­na kin duydurtma programlarının esas gayesi işte budur.
Muharref İndilere göre kendisi ırkçı bir mantıkla hareket eden ve konuşan Hz.Tsa, öğrencilerine de aynı mantık çerçe­vesinde hareket etmelerini emretmiş ve Yahudi ırkından ol­mayanları tedavi etmemelerini, onlara vaaz etmemelerini tenbih etmiştir. Hz. İsa, irşada gönderdiği öğrencilerine şöyle hitabetmektedir: Milletler yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiçbirine girmeyin; fakat daha ziyade İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gidin"(191). Kendisi başka milletlerden insanları imana davet etmeyen Hz.îsa, Havariler­den de aynı şekilde hareket etmelerini istemektedir.
Yukardaki paragrafa göre Hz. İsa, ırkçılıkta o kadar ileri gitmektedir ki, kavmiyetçilikten kabileciliğe dönerek, dave­tinden Yahudi ırkından olan Samİriyelileri dahi mahrum bı­rakmakta; Havarilere, Samiriyelilere gitmemelerini, onların hiçbir şehirlerine uğramamalarını, sadece ve sadece halis Ya­hudilere hizmet vermelerini emretmektedir.
Yahudi kavmiyetçiliğinde bütün Yahudiler aynı derece­de eşit olarak kabul edilmezler, bunlar kısım kısımdır ve hepsi aynı seviyede değildir. En üst mertebede Harun soyundan gelen Levililer, en alt seviyede ise Samiriyeliler yer almaktadırlar. Samiriyeliler tarih boyunca kardeşleri olan diğer Yahudi kabileleri tarafından sürekli olarak horlanmış­lar ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşlerdir. İşte muharref İndilere göre Hz. İsa, bu Yahudi geleneğini olduğu gibi devam ettirerek Havarilerden, onları imana davet etme­melerini istemiştir.
191)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 10 : 5-6
287
Samiriyeliler meselesi İndilerde çok karışık bir şekilde takdim edilmiştir. Yukarıda Matta'dan aktarılan pasaja göre onlar tebliğe layık olmayan ikinci sınıf Yahudilerdir, ne Hz. Isa ve ne de Havariler onları imana davet etmemişlerdir. Fakat Luka İnciline göre durum daha farklıdır. Luka'ya göre Hz.İsa, öğrencilerini Samirİyelilere göndermiş ve kendisi de onların köylerine uğramak istemiştir. Bu încilde olay şöyle takdim edilmektedir: "Göğe alınacağı gün yaklaşınca İsa kararlı adımlarla Kudüs'e doğru yola çıktı. Kendi önünden haberciler gönderdi. Bunlar kendisi için hazırlık yapmak üzere gidip Samirİyelilere ait bir köye girdiler, ama Samiriye-liler Kudüs'e gitmekte olan İsa'yı kabul etmediler"(192). Bura­da Matta ile Luka İndileri arasında açık bir çelişki görülmek­ledir. Matta'ya göre Hz.İsa öğrencilerine, "Samiriyelilerin şe­hirlerine girmeyin, onları imana davet etmeyin" derken, Lu­ka'ya göre onun öğrencileri Samiriyelilerin köylerine gitmekte ve köylülere Hz. İsa'nın oraya geleceğini haber vermektedir­ler, ancak Samiriyelilcr Hz. İsa'yı kabul etmemektedirler.
Samiriyeliler konusunda diğer İndilerden farklı bilgiler veren Luka'ya göre Hz. İsa, yasa uzmanı bir kişiye Samiriyeli-lerden birinin yapmış olduğu iyiliği örnek olarak göstermiş-tir{193). Yine bu İndide Hz. İsa'nın, Kudüs'e giderken yolda Samiriyeli bir cüzzamlıyı tedavi ettiği ifade edilmektedir(194).
Yuhanna incilinde Samiriyelilerle ilgili olarak birbirleri ile çelişkili haberler verilmektedir. Yuhanna İncilinin dördüncü babında Hz.İsa'nın, Galile (Celile)ye giderken Samiriye'den geçmesi gerektiği ve onun Samiriye'nin Sihar şehrine uğradı-
192)    Kitab-ıMukaddes,Z.M£a,9:51-53
193)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 10: 25-37
194)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 17: 11-16
ğı, burada Yakub'un kuyusunun başında su çeken bir kadın­dan su istediği, ancak kadının ona "Sen Yahudisin, ben ise Samiriyeliyim, nasıl olur da benden su istersin? Çünkü Yahu­dilerin Samiriyelilerle ilişkileri yoktur"(195) dediği ifade edil­mektedir. Kadının bu ifadesine göre Hz. İsa'nın Samiriyeli olmadığı anlaşılmaktadır. Aynı Yuhanna İncilinin 8. babında bunun tam tersi İddia edilmekte ve Yahudilerin Hz. İsa'ya, "Sen dn çarpmış bir Samiriyelisin"(196) dedikleri ileri sürül­mektedir. Yuhanna'ya göre Hz. İsa, kendisini cinlerin çarpma­dığını çeşitli vesilelerle açıkladığı halde, Samiriyeli olup ol­madığı hususunda hiçbir açıklaması bulunmamaktadır.
Dört İncilin birçok yerinde sanki Hz. İsa, ırkçı bir Siyonist gibi davranan, her şeyi Yahudiler ve Yahudilik için yapan bir kimse olarak takdim edilmektedir. Ancak Incillerin son baplarında onun ırkçılıkla hiçbir ilgisinin olmadığı, öğrencilerini Yahudi olmayan ırklara da göndererek İncili onlara tebliğ ettirdiği (197) haber verilerek çelişkiye düşül-mektedir. Yine bazı İndilere göre o, Yahudi ırkı içinde kabilecilik yaparak Samirİyelilere düşmanlık eden ve onları imana davet etmeyen bir kişi iken, diğer încillere göre o, Samiriyelilerin köylerine öğrencilerini gönderen, onların hastalarını tedavi eden bir kimsedir. Incillerin bazı pasajlarına göre o, Samiriyelileri horlayıp onlara düşmanlık ederken, diğer bazı pasajlarına göre, iyi Samiriyelilerden Örnekler vermektedir. Özellikle Yuhanna İncilinde bir bapta o, Samiri­yeli olmayan bir Yahudi olarak takdim edilirken, diğer bir bapta "Cin çarpmış bir Samiriyeli" şeklinde tanıtılmaktadır.
195)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 4' 9
196)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 8 : 48
197)    Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, İstanbul, 1983, s. 216 ; Kitab-i MukaddesMarkos, 16 : 15
288
289
Bütün bu çelişk lerin yer aldığı İndiler, bu tesbitlerden sonra nasıl vahiy mahsulü, hatasız ve eksiksiz yazılmış eserler olarak kabul edilebiliyorlar?
10) Muharref İndilere Göre Hz.İsa'nın Erkekleri Kendilerini Hadım Etmey e ve Evlenmemeye Teşvik Etmesi:
İndilerde Hz. İsa'nın evlenip evlenmediğine ve kadınlarla ilişkisine da'ir açık bîr bilgi yoktur. Ancak İndilerde verilen bilgiler bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilince onun hiç evlenmemiş olduğu sonucuna varılabilir. Hz. İsa evlenme ile ilgili olarak Havarilerle konuşurken onlar Hz.îsa'ya "Eğer erkeğin karısı ile hali bu ise, evlenmek iyi değil" derler. Bunun üzerine Hz. İsa onlara, "Bütün adamlar bu sözü kabul ede­mez, ancak kendilerine verilmiş olanlar kabul edebilir. Çünkü anadan doğma hadım vardır, insanlar tarafından yapılmış hadım vardır, göklerin melekûtu uğrunda kendilerini hadım edenler de vardır. Bunu kabul edebilen kabul etsin"(198) diye cevap vermiştir. Hz. İsa'nın bu sözlerinde açıkça evlenmemek teşvik edilmekte, evlenmenin bir ruhsat olduğu işaret edilmektedir. Ayrıca pasajın sonunda evlenmeye karşı istek duymamak için göklerin melekûtu uğruna insanın kendi kendini hadım etmesi öğütlenmektedir.
Kilise, İndilerde geçen bu vb. ifadelere dayanarak rahiplere evlenme yasağı koymuştur. Aslında evliliğe karşı tavır koyan ve rahiplere evlenme yasağı koyan başka dinler de vardır. Maniheizm ve Budizm gibi dinler, Hristiyanlıktan önce bu yasağı uygulamışlardır. Hristiyanlık, bu fikri muhte­melen Budizmden almış görünmektedir.
198)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 19 : 10-12
290
İndilerin yanısıra Yeni Ahidin diğer kitaplarında da ev­lenmemeyi açıkça teşvik eden pasajlara rastlamaktayız. Pav-los'un, Korintoslulara yazmış olduğu birinci mektupta geçen şu ifadeler, Hristiyanlığm evlilik müessesesine bakış açısını açıkça ortaya koymaktadır: "İmdi yazdığımız şeylere gelince: Adam için kadına dokunmamak iyidir"(199). Pavlos burada erkeklerin kadınlardan uzak durmalarını, yani evlenmemele­rini tavsiye etmektedir. O, bu tavsiyeyi sadece erkeklere yapmakla kalmıyor, kadınlara da aynı şeyi tavsiye ederek onları evlenmekten menetmeye çalışıyor. "Evlenmemişlere ve dul kadınlara diyorum: Benim gibi kalsalar onlar için iyi-dir"(200). Burada Pavlos evvela kendisinin evlenmemiş oldu­ğunu açıklıyor, sonra hiç evlenmemiş bakire kızlarla, evlen­dikten sonra dul kalmış kadınların kendisi gibi bekâr kalmalarını, onların evlenmemelerinin kendileri için daha iyi olacağını izah ediyor.
Pavlos, mektuplarında sadece evlenmemeyi teşvik etmekle kalmıyor, aynı zamanda evlenmenin sakıncalarını de ortaya koyuyor: "Kızlar hakkında rabden emrim yoktur; fakat itimada layık olmak için rab tarafından merhamete nail olmuş bir adam olarak rey veriyorum: İnsanın olduğu gibi kalması iyidir. Kadına bağlı mısın? çözülmeyi arama. Kadından çözül­müş müsün? Kadını arama. Fakat eğer evlenirsen günah etmezsin, eğer bir kız evlenirse günah etmez. Fakat böyle kimselerin bedende sıkıntısı olacaktır. Ben sizi esirgiyorum. Ey kardeşler! Vakit kısalmıştır, bundan böyle karıları olanlar karıları yok gibi... olsunlar... Evlenmemiş adam, rabbi nasıl hoşnut etsin diye rabbin şeyleri için kaygı çeker. Fakat evlenmiş olan adam nasıl karısını hoşnut etsin diye dünya şeyleri için kaygı çeker... Evlenmemiş olan kadın ve kız, hem
199)    Kitab-ı Mukaddes, Korintoslulara I. Mektup, 7 : 1
200)    Kitab-ı Mukaddes, Korintoslulara L Mektup, 7 : 8
291
 
bedence, hem de ruhça mukaddes olsun diye rabbin şeyleri için kaygı çeker, fakat evlenmiş olan kadın nasıl kocasını hoşnut etsin diye...kaygı çeker...Kendi kızını evlendiren iyi eder, evlendirmeyen daha iyi eder"(201).
Pavlos'un evlenmemeyi teşvik edişi bir yana, onun kadınlara bakış tarzı da çok tuhaftır. Özellikle dul kalmış kadınlarla ilgili olarak verdiği fetvasında Timoteos'a, altmış yaşından aşağı dul kadınları cemaate kaydetmemesini söyle­mektedir: " İyi işler İçin hakkında şehadet olunan, bir erkeğin karısı olup altmış yaşından aşağı olmayan dul kadın, eğer çocuklar büyütmüş, eğer misafir kabul etmiş, eğer mukaddes­lerin ayaklarını yıkamış, eğer sıkıntıda olanlara yardım etmiş, eğer her iyi işin ardınca gitmişse kaydolsun. Fakat daha genç dul kadınları reddet. Çünkü Mesih'e muhalif olarak nefsanî heveslerine düştükleri zaman evlenmek isterler... Bununla beraber evleri gezerek aylak olmayı da öğrenirler, ancak yalnız aylak değil, fakat üzerlerine düşmeyen şeyleri söy­leyerek başkalarının işlerine karışan boşboğaz olurlar "(202). Hristiyanlıkta eşlerin ölümü dışında dulluk yoktur. Hristiyan-lar boşanmayı kabul etmedik-lerinden, bu dinde boşanma yolu ile dulluk söz konusu değildir. Böyle olunca özellikle kadın için dul kalmak tamamı ile kendi iradesi dışında ger­çekleşen bir olaydır. Toplumda en çok himayeye muhtaç olan insanların başında yetimler ve dul kadınlar geldiği halde, Pavlos'un, dul kadınlar hakkında aylaklar ve boşboğazlar tabirlerini kullanması, onları tahkir ederek cemaatin dışına atması, Hristiyanlığm kadın haklarına verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır.
201)    Kitab-ı Mukaddes, Korintoslulara I. Mektup, 7 : 25-38
202)    Kitab-ı Mukaddes, Timoteos'a I. Mektup, 5 : 9-15
İndilerde ve Yeni Ahidin diğer kitaplarında takdim edilen bu bilgilere göre, insanların cinsî hayattan uzak dur­maları gerekmektedir. Bilhassa Hz. İsa'ya nisbet edilen sözle­re göre, insanlar, cinsî arzulardan kendilerini uzaklaştırıp tam olarak İbadete yönelebilmek için kendilerini hadım edebilir­ler. Yaratılıştan insanlarda var olan cinsî arzuların kökten yokedilmesi, insan neslinin imha edilmesi sonucunu doğur­maz mı? İnsanlarda mevcut olan bu gücün, aile hayatı şeklinde bir düzenleme ve evlilik yolu ile tatmin edilmesi ve bu yolla insan neslinin devamının sağlanması esas iken, İndi­ler, erkekleri kadınlardan uzaklaşmaya ve kendilerini hadım etmeye, kadınları da erkeklerden uzaklaşmaya teşvik etmek-tedi. Dolayısı ile bu telkinler, Hristiyan toplumlarda çeşit li türden cinsi sapıklıkların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
11) Muharref încillere Göre Hz.İsa'mn Sözlerinde Kadın Hakları ve Boşanma :
Hristiyan ilim adamları, devamlı olarak kendi dinleri­nin kadın haklarını koruduğunu, kadınları erkeklerle eşit tut­tuğunu ileri sürer dururlar. Ancak muharref İndilerin ince­lenmesi neticesinde durumun hiç de onların dediği gibi olmadığı kolayca anlaşılır.
Hıristiyanlıktan önce ortaya çıkan Yahudilik vb. bazı dinler, erkeklerin kadınları boşamalarına, boşanan erkek ve kadınların başkaları ile evlenmelerine izin vermekte idi. Ancak Hristiyanlık, erkeklerin kadınları boşamalarına mü-sade etmemekte, boşanma olmaksızın birbirinden ayrılan eş­lerin, ayrıldıkları eşleri sağ olduğu sürece başkaları ile evlen­melerine izin vermemektedir.
Galile (Celile)'den ayrılıp Yahudiyeye gelen Hz. İsa'ya Ferrisiler, bir erkeğin karısını boşayıp boşayamayacağı-
292
293
!
m sormaları üzerine, Hz. İsa onlara: "Ben size şunu söyleye­yim: Karısını cinsel ahlâksızlıktan başka bir sebeple boşayıp başkası ile evlenen, zina etmiş olur. Boşanmış kadınla evlenen de zina etmiş olur"(203) demiştir. Muharref İndilerin nakletti­ğine göre Hz. İsa, ölüm dışında erkekle kadının ayrılmasını kabul etmemektedir. Eşler boşanma olmaksızın birbirlerinden ayrılsalar dahi başkaları ile evlenemezler. Bir kadın geçimsiz­lik yüzünden kocasından ayrılacak, fakat kocası sağ olduğu müddetçe bir başkası ile evlenemeyecek. Bu, kadına bir hak vermek midir, yoksa kadının hakkını gasbetmek midir?
Aslında diğer bazı dinlerin tek yanlı olarak sadece erkeğe tanıdıkları eşi boşama hakkını Hristiyanlık, erkekle birlikte kadına da tamsa idi, belki de kadın haklan konusunda söz söylemeye hakkı olabilirdi. Ancak, Hz. İsa'ya nisbet edilen yukarıdaki ifadeye göre, başka dinlerde erkeklere tanınan boşama hakkı, Hrİstiyanlıkta erkekle birlikte kadına   da tanınmış değil, aksine kadına verilmeyen ve erkekler için mevcut olan bu hak, erkeklerden de geri alınmak sureti ile diğer bazı dinlerin sınırlı olarak verdiği boşanma hakkı tamamen ortadan kaldırılmış olmaktadır. Daha önce kocaları­nın boşamaları halinde hiç değilse yeniden evlenme hakkına sahip olan kadın, Hristiyanlığm bu hükmü ile o hakkından da mahrum bırakılmaktadır. Belki ortada bir kadın erkek eşitliği söz konusu olabilir, ancak bu eşitlik, kadına boşama hakkı verilerek kadını erkeğin seviyesine getirerek değil aksine, erkeğin elinde olan boşanma hakkını elinden alarak onu kadının seviyesine indirmek sureti ile olmuştur. Yani eşitlik pozitif yönde değil, aksine negatif yönde gerçekleşmiştir. Hristiyanhktaki bu uygulama, bir hak verme değil, aksine tek taraflı olarak verilmiş olan bir haktan herkesi tamamı ile
203)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 19 : 8-9
294
mahrum etmektir. Bu kadm erkek eşitliği, olsa olsa boşana-mama eşitliği olabilir. Bu bir hak alma eşitliği değil, haksızlık­ta eşitliktir. Hristiyanların yaptıkları şey, hayatının başında bir hata yaparak kendine uygun olmayan bir eşle evlenen ki­şiye, bu hatasının cezasını bir ömür boyu çektirmek, onu zor­la, sevmediği ve nefret ettiği biri ile yaşamaya zorlamaktır.
12) Muharref İndilere Göre Hz. İsa'nın Sözlerinde Servet Düşmanlığı ve Tembellik:
Muharref İndilere Göre Hz. İsa, insanları çalışmaktan alıkoymakta ve onlara geleceklerini düşünmemelerini emret­mektedir. Matta'ya göre o, insanlara bu konuda şöyle söylü­yor: "Size diyorum: Ne yiyeceksiniz, yahut ne içeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygı çekmeyin "(204) Bu sözleri ile Hz. İsa'nın, insanları, dünyaya aşırı meyletmekten alıkoymaya çalıştığı düşünülebilir, ama onun bu sözleri ile gayesi dünya malına aşırı tamahı terkettirmek değil, doğrudan doğruya dünyayı terkettirmek, miskinliği ve tembelliği teşvik etmektir. Çünkü Hz. İsa, başka bir konuşmasında hedefini tam olarak açıklamak suretiyle insanları, hayvanlar ve kuşlar gibi hiç çalışmadan yaşamaya, kiler ve ambarlarını doldurmamaya çağırmaktadır: "İsa şa­kirtlerine dedi: Ne yiyeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygı çekmeyin. Çünkü hayat yiyecekten ve beden giyecekten daha üstündür. Kargalara bakın, onlar ne ekerler, ne de biçerler, ne kilerleri ve ne de ambarları var, Allah onları besler, sizler kuşlardan ne kadar daha değerlisiniz?"(205). Bu sözleri ile o, insanlara "Çalışmayın, tarlalarınızı ekmeyin, ekinleri kiler ve ambarlara
204) Kitab-ı Mukaddes, Matta, 6 : 25
205)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 12 : 22-24
295
doldurmayın, tembel tembel oturun, korkmayın Allah size rızkınızı verecektir" d ^mek istemektedir.
Bir lokma bir hırka felsefesinin temeli muharref înciller-deki Hz. İsa'nın bu sözlerine dayanmaktadır. İndiler, kaderci, tevekkülcü, dünyadan tamamı ile el etek çekmeye dayalı bir görüşü insanlara telkin etmektedirler. Hristiyanlığa göre dünya için çalışmak, mal mülk sahibi olmak kâmil insan olmaya engeldir. Bu konuda muharref İndilere göre Hz. İsa şöyle söylüyor: Eğer kâmil olmak istersen git, neyin varsa sat ve fakirlere ver, göklerde hazinen olacaktır ve gel, benim ardımca yürü"(206).
Hz. İsa zenginlik hakkında şunları söylemektedir: "Yi­ne size derim: Devenin iğne deliğinden geçmesi zengin adamın Allah'ın melekûtüna girmesinden daha kolay-dır"(207). Bu sözleri ile o, zenginler cennete giremez, cennete girmek isteyenler fakir olsunlar, mallarını mülklerini terket-sinler demek istemektedir. Bir başka konuşmasında Hz. İsa insanlara: Yer yüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin ki, orada güve ve pas yeyip bozar ve orada hırsızlar delip girerler ve çalarlar. Fakat kendinize gökte hazineler biriktirin ki, orada ne güve, ne de pas yeyip bozar ve hırsızlar orada ne deler ve ne de çalarlar" (2O8). Bu sözlerin ma'nası açıkça "mal mülk biriktirmeyin, hazinelerinizi, kiler ve ambarlarınızı doldurmayın, dünya için çalışmayın" demek değil midir? Mu­harref İndilerin bu şekilde konuşturduğu Hz. İsa, bize göre bu gibi sözleri asla söylemiş olamaz.
206)    Kitab-f Mukaddes, Matta, 19: 21
207)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 19 : 24
208)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 6 : 19-20
296
 
13) Muharref İndiler ve Komünizm :
Bazı araştırmacılar, yukarıda nakledilen İncil pasajlarına dayanarak, Hristiyanlığm başlangıcında özel mf fkiyetin ol­madığını, Hz. İsa'nın etrafında toplanan ilk cer ıaatte ve on­dan sonra Kudüs'de meydana gelen Hristiyan cemaatinde özel mülkiyet yerine, bir çeşit komünist ilkelerin uygulandığı ve ortak mülkiyet esasına dayanan bir yapının var olduğunu söylemektedirler. E. Renan'a göre Hz. İsa, Hristiyanlara sü­rekli olarak ellerinde, avuçlarında ne varsa hepsini satarak fakirlere dağıtmalarını, dünyada mal biriktirmemelerini telkin etmiş, esas servetin ahiret serveti olduğunu onlara hatırlat­mıştır. Ona göre Hristiyanlık, iyi edicilerin, manastır hayatı yaşamaları esasına dayanan Yahudi tarikatlerin izinde yürü­mekten başka birşey değildi. Hristiyanlığm taklit ettiği ve Ferrisî ve Sadukîlerin kötü gözle baktıkları bu Yahudi tarikat-lerinde komünizmin, ortak mülkiyet gibi bazı prensipleri görülüyordu(209). A. Toynbee'ye göre, komünizmin menşei bu Yahudi-Hristiyan geleneğe dayanmaktadır(210). Renan ve Toynbee'ye göre Marksizmin ve Komünizmin kaynakların­dan biri de Kitab-ı Mukaddes olmaktadır. Kari Marks'm diyalektik materyalizmi ile Hristiyanlığm temel ilkelerinin birbirine zıt görünmesi, komünizmin temelde bu dine dayanıyor olmasına engel teşkil etmemektedir(211).
Bazı Hristiyan araştırmacılara göre Kudüs'teki ilk Hristiyan Kilisesi, zorunlu olarak komünist prensipleri uygu­lamıştır. Bu durumu, bazı Hristiyan müelliflerin eserlerinde
209)   E.Renan, İsa'nın Hayatı, s. 102
210) Amold Toynbee, A Study ofHistory, New York, 1972, p. 227
211) Percy Haitili, War, Communism andthe Christian Faith, London, ?
p.19
297
itiraf ettiklerini görmekteyiz(212). Mesela Hristiyan Arap müellif Habib Said, Hristiyanlık-Sosyalizm ilişkisi konusunda şunları söylemektedir: "Hristiyanlığm ilk dönemlerinde Sos­yalizmin izlerini görmek mümkündür. Sosyalist fikirler, bir dönem için ilk Hristiyanlarda kendini göstermiştir. Kitab-ı Mukaddes onlar için 'Onlar arasında herşey ortaktı' demekte­dir. Hristİyanlığa ilk girenler, dünyayı tamamen terk etmekte, bütün varlıklarını Resullerin ayaklarına sermekle idiler. Bunlar, kendilerine ortak maldan ne veriliyorsa onunla iktifa ediyorlardı. Ancak Hristiyanlığm gelişmesi ve Hristiy ani arın sayılarının artması ile birlikte Sosyalist uygulama terkedildi. Bunun terkedilmesi de iyi oldu. Çünkü bu iş, Resullerin elle­rinde böyle devam etse idi, Hristiyanlar arasında insan tabia­tının gereği olarak bir takım karışıklıklar meydana gelebile­cekti. İlk Hristiyan cemaatinde kısa bir süre uygulanan komünist ilkeler, daha sonra terkedilmiş ve bu dine girenlere mal ve mülklerini koruma, miras yolu ile bu mallarını yakınlarına İntikal ettirme, kazandıklarım kendi özel servetle­rine katma gibi haklar tanınmıştır "(213).
Komünizmin dinlere ve demokrasiye karşı olduğu ve hedefinin her şeyden önce bunları yıkmak olduğunu belirten bazı araştırmacılar, komünizme karşı en etkili silahın Hristi-yanlık olduğunu söyleyerek, Allah'a inanmanın her türlü dik­tatörlüğün önüne set çektiğini, dolayısı ile Hristiyanlığm komünizme engel olduğunu ileri sürmektedirler(214).
Bugün dünyada cereyan eden bazı olayları incelediğimiz zaman ilk anda anlaşılması çok zor ve karmaşık hadiselere
212) L. Wm Coııntryman, The Rich Christian in the Church ofthe Early
Empire: Contradiction and Accommodations, Nevv York, 1980, p. 1-69
213)     H.Saidî,a.g.e.,C.I,s. 107-108
214) T.S.EIiot,û.g.e., s. 63
298
şahit olmaktayız. Bîr tarafta ilk dönemlerinde komünizmin bazı ilkelerini uyguladığı halde şimdi komünizme karşı şiddetli bir mücadele sürdüren Avrupa Hristiyanlığı, Öbür tarafta dini afyon olarak kabul eden komünist gerillalar arasında görülen Hristiyan rahipler. Bu açık çelişkiyi anlaya­bilmek için Hristiyanlığm kutsal kitabı Kitab-ı Mukaddesi iyice tetkik etmek gerekir. Eski ve Yeni Ahitte, özel ve kamu mülkiyeti ile ilgili olarak yer alan bölümlerin iyice araştırılma­sı, başlangıcından itibaren Hristiyanlık tarihinin iyice tetkik edilmesi, bugünkü dünya olaylarının perde arkasındaki gerçeklerin anlaşılmasına yardım edecektir. Bizim İnancımıza göre yirminci yüzyılda komünizm ile Hristiyanlığm çatışması, dışa ters olarak yansıyan bir olaydır. Esas itibariyle komü­nizm ile Yahudilik ve Hristiyanlık arasında temele inen bir birlik ve ilişki söz konusudur.
Burada başka bir noktayı daha belirtmekte fayda vardır. Bazı araştırmacılar tarafından tarih boyunca var olduğu ileri sürülen Hristiyan-Yahudi çatışması da ekrana yanlış yansıyan bir görüntü durumundadır. Hristiyan araştırmacı Shailer Mathews, bu konuda şunları söylemektedir: "Ortada yanlış anlaşılan bir durum vardır. Bu durum, Hristiyanlığm bütünü ile Yahudiliğe karşı olduğu düşüncesidir; bu düşünce yanlış­tır. Çünkü şöyle veya böyle Hristiyanlık, birçok noktada Yahudiliğe bağlı bir dindir"(215).
Hristiyanlığm, komünizm ve Yahudilikle çatışması bize göre biraz Önce belirttiğimiz gibi ters bir yansımadan ibarettir. Tarih boyunca aralarında pekçok mücadele ve olaylar geçtiği sürekli olarak tekrar edilmesine rağmen, şu anda dünya
215)   Shailer Mathews, History ofNew Testament Times in Palesiine 175 B.C-170 A.D.,London,1921,p. 223
299
Yahudiliğinin merkezi olan İsrail'i, yaptığı en zalimane vah­şetlerde bile Hristiyan Batı dünyası bütün gücü İle destekle­mektedir. Bugün Hristiyanlar, niçin İsrail'in yaptığı herşeyi kayıtsız şartsız desteklemektedirler? Hristiyanların îsraile kayıtsız şartsız destek vermesini sağlayan en Önemli şey, her iki tarafın da aynı kutsal kitaba inanmasıdır. Daha Önce belirtildiği üzere Hristiyanlar, Yahudilerin kutsal kitabı Ta-nah'ı, Eski Ahit adı ile kabul edip benimsemektedirler. İşte bu ortaklık, günümüzde dünya siyasetini etkilemektedir.
Dünyada bugün hayretle seyrettiğimiz hadiselerden biri de Doğu Blokunda komünizmin birdenbire çokmesidir. Bu ani çöküşün arkasında bizim göremediğimiz bazı gerçekler vardır. Halkı Hristiyan olmayan ülkeler, komünizmin boyun­duruğu altından kurtulmak istedikleri zaman, o ülkelerin ko­münist idarecileri, bu istekleri yüzbinlerce insanı acımasızca Öldürmek sureti ile zalimce bastırdıkları halde, halkı Hristi­yan olan ülkeler komünizmden kurtulmak istedikleri zaman, onların bu isteklerine aynı metodlarla cevap verilmemiştir. Doğu Avrupada halkı Hristiyan olan ülkeler, kolayca komü­nizmin pençesinden kurtulmayı başarmışlar ve bu esnada bu­ralarda hiç kan dökülmemiştir. Vietnam ve Kamboçya olayla­rı, 1989 yılında komünist Çin'de meydana gelen ayaklanma ve bu ayaklanmanın onbinlerce insanın ölümü ile sonuçlanması, Kuzey Kore'nin bir türlü Güney Kore ile birleşememesi vb. olaylar, hep gözümüzün önünde cereyan eden hadiselerdir.
Eski Sovyetler Birliğinde başgösteren bağımsızlık hareketleri içinde, sadece Azerbaycan ve Tacikistan'da mey­dana gelen ayaklanmaların en insafsız metodlarla bastırılma­sı, bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinin hemen hepsinde komünist dönemdeki idarecilerin, yani eski komü­nistlerin iktidara gelmesi, hep yukardaki hükmümüzü doğru-
300
lar niteliktedir. Saydığımız bu yerlerdeki insanların, komü­nizmden kurtulma istekleri en zalimce ve en acımasız metodlarla bastırıldığı halde, Doğu Blokunda yer alan ülke­lerde tek bir kurşun dahi atılmadan, birkaç gösteri ile komü­nist idareciler kendiliklerinden tıpış tıpış görevi terkedip gitmişlerdir. Müslüman Azerbaycan'ın bağımsızlık isteği, dünyamn da şahit olduğu şekilde en gaddar ve zalim usuller­le Sovyetler Birliği tarafından bastırıldığı halde, aynı isteklerle ayaklanan Baltık ülkelerine ve özellikle Ermenistan'a bir fiske dahi vurulmayısın arkasındaki gerçek nedir? Çünkü bu ülke­lerin halkları Hristiyandırlar. Özellikle Ermeniler, tarihte ilk Hristiyan olan millet kabul edildikleri için Hristiyan dünya­sında ayrı bir yere ve öneme sahipdirler, bunu daha önce de belirtmiştik. Komünist yönetimler, Hrİstiyanlara karşı son derece müşfik davranmaktadırlar. Şayet bu şefkati gösterme­yen bir komünist idareci çıkarsa, onun sonu Romanya'daki Çavuşesku'nun akibetine döner. Azerbaycan'da eski komü­nistlerden olmayan Elçibey yönetiminin hemen tepetaklak edilip devrilmesinin sebebi nedir? Çünkü halkı Hristiyan ol­mayan Azerbaycan'ın demokrasiyi yaşamaya hakkı yoktur.
Yapılacak ciddi bir araştırma, Marks ve Lenin devrinden itibaren komünizmin, Yahudulikten ve Hristiyanhktan ilham aldığını ortaya koyacaktır. Dini reddedişinin dışında komü­nizm, bazı temel prensiplerini Hristiyanlık ve Yahudilikten almıştır. Bu hususta daha önce İndilerden vermiş olduğumuz örneklere ilâve olarak. Tevrattan da misaller verebiliriz. Yahu­dilerin kutsal kitabı Tevratta da komünizme temel teşkil ede: cek hükümler tesbit ediyoruz. Tevrata göre Hz.Musa, Tur-ı Si­na'da Allah ile konuşurken, Allah (C.C.), Hz. Musa'ya şöyle seslenmiştir: "Ve yer daimî surette satılmayacaktır; çünkü yer benimdir"(216). Tevratta yer alan bu hüküm, ortak mülkiyeti
216)   Kitab-ı Mukaddes, Levililer, 25 : 23
301
emretmekte ve özel mülkiyeti ortadan kaldırmaktadır. Komü­nizmin, özel mülkiyeti reddederken ilham kaynağı, muhte­melen Teyratta yer alan bu hüküm olmuştur.
Yahudiliğin kutsal kitaplarında komünist uygulamalara temel teşkil eden daha başka hükümler de vardır. Ayrıca başta Kari Marks olmak üzere komünist teorisyenlerin büyük bir çoğunluğunun Yahudi asıllı olması da tesadüf olarak izah edilemez. Filistin'de İsrail devleti kurulduktan sonra iktidara gelen İsrail işçi Partisi, bu ülkede eski Sovyetler Biri iği'ndeki Kolhozlara benzeyen Kibutzları kurmuş ve kısmen komünist bir sistem uygulamaya çalışmıştır. İşçi Partisinin uygulamış olduğu bu sistemden rahatsızlık duyan pekçok Yahudi göç­men, geldikleri ülkelere geri dönmek için çaba sarfetmişlerdir. Yahudilerle komünistler, Hristiyanlarla komünistler daima, üstü örtülü, görülmeyen, gizli bir diyalog içinde olmuşlardır.
14) Muharref İndilerde Sömürü ve Faiz Anlayışı:
İndilerde hemen hemen her sahada görülen çelişki ve tutarsızlıklar mal ve mülk konusunda da görülmektedir. İndilere göre Hz. İsa, bir yandan çalışmamayı, mal ve mülk edinmemeyi tavsiye ederken, diğer taraftan vaazları esnasın­da parayı faize vermenin meşru olduğu ma'nasına gelecek benzetmeler yapmaktadır. Hz. İsa, benzetmeler esnasında ko­nuşturduğu efendinin ağzından, tam bir kapitalist ve sömürü­cü düzen modeli çizmektedir. Matta İncili, 25: 14-30 da anlatılan bir benzetmede Hz.İsa, öğrencilerine mallarını kölelerine emanet eden bir adamı örnek olarak göstermekte ve bu adamla köleleri arasında geçen konuşmalardan ders alınmasını istemektedir. Hz. İsa'nın öğrendlerine anlattığı bu benzetmeye göre, kendisinin semaya almışı, yolculuğa çık­mak üzere olan bir adamın, kölelerini çağırıp malını kendile­rine emanet etmesine benzemektedir. Hz. İsa'nın örnek olarak
302
gösterdiği bu adam, kölelerinden birine beş talant, diğerine iki talant, öbürüne ise bir talant vermiştir. Beş talant alan köle ile, iki talant alan köle, paralarını çalıştırarak efendilerinin dönüşünde aldıkları parayı iki misli olarak geri vermişler, ancak, bir talant alan köle, efendisinin dönüşünde sadece ken­disine verilen bir talantı geri vermiş ve efendisine, "Efendim senin sert bir adam olduğunu biliyordum, senden korktuğum için aldığım parayı kaybetmiyeyim diye toprağa gömdüm, şimdi sana olduğu gibi iade ediyorum" diyerek parayı iade etmiş. İki kölenin aksine parasını çalıştırmayan bu üçüncü köleye çok Öfkelenen efendi, ona "Kötü ve tembel köle! ma­demki benim sert bir adam olduğumu biliyordun, öyleyse benim paramı faizcilere vermeliydin. Ben de geri gelince onu faizi ile beraber geri alırdım" dedikten sonra, elinde bir talant olan kölenin elindeki bir talantının alınıp, elinde on talant olan köleye verilmesini emretmiştir. Benzetmenin son kısmın­da mal sahibi efendinin, bu icraatına gerekçesi de şöyle açık­lanmıştır: "Çünkü her kimin varsa, ona verilecektir ve ona arttırılacaktır; kimin yok ise, elinde olanı bile alınacaktır."
Hz. İsa, teşbihte örnek aldığı insanı konuştururken, öğ­rencilerinin onun söylediklerinden ders almalarını istemekte­dir. Matta'da anlatılan bu benzetme biraz değişik bir biçimde Luka, 19: 11-26 da aynen anlatılmaktadır. Luka'da paranın, parayı çalıştırmayan köleden alınıp, çalıştıran köleye verilme­sini emreden efendiye, etraftan "Efendim zaten onun parası var, niye ona vereceğiz?" diye sorulunca, efendi "Kimde varsa ona daha çok verilecek. Ama kimde yoksa, kendisinde olan da elinden alınacak" diye cevap vermiştir. Hz. İsa'nın örnek olarak anlattığı adam, kölesine "Niye benim paramı faize ve­rip iki misli para kazandırmadın?" diyerek faizi teşvik etmiş­tir. Ayrıca "Elinde olana, daha çok verilecek, elinde olmaya­nın, elinde olan da ondan alınacak ve elinde olana verilecek"
303
denmek sureti ile, hak ve hukuk bir kenara bırakılıp, sadece para kazanma kurnazlığının marifet olduğu şeklinde bir fikir empoze edilmiştir.
Muharref İndileri okuyan Hristiyanlar, Hz. İsa'nın örnek olarak gösterdiği adamın bu sözlerini okuyunca, parayı faize vermenin en uygun kazanç yolu olduğunu anlamaktadırlar. Bugün Batıda önemli olan, paranın helâl veya haram olarak kazanılmış olması değil, ne olursa olsun kazanılmış olmasıdır. Parayı kazanmak için her yola ve çareye baş vurulabilir. Ayrı­ca Markos, 4 : 25'de Hz. İsa, "Zira kimin varsa ona verilecek­tir; fakat kimin yoksa, onda olan da kendisinden alınacaktır" demek sureti ile sömürü anlayışını, sadece örnek gösterdiği kişiye söyletmekle kalmamakta, bizzat kendisinin de bu görü­şe iştirak ettiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Asırlardan beri Batı emperyalizmini besleyen ana kaynak, muharref İndilerdir. İndilerde yazılı olan "Kimde varsa ona daha çok verilecek, kimde yoksa, kendisinde olan da onun elinden alınacaktır." felsefesi, para kazanmada Batılılara hak ve hukuku bir tarafa bıraktırmakta, onların zihnine sadece para kazanmanın önemli olduğu fikrini yerleştirmektedir. Bu fikirlerle beslenen Hristiyan Batı dünyası, parayı ve serveti elde etmek için her türlü vasıtayı mubah görmekte,ve onu elde etme uğruna her çareye başvurmaktadır.
Yüzyıllardan beri Kilise rahiplerinin önderliğinde köle ticareti yapan, Afrikalı milyonlarca zenciyi Amerika ve Avru­pa'ya taşıyıp köle olarak satan Avrupalılar, ticaretini yaparak üzerinden para kazandıkları bu insanlara karşı, Hz. İsa'nın benzetmesinde geçen efendinin, kölesine davrandığı gibi dav­randıklarını düşünmekte ve bunda herhangi bir haksızlık görmemektedirler. Başta Asya ve Afrika olmak üzere dünya-
304
mn birçok yerinde, geri kalmış ülkelerin toprak altı ve toprak üstü zenginliklerini işleten Hristiyan Batı dünyası, bu ülkeleri sömürürken, "Onlar fakirdir, fakir olarak kalmalıdır, hatta daha da fakirleştirilmelidir, çünkü onlar servetlerini' değer­lendirmeyi bilmiyorlar, bu işi biz biliyoruz, öyleyse bu serve­ti onlardan almak bizim en tabiî hakkımızdır" diye düşün­mektedirler.
 
Görüldüğü gibi İndilerde, bir yandan komünizme model teşkil edecek ifadeler yer alırken, öbür yandan faizi ve her türlü gayri meşru kazancı mubah sayan, emperyalist düzeni özendirecek pasajlara da rastlanmaktadır.
 
7 - DÖRT ÎNCİLDE GÖRÜLEN ÇELİŞKİLER:
 
Muharref İndilerde görülen çelişkiler aslında tek başına ayrı bir araştırma konusu olarak ele alınmalıdır. Çünkü Hristiyanların, birbirlerini tamamladıklarını söyledikleri ve sahih olduklarım kabul ettikleri bu dört încilde öylesine çok çelişki ve farklılıklar vardır ki, bunlar herhangi bir kitabın bir bölümüne sığmayacak kadar çoktur. Bunları ayrı, müstakil bir kitap halinde takdim etmek daha uygundur. Biz, araştır­mamızın bu kısmında kitabın hacminin müsade ettiği ölçüde dört İncilde görülen çelişkilerden çok önemli gördüklerimizi özet olarak vermeye çalışacağız.
a - Muharref İndilerde Hz. İsa'nın Nesebi Konusunda Görülen Çelişkiler:
Dört İndiden ikisi, Markos ile Yuhanna, Hz.îsa'nm nese­binden hiç bahsetmezler. Diğer iki İncil, Matta ile Luka, onun nesebinden bahsetmekle beraber, verdikleri soy kütüğü bakı­mından bu iki İncil arasında açık bir çelişki vardır.
305
«J il .
^Matta İncili, Hz.İsa'nın "soy kütüğünü Hz.îbrahim'e kaçlar götürmekte, ondan ileriye götürmemektedir. Luka İncili ise Hz.İsa'nın nesebini Hz.Adem'e kadar ulaştırmaktadır. Mat-ta'da Hz.İsa'dan Hz.İbrahim'e kadar kırk kişi sayılırken,
■ Luka'da elli b^ş^kîşıVâyilmaktadır. Luka, Hz. İbrahim'den Hz. Âdem'e kadar ayrıca yirmi kişi saymaktadır, bu kısım Mat-ta'da yoktur. Luka'nın verdiği soy kütüğünde topla'm isim sayısı yetmiş beşe ulaşmaktadır. Burada akla şöyle bir ihtimal gelebilir: Matta'nm vermiş olduğu listede bazı isimler unutul­muş olabilir, Luka, Matta'nın unutmuş olduğu isimleri listesi­ne ilâve ederek sayıyı yetmiş beşe çıkarmış olabilir. Fakat gerçek böyle değildir. Matta'nm birden kırka kadar saymış olduğu isimlerle, Luka'nın birden elli beşe kadar saydığı isimler arasında büyük farklılıklar vardır. Matta'nın, Hz. İsa'nın atası olarak zikrettiği isimlerden yirmi üç tanesini
i'Luka hiç zikretmiyor. Luka'nın, Hz.İsa'nın atası olarak zikrettiği isimlerden otuz sekiz tanesini de Matta hiç zikretmi­yor. İki İncilde yer alan İki farklı ve ayrı soy kütüğü vardır ve bunların birbirini tamamlaması imkânsızdır. Bu durumu daha açık bir şekilde göstermek için her iki încilde verilen soy kütüğünü karşılıklı olarak bir tablo halinde takdim etmemiz mümkündür.
 
Hz.İsa'nın Ataları:
 
Matta İnciline göre
Luka İnciline Göre
1- Yusuf
Yusuf
2-Yakub
Heli
3-Mattan
Mattat
4-Eleazar
Levi.
5-£liud
Meiki
6-Ahim
Yannay
 
7-Sadok
8-Azor
9-Elyakim
10-Abiud
11-ZerubbabcI
12-Şealtiel
13-Yekonya
14-Yoşiya
15-Amon
16-Manasse
17-Hizkiya
18-Ahaz
19-Yotam
20-Uzziya
21-Yoram
22-Yehoşafat
23-Asa
24-Abiya
25-Rehoboam
26-Süleyman
27- Davud
28-Yesse
29-Obed
30-Boaz
31-Salmon
32-Nahşon
33-Amminadap
34-Ram
35-Hetsron
36-Perets
37-Yehuda
38-Yakub
Yusuf
Matta ty a
Amos
Nahum
Esli
Naggay
Maat
Mattatya
Sentei h
Yoseh
Yada
Yoanan
Risa
Zerubbabel
Şealtiel
Neri
Melki Addi
Koşanı
Elmadam
Er
Yeşu
Eliezer
Yorim
Mattat
Levi
Simeon
Yehuda
Yusuf
Yonam
El y akim
Melea
307
306
39-îshak 40-İbrahim
41-
42-43-44-45-■ 46-47-48-
49-
50-
51-
52-
53-
54-
55-
 
Menna
Mattata
Natan
Davud
Yesse
Obed
Boaz
Salmon
Nahşon
Amminadap
Aram
Hetsron
Perets
Yehuda
Yakub
İshak
İbrahim
, Görüldüğü gibi iki listede yer alan isimlerin büyük bir Çoğunluğu birbirine uymadığı gibi, uyan isimlerin sıradaki yerleri farkhdır(217).Tabloda açıkça görüldüğü gibi Luka'nm I ilâve ettiği isimler, Matta'nın eksik bıraktığı isimler değildir, iki ,' İncil farklı farklı soy kütükleri vermişlerdir. Burada özellikle Matta'nın verdiği soy kütüğünde Hz. Süleyman, Hz. İsa'nın atası olarak zikredilirken, Luka'da Hz. Süleyman'ın kütükte yer almamakta olduğunu belirtmek gerekir. ■ ■   Aslında her iki İncil, Hz. İsa'nın nesebini vermekle beraber ayrıca onun babasız olarak doğduğunu, annesi Meryem'in, Tan-rı'dan hamile kaldığım, Tanrı'nm onun rahmine ruhu üfürmesi İle İsa'nın dünyaya geldiğini belirtmişlerdir. Yani bu iki İncile 217) Günay Tümer, Abdurrabman Küçük, Dinler Tarihi, Ankara, 1988, s. 154; Kitab-ı Mukaddes, Matta, 1 : 1-17; Luka, 3 : 23-38
308
/ göre Hz.İsa'nm İnsan cinsinden babası yoktur. Buna rağmen ! İndiler, Hz. İsa'nın nesebini annesi Meryem tarafından değil de, üvey babası Yusuf tarafından yürütmektedirler, bu açık bir çelişkidir. Hz.İsa, Yusuf'un oğlu değilse, onun sulbünden meydana gelmemişse, Yusuf nasıl Hz.İsa'nm babası olabiliyor? Hz. îsa Marangoz Yusuf'un sperminden hasıl olmadığı halde bu iki İncilde Yusuf, onun babası sayılarak Hz. îsa'run soy kütü­ğüne katılıyor. Hz. İsa'ya bir soy kütüğü tesbit edilecekse, bunun üvey baba Yusuf tarafından değil, annesi Hz.Meryem tarafından olması gerekirdi. Eğer ona bir soy kütüğü yazılması gerekli ise, bunun: îsa, Meryem'in oğlu, Meryem, İmran'ın kızı(218), îmran... oğlu gibi neseb; Meryem, İmran...tarafından
h yürütülmeli idi. Dolayısı ile Matta ve Luka İndilerinin, Hz.
| İsa'ya üvey babası Yusuf tarafından yürütmüş oldukları neseb, gerçekte Hz.İsa'nm nesebi değildir. Bu indilerin verdikleri soy kütüğü yanlış bir soy_kütüğüdür. Bu iki İndideki Hz.îsa'nın soy
S kütüğü listeleri, aynı İndilerin diğer yerlerindeki haberlerle
-' çelişki göstermektedir(219).
•s      Matta ve Luka İndilerinde yer alan soy kütüğü listelerinde
Hz. İsa'dan Hz. ibrahim'e kadar iki İncilin ittifak edebildiği
sadece on sekiz isim vardır. Diğer isimler birbirinden farklıdır.
, Matta'da kırk isim varken, Luka'da bu isim listesi nasıl elli beşe
varabiliyor? Bu İncil yazarları Allah'tan nasıl bir vahiy almışlar
ki, birbirlerinden bu kadar farklı şeyler yazabilmişlerdir? Matta
İncilinin birinci babının 1-17 'nd ayetleri arasında verilen listede
Yusuf'un, Hz.İsa'nm babası olduğu söyleniyor. Aynı İncilin
I "aynı babının 18-25'nd ayetleri arasında Hz.Meryem'in Allah'tan
) nasıl hamile kaldığı anlatılıyor. İndiler arasında çelişki olduğu
( gibi, bîr İncilin aynı babındaki ayetler arasında, aynı bapta, aynı
' sahifede çelişkilere rast gelmekteyiz. Bundan sonra Hristiyan
218)   Kur'an-ı Kerim, At-i İmran ; 34-35
219)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, I : 18-25 ; Luka, 2 : 1-7
309
yazarlar dört İncilin, yazarlar tarafından Tann'nm vahyi ile yazıldığım ileri sürebiliyorlar.
Hz. İsa'nın doğum olayına bağlı olarak Matta ve Luka
İndilerinde tesbit edilen diğer bir çelişki, o sırada Roma impa­ratoru olan kişi ile, Suriye ve Filistin bölgesi yöneticileri hakkın­da verilen haberlerdir. Matta'ya göre Hzjsa'nın doğduğu sırada kral olan kişi Hirodes'tir. O sırada herhangi bir nüfus sayımı sözkonusu değildir. Hirodes, kahinlerin kehaneti yüzünden Ya­hudilerden doğacak bir çocuğun kendi tahtını elinden alacağını öğrenmiştir. Doğudan gelen bu kahinler, kral Hirodes'e "Yahu­dilerin kralı olarak doğan çocuk nerede?" diye sorunca, Hirodes kendi tahtını tehdit eden Hz.îsa'yı öldürmek için aramaya başlamış ve bu yüzden üvey babası, annesi ile birlikte onu Beytlehem'den Mısır'a götürmüştür. Bu habere göre Hz.İsa'nm doğum hadisesi kral Hirodes zamanında cereyan etmiştir(220). Halbuki Luka'ya göre olay daha başka türlü cereyan etmiştir. Ona göre Hz.İsa, Roma imparatoru Augustos zamanında dün­yaya gelmiştir. Hz.İsa'nm üvey babası Yusuf, Yahudiye'nin Beytlehem şehrindendir. Augustos imparatorluğunun her tara­fında nüfus sayımı yapılmasını emretmiş, Yusuf bunun üzerine nişanlısı Meryem'le beraber sayılmak üzere Beytlehem'e gelmiş­tir. Hz.İsa bu sırada dünyaya gelmiştir. O sırada Roma İmpara­torluğunun Suriye valisi Kirinius'tur. Luka încilinde Hirodes İsmi hiç geçmemekte, dolayısı ile Hirodes yüzünden Mısır'a kaçıştan da bahsedilmemektedir. Aksine bu İncilde nüfus sayı­mı var, anne ile babanın çocuğu önce Kudüs'e, sonra kendi kentleri Galile'nin Nasıra şehrine götürmeleri var(221). Mat-ta'da Yahudiye'den Mısır'a gidiş ve Mısır'dan Nasıra'ya dönüş varken, Luka'da Beytlehem'den Kudüs'e, Kudüs'ten de Na-
 
220)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 2 : 1-17
221)   Kitab-ı Mukaddes, Luka, 2 : 1-40
310
sıra'ya dönüş vardır, Matta'da kral Hirodes zikredilirken, Lu­ka'da İmparator Augustos ve vali Kirinius isimleri geçmektedir.
Hz.İsa'nm doğumu hadisesinde Hirodes'in ismini hiç ağzına almayan Luka, daha sonraki bölümlerde ondan bahset­mekte, İmparator Tiberius zamanında Hz. Yahya'nın vaftize
başladığı sırada Hirodes'in, Galile'nin dörtte birini yönettiğini haber vermektedir.
♦ ■ Bu noktada sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hz. İsa Matta'ya göre İmparator Tiberius zamanında Hirodes'in krallığı sırasında dünyaya gelmiştir; Luka'ya göre ise imparator Augus­tos zamanında vali Kirinius döneminde dünyaya gelmiştir. Acaba birbiri ile çelişen bu iki rivayetten hangisi doğrudur?
b - Muharref İndilerde Hz. Yahya ile İlgili Çelişkiler :
Muharref İndilerin Hz. Yahya ile ilgili olarak verdikleri haberler çoğunlukla birbirleri ile çelişkilidir. Bu çelişkilerin başında Yahya'nın, îlya olup olmadığı hususunda verilen bil­gilerdeki farklılıklardır. Matta İncilinde Yahya'nın İlya olduğu belirtilirken, Yuhanna încilinde ise tam tersi söylenerek Yah­ya'nın îlya olmadığı ifade edilmektedir. Matta'da Yahya hak­kında şöyle haber verilmektedir: "İsa, 'îlya gerçekten gelecek ve herşeyİ yeniden düzene koyacak' diye cevap verdi. 'Size şunu söyleyeyim. îlya zaten gelmiştir, ama onu tanımadılar, ona yapmadıklarını bırakmadılar...O zaman öğrenciler İsa'nın ken­dilerine vaftizci Yahya'dan sözettiğinİ anladılar"(222). Matta încilindeki bu ifadeden, Yahya'nın İlya olduğu açıkça anlaşılı­yor. Ancak dördüncü İncilin yazarı Yuhanna, Matta ile aynı fikirde değildir. O, bu konuda şu bilgiyi veriyor: Yahudiler
222)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 17 : 11-13 ; 11: 12-15
311
Yahya'ya, 'Sen kimsin?' diye sormak üzere Kudüs'ten kahinlerle Levilileri gönderdikleri zaman, Yahya'nın tanıklığı şöyle oldu: 'Ben peygamber değilim' diye açıkça konuştu. Onlar kendisine, 1 Öyleyse sen kimsin? İlya' mısın? ' diye sordular. O da 'Değilim' dedi.' Sen peygamber misin?' sorusuna da 'hayır' cevabım verdi"(223). Matta'ya göre, Hz.tsa, Yahya'nın îlya olduğunu söylerken; Yuhanna'ya göre bizzat Yahya'nın kendisi, kendisi­nin İlya olmadığını söylüyor. Yahya îlya mı, değil mi? Hangi İncile inanalım ve nasıl karar verelim?
indilerde Yahya ile ilgili olarak geçen çelişkili haberlerden bir diğeri de, onun Hz. İsa'yı baştan beri tanıyıp tanımadığı konusunda verilen haberlerdir. Yuhanna'ya göre Hz. Yahya, Hz. İsa'yı vaftiz ettiği günden itibaren tanımakta ve onun Mesih olduğunu bilmektedir. Çünkü o, ruhun gökten Hz. İsa'nın üze­rine bir güvercin biçiminde indiğini görmüş ve onun "Tanrı'nm Oğlu" olduğuna o andan itibaren tanıklık etmiştir. Yuhanna İnciline göre Hz. Yahya şöyle söylemiştir: " Ben su ile vaftiz ediyorum, ama aranızda biri duruyor. Benden sonra gelen odur. Ben onun çarığının bağını bile çözmeye layık deği­lim...Yahya ertesi gün İsa'nın kendisine doğru geldiğini görün­ce şöyle dedi: İşte dünyanın günahını ortadan kaldıran Tan-rı'nın kuzusu... Benden sonra biri geliyor, o benden üstündür, çünkü o, benden önce vardı, dediğim kişi işte budur"(224). Yuhanna'da geçen bu ifadelere göre Yahya(A.S.), ilk gördüğü andan itibaren Hz. İsa'nın, "Tanrı'nm Oğlu" olduğunu bilmekte­dir. Diğer İndilerde ise bunun tersine, Hz. Yahya'nın, Hz. İsa'yı İyice tanımadığı, onun Mesih olup olmadığı konusunda tered­dütlerinin bulunduğu, hatta bu tereddüdü gidermek için öğren­cilerini Hz. İsa'nın bulunduğu yere gönderip işi tahkik ettirdiği
223)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 1 : 19-21
224)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 1 : 26-34
312
haber verilmektedir. Luka ve Matta bu mevzuda şu bilgiyi veri­yorlar: "Yahya'nın öğrencileri bütün bu olup bitenleri kendisine bildirdiler. Öğrencilerden ikisini yanma çağıran Hz. Yahya, 'Ge­lecek olan sen misin, yoksa başkasını mı bekleyelim?' diye sormaları için onları rabbe gönderdi"(225). Luka ve Matta'da verilen bu bilgiye göre, Yahya, Hz. İsa'nın kim olduğunu tam bilmemektedir ve onun gelecek olan Mesih olduğundan emin değildir. Bu yüzden kendisine "Sen Mesih misin, değil misin?" diye sordurmaktadır. Halbuki Yuhanna İncilinde, Yahya'nın, Hz. İsa'yı daha vaftiz etmeden önce tanıdığı ve onun "Tanrı'nm oğlu" olduğunu bildiği haber verilmektedir.
Kilise tarafından sahih olduklarına ve vermiş oldukları bütün haberlerin doğru olduğuna hükmedilen dört İndide, mevcut olan çelişkiler öylesine içice ve karmaşıktır ki, bunları tek tek saymakla bitirmek mümkün değildir. Mesela, Yahya ko­nusundaki bir diğer çelişki, Hz. Yahya'nın, Hz. İsa'ya onun kim olduğunu öğrenmek üzere göndermiş olduğu Öğrencilerin sayısı konusundaki çelişkidir. Matta'ya göre öğrencilerin sayısı belli değildir. Bu İncil, Yahya'nın Hz. İsa'ya kaç kişi gönderdiği­ni rakamla belirtmiyor. Luka İncilinde ise rakam verilmek sure­ti ile iki öğrencinin gönderildiği belirtiliyor.
Hz. Yahya'nın , Hz. İsa'yı tanıyıp tanımadığı konusunda Luka ve Matta İndileri verdikleri haberlerde kendi içlerinde çelişkiye düşmektedirler .Bu iki încilden aktarmış olduğumuz yukardaki pasaja göre Hz. Yahya, Hz. İsa'yı tanımamaktadır. Fakat bu iki İncil, çok kısa olarak naklettikleri Hz.İsa'nın, Yahya tarafından vaftiz edilmesi hikayesinde, sanki Yahya'nın, Hz. İsa'yı daha vaftiz olayından önce tanıyıp bildiği şeklinde bir imaj vermektedirler"226). İşi biraz daha derinleştirerek incele-
225) Kitab-i Mukaddes, Luka, 7 : 18-19 ; Matta, 11:2-3
226) Kitab-ı Mukaddes, Matta, 3: 13-15 Markos, I: 9-11; Luka, 3: 16-22
313
yecek olursak; Matta. 3: 13-15 ve Luka. 3: 16-22'ye göre, Yahya'nın vaftiz sırasında Hz. İsa'nın kim olduğunu bildiğini; fakat bunun tam tersine. Matta. 11: 2-3 ve Luka. 7:18-19'a göre, vaftiz olayından çok sonra, Yahya hapse atıldığı sırada Yah­ya'nın, Hz. îsa'mn kim olduğunu bilmediğini görürüz. Acaba Yahya, önceleri Hz. isa'yı tanıyordu da sonraları unuttu mu?
c - Muharref İndilerde Dans Sahneleri:
Hz. Yahya ile ilgili olarak İndilerde geçen çelişkili haberlerden biri de onun öldürülmesi ile ilgili olarak verilen haberlerdir. Ancak bu haberlerin çok dikkat çekici bir yanı daha vardır, o da bu olaya bağlı olarak İndilerde anlatılan dansözün oynatıldığı doğum günü partisidir.
Yahya'nın öldürülmesi Matta ve Markos'ta çok geniş bir Şekilde anlatılırken, Yuhanna İncilinde hadiseye hiç temas edil­mez. Luka İncilinde ise olay çok kısa bir şekilde anlatılır"227). Yahya'nın hapse atılarak öldürülmesini çok geniş bir şekilde veren Matta ve Markos ÎncİUerinin, vermiş oldukları haberlerde bir takım çelişkiler vardır. Matta'ya göre hadise şöyle cereyan etmiştir: O sırada Yahudiye'de kral olan Hirodes, kardeşi Filipus'un karısı Hİrodiya ile evlenmek istemiş, ancak Yahya "Kutsal yasaya göre kardeşinin karısı ile evlenmen caiz değil­dir" diye onu ikaz etmiştir. Bu uyarıya çok öfkelenen Hirodes, Yahyayı öldürtmek istemiş, ancak Yahya'yı çok sevmekte olan halkın tepkisinden korktuğu için onu Öldürmemiş, fakat hapse attırmıştır"228). Markos da Yahya'nın tutuklanışının, Matta'nın anlattığı gibi Hirodes'in, kardeşinin karısı Hİrodiya ile evlenme­sine Yahya'nın karşı çıkışı yüzünden olduğunu söylemektedir. Ancak Matta, Yahya'nın bu karşı çıkışma bizzat Hirodes'in
227)   Kitab-ı Mukaddes, Luka, 9:7-9
228)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 14: 1-5
314
öfkelendiğini ve bu Öfkesi yüzünden Yahya'yı hapse attırdığını, Hirodes'in aslında onu öldürtmek istediğini, fakat Yahya'yı seven halktan korktuğu için onu öldürtmediğini söylerken; Markos, Yahya'nın bu itirazına Hirodes'in değil, Hirodiya'nın çok öfkelendiğini, Yahya'nın tutuklanmasını ve öldürülmesini onun istediğini söylemektedir. Markos'a göre Hirodes, Yahya'yı doğru ve kutsal bir adam olarak tanımakta, bu yüzden ondan korkmakta ve onu korumaktadır. Bu încile göre Hirodes, za­man zaman Yahya'yı dinlemekte, dinlediği zaman büyük şaşkınlık içinde kalarak onun konuşmalarından zevk almakta idi. Özet olarak söylemek gerekirse, Matta'ya göre Yahya'ya i öfkelenip onu tutuklatan Hirodes'dir. Markos'a göre ona öfkele-vî nen ve onu tutuklatan Hirodes değil, Hirodiya'dır. Matta'ya göre Hirodes, Yahya'yı öldürtmek istiyordu, ancak halktan korktuğu için onu öldüremiyordu. Markos'a göre Hirodes, Yahya'yı öldürtmek istemiyordu, aksine onu seviyor ve koru­yordu. Yahya'yı öldürtmek isteyen Hİrodiya idi.
Markos İnciline göre Hİrodiya, uzun süre Yahya'yı öldürtmek için fırsat kollamış, sonunda beklediği fırsatı yakala­yarak onu öldürtmüştür. Hİrodiya, Hirodes'in doğum günü partisinde eline geçen bir fırsatı iyi değerlendirerek onu öldürt­müştür. Hirodes'in onuruna verilen doğum günü partisine sarayın ileri gelenleri, ordu komutanları ve Galile'nİn eşrafı davetli olarak gelmişlerdi. Partide yemekler yenmiş, içkiler içilmiş, bundan sonra danslı müzikli eğlence faslı başlamıştı. Bu sırada Hirodiya'nın kızı sahneye çıkarak müthiş bir dans gösterisi yapmış, yapmış olduğu bu dans ile herkesi büyülemiş­ti. Davetliler onun dansından öylesine memnun kalmışlar ki, onların bu aşırı memnuniyetini gören Hirodes, üvey kızını Çağırarak "Dile benden ne dilersen" demiş ve ona her istediğini vereceğini vadetmişti. Bunun üzerine kız, hemen annesine
315
giderek Hirodes'ten ne istemesi gerektiğini ondan sormuştur. Annesi Hirodiya, kızına "Yahya'nın başını iste" diye söyleyince, kızı Hirodes'e gelip "Yahya'nın başını isterim" demiş, Hirodes aslında istemediği halde yüksek rütbeli zevatın önünde vermiş olduğu sözden dönemiyerek Yahya'nın başını kestirmiş ve bir tepsi üzerinde onun başını kıza vermiştir. Kız da tepsiyi götü­rüp annesine vermiştir(229).
Bu hadisenin Matta ve Markos İndilerinde bu kadar çelişkili olarak anlatılmış olması bir yana, bundan da önemlisi Kitab-ı Mukaddes adı ile anılan bir kitapta böylesine acaip bir sahnenin vahiy mahsûlü kutsal sözler olarak nasıl yer alabildiği hususudur. Vahiy ürünü İndilerde bir doğum günü partisi; parti, kanunlar izin vermediği halde kardeşinin karısı ile evlenen bir kişi için verilmiş, yenilmiş içilmiş, sıra dans ve müziğe gelmiş, tam bu sırada onuruna parti verilen adamın üvey kızı, piste çıkarak öyle bir dansözlük gösterisi yapmış ki orada bulunan herkes, kızın bu gösterisi yüzünden üvey babayı tebrik etmiş. İşte vahiy ürünü İndilerden tam vahye uygun manzaralar! Ayrıca burada bir noktayı daha belirtmekte fayda vardır. Günümüzde de kutlanmakta olan doğum günlerinin kutlanış örneklerine ve şekillerine Hristiyanlık öncesi dönem­lerde, Roma imparatorluğu dönemlerinde rast gelmekteyiz. İndilerin verdiği bilgilere göre içkili, danslı, müzikli bu adet, Hz. İsa'dan önce Putperest Romalılar tarafından icra edilmekte idi.
d - Muharref İndilerde Havarilerle İlgili Çelişkiler:
Hz. İsa'nın Havariler ile karşılaşması ve onları öğrenci olarak yanına alması olayı, Sinoptik İndilerle Yuhanna İncilin­de birbirinden çok farklı ve çelişkili olarak anlatılmaktadır.
229) Kitab-ı Mukaddes, Markos, 6: 14-28 ; Matta, 14 :M2 ;Luka,9 : 7-9
316
Matta, Markos ve Luka İndilerine göre Hz. İsa, Galile (Celile) gölü kenarında faaliyet gösterirken önce, balıkçılık yapan Petrus ile onun kardeşi Andrea'yı, sonra Zebedi'nin oğulları Yakub İle Yuhanna'yı vaazları sırasında tanımış, onları öğrenci olarak yanma almış ve onlara "Sizi insan tutan balıkçı yapacağım" diyerek kendi peşinden gelmelerini onlardan iste-miştir(230).
Hz. İsa'nın bu ilk Havarilerle karşılaşması Matta ve Markos'a göre Hz.Yahya'nm tutuklanmasından sonra olmuştur. Luka İncili bunun ne zaman olduğu konusunda herhangi bir tarih vermemektedir. Yuhanna İnciline göre Hz. İsa'nın Havari­lerle karşılaşması, Hz. Yahya'nın tutuklanmasından önce ol­muştur. Yuhanna'ya göre bu ilk karşılaşma, diğer İndilerde belirtildiği gibi Galile gölü kıyısında İsa'nın vaazları sırasında olmamıştır. Bu İncile göre balıkçılık olayı hiç ortada yoktur. Yuhanna'run anlattıklarına göre ilk Havariler, Yahya'nın öğren­cileri imişler. Petrus'un kardeşi Andreas, bir arkadaşı ile birlikte Beytanya'da Hz.Yahya'nın yanında otururken, oturdukları yerin önünden Hz. İsa geçiyormuş, bu sırada Yahya, Hz. İsa'yı göstererek "İşte Tanrı'nın Kuzusu" demiş. Bu sözü duyan And­reas ve arkadaşı Hz. İsa'nın peşinden giderek ona öğrenci olmuşlar. Andreas, daha sonra kardeşi Petrus'u da Hz.îsa'nın yanma götürerek ona öğrenci yapmış. Yuhanna'ya göre Beytanya'da gerçekleşen bu olayda, Hz. İsa'ya tabi olan ilk öğrenciler: Andreas, Petrus, Filipus ve Natanyel imiş(231). Bu durumda biz Sinoptik İncillerdeki bilgilere mi, yoksa Yuhan-na'daki bilgilere mi inanalım? Hz. İsa Havarilerle ilk olarak Galile gölü kıyısında mı, yoksa Beytanya'da mı karşılaştı? Bu karşılaşma, Hz. Yahya'nın tutuklanmasından önce mi, yoksa
230) Kitab-ı Mukaddes, Matta, 4:18-22 ; Markos, 1:16-20 ; Luka, 5:1-11
231)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 1 : 35-51
317
sonra mı oldu? İlk Havarileri, Hz. İsa'ya Yahya mı gönderdi, yoksa onları Galile gölünde balık avladıkları sırada Hz. İsa kendisi mi buldu? Uzayıp giden bu sorulara bir soru daha ekleyebiliriz. İlk Havariler Andreas, Petrus, Filipus ve Natanyel miydi, yoksa Petrus, Andreas, Yakub ve Yuhanna mıydı? Hepsi iki şıklı olan bu sorulardan birinci şıkları doğru kabul edersek, Yuhanna İncilinin yazdıklarını kabul etmiş ve Sinoptik İndile­rin yazdıklarını reddetmiş oluruz. Yok ikinci şıkları doğru ka­bul edersek bu defa Sinoptik İndilerin yazdıklarını benimsemiş ve Yuhanna İncilinin yazdıklarını kabul etmemiş oluruz. Yani dört İncilin yazmış olduğu şeylerin tamamına birden inanabil­mek imkânsızdır, birine inanınca mecburen öbürünü reddetmiş olursunuz. "Yuhanna doğru yazıyor" dediğimiz zaman, bu ko­nularda "Diğer üç İncil yanlış yazıyor" demiş oluyoruz
Sinoptik İndiler oniki Havarinin ismini birlikte verirken, Yuhanna İncili bunların ismini (oniki olarak) birlikte vermez. Ayrıca Sinoptik İndilerde (Matta, Markos, Luka) verilen isimler konusunda tam bir mutabakat sağlanabilmiş değildir. Matta ile Markos'da şu isimler yeralmaktadır: Petrus, Andreas, Zebedi oğulları Yakub ile Yuhanna, Filipus, Bartalamay, Tomas, Matta, Alfay oğlu Yakub, Taday, Yurtsever Simun, Yehuda İskaryot. Luka İncilinde sayılan isimlerden onuncu isimde farklı bir durum vardır. Matta ve Markos'da onuncu isim "Taday" iken, Luka'da bu onuncu isim Yakub oğlu Yehuda'dır(232). Yuhan-na'nın ilk Havariler arasında ismini zikrettiği Natanyel, Sinoptik İndilerde yer almamaktadır. Daha oniki Havarinin ismi üzerinde bile bir ittifak sağlaya-mıyan bu dört İncilin sıhhatine nasıl inanalım?
Oniki Havari ile ilgili olarak İndilerde tesbit ettiğimiz çok önemli bir husus daha vardır. Oniki Havarinin isimleri ara-
232) Kitab-i Mukaddes, Matta, !0 :2-4; Markos, 3: 13-19 ; Lttka,6 : 12-16
318
sında, daha sonra Hz. İsa'yı İhbar edecek olan Yehuda îskar-yot'un da ismi geçmektedir. İndilerde bu Yehuda'nm Rain ve günahkâr olduğu, Hz. İsa'nın dilinden onun,'""fnsanoğlunu ele verenin vay haline! O adam hiç doğmamış olsaydı daha iyi olurdu" diye belirtildiği halde(233), yine aynı İndilerde içlerin­de bu hain Yehuda'nm isminin de bulunduğu oniki Havari için, Hz. İsa'nın şöyle söylediği zikredilmektedir: "Herşey yenilendi­ğinde, insanoğlu görkemli tahtına oturduğunda, siz, evet ardımca gelmiş olan sizler, oniki tahta oturup İsrail'in oniki oymağını yargılayacaksınız" (234). Ahirette veya gelecekte oniki Havari, oniki tahta oturup oniki İsrail kabilesini yargılayacağı­na göre ve bu oniki kişi arasında Yehuda'nm da adı zikredildi-ğine göre, tahtlardan birine oturup bir İsrail kabilesini yargıla­yacaklardan biri de bu hain Yehuda olacaktır. Halbuki Hz. İsa, kendisini ihbar edecek olan bu kişi için "Doğmasa daha iyi olurdu" dememiş miydi? Bu açık bir çelişki değil midir? Bu konuda Matta İncilinin 19'ncu babı ile 26'ncı babı açıkça birbirleri ile çelişkili durumdadır.
Havarilerden Petrus ile ilgili olarak Hz. İsa bir yandan, ona ilâhî bir paye vererek "Ne mutlu sana Yunus oğlu Simun, bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki babamdır. Ben de sana şunu söyleyeyim, sen Petrus'sun ve ben babamın toplulu­ğunu bu kayanın üzerine kuracağım...Göklerin egemenliğinin anahtarını sana vereceğim" (235) diye ona hitabetmekte ve onu kendi yerine vekil bırakacağını haber vermektedir. Bu bapta yazılanlara göre Hz. İsa, Petrus'a ilâhî bir paye verirken, aynı babın birkaç ayet sonrasında Petrus'un, konuşmaları yüzünden
233)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 26: 24
234)   Kitab-ı Mukaddes,Matta, 19: 28 235) Kitab-ı Mukaddes, Matta, 16 : 17-19
319
Hz. İsa'yı azarlaması sebebi ile Hz. İsa'nın ona, "Çekil önümden şeytan! Sen yolumda engelsin, senin düşüncelerin Tanrı'mn ieğil, insanın düşünceleridir"(236) dediği ileri sürülmektedir, vlatta incilinde yer alan bu çelişkili ifadeler, indilerin ne kadar güvenilir ve sağlam olduklarını açıkça göstermektedir. Matta ncili 16'ncı babm 19'ncu ayetinde "Bu sırrı sana göklerdeki ba-:>am açtı...Göklerin egemenliğinin anahtarını sana vereceğim" diye Petrus'a hitabeden Hz. İsa, nasıl oluyor da aynı babın 23'ncü ayetinde "Senin düşüncelerin Tanrı'mn düşünceleri de­ğil...çekil önümden şeytan" diye aynı Petrus'a hitabetmiş olsun?
Hz. İsa, Matta ve Luka İndilerinde kendisini İnkâr edenleri kendisinin de inkâr edeceğini ifade ederek şöyle söylemektedir: "İnsanların önünde beni açıkça kabul eden herkesi, ben de göklerde olan babamın önünde açıkça kabul edeceğim. İnsanla­rın önünde beni inkâr edeni, ben de göklerde olan babamın önünde inkâr edeceğim"(237). Halbuki daha Önce ilâhî bir paye verdiği Petrus'un, tutuklandığı gece kendisini inkâr edeceğini ona, "Bu gece horoz ötmeden önce sen beni üç kere inkâr ede-ceksin"(238) diyerek haber vermişti. Buna göre Hz.îsa bir yandan, kendisini inkâr edenleri, kendisinin de İnkâr edeceğini söylerken, öbür yandan Petrus'a, "sen beni bu gece üç kere inkâr edeceksin" diyerek ona hitabetmektedir. İndilerin beyanına göre hakikaten tutuklama gecesinde Petrus, Hz. İsa'yı üç kere inkâr etmiştir. Petrus, Hz. İsa'yı inkâr ettiğine göre, Hz. İsa'nın da göklerdeki babasının önünde Petrus'u inkâr etmesi gerekmektedir. Mademki Hz. İsa "Beni inkâr edeni ben de inkâr edeceğim" demiştir ve Petrus da onu İnsanların önünde İnkâr
236)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 16 :23 ; Luka, 12 : 9
237)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 10: 32-33      .
238)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 26 : 34 ; Markos, 14:30 ; Luka, 22 :34 ;
Yuhanna, 13 : 38
320
etmiştir. Öyleyse onun da Petrus'u inkâr etmesi kaçınılmazdır. Halbuki İndilerde geçen diğer pasajlara göre Hz. İsa, Petrus'un kendisim üç kere İnkâr etmesine karşılık, bırakın onu inkâr etmeyi, kendisine payelerin en büyüğünü vererek onu kendi yerine vekil bırakmaktahr.
încillere göre Hz. İsa, tutuklanıp çarmıha gerildikten sonra yeniden dirilerek Havarilerine görünmüş ve bu -sırada Petrus'a, "Kuzularımı otlat"(239) diyerek onu kendi yerine vekil bıraktı­ğını açıklamıştır. Netice olarak "Beni inkâr edeni ben de inkâr edeceğim" diyen Hz. İsa, bu dediğinin aksine kendisini inkâr eden Petrus'u inkâr etmemiş oluyor.
Muharref İndilerde Petrus'un inkârı ile ilgili olarak bu belirttiğimizin dışında başka çelişkiler de vardır. Matta'ya göre, "Sen İsa ile birlikte değil miydin?" diye soru soranların birincisi bir hizmetçi kız, ikincisi başka bir hizmetçi kız, üçüncü olarak soruyu soran ise orada oturmakta olan bir grup insandır(240). Bu İncile göre üçüncü sorunun sorulmasından ve Petrus'un üçüncü inkârından sonra horoz bir kere ötmüştür. Markos İncili, diğer İndilerden farklı olarak, tutuklama gecesinde Hz. İsa'nın Petrus'a, "Bu gece horoz iki kere ötmeden önce sen beni üç kere inkâr edeceksin"(241) dediğini nakletmektedir. Diğer İndilerde horoz bir kere öterken Markos İncilinde iki kere ötmektedir. Markos İnciline göre, Petrus'a " Sen İsa ile birlikte değil miydin?" diye soru soran birinci şahıs, hizmetçi kızdır. Aynı soruyu İkinci olarak soran şahıs yine aynı kızdır. Soruyu üçüncü olarak soran, o sırada orada oturan gruptur. Bu İncile göre Petrus'un birinci inkârından sonra horoz birinci kere
239)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 21 : 15
240)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 26 : 69-75
241)    Kitab-ı Mukaddes, Markos, 14: 30
321
ötmüş, ikinci ve üçüncü inkârdan sonra ikinci olarak Ötmüş-tür(242). Luka'ya göre Petrus'a soruyu soran birinci kişi hizmetçi kızdır. İkinci olarak soran ise "başka biri"dir. Bu "başka biri"nin erkek mi, kadın mı, hizmetçi mi, yoksa başka bir meslek sahibi mi olduğu Luka İncilinde açıklanmamıştır. Luka'da soruyu üçüncü olarak soran, oradaki oturan grup değil, o gruptan biridir"(243). Yuhanna İnciline göre soruyu birinci olarak soran, kapıcı kızdır. Bu İncile göre soruyu ikinci olarak soran bir kişi değil, birkaç kişidir. Soruyu üçüncü olarak soran, diğer İndilerin aksine bir grup değil, başkahinin kölele­rinden biridir(244).
Şimdi sormak gerekiyor: Petrus'un bu üç inkârı sırasında horoz bir kere mi, yoksa iki kere mi öttü? Petrus'a soruyu birinci olarak soranın, hizmetçi kız olduğunda dört încilde ittifak sağlanabilmiş, ama ikinci ve üçüncü olarak soruyu soranlar hususunda ittifak sağlanamamıştır. İkinci olarak soru­yu soran, başka bir hizmetçi kız mı, yoksa birinci olarak soruyu soran aynı hizmetçi kız mı? Soruyu soran bir kişi mi, yoksa birden fazla kişiler mi? Soruyu üçüncü olarak soranlar orada oturan bir grup insan mı, yoksa o gruptan biri mi, yahut başkahinin kölesi mi? Bir hadiseyi bu kadar farklı ve çelişkili anlatan, hemen hemen haberin her noktasında bu kadar çeliş­kili bilgi veren bu İndilere nasıl güvenilebilir, bunların ilâhî va­hiy ürünü olarak Havariler tarafından hatasız olarak yazıldıkla­rı nasıl kabul edilebilir?
242) Kitab-ı Mukaddes, Markos, 15 : 66-72
243)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 22 : 56-60
244)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 18 : 17-27
322
 
e - Muharref İndilerde Kızı İçin Yardım İsteyen Kadının Milliyeti ve Memleketi Konusunda Görülen Çelişkiler:
Incillerde, Hz. İsa'nın Sur ve Sayda bölgesine geldiği sırada cine tutulan kızını iyi etmesi için ondan yardım isteyen kadmm milliyeti ve memleketi konusunda açık çelişkiler vardır. Bu kadmm İsrail ırkından olmadığını, Hz. İsa'nın ona, "Çocukların ekmeğini köpeklere atmak iyi değildir" şeklinde söylediği söz­lerden anlıyoruz. Yahudi olmayan bu kadının milliyeti ve mem­leketi İndilerde farklı farklı gösterilmektedir. Matta'ya göre bu kadm, Kenanlı bir kadındır. Markos'a göre ise bu kadın Yunanlı olup Suriyeli Fenike irkındandır(245). Matta, kadmm sadece Kenanlı olduğunu söylemekle iktifa ediyor, başka bir şey söyle­miyor. Markos ise, Matta'nm söylediğinin zıddına olarak kadı­nın Kenanlı değil, Yunanlı, Suriyeli Fenike ırkından olduğunu söylüyor. O, kadmm Kenanlı olmadığını açık bir şekilde dile getirirken, onun nereli olduğu konusunda imlâ kurallarına aykırı bir cümle kurarak, onun "Yunanlı, Suriyeli Fenike ırkın­dan" olduğu şeklinde çok tuhaf bir ifade kullanıyor. Yunanlı, Suriyeli Fenike ırkı şeklinde kelimelerin yanyana dizilmesi oldukça entresan ve gariptir. Acaba Yunanlı, Suriyeli mi demektir? Suriyeli Yunanlılar var mı? Veya Yunanlı Suriyeliler var mı? Yunanlı Suriyeli veya Suriyeli Yunanlı olan bir insan, ayrıca nasıl Fenike ırkından olabiliyor? Belki Suriye'ye gelip yerleşmiş olan bir Yunanlı kastedilmiştir diyebiliriz. Ama bu durumda o, nasıl Fenike ırkından olabilir? Fenike ırkı ile Yunan ırkı aynı ırk mıdır? Bu kadın, Kenanlı mı, Yunanlı mı, Suriyeli mi, yoksa Fenike ırkından mı? Bu konuda İndilerden bir sonuç çıkarabilene bravo demek gerekir.
245)   Kitab-ı mukaddes, Matta, 15 : 22 ; Markos, 7 : 26
323
 
i - Muharref İndilerde Hz. isa'nın "İnsanoğlu" ve "Allah'ın Oğlu" Olarak Anılması Konusunda Ortaya Çıkan Çelişkiler:
Sinoptik İndilerde zaman zaman Hz. İsa'nın, kendisinden, adeta ulûhiyetjpi yalanlarcaSHWL!'însano^ju" diye bahsettiğine, şahit olmaktayız. Fakat bu İndilerin diğer bazı yerlerinde "AîıâK'in Oğlu" tabirinin geçtiğini de görmekteyiz(246). J3ir__ insan, hem Allah'ın oğlu, hem de İnsanoğlu olabilir mi? İnsa­noğlunun Allah'ın oğlu olması mükün müdür? Elbette müm­kün değildir. Eğer mümkündür dersek, insan = Allah olması gerekir, bu ise imkânsızdır. Çünkü Allah, yaratıcı, insan ise ya­ratılandır. Elbette yaratılan, yaratıcı olamaz. İndilerde bu iki ifade(Allah'ın oğlu ve insanoğlu)nin, Hz. İsa için kullanılması açık bir çelişkidir. Hz. İsa, yajnsanoğludur veya Allah'ın oğlu­dur. O, hem Allah'ın oğlu, hem de insanoğlu olamaz. Fakat İn-cillere göre olamaz diye bir kural yoktur ve herşey mümkün­dür.
Hz. İsa'nın ilâhlığınm încillerdeki delillerle çürütülmesi konusunda müstakil bir eser yazan îmam-ı Gazalî, bu mevzuda şunları söylemektedir: " İki ilmî esas vardır. 1) Eğer delillerin zahirdeki ma'naları akla uygun ise, bu deliller zahirlerine terk edilir. Eğer delillerin zahirleri akla aykırı ise, bunlar te'vil edilir ve bunlarla zahirî ma'nalarımn murad edilmediği, mecazî ma'nalarınm kastedildiği anlaşılır. 2) Eğer deliller birbirlerine aykırı hükümler ihtiva eder ve iki delil birbiri ile tearuz ederse (çelişirse), bunlardan biri, bir şeyin isbatma, diğeri ise nefyine delalet ederse, bu delilleri birbirleri ile çelişkili halde bırakamayız. Aksi halde iki zıddı bir arada cem etmek
246) Kitab-ı Mukaddes, Matta, 16 : 16; Markâs, 13 : 26-27; Luka, 9:20; Yuhanna, I : 14-
324
durumuna düşeriz. Bu ise muhaldir. Bu noktada încilleri ele aldığımız zaman, bir yandan Hz. İsa'nın ilâhlığma delalet eden, öbür yandan onun insanlığını ifade eden pekçok söz buluruz. Mesela: "Ben ve Allah biriz", "Beni gören babayı görür. Ben babadayım, baba da bendedir" gibi sözler, onun ilâhlığma delalet eden sözlerdir. Yuhanna İncilinde geçen bu sözlerin aksine, yine aynı Yuhanna İncilinde tamamı ile Hz.İsa'nm insanlığına delalet eden şu sözler vardır: "Ey kutsal baba! Bana verdiğin kutsal isimle onları koru. Onlar seninle bir olsunlar diye. Tıpkı benim olduğum gibi"(247). İmam-ı Gazalî'nin tesbit ettiği gibi, Hz. İsa'nın ilâhlığma delalet eden sözlerin zahirî ma'naları Özürlüdür, bunların mecazî ma'nalarına müracat etmek gerekir. İndilerde Hz. İsa'nın hem insanlığına, hem de ilâhlığma delalet eden sözler bulunduğuna göre burada birbiri­ne zıt iki hüküm ortaya çıkmaktadır. Bu birbirine zıt iki hükmü birlikte kabul etmek mümkün değildir. Birinin hakikî ma'nasmı alıp, diğerini te'vil etmek gerekir. İnsan suretinde olan birinin ilâhlığı aklen muhal olduğuna göre, "insanoğlu" tabirinin zahirî manasını alıp, "Allah'ın oğlu" tabirini te'vil etmek gerekir. İndi­lerde geçen "Allah'ın oğlu" deyimi ile gerçekten Allah'ın oğlunun kastedilmediği, bu ifade ile mecazen, AHah'm biricik sevgili kulunun kastedildiği ortaya çıkmaktadır.
Hristiyanlar, İndilerde geçen "Allah'ın oğlu" tabiri ile Allah'ın, Hz. İsa'nın bedenine girerek oraya yerleştiğini ve İsa'nın vücudunda insanlara tecelli ederek göründüğünü, dola-yısı ile Hz.İsa'nın ilâhlaştığını iddia etmektedir.
Aslında İndilerde Hz.İsa için söylenen "Allah'ın oğlu" tabiri, onun ilâhlığma delalet etmez. Çünkü "Allah'ın oğlu", "babanın oğlu" tabirleri sadece Hz. İsa İçin değil, Havariler için, hatta
247)   EbuHamidel-Gazalî,er-Reddu'l-Cemîlliİlâhiyyeti İsabi Sarîhi İncil, Kahire, 1986, s. 100-105
325
Hz.İsa'ya inanan bütün Hristiyanlar için de kullanılmaktadır. Mesela: "Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin. ■.öyleki göklerde olan babanızın oğulları olasınız"(248). Demek ki babanın oğlu, Allah'ın oğlu olmak İndilere göre bile, sadece (Hz. İsa'ya ait bir imtiyaz değildir, iman eden herkes Allah'ın oğlu olmaktadır. Bu tabir, daha açık ve daha net bir şekilde Yuhanna İncilinde şöyle açıklanmaktadır: "(Yahya) kendi yur­duna geldi, ama halkı onu kabul etmedi. Ancak, kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine 'Allah'ın oğlu' olmak hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne bedenin isteğinden, ne de insanın isteğinden doğdular; tersine, Allah'tan doğdular"(249). Yuhanna'nm bu beyanına göre Allah'ın oğlu olmak, sadece Hz. İsa ve ona iman edenlere mahsus değildir. Bu sıfat, Hz.İsa'dan önce gelen Hz. Yahya'ya ve ona iman edenlere de ııisbet edil­mektedir. Hz. Yahya'nın davetine inananlar, Allah'ın oğullan olarak, kandan, bedenden değil, bizzat Allah'tan doğmuşlardır, onlar Allah'ın oğullarıdır. Yuhanna'nm mantığına göre Hz. İsa, Havariler, Hz.İsa'ya inanan bütün Hristiyanlar, hatta Hz.Yahya ve onun öğrencileri "Allah'ın Oğulları" olduklarına göre, bunla­rın hepsi birer ilâh olmaktadırlar. Mısırlı Habib Said, Allah'ın oğlu tabiri ile kastedilenin, gerçekten sperme dayalı baba-oğul İlişkisi olmadığını, aksine baba İle oğul arasında mevcut olan münasebete benzer bir sevgi ve muhabbet bağı olduğunu ileri sürmektedir
 
 
 
 
 
248)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 5: 44-45
249)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 1: 11-13
326
 
9 - Muharref İnciUerde Hz.İsa'nm Tutuklama Gece sinde Meydana Gelen Hadiselerle İlgili Olarak Görülen Çelişkiler:
Dört İncil, Hz.îsa'nın tutuklanma gecesinde meydana gelen hadiseleri çok geniş bir şekilde anlatmasına rağmen, bu anla­tımda büyük farklılıklar ve çelişkiler vardır. İnciller, Hz. İsa'nın tutuklandığı gece Yehuda tarafından ele verilişini farklı farklı anlatmaktadırlar. Hz. İsa'nın bu gece Havarileri ile konuşmasını ve vaazını Sinoptik İnciller çok kısa bir biçimde verdikleri halde, Yuhanna İncilinde bu konuşma ve vaaz dört bölüm halinde çok geniş bir biçimde veriliyor. Yuhanna'ya göre Hz.îsa'nın tutuklandığı yer, Kidron vadisinin ötesinde bir bah­çedir. Kidron vadisi ismi, diğer İndilerde geçmiyor. Yuhan­na'ya göre Hz.İsa'yı tutuklamaya gelen Yehuda'mn yanında bir bölük asker vardı. Hz. İsa, gelenlere kimi aradıklarını sorunca onlar "Nasıralı İsa'yı" cevabını vermişler, İsa da onlara "İsa benim" cevabını vermiştir. Bu cevabı alan askerler, geri çekilip korkudan yere düşmüşlerdir. Diğer İndilerde bu yere düşme hadisesi yoktur. Bu sırada Petrus, üstünde taşıdığı kılıcı çekerek baş kâhinin kölesinin kulağını kesmiştir. Ancak, Hz.İsa Petrus'a müdahele ederek, "Kılıcını kınına koy" demiş ve ona mani olmuştur(250). Matta ve Markos İndilerine göre Hz. İsa, Getse-mani bahçesinde tutuklanmıştır. Bu İndilere göre Hz. İsa, öğrencileri ile beraber Fısıh Yemeğinden sonra Getsemani bah­çesine gitmiş ve orada tutuklanmıştır. Luka İnciline göre ise Hz. İsa, Fısıh yemeğinden sonra öğrencileri ile beraber Zeytin Dağına çıkmış ve orada tutuklanmıştır. Luka İncilinde Kidron vadisi olmadığı gibi, Getsemani bahçesi de yoktur. Matta ve Markos'a   göre İsa'yı tutuklamaya   gelen kalabalık onu tanımamaktadır, onları getiren Yehuda, Hz.İsa'yı onlara ta-
250)   Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 18 : 1-11
327
nıtmaK için onlarla gizli bir anlaşma yapmıştır. Yehuda onlara, "Kimi öpersem İsa odur, hemen onu tutuklayın"diye tenbih etmiştir. Olay da aynen bu şekilde cereyan etmiş, Yehuda, hemen İsa'ya sarılarak gelenlerin onu tanımalarını sağlamıştır. Bu hadise Yuhanna'da hiç yoktur. Hz.İsa'nın tutuklandığı sırada onun öğrencilerinden, kılıcını çekip askerlere saldıran kişinin adı Yuhanna'da Petrus olarak geçer, diğer üç İncilde isim verilmez. Hz İsa, Dört İncile göre de tutuklandığı sırada kendi adamlarının gelenlere karşı kılıç kullanmasına mani olmuştur. Ancak bu hususta Luka İncilinde diğer İndilerde bulunmayan bir haber mevcuttur. Bu încile göre Hz.İsa, kulağı kesilen kölenin kulağına dokunmak sureti ile onu tedavi etmiştir(25l).Fısıh Yemeğinden sonra tutuklanacağını Havarile­rine haber veren Hz.İsa, diğer İndilere göre kendi tutuklanışını engellemek üzere hiçbir şey yapmamış, askerlerlere karşı hiç direnmemiştir. Ama Luka îndline göre, tutuklanacağını bilen İsa, tutuklanmasını engellemek ve tutuklamaya gelenlere karşı direnmek için bazı tedbirler almıştır. Tutuklanacağını öğrencile­rine haber verdiği konuşmasının sonunda o, Öğrencilerine şöyle talimat vermiştir: "Şimdi kesesi olan onu yanına alsın, torbası olan onu da yanma alsın, kılıcı olmayan, abasını satıp bir kılıç alsın... Rab işte burada iki kılıç var dediler. O da onlara/ yeter ' dedİ"(252). Lukadaki bu ifadeye göre, Hz. İsa Havarilere, kendisini korumaları için abalarını satıp kılıç almalarını emret­miştir. Nitekim kılıçlı öğrencilerden biri, tutuklamaya gelenler­den birine saldırarak onun kulağını kesmiştir. Mademki Hz. İsa, Havarilerine kendisini kılıçla korumalarını emretmiştir, öyleyse neden kendisini korumak üzere kılıçlarına davranan bu
251)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 26 : 47-54 ; Markos, 14: 43-47 ; Luka, 22 :47-51
252)    Kitab-ı Mukaddes, luka, 22: 36-38
328
Öğrencilerine engel olmuştur? Öğrencilerine "Abalarınızı satıp kılıç alın ve beni koruyun" dediği halde, niçin kulağı kesilen adamın kulağını tedavi etmiştir?
Diğer üç încile göre Hz. İsa'yı tutuklamaya gelenler, Ferrisilerin ve başkâhinlerin adamlarıdır, gelenlerin arasında Ferrisiler ve başkâhinler yoktur. Ama Luka İnciline göre tutuk­lamaya gelenlerin arasında, başkâhinler, mabedin koruyucula­rının komutanları ve ihtiyarlar vardı. Bu noktada da Luka İncili diğer üç İncil ile çelişkiye düşmektedir. Luka İncilinde görülen başka bir tenakuz da Hz. İsa'yı tutuklamaya gelenlerin bizzat Ferrisiler ve komutanlar olmalarına karşılık, bunların Hz.îsa'yı tanımadıkları, bu yüzden Yehuda'nm Öptüğü kişinin Hz. İsa olduğunu anlamaları konusudur. Çünkü Hz. İsa, mabedde va­az etmekte ve sürekli Ferrisilerle münakaşa etmekteydi. Bu yüzden Ferrisilerin, mabedin koruyucularının ve komutanların onu tanımamaları imkânsızdı. Bu yüzden Yehuda'nın, onlara Hz.İsa'nın yerini gösterdikten sonra, onu Öpmek sureti ile onla­ra tanıtmasına ihtiyaçları yoktu.
Hz İsa nerede tutuklandı, Getsemani Bahçesinde mi, Zeytin Dağında mı, yoksa Kidron Vadisinin Ötesinde bir bahçe­de mi? Onu tutuklamaya gelenler, Hz. İsa'yı karşılarında görüp onun İsa olduğunu anlayınca dehşete kapılarak geri çekilmiş ve yüzüstü yere düşmüşler mi, yoksa böyle bir hadise meydana gelmeyip, Yehuda, Hz. İsa'yı öpmek sureti ile tutuklamaya gelenlere onu bu surette mi tanıtmıştır? Başkâhinin kölesinin kulağını koparan kim, Petrus mu, yoksa başka bir öğrenci mi? Tutuklama gecesinde tutuklamaya gelenlere karşı koymak ve Hz. İsa'nın tutuklanmasına engel olmak için Havariler abalarını satıp kılıç aldılar mı, almadılar mı? Eğer Hz. îsa onlara kılıç al­malarını söylememişse niçin o anda orada kılıç bulundurmuş­lardır? Eğer kılıç almalarını onlara emretmişse, o zaman oraya
329
 
gelenlere kılıçla karşı koydukları sırada öğrencilerine Hz. îsa niçin engel olmuştur? Kulağı kesilen kölenin kulağını Hz. İsa tedavi etmiş mi yoksa etmemiş mi? Bütün bu sorular, "İndile­rimiz vahiy ürünüdür ve bunlar hatasız olarak yazılmışlardır" diyen kimseler tarafından cevaplanması gereken sorulardır.
h- Muharref İndilerde Hz. İsa'nın Kudüs'e Giderken Bindiği Hayvanın Mahiyeti Konusunda Görülen Çelişkiler :
Hz. İsa'nın Kudüs'e gidişi dört încilde farklı şekillerde anlatılmaktadır. Yuhanna, Hz. İsa'nın Kudüs'e gidişi sırasında herhangi bir hayvana binip binmediği konusunda bir açıkla­ma yapmaz. Markos ve Luka İndileri, Kudüs'e gitmek isteyen Hz.İsa'nın, iki öğrencisini karşıdaki köye gönderip oradan getirttiği sıpaya bindiğim, yani onun sıpa üstünde Kudüs'e girdiğini yazarlar. Matta İnciline göre ise, karşıki köye giden öğrenciler, oradan dişi bir eşek ile yanındaki sıpayı Hz. İsa'ya getirmişler ve Hz. İsa, sıpaya değil, eşeğe binerek Kudüse gitmiştir(253).
Hz. îsa Kudüs'e yaya mı, yoksa hayvan üstünde mi gitti? Hayvan sırtında gitti ise bindiği hayvan dişi eşek mi, yoksa eşeğin sıpası mı? İndiler arasında bu konularda da bir ittifak söz konusu değildir.
i - Lanetlenen İncir Ağacı Konusunda Görülen Çelişkiler:
Sinoptik İndilerden Matta ve Markos'ta haber verilen, İncir ağacının, Hz. İsa'nın lanetlemesinden sonra kuruması olayı, bu iki încilde birbirinden farklı şekilde anlatılmaktadır. Matta'ya göre sabah erkenden kente dönen Hz. İsa, yürürken
yolun kenarındaki bir İncir ağacını görmüş, onda İncir var zannederek ağacın yanma gitmiş ve ağaçta încir olup olmadı­ğını kontrol etmiştir. Onda meyve olmadığını görünce canı sıkılarak ağaca, "Sonsuza dek artık meyve vermeyeşin" demiş ve bu sözü söyler söylemez ağaç kurumuştur. Markos ise hadiseyi Matta'dan daha farklı anlatmaktadır. Markos'a göre Beytanya'dan çıkan Hz. îsa, yolda giderken uzaktan yaprakla­rı yeşil bir incir ağacı görmüş, kendisi çok acıktığından meyve bulmak umudu ile ağacın yanma gitmiştir. Ancak meyve mevsimi olmadığı için ağaçta yapraktan başka bir şey bula­mayınca "Artık senden hiç kimse bir daha meyve yemesin" diye ağacı lanetlemiştir. Markos'a göre bu sözün arkasından ağaç hemen kurumamıştır. Hz.İsa ve öğrencileri ertesi günü kentten geri dönerlerken aynı încir ağacının yanından geçmiş­ler, o sırada ağacın kuruduğunu görmüşlerdir(254).
Hz. İsa'nın lanetlediği bu ağaç, yolun hemen kenarında mıydı, yoksa uzakta mıydı? Ağaç, Hz. îsa beddua ettiği gibi hemen mi kurudu, yoksa ertesi gün mü kuruduğu görüldü? Hadiseyi nakleden iki İncil bu noktalarda çelişkiye düşmekte­dirler.
j - Muharref İndilerde Hz.îsa'mn Kendi Nefsi İçin Şehadeti Konusunda Görülen Çelişkiler:
Hz. İsa'nın kendi nefsi hakkındaki şehadeti konusunda
Yuhanna îndlinde açık çelişki vardır. Yuhanna İncilinin
beşinci babında Hz. İsa'nın şöyle söylediği nakledilmektedir:
i "Ben kendiliğimden bir şey yapamam... Eğer ben kendim için
şehadet edersem bu şehadetim sahih olmaz"(255). Aynı
253)   Kitab-i Mukaddes, Malta, 21 : 1-7 -Markas, 11 : -U;Luka, 19: 28-40 ; Yuhanna, 12 : 12-19
254)    Kitab-i Mukaddes, Matta, 21 : 20-22 ; Markos, 11 : 1-22
255)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 5 : 30-35
330
331
Yuhanna İncilinin bu defa yedinci babında Hz. İsa'nın, "Ben kendim için şehadet ediyorsam da şehadetim doğrudur "(256) dediği ifade edilmektedir. Bir şehadet aynı anda nasıl hem makbul, hem de gayri makbul oluyor, hem hak, hem de batıl olabiliyor?(257). Hristiyanlar bu çelişkiyi nasıl edebilirler, merak etmemek mümkün değildir.
k - Muharref İndilerde Hz.İsa'nın Muhakeme Edilmesi, Çarmıha Gerilmesi ve Yeniden Dirilmesi ile İlgili Görülen Çelişkiler:
Hz. İsa'nın tutuklanmasından sonra muhakeme edilişi, çarmıha gerilişi, mezara konuşu, mezardan kıyam ederek dirilişi, öğrencilerine görünüşü ve semaya çıkışı mevzuların­da muharref İndilerde yüzlerce farklı ve çelişkili bilgi vardır. Bunları maddeler halinde açıklamak mümkündür.
Biz, Önce tutuklanmanın hemen arkasında cereyan eden hadiselerin İndilerde verilişindeki farklılıkları ve çelişkileri şu şekilde tesbit ediyoruz:
1- Matta ve Markos İndilerine göre Hz.İsa'nın tutuklanma­sından sonra, talebeleri oradan kaçmışlardır. Luka İncilinde bu konuda bir açıklık yoktur. Fakat Markos İncili, İsa tutuk­landıktan sonra bir gencin onun arkasından gittiğini, onu yakalamak istediklerinde üzerindeki elbiseyi bırakarak Hz. İsa'nın peşinden koştuğunu ifade etmektedir. Diğer İndilerde bu gençten bahsedilmemektedir(258).
256)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 8 : 14
257)    EbuAbdillahel-Hazrecî,W-/7âro,C.I,s. 205
258)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 26 : 56 ; Markps, 14 : 50-52
332
2- Hz. İsa tutuklandıktan sonra yapılan mahkeme, Matta, Markos ve Yuhanna'ya göre aynı gece Yahudi meclisinin önünde cereyan etmiştir. Luka'ya göre Hz.İsa, aynı gece değil, ertesi gün muhakeme edilmiştir(259).
3- Yuhanna'ya göre Hz. İsa, kâhinlerin reislerinin soruları­na cevap vermediği için reisin hizmetçisi tarafından dövül-müştür(260). Ancak diğer İndilerde bu konuda hiçbir bilgi yoktur.
4- Matta İnciline göre Hz. İsa'yı muhakeme eden Romalı hakim Pilatus'un karısı, rüyasında Hz. İsa'nın beraat ettiğini görmüş, bu yüzden onun beraat ettirilmesini kocasından istemiştir(261). Diğer indiler, bu olaydan bahsetmezler.
5- Luka'ya göre hakim Pİlatus, Hz. İsa'yı muhakeme edilmek üzere Galile (Celile) hakimi Herodos'a göndermiş-tir(262). Diğer İndilerde bu konuda herhangi bir bilgi yoktur.
6- Matta'ya göre Pilatus, Hz. İsa'nın beraat etmesi gerektiği kanaatine vardıktan sonra, ellerini su ile yıkamış ve "Ben bu iyi insanın kanından beriyim"(263) demiştir. Diğer İndiler bu konuda bilgi vermemektedir.
7- Matta'ya göre Pilatus, Hz.İsa'yı serbest bırakmaya karar verip bunu Yahudilere açıkladığı zaman Yahudiler, "Onun kanı bize ve çocuklarımıza borç olsun"(264) demişlerdir. Bu husus diğer İndilerde bu şekilde yer almamaktadır.
259)    Kitab-ı Mukaddes,Matta, 26 : 57 ; Markos,U: 53 ; Luka, 22: 66 ; Yuhanna, 18:19
260)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna,l8 : 22
261)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 19
262)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 23 : 7-11
263)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 34
264)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 25
333
Hz İsa'nın çarmıha gerilmesi ile ilgili olarak İndilerde yer alan haberlerde başlıca şu farklılıkları ve çelişkileri tesbit etmekteyiz:
1- Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği ağacı, çarmıha gerildiği yere, Yuhanna'ya göre bizzat Hz. İsa taşımış, Sinoptik indile­re göre ise Kirene'li Simun taşımıştır(265).
2- Çarmıha gerilmeden önce askerler, Hz.İsa'ya içmesi için Markos'a göre acı karışık şarap verdiler. Matta'ya göre ise, ekşimiş sirke verdiler(266). İsa'ya verilen içecek şarap mı, yoksa sirke mi? İki İncil farklı farklı bilgi vermektedir. Diğer iki İncil ise bu konuda hiçbir bilgi vermiyor.
3- Hz. İsa, çarmıhta can çekişirken, Yuhanna İnciline göre "Susadım" demiştir(267). Diğer İndilerde bu ifade yoktur.
4- Muharref Incillere göre Hz. İsa, iki yanında birer hırsız bulunduğu halde çarmıha gerilmişti. Markos'a göre onunla beraber çarmıha gerilen iki hırsız, Hz. İsa'yı korkutuyorlardı. Luka'ya göre bu iki hırsızdan biri onu korkutuyordu, diğeri ise Hzİsa'ya acıyordu (268).
5- Markos'a göre Hz. İsa, saat üçte çarmıha gerilmiştir. Yuhanna'ya göre ise saat altıdan sonra çarmıha gerilmiş-tir(269).
265)     Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 32 ; Markos, 15:21; Luka, 23 : 26; Yuhanna, 19:17
266)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 36 ; Markos, 15 : 23
267)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 19:28
268)   Kitab-ı Mukaddes, Markos, 15 : 32 ; Luka, 23 : 39
269)   Kitab-ı Mukaddes, Markos, 15 : 25 ; Yuhanna, 19 : 14
334
 
6- Lukaya göre, Hz. İsa çarmıhta iken "Ya rab onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar"(270) demiştir. Diğer İndiler­de bu bilgi mevcut değildir.
7- Hz.îsa çarmıha gerildiği sırada, Matta ve Markos'a göre "Allah'ım, Allah'ım! Niye beni terkettin"(271) demiştir. Bu ifade diğer iki İndide mevcut değildir.
8- Hz. İsa çarmıha gerildiği sırada, Yuhanna'ya göre onun yanında başta annesi Meryem olmak üzere, Mecdelii Mer­yem, diğer Meryem ve bir öğrencisi bulunuyordu. Diğer İndilerin anlattığına göre, o çarmıha gerilirken ne kadınlar, ne de talebeleri onun yakınında değildiler, onlar uzaktan hadise­yi seyrediyorlardı (272).
9- Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra Matta'ya göre büyük mucizeler olmuştur. Markos'a göre ise bu mucizeler­den sadece bir mucize cereyan etmiştir. Bu da heykelin perdesinin yırtılması hadisesidir. Luka'ya göre, daha Hz. İsa ölmeden önce güneş kararmış ve heykelin perdesi yırtılmış-tır(273).
Hz. İsa'nın kabre konulması ile İlgili olarak încillerdeki farklılıklar ve çelişkiler kısaca şunlardır :
1- Çarmıhtan ölü olarak indirilen Hz. İsa'yı, Yuhanna'ya göre, Yusuf ve Nikodim isimli iki kişi defnetmiştir. Sinoptik İndilere göre sadece Yusuf defnetmiştir(274).
270)    Kitab-ı Mukaddes, Luka, 23 : 34
271)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 46 ; Markos, 15 :34
272)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 55 ; Markos, 15 : 40 ; Luka, 23 : 49; Yuhanna, 19:25
273)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27: 51-54 ; Markos5 : 38 ; Lııka,23 :45
274)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 :57-61 ; Yuhanna, 19 : 39-40
335
2- Yusuf ve Nikodim, Hz. İsa'nın kefenine Yuhanna'ya göre hoş kokular sürmüşlerdir. Diğer İndilerde bu konuda her hangi bir bilgi yoktur.(275)
3- Sinoptik İndilerde Hz .İsa'nın defnedilmesi olayına ka­dınların şahit oldukları yazılı olmasına rağmen, Yuhannna İn­cilinde bu konuda bilgi mevcut değİldİr(276).
Hz. İsa'nın yeniden dirilerek mezarını terketmesi hadi­sesi, Matta bap 28, Markos bap 16, Luka bap 24, Yuhanna bap 20-21'de anlatılmaktadır. Adı geçen İndilerin bu baplarında anlatılan hadisede şu noktalarda farklılıklar görülmektedir :
1- Hz. İsa'nın kabre konulmasından sonra onun kabrini ilk ziyaret edenler, Matta'ya göre Mecdelli Meryem, Salome ve Yakub'un annesi Meryemdir. Luka'ya göre mezarı ilk zi­yarete gidenler bir grup erkek ve kadındır, bu İndide şahıs ismi verilmemektedir. Yuhanna İnciline göre kabri ilk ziyaret eden sadece Mecdelli Meryem'dir, o, gördüklerini bilâhere di­ğerlerine haber vermiştir.
2- Hz. İsa'nın kabrini ziyarete gidenler, kabirde ilk olarak Matta'ya göre melekleri görmüşlerdir. Markos'a göre kabirde bir genci görmüşlerdir. Luka'ya göre kabirde İki insan görülmüştür. Yuhanna'ya göre ise iki melek görülmüştür.
3- Yeniden dirildikten sonra Hz. İsa'yı ilk gören kişi, Matta'ya göre Mecdelli Meryem, Luka'ya göre Emayus'a giden iki öğrenci, Yuhanna'ya göre yine Mecdelli Meryem'dir.
4- Hz. İsa'nın, yeniden dirilerek zuhur ettiğini Havarilere ilk olarak haber veren kişiler, Matta'ya göre iki Meryem,
275)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 19 : 39 ; Markos, 15 : 42-47
276)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 27 : 56-61 ; Markos, 15 : 42-47 ; Luka, 23 : 50-56 ; Yuhanna, 19 :38-42
336
Markos'a göre Mecdelli Meryem ve iki öğrenci, Luka'ya göre sadece iki öğrenci, Yuhanna'ya göre sadece Mecdelli Mer­yem'dir.
5- Hz. İsa'nın dirilerek kabirden çıktıktan sonra öğrenci­lerine göründüğü yer, Matta ve Markos İndilerine göre Gali-le(Celile)dir. Luka'ya göre Hz. İsa öğrencilerine Kudüste görünmüştür. Yuhanna'ya göre ise, hem Kudüs'te, hem de Galile'de görünmüştür.
6- Hz. İsa, yeniden dirildikten sonra Havarilere ve diğer öğrencilerine Sinoptik İndilere göre sadece bir kere görün­müş, ama Yuhanna'ya göre üç kere görünmüştür(277).
e Hz. İsa'nın ne zaman tutuklandığı, ne zaman muhakeme edilerek çarmıha gerildiği, kabirde ne kadar kaldığı, öğrenci­lerine ne şekilde göründüğü ve onlara neler söylediği İndiler­de farklı farklı anlatılmaktadır. Yuhanna'ya göre Hz. İsa'nın tutuklanması Fısıh gününden önce olmuştur. Sinoptik İndile­re göre ise Fısih yemeği gecesi olmuştur.
° Matta İnciline göre Hz. İsa'nın, defnedildikten sonra ka­birde üç gün kalacağı ısrarla belirtilmesine karşılîk, aynı încilde ve diğer İndilerde onun, sebt(cumartesi) gününü takip eden haftanın ilk günü(pazar)nde kabirde görülmediği haber verilmek sureti ile büyük bir çelişkiye düşülmektedir. Mat­ta'ya göre Fısıh yemeği gecesi cuma günü akşamı Hz. İsa tutuklanmış, cumartesi günü saat üçte haça gerilmiş, pazar sabahı Mecdelli Meryem, tan yeri ağarırken kabrini ziyarete gidince onu kabrinde bulamamıştır(278). Hz. İsa bu durumda
277)    Daha fazla bilgi için bkz. M.Saidî, Dirasetunfi'I-Enacili'l-Erbaa, s.77-82
278)    Kitab-ı Mukaddes,MaWa,12 :38-40; 26: 17-75 ; 27: 1-55 ; 28 : 1-11
337
nasıl kabirde üç gün kalmış oluyor? Bırakın kabirde üç gün kalmasını, onun kabirde kaldığı süre tam bir gün dahi olma­maktadır. Markos ve Luka, hadiseyi hemen hemen Matta'nm anlattığı şekilde nakletmektedirler. Onlar da tutuklamanın cuma günü akşamı olduğunu, cumartesi günü saat üçte çar­mıha gerildiğini ve pazar günü kabirden çıktığını haber ver­mektedirler. Yuhanna İnciline göre Hz. İsa, cumartesi gecesi defnedilmiştir(279).
1 - Muharref İndilerde Görülen Diğer Çelişkiler :
İndilerde bu anlatılan ve ortaya konulan noktaların dışın­da da bir takım çelişkiler ve farklılıklar daha mevcuttur. Bun­lardan bir kaçını zikrederek konuyu bitirmeye çalışacağız:
1- Hz. İsa, gölün karşı yakasında Gadaralılarm veya Gera-sahların ülkesine varınca, Matta'ya göre cinlere tutsak olmuş iki deli ile karşılaşmıştır. Markos ve Luka'ya göre cinlere tutsak olmuş sadece bir deli ile karşılaşmıştır(280).
2- Hz. İsa Eriha'dan ayrılırken, Matta'ya göre yolun kenarında oturan i} . kör adam kendisinden yardım istemiştir. Markos ve Luka'^ a göre ise yolun kenarında oturan sadece bir kör adam kendisinden yardım istemiştir(281).
3- Yahudilerin Hz. İsa'dan delil göstermesini istemelerine karşılık, Markos İncilinde onlara asla delil gösterilmeyeceği
279)   Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 19:31
 
280)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 8 : 28-29 ; Markos, 10 : 46-52 ; Luka, 18:35-43
281)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 21 : 29-30; Markos, 10:46-52; Luka,
1.8: 35-43
338
haber verildiği halde, Matta'da onlara Yunus peygamberin delilinin gösterileceği ifade edilmektedir(282).
c 4- Hz. İsa'nın kabre konulduktan bir süre sonra kabirden çıkışına Yuhanna İnciline göre, Havariler çok şaşırmışlardır. Bu İncilin naklettiğine göre Havariler böyle bir olayı asla bek­lemiyor ve ummuyorlardı. Halbuki Sinoptik İndilere göre Havariler, Hz. İsa'nın kabre konulduktan üç gün sonra dirilip kabirden çıkacağını biliyorlardı. Çünkü Hz. İsa çarmıha geril­meden önce defalarca bunu onlara soylemişti(283).
5- Sinoptik İndilere göre Petrus ve arkadaşları, Hz. İsa'nın davetinin ilk günlerinde onun mucizesi ile ağlarını balıkla doldurmuşlar ve denizdeki fırtınadan kurtulmuşlardır. Yu-hanna'ya göre bu hadise, Hz. İsa'nın davetinin ilk günlerinde değil, yeniden dirilip kabirden çıktıktan sonra olmuştur(284).
6- Hz. İsa, Kefernahum'da vermiş olduğu meşhur dağ vaazından sonra Matta'ya göre Önce bir cüzzamlıyı, sonra yüzbaşının hizmetçisini iyi etmiştir. Lukaya göre ise ilk önce Petrus'un kaynanasını, sonra diğer hastaları tedavi etmiştir. Luka, yüzbaşının hizmetçisinin tedavisinden bahsefmez(285).
7- Hz. İsa'nm, öldükten sonra dirilttiği havra reisinin kızı konusunda Matta İncili, reisin, kızını diriltmesi İçin kızı öldükten sonra Hz.îsa'yı çağırdığını haber verirken; Markos
282) Kitab-ı Mukaddes,Matta, 12 : 39-41;Markos, 8 : -2 ; Laka, 11 : 24-26
283)    Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna, 20 : 19 ; Matta, 16 : 21 ; Luka, 9 : 22;Markos, 8 :3
284)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 4: 18-22; Markos, 1: 16-20 ; Lukâ, 5 : 1-12; Yuhanna, 21 : 1-14
285)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 8:1-15; Luka, 4 : 38-40
 
339
İncili, havra reisinin, kızı henüz ölmeden, tam ölmek üzere iken Hz. isa'yı çağırdım haber vermektedir(286).
8- Hz. Yahya'nın yediği şeyler konusunda Matta İncili, "Yahya yemiyerek, içmeyerek geldi" derken, Markos İncili, "Yahya deve tüyü giymişti, belinde kuşağı vardı, çekirge ve yaban balı yerdi" demektedir(287).
c 9- Luka İnciline göre, şarap, içip sarhoş olmak, "çünkü rabbin gözünde büyük olacak, şarap ve içki içmeyecek" deni­lerek yasaklandığı, sarhoşluk veren herşeyin içilmesinin ve kumarın haram olduğu bildirildiği halde, Yuhanna İncilinde Hz. İsa Kana düğününde misafirler için mucize göstermek sureti ile suyu şaraba çevirmiş, ve insanların bol bol şarap içmesini sağlamıştır(288).
10- Hz. isa'nın üzerine güze' koku saçan kadın ile ilgili olarak:
a) Markos'a göre kadın, kokuyu hamursuz bayramından iki gün önce dökmüştür. Yuhanna'ya göre ise kadm kokuyu hamursuz bayramından altı gün önce dökmüştür.
b) Matta ve Markos'a göre koku dökme olayı Sirnun'un evinde olmuştur. Yuhanna'ya göre ise Mecdelli Meryem'in evinde olmuştur.
c) Matta ve Markos'a göre kadın, kokuyu Hz.İsa'run başı­na dökmüştür. Yuhanna'ya göre ise kadm kokuyu Hz. İsa'nın ayaklarına dökmüştür.
286)    Kitab-j Mukaddes, Matta, 9:18; Markos, 6 : 2-22
287)    Kitab-ı Mukaddes, Matta, 11:18; Markos, 1 : 6
288)     Kilab-ı Mukaddes, Luka, 1 : 15 ; 21 : 34 ; Yuhanna, 2 : 1-8
340
d) Matta'ya göre, kadının bu güzel kokuyu Hz. İsa'nın üzerine dökmesine öğrencileri karşı çıkmışlardır. Markos ve Yuhanna'ya göre ise sadece daha sonra ihanet edecek olan Ye-huda İskaryot karşı çıkmıştır(289).
Dört încil dikkatle incelendiği zaman şimdiye kadar sayı­lan çelişki ve farklılıkların yanısıra onlarda daha başka birçok farklılık ve çelişkilere rastlamak mümkündür. Bu kadar çelişki ve farklılığın bulunduğu, tutarsızlıklarla dolu bu dört İncil, nasıl oluyor da ruhu'l-kudüs kendilerine tecelli etmiş ve ilhama mazhar olmuş kimseler tarafından hatasız, eksiksiz ve birbirini tamamlar mahiyette yazılmış kitaplar olarak kabul edilebiliyorlar? Bu çelişkiler, farklılıklar ve tutarsızlıklar yok­sa hata kabul edilmiyorlar mı? Bunlardan bir tanesi dahi, içinde yer aldığı kitabın güvenilirliğini zedelemeye yeterken, İndilerde bu tür yüzlerce eksik ve hatanın bulunması, indile­rin senet ve metin yönünden sahih, kutsal kitaplar olarak değerlendirilmesinin imkânsızlığını ortaya koymaz mı?
Tek tek tesbit edilen bu çelişki ve tutarsızlıklar ciddî ve titiz bir çalışma sonunda ortaya konulmuş gerçeklerdir. Bunun için sabırlı ve yorucu bir çalışma yapmak gerekmiştir. Dört İndide yer alan hususları bütün İndilerin sayfalarını açıp her konuyu teker teker karşılaştırmadan, onlardaki bu farklılıkları ve tutarsızlıkları anlamak mümkün değildir. Ancak bu şekilde karşılaştırmalı olarak yapılacak olan bir çalışma sonunda gerçekler birer birer ortaya çıkmaktadır.
Biz bu çalışmamızı, dört İncilin Türkçe, Arapça ve İngiliz-ceye yapılan tercümelerini birbirleri ile karşılaştırmak sureti ile yaptık. Eğer çalışmaya ilk orjinal Yunanca İncil kopyaların-
289)   Kitab-ı Mukaddes, Matta, 26: 6-12; Markos, 14: 3-8 ; Yuhanna, 12: 1-8
341
dan başlanarak, bunlarla, daha sonraları yazılmış olan el yazması kopyalan karşılaştırmak sureti ile, indilerin yazma nüshaları arasındaki farklılıklar tesbit etmeye çalışılsa bu hacimde bir kitap değil, birkaç ciltlik bir eser ortaya çıkar. Ancak bunun yapılabilmesi için ilk şart, klasik Yunancayı iyice öğrenmektir. Yunancayı bilmeden (hatta daha iyi bir karşılaştırma yapabilmek için Yunancaya ilâve olarak Latince ve İbranice de bilmek gerekir) İncil yazmaları üzerinde derin bir araştırma yapmak imkânsızdır. Biz bu konuda yeni yetişen genç araştırmacıların bu boşluğu doldurarak gerekli çalışmaları yapacaklarına inanıyoruz.
 
 
 
 
 
"
 
 
 
SONUÇ
 
 
 
Ü Hristiyan Batı Dünyasının kültürünün temelini teşkil eden Kitab-ı Mukaddesin "Eski Ahid" ve "Yeni Ahid".şeklinde iki bölümden meydana geldiğini biliyoruz. İnceleme konusu yapmış olduğumuz dört İncil, Yeni Ahid'in ilk dört kitabını teşkil etmektedir. Hristiyanlar, Hz. İsa öncesinde bazı Yahudi peygamberlerine nazil olduğunu kabul ettikleri "Eski Ahid" e de inanmakla beraber, esas olarak bağlı oldukları kitaplar Ye­ni Ahidde yer alan kitaplardır ve özellikle dört İncildir. Hris-tiyanlara göre bu dört İncil, Kurtarıcı Mesih'in hayatım ve Öğ­retilerini kapsamaktadır. Bu yüzden İndiler Hristiyanlar için birinci derecede önemli kitaplardır. Pavlos'un mektupları baş­ta olmak üzere Yeni Ahidin diğer kitapları da onların nezdin-de büyük öneme sahiptir. Hristiyanlara göre Eski Ahidde yer alan kitaplar, Yeni Ahidde yer alan kitaplar kadar önemli de­ğildir. Dolayısı ile Hristiyan kültürünün temelinde İndilerin yeri, diğer kutsal kitaplardan daha fazladır.
""- Kültürü meydana getiren unsurlardan biri olan din, belki de bu unsurların en önemlİsidİr. Geçmişte yaşayıp sonra orta­dan kalkmış olan veya halen yaşamaya devam eden kültürleri ele alıp incelediğimiz zaman, kendisinde dinî motifin bulun­madığı hemen hemen hiçbir kültüre rast gelmeyiz. Milat ön­cesi dönemlere ait Avrupa'da ortaya çıkmış kültürlerde Put­perestlik inancının izleri açıkça görülür. Özellikle Roma kül­tür ve medeniyetinin temelinde İsa öncesi Avrupa putperest-
 
342
 
343
liginin büyük etkisi vardır. Bu etki en çok Hukuk alanında kendini göstermektedir. Dolayısı ile eski Roma Hukukunun
temeli eski Roma dinine dayanır. İsa Öncesinde ortaya çıkan ve putperest unsurların içinde bolca yer aldığı bu kültür, İsa sonrasında ortaya çıkan Hristiyan Batı kültürünü büyük oran­da etkilemiştir.
f> Hz. İsa'dan sonra süratle değişime uğrayan Hristiyanlık, kısa zamanda hak din vasfım kaybetmiş ve putperest bir bo­ya ile boyanmıştır. İsa öncesinin birçok dinî motifi, sanki Hz. İsa'ya aitmiş gibi Hristiyanlığa sokulmuş, adeta Putperest bir Hristiyanlık ortaya çıkmıştır. Mesela Putperest kültürlerde yer alan "çarmıha gerilmiş halk kahramanı" motifi, bizzat Hz. İsa'ya uygulanarak Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği ileri sürül­müş ve bu olaya bağlı olarak "Haç" yeni bir put olarak ortaya çıkarılmıştır. Haç motifi de Hristiyanlık öncesi Avrupa Put­perestliğinde var olan bir unsurdur.
■o Hıristiyanlığın ilk olarak ortaya çıktığı bölge olan Filistin ve çevresindeki kültürlerin de Hrİstiyanlığı etkilediği açıkça görülür. Hristiyan kaynakların birçoğunun itiraf ettiği gibi Hristiyanlığın ilk devirlerinde ocak ayının ilk günü yılbaşı olarak kutlanmazdı. Daha sonraları Filistin, Mısır ve Ürdün çevresinde yaşayan Putperest inançlarda 24 aralık ile 6 ocak tarihleri arasına denk gelen değişik günlerin yılbaşı bayramı olarak kutlanışı Hristiyanlan etkilemiş ve Hz. İsa'nın 1 ocak tarihinde dünyaya geldiği iddia edilerek yeni bir takvim baş­latılmıştır. Ayrıca bu bayrama bağlı olan kutlamalar, 24 aralık ve 6 ocak tarihlerini kapsayacak şekilde genişletilmiş, böylece değişik putperest unsurlar beraberce Hristiyanlığa transfer edilmiştir. Hristiyanlığın yılbaşı adetinde sadece Orta Do-ğu'daki Putperest gelenekler değil, aynı zamanda Kuzey Av­rupa Putperest gelenekler de yer almaktadır. Noel Baba esas itibarı ile Kuzey Avrupalı (İskandinavyalı) bir efsane kahra­manı olup tarihi, İsa öncesi altıncı yüzyıla kadar geri gitmek-
344
 
tedir. Hristiyanların Noel Baba ile ilgili inançlarındaki İskan­dinav kültür unsurları yılbaşı kutlamalarında dahi açıkça gö­rülürken, onun İsa sonrası döneme ve Anadolu'ya (Antal­ya'ya) monte edildiğine hayretle şahit oluyoruz.
Birçok Hristiyan kaynağının itiraf ettiği gibi İndilerde tak­dim edilen Hz. İsa, sanki tarihte yaşamış gerçek bir şahsiyet gibi değil de, sis bulutlarının gerisinde, şahsiyeti tam teşhis, edilemeyen bir efsane kahramanı gibidir. İncillerdeki bazı pa­sajlara göre o, eski Roma'da ve Yunan'da olduğu gibi, kendisi hayatta iken insan olan, ancak ölümünden sonra ilâhlaşan krallara ve imparatorlara benzemektedir. Eski Roma ve Yu­nan'da kral ve imparatorların en büyük hedefi Ölümden son­ra tanrılaşmak idi. Pavlos ve talebeleri büyük bir gayretle Hz. İsa'yı, dünyadan ayrıldıktan sonra kral tanrı mertebesine ulaştırırken, diğer bazı Putperest inançlarda olduğu gibi onu bir süre geçtikten sonra geri gelecek bir kurtarıcı gibi takdim etmekten de geri kalmamışlardır.
İsa öncesi zamanlarda Avrupa'da ortaya çıkan kültürle­rin temelinde Putperest gelenekler birinci sırayı aldığı gibi, İsa sonrası dönemde şekillenen Avrupa kültür ve medeniyetinin temelinde de dinî motifler birinci sırayı almıştır.
o $ Günümüz Avrupa kültür ve medeniyeti incelendiğinde bunun temelinde yukarda işaret edildiği gibi, bir yandan İsa öncesi dönemin Putperestlik İzleri, Öbür yandan İsa sonrası dönemin tahrif edilmiş Hristiyanlığmın izleri açıkça görülür. Biz biraz daha ileri giderek Hristiyan Batı insanının şahsiyeti­nin ve karakterinin teşekkülünde İndilerin büyük çapta tesiri­nin olduğunu söyleyebiliriz. Bu şahsiyet gelişiminde İndilerin rolü, mâlesef Hristiyanların iddia ettiği gibi olumlu yönde de­ğil, aksine olumsuz yönde olmuştur. İnsanın tabiatı gereği okuduğu bir kitabın olumlu öğütlerinden fazla, olumsuz ör-
345
'
neklerinden etkilenir. Geçekten İncillerde insan karakterini olumlu olarak etkileyecek pasajlar vardır ve bu pasajlar, oku­yanları etkileyebilir. Ancak İncillerde Hz. İsa'ya Öğrencilerin­den birinin (Yehuda İskaryot) ihanet edeceği, düşmanları ta­rafından onun devamlı rahatsız edildiği ve engellendiği, so­nunda ihanetin gerçekleşerek onun ellerinden, ayaklarından ve başından çivilenerek çarmıha gerildiği en dramatik biçim­de anlmaktadır. Buna, bir de Hz. Adem'in işlediği suçun bü­tün insanlığa olduğu gibi geçtiği, Hz. İsa'nın insanları bu suç­tan kurtarmak için kendini feda ettiği inancı eklenmektedir. İncillerde en ön plana çıkan bu konular, İnci] okuyan insanları diğer pasajlardan daha çok etkilemektedir. Kilise'ye vaftize giden giden küçük bir çocuğun, Adem'in işlediği suçun do­ğuştan kendisine geçtiği ve Hz. İsa'nın bu suçtan onu kurtar­mak için çarmıha gerildiği gibi o anda aklının alması müm­kün olmayan dehşet verici bu olaylarla karşılaşması o çocu­ğun karakterini hangi yönde etkiler? Küçük çocuk evvela suç­lu olarak dünyaya geldiğini düşünerek suçluluk kompleksine kapılmaz mı? Arkasından kendisini kurtarmak üzere acı çe­ken sevgili Tanrısı Hz. İsa'ya yapılan ihanet ve işkenceler yü­zünden bunu yapanlara kin duymaz mı? Hele mutaassıp pa­pazların dilinde bu sahneler korkunç bir biçimde tasvir edilir­se bundan sadece küçük çocuklar değil, büyükler dahi etkile­nip Hz. İsa'ya İnanmayanlara karşı sönmez bir kin beslemeye ve ardından onlardan intikam almak için fırsat kollamaya başlamazlar mı? Hristiyanlığa samimi olarak inanmış bazı in­sanlar (Biz onların inançlarındaki samimiyetlerine saygı du­yuyoruz), bu görüşümüzü aşırı bulup üzülebilirler, ancak ta­rih boyunca Hristiyan dünyasındaki insafsız iç çekişmelere, dünya savaş tarihine bir baksınlar, bu tarihte Hristiyanlarm rolünü incelesinler, söylediğimiz şeylerde hakikat payının ol­duğunu göreceklerdir.
Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, Hristiyan Kutsal Kitabının Hristiyanlara göre en önemli bölümünü oluşturan İndiler, Hristiyan Batı kültürünün ana kaynağını teşkil etmektedir. Bu İndiler kanalı ile Hristiyanlık öncesi Putperest Avrupa kültü­rü ve İsa sonrası ortaya çıkan Hristiyan kültürü, hayran olup taklitte yarıştığımız Avrupa kültürünü çok köklü bir şekilde etkilemiştir. Bu dört İncilin yazılması, toplanması, ve derlen­mesi   sırasında kendilerinden önceki dönemlere ait pekçok malzeme bu kitaplara sokulmuştur. Farklı kültür muhitlerin­den gelen farklı materyaller İndilere sokulduğu için bu kitap­lar arasında açık şekilde görülebilecek binlerce farklılık ve çe­lişki vardır. Aralarında bu kadar çok farklılık ve çelişkinin bulunduğu bu kitaplara, "Tanrı'nın koruyuculuğu altında ha­tasız olarak yazılmış vahiy ürünü kitaplar" demek mümkün olmasa gerektir.
 
 
 
 
-
 
 
346
347
 
BİBLİYOGRAFYA
ABDÜLVAHHAB, Ahmed, Hakikatli't-Tebşîr Beym'l-Madî ve'l-Haâır, Kahire, 1961
İhtilafatfi Temcimi'l-Kitabi'l-Mukadâes ve Tatmnmrat Hamine fs'l-Mesihiyye,. Kahire, 1987
ALİ, Fuad Hüseyin, et-Tevnıttt'l-Hiyeroğlifiyye, Kahire, ?
ALLEN, W. C, CriUeism, Mew Tesfeament, E.R.E., V.J, New York, 1951, p. 319-324
AYDIN, Mehmet, Müslümanların Hristİyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konulan, Konya, 1989
BAHM, Archie J.,77;e World's Living Religions,New York, 1964
BAİNGTON, £oland H., The Penguin History of Clıristianity, V.I,England, 1967
St.BARNABA, The Gospel ofBarnaba, Karnchı, ?
İncilıı Barnaba, Çev. (ingüizceden Arapçaya) Halil Bey Seade, Mısır,   1905
BARRACLOUGH,   Goffrey, The Medieval   Papacy, London, 1968
BEARE, F. W., Bible, İ. D. Bv New York, 1962, p. 407
BESNARD, Albert M., Oliver Clement, Roger Meh},Hri$tiyaı>. İlahiyatı, Çev. Mehmet Aydın, Ankara, 1983
348
EI-BİRUNİ, Ebu'r-Reyhan Muhammed b. Ahmed el-Harezmî
el-Asâru'l-Bakiye-ani'l-Kurünil-Haliye, Leipzig, 1923
BROWN, P. R. L., Paîestina and the Making ofChristianity, The Concise Encyclopediae of World History, London, 1971, p.102-120
BROWN, Schuyler, The Origins ofChristianity, A Historical întroduction to the New Testament, New York, 1984
BUCAİLLE, Maurice, Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, Çev. Suat Yıldırım, İzmir, ?
BURKİT, F. Crawford,The Gospel History and îts Transmission, Edinburg, 1906
CAİRD, G. B., Saint Luke, Penguin Books, 1963
CAZELLES, H., Biblical Criticism, t. D. B., Supplementary Volume, New York, 1988, p. 98
CLARK, Deniş, Sîretu'l-Mesihve Tealîmuh, Kahire, ?
CLARKE, W. K. Lowther, Concise Bible Commentary, London,
1952 COLLİNS, Gerard, Theology and Revelation, Dublin, 1968
COUNTRYMAN, L. Wm, The Rich Christian in the Çhurch of
he Early Empire: Contradiction and Accommodations, New York, 1980
CROLLİUS, A. Roest, The Word in the Experience of Revelation in Quran and Hindu Scriptures, Roma, 1974
El-CUVEYNİ, Abdülmelik b. Abdillah b. Yusuf, Şifau'l-Gaül fi   Beyanı Ma Vakaafi't-Tevrat ve'l-İncil mine't-Tebdîl, Kahire, 1978
349
DOBSCÜTZ, E. Von, Bibîe in the Church, E. R. E.,V. II, New York, 1951, p. 579-615
DUNKERLEY, Roderic, Le Christ, Trans. by Ugne Karvelis, Paris, 1966
EBU ZEHRA, Muhammed, Mnhadarât fi'n-Nasraniyye, Kahire, 1966
EIİOT, T. S., The İdea of a Christian Society, London, MCMLXII
EVERY, George, Christian Mythology, London, 1970
FARİS, tshak İbrahim, Medhal ile'l-Ahdi'l-Mesihiyye'l-Evvel, Mısır, ?
FİSHER, George P., Essays on the Supernatural Orİgins ofthe Christianity, New York, 1977
El-GAZALİ, Ebu Hamid Muhammed, er-Reddu'î~Cemîl li llâhiyyeti İsa bi Sarihi İncil, Kahire, 1986
GOLDZİHER, İgnatz, Uher Muhammedanisdıe Polemik Gegen Ahi al~Kitab, Zeitschrift der Deutschen Morenlandischen Geselchaft, Leipzig, 1878, XXXII, p. 341-387
THE GOSPEL in Many Tongues, London, 1965
GRANT, C. Frederic, Bible, The Encyclopediae Americana, V.III, Danbury, 1980, p.647-655
Bible, The Text ofthe New Testament Mamıscripts and ^ersronS/Encyclopeoiae Americana, V.IIL Danbury,1980, p. 695-699
GROBEL, K., Biblical Criticism, İ. D. B., V.L New York, 1962, p.647-655
EI-HARDLU, İbrahim, et-Tevrat ve'l-Yehûd fi Fikri İbn Hazm, Hartum, 1984
HARMAN, Ömer Faruk, Metin, Muhteva ve Kaynak Açısından Yahudi Kutsal Kitapları, İstanbul, 1988
HARTİLL, Percy, War, Communism and the Christian Faith, London, ?
El-HAZRECİ, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Ebi
Bekr b. Ferah, el-İ'lâm bimafi Dini'n-Nasârâ mine'l-Evham ve İzhar Mahasini Dini'l-İslâm, C.I, Kahire, 1980
HEADLAM, Arthur C, The Life and Teaching ofjesus the Christ, London, 1924
HOLDSWORTH, W., Gospel Origins, New York, 1913
THE HOLY BİBLE, London,1965,Thomas Nelson and Sons LTD
THE HOLY SCRİPTURES of the Old Testament, Hebrew and English, London, ?
THE HOLY SCRİPTURES According to the Masoretic Text (Committee of Jewish Scolar), Philedelphia, 1955,
HRSCHFİELD, Hartwig, Netv Researches into the Composition and Exegesis of the Quran, ]ewish Quarterly Review, V.XIIL London, 1902
İBNU'L-BATRİK, Saİd, et-Tarîhu'l-Mecmu' ale't-Tahkîk ve't-Tasdîk, Beyrut, 1905
İBN HALDUN, Abdurrahman, Mukaddime, C.II, Mısır, ?
İBN HAZM, Ebu Muhammed Ali b. Ahmed ez-Zahirî, el-Fasl fi'l-Müet ve'l-Ehva' ve'n-Nihal, CII, Kahire, ?
350
351
İBN KAYYIM, Ebu Abdillah Muhammed b.Bekr el-Cevziye,
Hİdayetu'l-Hayârâ fi Ecvibeti'î-Yehûd ve'n-Nasârâ, Beyrut, ?
İNCİL, încilirt Yunancadan Çağdaş Türkçeye Çevirisi, İstanbul,1989, Kitab-ı Mukaddes Şirketi
JAKOB, Xavier, İncil Nedir, Tarihî Gerçekler, Ankara, 1985
KAHL, Joachim, The Misery ofChristianity, Trans. by N.D.
Smith, England, 1971 KEDAR, Benjamin Z., Crusade and Mission, New Jersey, 1984
KEE, H. CBiblical Criticism,!. D. B., Supplementary Volume,
New York, 1988, p.102 KELLET, E. E., A Short History ofReligions, Baltimore, 1962
KENYON, F.G., Textual Criticism ofthe New Testament, London,1912
KİTAB-I MUKADDES, İstanbul, 1976, Kitab-ı Mukaddes
Şirketi KİTAB-I MUKADDESİN Deutorokanonik (Apokrif) Kitapları,
İstanbul, 1987 El-KİTABUl-MUKADDES, Beyrut, 1960, el-Matbaatu'l-
Katolikiyye KNOX, J., Textus Receptus, İ. D. B./V.1V, New York,1962,
p.614 KNOX, Raymond C, Knoming the Bible, New York, 1927
KUR'AN-I KERİM
KUTLU AY, Yaşar, İslâm ve Yahudi Mezhepleri Ankara, 1967
352
KUZGUN, Şaban, İslâm Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, Ankara, 1985; Hazar ve Karay Türkleri, Ankara, 1985
LİGON, Ernest M., The Psychology ofthe Christian Personality, New York, 1946
LOİSY, Alfred Firmin, Th